Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Kasım 2007

Bilmemek Aslında İyi Bir Şey



Şimdi size belki sizin de bilmediğiniz bir şey söyleyeceğim. Ben bilmiyordum. Size bildirmem iyilik mi, kötülük mü onu göreceksiniz ilk uçuşunuzda. Af buyurun ne olur. :-)

Şimdi efendim, istatistikî bilgilere göre;  uçaklar havalandıktan sonraki ilk on beş dakika içinde düşme riski taşıyormuş. Bir de inişe geçmeden önceki son on beş dakika.
O ilk on beş dakikada düştü düştü, düşmedi keyfinize bakıp, derginizi okuyarak gideceğiniz yeri düşleyebilirsiniz. Son onbeşlikte de bir şey olmamışsa, artık yere indiğinizde apronu öpersiniz:-)

Uçmaktan korkuyordum ben. Ya en tepedeyken inmek istersem? Ya inemezsem? Uyusam mı bir avuç hapla? Bir yumrukta bayıltsam mı beni? Ne yapsam? O kadar!
Korkuyordum işte ne yapayım? Ama gereksizmiş. Yaşa gör, korkacak mısın, sevecek misin?
Yaşadım, gördüm.
Korkmak mı? Eğlendim bile! Yükseldikçe küçülüp nizama giren yer; masmavi, devasa, beyaz yastıklı gök... Verdim sırtımı yastıklara, tadını çıkardım uçmanın!

Ama bu arada ilk uçuşumda komando eğitimi alacağımdan habersizdim tabii…
Uçuş Amsterdam’a idi ama önce İzmir’e uğrayıp yolcu almamız gerekti. Yol uzadı. Bir de aksi gibi öyle bir uçağa binmişim ki, mübarek taş devrinden kalma!
Sanki tekerleri taştan, yol da çakıl taşı dolu! Takır tukur, bir ses, bir ses!
Uçak yön değiştiriyor, pike yapıyor, korkum büyüyor!
İşte şimdi düşüyoruz!
Ha, bir de cam kenarındayım. Cengâverliğe bakınız!
Görüyorum düşmek üzere olduğumuzu! Hem garip sesler duyuyorum, hem yana dönmüşüz, düştük düşeceğiz!
Efendim ilk uçuşum tabii, bilmiyorum uçağın hareket kabiliyetinin ne olduğunu. Türbülansı duymuşum ama yaşamamışım yani... Bu türbülans mı? Onu bile bilmiyorum!

Bilmem kaç bin fit yüksekteyim. Artık denge bozulmuş yatmışız yana, arkada Arap hatunlar, bağıra çağıra besmele çekerler. Bir hezeyan, bir telaş!
Dedim tamam, buraya kadarmış. Hadi film şeridi, buyur geç gözümün önünden! Neyse, bir süre sonra direksiyonu topladı kaptan. Rahatladık...

Kaptan efendiye sordum İzmir’de, neydi mevzu, diye.
200 km. hızla esen rüzgâra karşı uçuyormuşuz. Olurmuş. Panik yokmuş. Normalmiş.
Bre Kaptan Körk! Ben ne bileyim rüzgârın hızını.
Allah’ım artık beni yanına alıyor, dediydim ben… Demek hız 200 km. imiş! Bir uyarsana, bana dediklerini herkese anlatsana!
Hepimiz Allah’a doğru uçuyoruz sanmıştık!

Ben aslında bu yazıya başka amaçla başlamıştım. Ama buraya kadar geldim. Diyeceğim şuydu, mevzum şuydu:
Ben uçak kazalarının inişte ya da kalkışta olduğunu bilmiyordum.
İyi ki de bilmiyordum!
Bilmeden öyle saf saf “n’oluyoruz” diye korktum ilk uçuşta. Sonra da, “rüzgârın hızı bu” dedim korktum.
Bilseydim, o ilk on beş dakikada korkudan taşa dönerdim! :-)
Bu ‘artık’ bildiğim bir şey. Bir sonraki uçuşta beni Türk hekimlerine emanet ediniz.
Akıbetim bilinmez! :-)

Bilmemek aslında iyi bir şey. Bilmeden insan daha huzurlu, daha mutlu, daha sakin, daha kaygısız...

Köyde yaşayan kadınları düşünün... Bildikleri köyün sınırlarıyla çizili. En güzeli! Sabah kalkıp evini temizlesin, yemeğini yapsın. Benekli tavuğun yumurtası, sarı kızın sütü derken akşamı etsin. Çoluğunu çocuğunu doyursun. Kocasını beklesin ama kocasından bir şey beklemesin. Kimseden bir şey beklemesin. Kimseden bir şey bekleneceğini dahi bilmesin...

Her şeyi biliyoruz. Okuyoruz, soruyoruz, araştırıyoruz, bilip öğreniyoruz. İyi halt ediyoruz! Bildiğimiz her şeyi mayın gibi yerleştiriyoruz zihnimize. Sonra da endişeyle, acaba ne zaman, nerede, nasıl patlayacak diye bekliyoruz.  Bildiklerimizle yaşadıklarımız birbirine uymayınca da olur olmadık yerlerde patlayıveriyor o mayınlar. 

Yok. Bilme, öğrenme, sorma, bekleme, endişelenme... Sal kendini boşluğa, bilmemeye. Unut tüm bildiklerini de...
Ben yapamazsam biri resetlesin beni, bıraksın güzel bir köye... :-)
Neyse ona razı olacağım söz!

Girişteki hikâyeyle bu yazdıklarımı kaynaştırmak açısından da ana fikir çıkarıyorum: Siz ilk on beş dakikayla ilgili yazdıklarımı unutun uçağa bindiğinizde.
Aksi takdirde, titreyen bir sesle çektiğiniz besmelenin ardından siz de “Bilmemek aslında iyi bir şeymiş” diyebilirsiniz. :-)
Ben söylemiş olayım ve tüm kötülüğümle huzurdan çekileyim. :-)



Tanıyor musunuz?


Tanıyor musunuz?

Kendinizi.

En yakınınızdaki sizi.



Tanıdığınızı zannedersiniz aslında...

Bir başkasının aynasındaki yansımanızla göz göze gelince, tanıdığınızı sandığınız kendinize bakakalırsınız.

Benim gibi.



Sadece yazılarımdan tanıyan biri. Beni yaşamayan, görmeyen bir yazıcı, okuyucu.

Kelimelerimin arasından çıkarmış, bulmuş beni.

Beni benden daha iyi tanıdığını iddia ediverdi ısrarla.

Ben de tabii ki “beni ancak ben bilirim” dedim, bilmiş bilmiş.



Birlikte baktık onun elindeki aynadan bana...

Benim gördüklerime sizi de tanık edeceğim bu yazıda.

Ne kadar görebilmiş beni, gerçekten beni benden iyi mi biliyor, bilip görmediklerimi mi söyleyecek? Göreceğiz bakalım...



Yazdıklarımla kendimi ele verişimin öyküsü...



-Asisin, boyun eğmezsin. Kimseyi kırmak istemez ama onlara uymak da istemezsin.

-Asiyim. Boyun eğmem. Kimseyi kırmak istemem, ama onlara da uymak istemem.

Böyle gelmiş, böyle giderim.



-“Kafanın dikinesin”

-En güzel “aksim” işte bu oldu. Evet öyleyim. :)



-Başıbozuk değilsin.

-Evet. Kurallar vardır ve uyulmalıdır. Ama “Kurallar bozulmak içindir. ” kuralını da ara sıra kullanırım.

-İhtiyatlısın, çok kısa ve netsin.

-İhtiyatsızdım önceleri. Uzun ve “flu” idim belki. Şimdi aynadaki gibiyim.

Kısa ve net.



-Hala takıntıların var.

-Var, evet. Birçoğuyla helâlleşmiş olsam bile hala ufak tefek aşamadıklarım var.

Yok, öyle hissi, hayatî değil hiçbiri. Olmasa iyi olur cinsinden.



-İnsani varoluşa meydan okumada hala ikilem içindesin. Anadan üryan çıkamıyorsun ortaya, içini tümden boşaltabilmiş değilsin. Tortular var içinde.

-Olan bitenle, benim kafamda olmakta olanlar arasında fark var. Doğru. Konan kurallara karşıtlık var içimde.” Kendi yaşadığım mı doğrusu, başkalarınınki mi?” soruları. Soru sorarken, kendi bildiğimi yaşamaktayım o ayrı.

Cevap gelinceye kadar da bu böyle.



-“Yaşamında gerçek aşkı hiç yaşamadın, öyle sandın birçok kez ama sonradan yaşadığın her halin bir yanılsama olduğunu fark ettin çünkü aşk öyle gelgeç yaşanası bir olgu değildir. Aşk insanı içine alan onu dönüştüren ve yeniden yaratan bir olgudur.

Nerede o âşık olduğun varlık? O yok ama bilmiyorsun onu kim ve ne?

Yazsana her an, an be an yazsana, yaşa yani”

-Aynada gördüğüm bu yüzüm şaşırttı beni. Daha doğrusu acaba doğru mu görüyorum diye gözlerimi ovuşturdu.

“Yaşa.”

Yaşıyorum aslında. Nefes bile alıyorum.

Ama hayatımdaki geçişlerden birindeyim sanırım.

Zincirin halkaları gibi geçişlerim... Her halka başka bir tamamlanmışlıkla diğerine bağlanıyor. Bilmem kaç halkayı geçir iç içe, buradan köye de yol yap. İşte o benim...

Köy uzakta... Çok uzakta, göremeyeceğim kadar. Adını bilmediğim kadar uzak.

Nerede tamamlanacağım bilmiyorum. Tamamlanmadan mı bozulacak zincirin halkaları? Onu da bilmiyorum. Bildiğim, yeni bir oluşumun başında olduğum.

Telaffuz edemeyeceğim, adını bilmediğim, tam olarak hissedemediğim, “bir şeyli” ya da “bir şeysiz” hayata geçiş dönemindeyim. İşte adı yok dedim ya. Bilmiyorum.

Yaşayıp göreceğim.



Aynada yeni bir “ben” görmektir niyetim. Hani sıfır kilometre bir yıldayız ya artık. Kendimi de sıfırlayıp, yeni bir halka yapımına geçmenin zamanıdır.

Günlük, haftalık, aylık, yıllık hedefleri olan, zirveye biraz daha yaklaşan, kendi kendine yetmeyi öğrenebilen biri olmalıyım bu defa.



Don Miguel Ruiz’in kitap adı gibi “Ustaca Sevmek” yılı olacak bu yıl. Ama kendini sevmek. Tek kendini. Hep kendini. Onu sevenler peşinden gelecek. O da içlerinden seçtiklerini sevecek. Ustaca.



Önceliklerimi belirlemiş olarak başlayacağım güne.

Hem hayatımdakilerin, hem bendekilerin.



Artık vedalaşma zamanı da gelmiştir bütün fazlalıklarımla.

Yavaş yavaş eriyip, süzülüp akacaklar bedenimden.

Nedir?

Onlar kendilerini bilirler.

Bedensel fazlalıklarımla birlikte ruhsal fazlalıklarımı da eritip yok etmek niyetindeyim.

Herkes elinde kucağında yılbaşından sonra yapacaklarını tutar ya, ertelenmiş bir dolu iş, düşünce, hareket.

Yılbaşından sonra her şey.

Alın işte, yılbaşı geldi, geçti. 2007 de geri sayıma başladı.

Yılbaşından sonra yapılacak her şeyi yapacağım. Ama yapacağım ve yapmayacağım her şey istediğim için olacak. Her zamanki gibi.

Elim kolum boşalacak, hafifleyeceğim.

Bu yılın sonunda hem ruhen hem bedenen hafiflemiş ben’i seveceğim eminim. Şimdikinden daha çok.



Yeni yılın ilk yazısı.

Zincirimin halkalarından kim bilir kaçıncısı...

Çalışıp çabalayacağım. Tek başıma.

Ben ve kendim.



Yılınız pek bir güzel geçsin.


Ben safım, ben aptalım


Yok, şükür aklım var bana yeten, cin değilim ama saf mıyım, niye böyle dedim, yazıyı okuyunca anlayacaksınız.

Bir iki şey demek isterim başlamadan önce.
Biliyorsunuz, bir süre yazmaya ara vermiştim. Üzerinize afiyet “kal” gelmişti bana. Arada olur ya hepimize, görünmez olma isteği olur bazı. İçinize kaçarsınız hani. Hah işte ondan olmuştum. :)
Yokluğumda, nereye kaybolduğumu sormak için arayan, mesaj gönderen, mail yazan, herkese teşekkür ederim.
Buradayım yine. :)
Demek istediğimi dedim.
Şimdi sıra yazıda. Hadi buyrun bakalım.

Geçenlerde Beyoğlu’nda bir kafede oturuyorum. Hani şu yeni moda kafelerden biri.
Koltukları yola doğru koymuşlar, oturup geleni gideni seyrediyorsunuz kahvenizi yudumlarken. Bana garip geliyor, alışamadım. Hani oradan geçen insanlar seyirlik, seçmece de oturup seçiyorlar gibi...
Ben o koltuklarda değildim, biraz gerisinde masadaydım ama kapılar açık olduğu için görebildim ben de geleni gideni...
Seyretmedim, seçmedim. Onlar gözümün önünden akıp gittiler, aklıma fikrime bu yazıyı düşürerek...

Ha bu arada içimdeki dedikoducu hatun geçti oturdu karşıma, bir de kahve ısmarladı kendine, gelene geçene demediğini bırakmadı! Neyse ki dedikodusunu bana yaptı. Biz ikimiz de başkalarına dedikodu yapmayız. Kadın kadına oturur laflarız sadece. Dedikodu bile denmez aslında. Varsayım :)

Öyle çok çeşit insan geldi geçti ki...
Kadın gibi erkeği, erkek gibi kadını, gamlı baykuşu, kelebek yürüyüşlüsü, rengârengi, karalara bürünmüşü, entel dantel sakallısı, sinekkaydı traşlısı, salmış dağıtmışı, ciddi efendisi, aç kalmaya yeminlisi, hominigırtlakçısı, yere yakını, göğe yakını...
Bakıp durdum hepsine... Hepsinin kafalarının üstünde düşüncelerinin aktığı bir baloncuk vardı elbet ama göremedim tabii. Aslında oturup yazılır yani. Zaten karşımdaki “varsayımcı” Nuray da duramadı, yazdı. :)

Şunları: Bu “alışverişe” gidiyor, beriki “verişalışa” çıkmış gibi, biri öylesine dolaşacak, birinin konsoloslukta işi var. Şu tarot-kahve falı olayına girecek, şu da piyasa yapmaya çıkmış belli...
Bu iş, güç sahibi baksana. Aaa bu sevgilisiyle buluşacak, çiçekli çiçekli. Kellesi de pişik!
Bunlar “sevgili” kadın-erkek, bunlar “karı koca” kadın-erkek.
Bunda sapık tipi var. Ama bak, bu pek bir temiz yüzlü.
Olsun ama aldanma. Dış görünüşe bakmayacaksın...
Şeytanın uyanık olsun her daim! Amman güvenme!

Yanılma payım nedir? Attıklarımın çoğu tutmamış olabilir... Hiç biri göründüğü gibi olmayabilir. Dışında başka içinde başka iki kişiyle geziyor olabilir orta yerde...
Ne desem boş. Görünüşleri, halleri, tavırları minicik fikirler verir, hepsi o! Tanımıyorum ki hiç birini...

Ama ben tanıdıklarımda da yanılıyorum...
Tanıdığımı sandıklarımda da.
Geçen gün birkaç gazeteci tayfasıyla toplandık. Orada söyledim bunu.
Bir gazetecinin lafı geçti ve tayfalardan biri şunu dedi, “bilsen bende ne hikâyeleri var adamın!” Adam da herkesin bildiği tanıdığı biri. Benim ve herkesin sıcak duygular beslediği, babacan biri.
Anlattırmadım hikâyeleri! Bendeki babacan adam kalsın istedim, gitmesin anlattıklarıyla…
Benim bildiğim haliyle kalsın. Bilsem ne kazanacağım? Tedbirli mi olacağım ona karşı? Yok. Uzak bana. Bir zarar gelmez.
Yakınımda olsa zaten bana sormaz anlatır, “aman dikkat et ona” diye...
Yok, yok, bırakın benim bildiğim ve gördüğüm haliyle kalsın. Ben onu sevmeye ve sıcak hissetmeye devam edeyim...

Bunları duyduktan sonra dedim onlara da “yahu ben saf ve aptal olabilir miyim acaba?” Yani anlattırmadım evet, ama anlattırmış olsaydım da inanmayabilirdim biliyor musunuz? Gözümle görmediğim için ya da birinci -en azından- ikinci ağızdan duymadığım için. Niye inanamıyorum çabucak?

Medyatik âşıklar mesela. Reha Muhtar-Gülşen başta olmak üzere, magazincilerin dile düşürdüğü bütün âşıkları arkama alıp savunasım geliyor. Niye? Çünkü istisnasız hepsi için; “onlarınki reklâm aşkı, iki gün sonra biter, katiyyen inanmayınız!” dediler.
Allah allah! Niye ki? Nerden biliyorsunuz? Birbirlerine şunu derken mi duydunuz? “Şekerim ben senden hiç hoşlanmıyorum ama reklâmım geldi, bana bir el atta lafım geçsin orda burda” Bu mu yani?

Adam- kadın göğsünü gere gere çıkıp “ben aşıkım uleyyynnn” diyor, cırt! hemen bir haber! Reklâm bu reklâm! İki güne kalmaz biter görürsün!
Vardır elbet böyleleri. Adından söz ettirmek için türlü dalaverelere girenler vardır evet ama aşk denince duruyorum ben...
Elin aşkını savunmaktan heder oldum vallahi...
Ha, say ki medyaya ihtiyaçları yok ünlenmek için, varlıkları ve yaptıkları işle güçle zaten ünlenmişler.
Yok, anacığım onların aşklarına da inanmıyorlar. Aşk beğendiremiyoruz kimseye vallahi!

Misal, İclal “Kıymetlim” diyor Tuna’ya, pat, arkasından bin tane laf! Ne kıymetlisi! Onların ki de aşk mı? O şunu yaptı, bu şunu... Çok yapaylar, düğünde Tuna’nın okuduğu şiir de neydi öyle? İclal zaten yapmacık...
Eee?? Ama âşık bunlar yahu! Nedir bu aşka güvensizlik? Nedir bu “doğal” güzelliğe “imitasyon” inanışlar? Bunlar yalancı, oyuncu demeler. Neye, kime, niye oynuyorlar? Niye oynasınlar?
Olamaz mı? Bir Âdemoğlu ile Havvakızı da yalansız dolansız sevemez mi birbirilerini?
Birbirlerinin “kıymetlileri” olamazlar mı? Onlar iyi ki de olmuşlar. Kıymetleri parıl parıl parlasın her daim!

Ben aşka inancımı sıcak tutuyorum. Altmış yaşla yirmi yaşın aşkı da “aşk” benim için, ünlüyle ünsüzünki de. Aşkın ne yaşı var, ne ünü.
Kalbi atıyor mu? “Paraya atıyor” demeyin n’olur bana. “Üne atıyor” hiç demeyin. Maneviyatım zedeleniyor.
Ben onların hepsine, hepsinin safiyetlerine inanmak istiyorum.

Bülent Ortaçgil “aşk var mı?” diyor ya. Ben de yine onunla birlikte, onun gibi “vaarr” diyorum...
Şimdi ve her zaman.
Aşk var!

Bir de diyorum ki benim zihnime nifak tohumları ekmeyiniz. Maneviyatımla oynamayınız.
Ben saf geldim, saf gitmek istiyorum.
Kirletmeyiniz, gözümü açmayınız, anlatmayınız tü kaka hikâyeler. Ben gördüklerime inanmayı seçiyorum.

Ha, gün gelir, siz haklı çıkarsınız. Aşkları reklâmlarda izleriz. O “çok iyi adamın” hikâyesini duyarım en yakından, inanmaktan başka çarem kalmaz.
Belki aptal gibi hissederim iyiliğe, aşka bütün inanışlarım için.
Ama olsun. O hisse kadar ben saf kalmak istiyorum.
Güvensizlikten, feleğin çemberinden geçenlerle birlikte geçmekten, içimin dışımın kötüye bulanmasından iyidir.

Bana aptal diyebilirsiniz.
Saf da.
Rahat olun.
Alınmam.
Ben hem safım.
Hem aptalım.

Güncel not- Mart 2012
Yazıda bahsettiğim iki aşk da bitti. Üstüne başka aşklar bile yaşandı.
Reklam mıydı, değil miydi bilmiyorum.
Bilmek de istemiyorum.
İkisi de aşıktı, yaşadıkları aşktı.
Buna inanmak istiyorum hala.

Aşkım, Birtanem, Canım, Hayatım

Aşkım, Birtanem, Canım, Hayatım
Ne güzeller değil mi dördü bir arada?
Dördü bir yerde.
Âşıklar assın boyunlarına altın gibi.

Hepsi, tek tek başka anlamlı, art arda başka...
İlgili kişiye söyleyince başka anlamlı...
İlgisizine söyleyince bir başka...

Yıl 2002. Çalışıyorum.
Serviste 17 erkek, 2 kadın var. Kadınlardan biri ben.
17 erkek arkadaşımın hepsiyle, zorlama olmayan, kendiliğinden, duruşumla oluşan bir iş ve arkadaşlık ilişkimiz vardı.
Hiçbiri beni rahatsız edecek bir davranışta bulunmadı. Bu anlamda çalıştığım tüm iş yerlerimde şanslıydım.
Aslında dedim ya, duruşumun getirdiği bir durumdu bu...

Bir zaman sonra çoğunun benden küçük olmalarının da getirisi olarak abla-kardeş boyutuna geçmiştik. Hatta bir tanesi, ben hep dolabımda yiyecek bir şeyler bulundururum diye, acıkınca bana gelirdi "annecim benim karnım aç" diye:-)
Birkaçıyla sıkı dost olduk. Sağlam çocuklardı. Hala da farklı yerlerdeyizdir birbirimiz için...

”Aşkım”, “bitanem”, “hayatım”, “canım” o aralar benim sıkça kullandığım kelimelerdi...
Kız arkadaşlarıma da, yakın erkek arkadaşlarıma da... Herkese.

Çalıştığım yer açık ofis. Benim masamın üç metre önünde çocukların oturduğu servis masası var.
Masamdaki telefon çalıyor, arayan, çocuklardan birinin sevgilisi...
Ben “bir dakika” diyorum.
Aranan sevgili önümdeki masada oturuyor, iki tane telefon var önünde.

Hat açıkken diyorum ki "telefon sana, hattı al."
"Hangi telefonda?" diyor,
"Aşkım, hemen senin önündeki telefon, hattı gönderdim aç" diyorum. Ben aradan çıkıyorum, onlar konuşmaya başlıyorlar...

Konuşma bitince çocuk kıpkırmızı suratla dönüyor bana.
"Ya Nuray ne yaptın sen?"
"Ne yaptım?"
"Ya kız duydu senin aşkım dediğini... Kıyameti koparıyor, “nasıl sana aşkım der?” diye...
O kadar dil döktüm, abla-kardeş ilişkisi var buradakilerle, herkese öyle der o, "aşkım"ı anlamlandırma” diye, anlatamadım!
Yaktın beni Nuray!
Ya özür diliyorum, çok üzüldüm diyorum, ne yapsak, diyorum.
"Bırak, çok kıskançtır, konuşmaz şimdi. Bir sakinleşsin."
"Ben arasam konuşsam?"
"Oldu, kıyamet kopsun sonra!"

Peki...
Sessizce bekledik.
Bir hafta sonra konuşmaya başladılar ama çocuğa kök söktürdü...
Her telefonda ikna etmeye çalışıyordu.
Ben de dilime karabiber sürüyordum o ara...

Kendi cezam ona yetmemişti, her gördüğünde “yaktın beni Nuray!” diye kahırlanan bir adam gördüm karşımda uzunca bir süre :-)

Çocuklar bu kıskançlık kasırgasından sonra ayrılmadılar...
Durum toparlandı, bir hayli zaman geçti tabii :-)
Sevgilisine başka bir kadın ”aşkım” demiş yahu, nasıl hemen kendine gelsin kızcağız?
Haddinden fazla normal :-)

Ben ne yaptım onlara yahu!
Yuh bana yani...
Ama vallahi kötü bir niyetim yoktu.
Değiştim artık ayrıca. :-)
Zaten, o oldu.
İlgili kişilere söylemek üzere paketleyip kaldırdım "aşkım" ı...

Bu olayı yaşadıktan sonra “aşkım” ı başka türlü algılamaya başladım.
Söylerken, sadece içten gelen sevgili bir kelimeydi.
Ama sevgilinin sevgilisine söylenince, söyleneceklerin seçilmesi gerektiği dank etti.

Ben şimdilerde beni tanımadığı halde yani daha ilk konuşmamızda "canım" diyenlere takığım.
Beni tanı, sev, anla...
Ondan sonra diyebilirsin.
Ama daha, merhaba, merhaba
Canım, şöyle, böyle...
Yok.
Deme.

Bağlılık ve Bağımlılık


Kadın-erkek arasında genellikle “bağlılıkla” başlayan ilişkiler ne olur da “bağımlılığa” dönüşür? Ne olur da iki serbest ruh bir anda birbirine köle düşer?

İçimizde bin bir sebepten depolanamayan “öz sevgi “midir sebep? Çocukken hiç sevilmemek mi? Ya da sevgiye boğulmuş olmak mı? İnsanın kendisini sevilmeye değer görmemesi mi? Nedir iki cinsin bunca didişmesine sebep?

Herkes aşkın sıcacık, gülümseyen, mutlu yüzüne dönüyor, aşka düşüyor gözü bağlı...

Şimdiye kadar sayısız kez yapılmaya çalışılan aşkın tarifi, aslında âşıklara özel. Ama tarifleri bir araya getirdiğinizde ortak özellikler bulmak zor değil.

Aşk işte, bilirsiniz, dünyayı kucaklayacak kadar coşkun bir sevince boğar insanı. Eros oklarını kime fırlatmışsa, onu durup durup, sebepsiz yere güldürür. Bazen içini huzurla doldurur, bazen adrenaline tavan yaptırır. Saf mutluluk halidir aşk…
”Aşk sağlıktır”. Yanaklardan kan fışkırmasıdır. Gürbüzlüktür. Aşkın salgılattığı mutluluk hormonu “dopamin” in iyileştirici ve direnç sağlayıcı etkisi bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
İnsanoğlunun ulaşabileceği en yüksek, en kontrolsüz ruh halidir. Deliliktir.

Kendinizden, çevrenizdeki kadınlardan, okuyup, duyduklarınızdan bilirsiniz aşkın delilik aşamasından sonraki halini... Aşktan sarhoş iki âşık, birer bağımlıya dönüşürler zamanla. 

Peki, neler olur da o güzelim teatral, romans dolu aşk, bağımlılık kostümüyle çıkar sahneye?  

Erkek kadını hep mutlu etmiştir. Kadına çiçekler alan, büyüklü küçüklü hediyelere boğan, arayan hep odur. Her dakika sesinizi duymak, o sesle kendinden geçmek ister. Bulduğu her boş vakti sizinle paylaşmak ister.
Gösterdiği ilgiyle sarhoş olursunuz.

Ne kadar özel hissettiriliyorsunuz, ne kadar önemlisiniz, ne çok seviliyorsunuz ve bunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Aşkın doruk noktasındasınız. Öylesine güzel ki yaşadıklarınız, size verdiklerini katlayarak ona geri vermek istiyorsunuz. Veriyorsunuz da. Size verdiğinden daha fazla sevgiye ve ilgiye boğuyorsunuz onu.

Fakat o da ne? Size deliler gibi âşık olan adam, yavaş yavaş sizden uzaklaşmaya başlıyor.

“Niye ki?  Ne oldu da sessizleşti şimdi? Bak işte, aramıyor gördün mü? Birlikte vakit geçirebilirdik ama çok işi varmış! Hani işi varken bile, her şartta beni tercih eder, ufacık kaçamağı nimet sayardı? Artık eskisi gibi beni sevdiğini de söylemiyor.”

Erkek neden uzaklaşır?

İlk başlardaki o romantik, ilgili, âşık adamların nerelere kaçıp gizlendiğini bütün kadınlar merak eder. Birçok sebep sayılabilir ama yaşanan örnekler incelendiğinde, kadının erkeğe doğru daha fazla adım attığı durumda erkeğin geri kaçma eğilimi gösterdiği rahatlıkla görülebilir. Erkekler dengede durmayı seviyorlar. Kadınla birbirine aynı mesafede durmak onları daha güvende hissettiriyor.

Belki kendiniz yaşamışsınızdır, belki çevrenizdeki kadınlardan duymuşsunuzdur; “Benim kadar ilgili, özenli, aşık bir kadına nasıl böyle uzak duruyor, nasıl bu kadar duyarsız, anlamıyorum! Benim gibisini zor bulur!”

Erkek uzaklaşıyor çünkü o kadar çok yakınınızda durmak istemiyor. Çünkü kadın, erkekten de aynı yoğunlukta ilgi ve sevgi bekliyor. Gösterdiği ilgi sayesinde onu istediği gibi yönlendirebileceği yanılgısına düşüyor. Kadınların ilgilerini limitsizce erkeğin üzerine yöneltmesiyle, verdiği kadarını geri isteme süreci aynı zamana denk geliyor. Bunun karşılığında erkeklerin doğasında olan özgürlük duygusunun, kadın tarafından ele geçirileceği korkusu baskın hal alıyor erkekte. İşte bu noktada erkek geri adımlar atmaya başlıyor.

Bağımlılık başlıyor.

Kadın için bu nokta en tehlikeli duraktır. Bağımlılık başlamıştır. Hayatındaki erkekle ilişkisi, satıcıyla eroinman arasındaki ilişkiye dönüşmüştür.

Alacağı ufacık doz maldadır gözü kulağı. Erkek aradığında mutludur, ses çıkmıyorsa o da sessizleşir. O varsa her şey gökkuşağı gibi görünür gözüne. O yoksa her şey siyah-beyazdır. Hayata konsantrasyonunu yitirir. Hep bir beklenti ve endişe haliyle diken üstündedir. Eli, gözü, kulağı telefondadır. Mesaj sesi bekler. Çalan her telefon için “arayan o olsun ” diye dua eder. Her defasında da derin hayal kırıklığına uğrar. Bu yalnızlığı onu daha da hırçınlaştırır.

Ona ait eroini “başkasına satar mı?” diye içi içini yer. Olmayacak şeyler kurgular. Bazen kendi kurgusuna inanır, görülmedik şeyler yapar, söyler. Bencildir. Sevgilisi her şeyiyle onun olsun ister. Sadece kendisini sevsin ister. Sosyal çevresinden rahatsız olur. Bütün planlarına dâhil olmak ister. Yüzü sadece kendisine dönük olduğunda huzurludur. Başka tarafa döndüğünde kıskançlıktan çıldırır ve çıldırtır. Kendisi yanında yokken onun eğlenmesinden rahatsız olur. Yaşam alanını daraltır, sevgili nefes alamaz hale gelir.

Kadın acınacak haldedir. Özsaygısını yitirmiştir... O minicik doz sevgiyi alabilmek için yapmadığı numara kalmaz. Çeşitli yollarla sınamak ister erkeğin ona olan aşkını. Çünkü sevildiğine inanamamaktadır bir türlü. Adam aramaz, bekler bekler yine o arar... Satıcı gelmezse o satıcıya gider. Satıcıdaki eroin tükeninceye kadar dolaşır etrafında.

Gün gelir, erkek arar. Eskisi gibi coşkulu konuşmasa da onu sevdiğini söyler ya, o da yeter kadına... O özlemle beklediği, kendisini hayata bağlayan (!) ufacık dozu almıştır. Bir süre idare eder bu doz ama ancak sonraki görüşmeye, “bir sonraki krize” kadar. Sonra aynı hayata pamuk ipliğiyle bağlılık, aynı endişe hali, aynı hayal kırıklıkları... Aynı “acaba arayacak mı, acaba beni seviyor mu?” soruları...

Bağımlı kadın kendisine verdiği hasarın yanı sıra hayatındaki erkeği de yaralamaya başlar zamanla. İşte asıl kaçma süreci burada başlar. Erkek, kadının kendisine olan bağımlılığını fark ettikçe kadından daha da uzaklaşır. Erkek güçlü kadın sever. Erkek acımayacağı, saygı duyacağı, hayran olacağı kadın ister.

Kadına karşı içinde kalanın sadece acıma duygusu olduğunun farkına varıncaya kadar devam eder bu alış-veriş, kaçış-kovalayış.

Ve altın vuruş! Erkek bu zehirli ilişkide daha fazla kalmak istemez ve kadının hayatından ebediyen çıkar…

Kadını çok zor bir süreç beklemektedir... Diptedir. Yüzeye çıkabilmek, güneşi yeniden görebilmek,“temizlenip” zehirden arınabilmek için zamana ihtiyacı vardır. Her şeyin olduğu gibi aşk acısının da, bağımlılığın da ilacı “zaman”dır. Zaman onun, kendine, hayata ve erkeklere olan inancını, güvenini yeniden kazandıracaktır. Yolunu kaybetmiştir ama bulacaktır. Bulduğu yol bu defa kendisine çıkacaktır. Kadın kendine çıkan yolu bir kez buldu mu bir daha kimse onu yolundan çeviremez. Çünkü kendine çıkan yolda “öz sevgi” vardır... Bunun tadına vardıktan sonra kimse onu sevgiye “muhtaç” hale getiremeyecektir.

Aşk acısını derisinde hissedecektir belki ama Nietzche’in sözlerini doğrulayacaktır zaman; “Beni öldürmeyen şey, güçlendirir.”

Ve aslında ruhundan atmaya çalıştığı zehir, sonraki ilişkisinin panzehiri olacaktır. Zehirlenmeden, zehirlemeden sağlıklı ve huzurlu, keyif veren bir ilişki içinde olacaktır artık. Bunu bilinçaltına eker ve zaman içinde de ektiğini biçer...

Bağlılık ilişkileri

Bağlılıkla bağımlılığı ayıran en büyük özellik, ilişki içindeki iki kişinin kendilerine ve birbirlerine duydukları güvendir. Güven, ilişkinin hem çıtasını yüksek tutar hem de zemini sağlamlaştırır. Bağlılık duymak sevginin en güzel ve en derin sunuluş biçimidir bir bakıma.

Aşkın hep aynı heyecanla, delice ama bağımlılığın boyunlara geçirdiği ilmeği olmadan yaşanabilmesi kişilerle ilgilidir.

Bağlılık ilişkilerindeki çiftlerin iç dünyalarında karmaşa yoktur. Öz kimlikleriyle tanışmış, kaynaşmış ve sevmişlerdir birbirlerini. Hem kendilerine hem de ilişkisi içinde olduğu kişiye saygı ve güven duyarlar.

İlişki çok az çalkalanır. Çalkalanış kişiliklerden değil, kadın-erkek oluştandır. Bu farklılığın getirdiği sorunlar yaşanır zaman zaman ama derinliği olmadığı gibi bağlılığı koparıcı gücü de yoktur. Bağlılıkta ilgi ne azdır, ne de gereğinden fazladır. İlgi ve sevginin dozunu ayarlayacak bir buton yoktur elbette. İç dünyalarında“doygun” olan insanların, içlerinde kendiliğinden işleyen bir mekanizmadır bu.

Bağlılık duyulan ilişkilerde kimse kimseyi kontrol altına almak istemez. Birbirlerinin sosyal yaşamlarına saygı duyarlar. Birinin mutluluğu, keyfi ve huzuru diğeri için de aynı anlamı taşır. Korku, beklenti ve kıskançlık yoktur.

Her iki taraf da kendilerine ait bir yaşam alanına sahip olduklarını diğerine hissettirirler ve dolayısıyla herkes kendi yaşama alanına çekildiğinde, bu durum herhangi bir beklenti, korku ya da kıskançlığa yol açmaz.

Bağlılık ilişkilerinde eroinman-satıcı ilişkisi yoktur. Birbirlerine sadece keyif ve huzur vermek için ilişki içinde kalırlar.

Zorunluluk duymazlar hiç bir şey için. Çünkü birbirlerini zorunlu hissettirmezler. Yaptıkları ya da yapmadıkları her şey içseldir ve kimse bunu yargılamaz. Ne yaparlarsa yapsınlar“istedikleri” içindir.

Birbirlerine sorumluluk yüklemezler. Kendi sorunlarının sorumluluğunu alacak olgunluktadırlar.

Huzursuzlukların sebebi karşı taraftan kaynaklanıyorsa bunu dile getirirler. Direkt ve şeffaftır kelimeleri. Anlaşılsınlar diye beklemezler. Anlatırlar. Birbirlerine bağlı ama birbirlerinden aldıkları keyfe bağımlıdırlar. Ama bu bilinen anlamda bağımlılık değildir. Birlikte olmaktan alınan keyfin başka bir ifadesidir.

Onlar geçmişte ya da gelecekte yaşamazlar. Bu günü aşkla geçirmek önemlidir. Sorun yaşandığında suçlayıcı olmak yerine empatiyle çözüm yolu bulmaya çalışırlar. Objektif bakış açısına sahip olmaları, sorunların kolaylıkla aşılmasına yardımcı olur.

Bağlı çiftler birbirlerini oldukları gibi kabul ederler. Değiştirmeye çalışmazlar ki bu da ilişkiler için başka bir çıkmazdır. Birbirini değiştirmeye çalışan çiftlerin ilişkilerindeki çalkantı, eninde sonunda kişisel çatışmaya dönüşür ve ilişki ağır yaralar alır. Bizim değişemediğimiz ya da değişmek istemediğimiz taraflarımız varsa, karşı tarafın da bu hakka sahip olduğunu akılda tutmak gerekir.

Bağlı âşıklar sevgi açlığı çekmezler. Çünkü içlerinde kendilerine hatta herkese yetecek kadar sevgi vardır. “Beni seviyor mu” sorusunu sormaz, sordurtmazlar.

Birbirlerinin başarılarıyla gururlanır. Gurur, hayranlık ve saygı aşklarını ayakta tutar, besler, aşk ateşini körükler.

Her ilişkide olduğu gibi onlar da sorun yaşayabilirler ama çözmek için gayretli ve isteklidirler. Sorun değil çözüm odaklıdırlar. Hatalarıyla yüzleşecek cesaretleri vardır. Hatalarından öğrenirler.

Bağlılık ilişkilerinde kaçan kovalayan yoktur. İkisi de bir çizginin iki ucunda, birbirlerine eşit mesafede durmaktadırlar. Ne çok verir, ne çok beklerler. Amaçları birbirleri üzerinden egolarını tatmin etmek değildir. Kurnazca planlar, zehirli düşünceler yoktur zihinlerinde. Düşündükleri sadece mutluluk verebilmektir. Mutlu ettikçe mutlu olanlardandır bağlılık duyanlar.

Kendilerine gereksinim duyan biriyle birlikte olamazlar çünkü ilişkide zorunlu oldukları için değil, mutlu etmeye ve mutlu olmaya istekli oldukları için kalırlar. Acizlik değildir istedikleri, birlikte geçirilen saatlerin birbirlerine kattığı zenginliktir. Bizans oyunlarıyla geçirecek bir dakikaları yoktur çünkü vakitlerini aşka değer katmak için harcamak isterler.

Birbirlerine ilgilerini hep en yüksek noktada tutarlar. Aşktır yaşamak, yaşatmak istedikleri ve aşk ilgisizliğe gelebilecek bir duygu değildir. Bunu çok iyi bilirler. İlgisizliğin sınırlarını kendileri belirlerler ve kim sınıra dayanmışsa diğeri alır ceketini gider. Çünkü kendilerine değer verirler. Bu yüzden, değersiz hissettirildiklerinde gitmeleri zor olmaz.

Bağlılık ilişkilerinde“kişisel algılama” minimum düzeydedir. Aslında bütün ilişkilerde kişisel algılamamak sağlıklı bir ruhsal yaşam için gereklidir. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Bunu akılda tutmak, kişisel algılamamayı kolaylaştıracaktır...

Bütün bunların yanında bağlılıkla bağımlılık arasında gidip gelen ilişkilerde vardır. Onların da kendi içlerinde bir dinamiği vardır. Her ilişki, kendi doğru ve yanlışlarıyla yürür. Doğru ne kadar çoksa, yol o kadar uzun ve keyifli; yanlış ne kadar çoksa, yol hem uzun hem de kazalarla dolu, yolcular yaralı berelidir.

Egolarından arınmış, kendini seven, hayatı yaşanası gören, ilişki içinde olduğu kişiye hak ettiği huzuru ve mutluluğu veren âşıkların dünyadaki izdüşümüyle aydınlık hayat…

Kararmayan, karartmayan aşklara…

 

Davul Bile Dengi Dengine

Genç olduğu kadar güzel.
Genç ve güzel olduğu kadar zengin.
Bir gün, genç, güzel ve zengin kızımızın telefonu bozuluyor. Tamir için telefon satan ve tamirini yapan dükkânlardan birine gidiyor. Orada çalışan, sonradan dükkânın ortağı olduğunu öğreneceğimiz bir delikanlıyla göz göze geliyor.
O esnada Eros okları çıkarmış bekliyor. Popolara nişan almış vaziyette hem de.
Ve… Tataaaaaammmmm…
Eros sırıtarak “görev tamam” diyor!
Aşk başladı.
Amma ve lâkin durum klasik Türk filmi tadında.
Fakir ama gururlu genç.
Zengin ama şımarık genç kız…

Önce genç kızımızı anlatayım.
Kızımız gerçekten pek ukala, pek şımarık.
Altında son model arabası var.
Bir parfümünü 600 YTL’ ye alıyor.
Kolundaki çanta 2000 YTL civarında.
Dünyanın görmediği ülkelerini bitirmeye çeyrek kalmış.
Belediye otobüsüne adım atmışlığı yok henüz.
Aile ilişkileri son derece “larç”, sünmüş vaziyette yani.
Arabasını bir üst modelle değiştirmesini istediği babası biraz gecikme olacağını söylediğinde, babanın suratına arabanın anahtarlarını atacak kadar küstah ve şımarık.
Her istediği yapılıyor. Her dediği alınıyor.
Ha en önemli mevzuyu kaçıracaktım!
Kızımız üniversiteli.
Bunu tutalım aklımızda.

Fakir ama gururlu gencimize gelelim…
Yakışıklı ama “mazeretim var, asabiyim ben” modeli.
Her an atağa geçebilir hissi veriyor gözleri. Böyle sinirli sinirli bakıyor.
Genç kızımıza âşık.
Öğrenim durumu orta iki terk.
Kazancı aylık 1500 YTL.
Birazdan biraz çok maço!
Âşık olduğu kız, ola ki bir erkek arkadaşıyla karşılaştı yolda. Sarılıp öpüşmek yassah!
Buna, mini etek, askılı bluz, arkadaşlarıyla gece dışarı çıkma, ya da erkek arkadaşlarının da olduğu yemeklere katılma yasağını ben, kendim, bizzat, şahsen getiriyorum! :-)
Kadın kısmısı kıracak dizini oturacak beyinin(*) dizinin dibinde!
Hani çocuğun bize verdiği hissiyat tamı tamına bu.

Gelelim kız tarafın anne ve babasına.
Anne son derece şık, hatta kokoş. :-)
Dominant.
Akıllı
Ve de dediklerinde haklı.
Adı üstünde “anne” yani.
Kızını düşünüyor herkesten çok. Kendisine pay biçmeksizin.
Ha aileler uyuşmaz, arada kültür farkı var diyor ama bu da bence ileride yine çocuklarına dönecek bir durum.
Annenin kendine has doğruları var. Kızı da o doğru çizgisinin dışına taşsın istemiyor.

Baba.
Son derece şık ve zarif bir erkek.
Şöyle söyleyeyim, sakallı ve bıyıklı olmasa, durup durduk yerde adama âşık olup tüm dengeleri altüst edebilirim yani. :-)
Yakışıklı. Karizmatik. Akıllı. Kibar. E bir de, gözümüz yok ama zengin. :-)
Daha ne olsun mirim?
Neyse konu ben ve beyefendinin müstakbel bile olamayacak aşkı değil.
Genç âşıklar.
Babanın kızı için bir kucak dolusu hayali var.
Kızı şirketlerinin başına geçecek, iç huzuru içinde çalışıp didinip var ettiği şirketini kızına teslim edebilecek.
Nerde…

Bu genç delikanlı ağaç kovuğundan çıkmadı herhalde.
Onun da anne babası var. Ama sadece anneyi tanıyoruz.
Anne sıcak. Korumacı. Pozitif. Pembe gözlüklü.

Şimdi…
Tanıttıktan sonra kahramanlarımızı...
Olayı bir derinleştirelim…

Bu iki genç Eros’un marifetiyle tatataaaaam oldular ya…
Gözleri artık kimseyi görmüyor haliyle…
Veee…
Evlenmek istiyorlar!!!
Şimdi görmeleri gerekenleri bir açığa çıkaralım yeniden.

Pek tabii ki kızın anne babası bu izdivaca karşı.
Niye?
Efendim öncelikle kültür farkı var. Haa, unuttum söylemeyi, kızımızın soyu sopu paşalara dayanıyor. Pek soylular yani. Gerçi eğer paşa soyluysa, bunlarda soyludur. Adı paşa diye?
İçin temiz olacak, en alttan, en üste. Mevkii önemsiz. Temiz olacaksın.
Neyse…
Kültür farkı var dedik. Çocuk ortaokul terk, kız üniversite mezunu.
Çocuğun kazancı kızın beğendiği bir çantayı bile karşılamıyor.
Sosyal ortamları birbirini uzaktan bile seçemiyor.
Konuşacakları mevzular başka başka.
Amma ve lakin aşk var!

Kız, ben sevgilimle mutluyum, diyor başka bir şey demiyor.
Anne-baba “Kızım bu mutluluk biter aşkınız bitince. Mevcut şartlarınız zaten aşkınızı kemirecek. Bitecek. Ne kalacak elinizde? Hiç.” diyor.
Ama dinleyen kim?

Delikanlının annesi son derece müşfik, “gençler sevmiş birbirlerini” der başka şey demez.
Ammaaa…
Neyse ki ortak noktaları “yaşayıp, görsünler”dir.
Yani, bu varlık ve yokluk bir öpüşsün bakalım. Bir tanısınlar birbirlerini, nasılmış yokluk çekmek, nasılmış varlıktan yokluğa düşen bir genç kızı mutlu etmek, görsünler istiyorlar. Ondan sonra evlilik kararı alınsın.

Örnekler geliyor.
“Biz aynı şekilde bir evlilik yaptık. Karım çok zengindi. Evliliğimiz boyunca bunun ezikliğini yaşadım. Ona benden önce verilenleri verememenin eksikliği, sosyal ortamlarında ortak bir noktamız olmadığı ve onlara adapte olamadığım için buharlaşıp yok olmak isteğim…
Sonradan aşkın aslında hiçbir şeye yetmediğini anlamam ama üç çocuk yüzünden ayrılamam ve hayatımı bu mutsuzlukla geçirmem…”
Bunlar dile getiriliyor.
Kızla oğlanda tık yok. Hala biz aşığız, mutlu olacağız hülyalarındalar…
Kızın anne babası paralıyor kendini…
“Kızım senin yaşam standardın belli, alışkanlıkların var. Hepsini bir kalemde silip atabilecek misin? Haaaa… Benim suratıma fırlattığın anahtarı kocanın suratına da fırlatabilecek misin?
Cevap: Hayır tabii ki. O kocam olacak…
Seninle aramdaki ilişki daha başka. Sana yapabilirim normal –saygısızlık yani- !
Hayır! Aslında kocaya yapamaz.
Niye biliyor musunuz?
Sıkar biraz!
Ondan.
Kocanın bakışlarını bir görseydiniz… Hani “bak kadın, beni sinir etme alırım ayağımın altına” diyor gözler!
Günahını almayayım belki başka bir şeyler diyordur ama oğlumuz sinirli yani, belli..
Sinirini gösterdi arada haliyle tavrıyla…
Ben bunları nereden biliyorum?
Bu anlattıklarımın hepsi bir gündüz kuşağı programından edindiğim izlenimler.
Programın adı “İtirazım var.”
Sunucu Asuman Dabak.
Başarılı denebilir.
Stüdyo konukları var, bir de jüri üyeleri. Konu hakkında yorumlar yapıyorlar, deneyim paylaşıp, yol göstermeye çabalıyorlar.
Bir anda herkes bir ağızdan konuşmaya başlıyor. Bazen sunucumuz masaya yumruğunu bir koyuyor! Bir iki sert uyarı. Stüdyoda çıt yok! Herkes pısıyor.
Pısmayan olursa da stüdyo dışına davet ediyor. “İtirazım var” diye programa başvuran konuklarını bile! Yani programın sacayaklarını!
Yani genç kızımızı. Kızcağız anne babası sevgilisini kabullenmediği için “itirazım var” demiş gelmiş. Yok, sunucuyu kızımız sinirlendirsin, hemen kapıyı gösteriyor.
Sunucumuz oldukça dominant ve otoriter.
Aslında kibar bir hanımefendi ama sinirlenince çok afedersiniz “kodu mu oturtur” gibi geliyor bana. :-)
Korkuyorum. :-)


Ben olsaydım orada, bana öyle çemkirseydi, bırakıp giderdim o demeden… Hiç gelemem vallahi!
Kimse bana bağıramaz arkadaş! Konumu ne olursa olsun!
Benim de bu eğilip bükülmemem başıma iş açacak ya hayırlısı diyeyim. :-)

Tekrar konuya dönecek olursak…
Aslında onları bir kenarda bırakıp biz bize sohbete dönecek olursak…
Çocuk yetiştirmek zor iş üstadım diye başlayacağım söze…
Şimdi sen evladını gözünden sakın, en iyi okullarda okut, verebildiğinin en iyisini vermeye çalış ama farkında olmadan biraz da şımart, sonra evladın gitsin ne aileye, ne kendisine uymayan birine âşık olsun, evleneceğim diye tuttursun! Olacak iş mi şimdi bu?
Olmuş ama işte…
Yorumculardan birinin dediği gibi, aşk kalbe girince, akıl kuş olup uçuyor…
Gerçekten de bütün muhakeme yeteneğini yitiyor değil mi?
Şimdi bu vakaya bakalım:
Böylesine derin kültürel, sosyal ve ekonomik uçurumları mevcut olan bir kadın ve erkek nasıl mutlu olabilir?
Ben kadın ve erkeğin aynı çatı altında yaşamaya başlamasıyla aşkın biteceğini savunurken, son derece kuvvetli sebeplerle karşıma çıkan bu anne babaya nasıl hak vermem?
Şimdi her şey güllük gülistanlık…
Birbirlerine sarılmaları, aşklarını iliklerine kadar hissetmeleri, aşklı öpücükleri, her daim kenetlenmiş elleri, onların sahte savunma mekanizmaları. Ama haberleri yok. Aşk vaktini doldurup onlarda vedalaştığında, ellerinde kalan ve muhtemelen kulaklarında çınlayacak olan, anne babaların sözleri olacak.
Mutlu olabilirler mi? Belki evet. Bu da bir olasılık. Ama ne ben, ne yakışıklı baba , ne de otoriter anne bu olasılığa inanamıyoruz.
Artık aşk samanlıkta yaşamıyor! Biz bunu çok iyi biliyoruz. Bu gençlerden daha çok yaşımız var çünkü. Daha çok vaka gördük. Daha çok bizzat yaşadık. Ama gel de anlat bizim tıfıllara…

Bir anne baba için en eli kolu bağlanmış hal, herhalde bu hal.
Düşünün.
Evladınız bir uçuruma doğru gidiyor.
Siz daha önce gördünüz o uçurumu. Sayın ki görmediniz. Ama anne baba gözü öyle bir şey ki- anne-baba olmadan anlaşılmaz, asla bilinmez- çocuğun göremediği her şeyi görüyor! Radar mübarek!
Belki yaşamıştır, belki duymuştur, belki hissediyordur ama kesin olan bir şey vardır.
Çocuklar uçurum kenarındadırlar ve atacakları ilk adım aşağı çekecektir onları!
Ana baba feveran etseler de onlar elele kendilerini huzurla aşağı bırakmak istemektedirler.
Haa sonunda ölüm var mıdır? Bazen vardır bazen yoktur. Ama sürünmek illaki vardır.
Çünkü iki kere iki dörttür ve bu hesap bize ait değildir.
Bu böyledir. Uymaz. Olmaz.
Dedim ya neyse ki iki tarafta “yaşasınlar görsünler” demektedirler. Hani ilişkileri devam etsin, ayrılsınlar demiyoruz, evlenmeden bir görsünler nasıl bir ikili oluyorlar?
Yani uçurumun yüksekliğini bir parça kısaltıp düşmelerine izin vermişlerdir. Nasılsa çok yaralanmadan gözleri açılacaktır.
Kız, müstakbel kocasının maddi manevi ezikliği altında ezilecek, oğlan müstakbel karısının maddi manevi çokluğunda boğulacak ve böylelikle aslında o alçak uçurumdan bile atlamamak gerektiği gerçeğiyle yüzleşeceklerdir. Amma yaşamak istemektedirler işte.
Yaşayıp görmek.

Cılız bir olasılık var.
Kız, oğlanın hayatına adapte olmuş, çantadan, parfümden, arabadan, paradan vazgeçmiş, aşklarıyla yaşamayı seçiyor. Oğlanın bütün asabi hallerine, tamam bey (!) diyerek boyun eğip önünde el pençe divan duruyor…
Ama kıza yazık oluyor!
Anne babaya daha fazla!
Onlar ve ben, kızın yaşadığı hayatın tadından bir süreliğine vazgeçeceğini ama sonra ağlaya zırlaya hele de belki kucağında suçsuz günahsız bir bebeyle geri döneceğinizi biliyoruz.
Ama onlar aşka inandılar.
Aşkın yalan söyleyebilir olduğundan habersizdiler çünkü…
Onların dediği, izin verecekmişiz, bu dediklerimizin hepsini yaşayacaklarmış, ancak öyle ikna olurlarmış.
Ya bir de bizim dediklerimizin tam tersi olsaymış? Ya mutlu olsalarmış?

Peh!
Yaşayıp göreceklermiş.

Buyurun.
Yaşayın ve görün.
Sözümüze gelin.

Benim söyleyeceklerim bitti.
Sanıklar sizindir. :-)



(*) Noooolur, ama noolur erkeklere bey, kadınlara bayan ya da hanım demeyiniz.
Erkek, erkek.
Kadın, kadın. :-)
Anlaştık değil mi?
Hem kimliklerimizin içi daha bir doluyor, bir düşünün.
Kadın ve erkek.
:-)

Bi dakka!




Zamana diyorum!

Herkesten önce gidiyor. Koştura koştura, nefes nefese!

Nereye? Ne acelesi var? Anlamıyorum...



Bakıyorum, yirmi yıl geçmiş gençliğimin üzerinden. Ne ara geldi geçti bilmem...

Günlüklerimi okuyorum, on altı yaşındayım. Yeni yeni yürümeye başlamışım...

Sağıma soluma bakmaya, insan tanımaya, “yaşarken yaşamaya” yeni yeni başlamışım...



O aralar bilmiyor insan, yirmi yıl sonra ne olacak...



Uzuncadır yaş konusuna girmedim hiç, ne içimde, ne dışımda.

Oysa bir ara takılmıştım “yaşlanıyorum, tutun beni” diye!

Tutmadı kimse. Tutabilseler kendilerini tutarlardı.



Merak ediyorum o yaştaki hallerimi... Çok hem de!

“Her yaşın ayrı bir güzelliği var” diyor herkes. “ Korkma yaşlanmaktan, hayatı dolu dolu yaşarsan, yaşlanmaktan da korkmazsın” diyorlar.

Dedikleri bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor...

Ben hala korkuyorum işte.

Neden korkuyorum?



Freud için “ruhdeşen” demiş eksisözlük’te bir entry’ci.

Ben de ruhumu deşeceğim şimdi...

Neden korkuyorum, evet! Neden?



Büyüdüm, 60 yaşıma vasıl oldum diyelim...



Romatizma olur belki dizlerimde, eklem yerlerimde. Ahlana vahlana atarım adımlarımı...



Şekerim olabilir. Tatlılarla uzaktan uzağa aşk yaşarız. Ben arada kaçamak yapar, yasak delmenin tadına varırım!



Zaten beni pek sevmeyen dişlerim, kesin çoktan bırakıp gitmiş olurlar alt ve üst çenemi.

Geceleri çıkarıp bardağa konan modelden yaparım kendime ben de.



Kulağım duymaz olsun mu? Gözüm az görür? Yok, canım, ne yaptın Nuray? Onlar sağlam, dur!



Ah menopoz! Terlerim deli gibi, soyunur dökünürüm, sonra donarım, sonra kat kat giyinirim...

Sinir olurum her şeye, herkese.

İlaçlar alırım geçsin diye. Bantlar yapıştırırım orama burama. Şimdiye kadar menopozlu kadınların  tedavi ve bu hadiseyi yaşayış biçimleri böyleydi gördüğümce. Ama yirmi sene sonrasından bahsediyoruz. Mutlaka kadınları yelpazelerinden ayıracak bir çözüm bulacaklar.

Yani sanırım, umarım, lütfen bulsunlar.

Zaten terlemek ve üşümek, insanı yeterince zorlayan iki zıt kutup.

Araları açılsın, bozuşsunlar.

Ya terleyeyim, ya üşüyeyim. Ya da “aa menopoz mu olmuşum, haberim yok!” diyeyim.



Efendim 60 yaşındayım...

Ellerimin üzeri büzüş büzüş olmuş. Damarlar utanmasalar ellerimin üstüne resim çizecekler! Yaşlıların damarları niye pört diye çıkıveriyor ki? Deri çekiliyor. Damarlar kalıyor ortada dımdızlak!

Bir şey değil, yüzü gerdirsek, damarlar el sallayacak, “inanmayın bu kadın yaşlı” diye.

Boynum da kırışacak zaten...

Gözlerimin yanında kırık kırık çizgiler.

Gülerken yanaklarım çizik çizik...



Saçlarım ak ak olacak. O zamana kadar direncim kırılmamışsa, hala saçlarımı boyatmamış olacağım ve pamuk teyze olarak salınacağım orta yerde...

Teyze ha! Yazıklar olsun sana! Kendine teyze de dedin ya...

Hani sokakta top oynayan veletler, topları kaçınca “teyze topu atsana” diyorlar sana, topu alıp kafalarına kafalarına atmak istiyorsun? “Abla”ya kıtlık mı düştü, nerem teyze benim!” diyorsun hani?

“Teyzeler götürsün sizi!” dedin bir keresinde de.

Duydum ben.



Demek insan kabulleniyor saçındaki akı da, yüzündeki çizikleri de, sokaktaki bütün çocuklara teyze olmayı da.



Ben bir de cinsiyetsiz olacağımı düşünüyorum o yaşta. Fark edilmeyeceğimi.

O zaman kadar kadındım. Sonra durulmuş, sakin, boş bakan, boş bakılan, manasız bir şey olmuşum.

Görmeden geçiyorlar beni...

Tabii, 60 yaş kadınlarını tenzih ederim. Ben kendime dram yaratıyorum. Onların o yaşları eminim harikadır! (Huysuz Virjin’in göz kırpıp, yalaaan diyen mimiği gelsin buraya :-) )



Canım, belki süper 60 olacağım. Daha çok zaman var önümde. Kim bilir ne biçim alet edevat icat edecek bilimci abiler, ablalar.

Ajda Pekkan’ın pek gergin halinden daha da gergin olacağım ben.



Yaşlandığımda şu andaki hissiyatla yaklaşırsam yaşlarıma, vay bana vaylar bana!

Şimdi iyiyim. Kırışık az. Yerçekimiyle itişip kakışan organ yok. Deriler yerli yerinde. Damarlar oturuyorlar oturdukları yerde.

Hoş hala sokaktaki topçu çocuklar abla dediklerinde içimden gülüyorum pis pis.

“Yessss! Gencim ben işte!” diye.

Teyze diyenlere hislerim malum!

Bunlara rağmen iyi gidiyor bu yaşlarım.



16 yaşımla hiç didişmemişim, pembe pembe flört etmişiz.

Şimdi 36 yaşımla sevgiliyiz.

60 yaşımla evleneceğiz.



Yani bana yazık olacak. :-)


Köylü İşte N’olcak!




Köy kültürünü severim, köylü severim...

Düzdür onlar, saftır. Alengirli lafları yoktur hiç. Akıllarına gelen dillerindedir, süzülmeden. İçleriyle konuşurlar çoklukla.



Dünyaları küçüktür onların. Köyün sınırlarından ibarettir, bilemediniz, bağlı olduğu ilin sınırlarına kadardır dünyaları.



Sofralarını açarlar herkese. Tanrı misafiri severler, beklerler...

Sofralarında ne varsa oturur yersiniz onlarla. Allah’ın o gün verdiklerine sizi de ortak ederler.



Saygı bilirler, örf, adet bilirler...

Komşuluk bilirler.

Bayram seyran, doğum, düğün, ölüm bir araya getirir onları her defa...

Bizdeki gibi dünün, günün telaşına kapılıp unutmazlar komşularını, dostlarını.

Unuturlarsa  birbirlerine gönül koyandır onlar. Gönülleri kırılacak kadar incedir hala. Biz gibi duvar örmemişlerdir henüz...



Bizim tersimize, onlar küçük şeyleri büyütüp, mutlu olmayı bilirler...



Güzeldirler, gürbüzdürler, yanaklarında sağlık görürsünüz. Tavuklarının yumurtası, ineklerinin, koyunlarının sütü, peyniri, tereyağı besler onları. Birbirlerine iyi bakar onlar.



Kalplerinin iyiliğini görürsünüz yüzlerinde...

Onlar da insandır, vardır zaafları, vardır içlerinde kötü içlisi, pis ağızlısı, dedikodulusu...

İyi ve kötünün olduğu her yerde olan, onların içlerinde de vardır. Bazı bazı kötülükleri varsa, köylü oluşlarından değil, insan oluşlarındandır.

Melek ve şeytan herkesin sağında solunda. Köylü- şehirli seçmiyor.



Sadece kendi dünyasındakini bildiğinden, bozulmamışlığından, büyük şehirdeki “dönme dolapların”  habersizliğinden, bir gününü sadece çalışıp, para kazanarak kurtarmayı düşündüğünden köylü “temiz”dir.

Eğitilmemiştir, eğitememiştir kendini. Hatalara düşmelerin sebebi bundandır.

Atalarından duyduklarının izini sürer yazık ki…

Gelişecek, genişleyecek yerleri yoktur ama içlerinden okumaya gönüllenmişler çıkar, aile de arkasında durursa okur "büyük adam" olurlar... Vefalıdırlar, unutmazlar. Yıllar sonra döner, köylerine bir iz bırakırlar kendilerinden.



Birkaç arkadaşımın kötü bir şeyi betimleyecekleri zaman “o ne öyle köylü gibi!” diyerek burun kıvırdıklarını görmüşlüğüm var.

Dokunur bu bana... Ezer içimi her sefer.



Diyeceğim; köy kültürünü tanırım, severim ve sahip çıkarım.

Onlara edilen laflara üzülürüm.

Onlar da senin benim gibi. Fazlası var eksiği yok bazen.



Avrupa Yakası dizisinde saz çalan çocuk vardı ya, hani yüzünü bir türlü göremediğimiz, en dramatik, en arabesk anlarda sazını konuşturan...

Gülse Birsel'i hatırlayın: "amaan nerden çıktı bu saz yine, dıngırı dıngırı" diye yüzünü ekşitir, pis bir şey koklamış gibi burulurdu.

Benim de içim burulur işte bunu her duyduğumda...



Zaten Nişantaşı kültürüyle taban tabana zıttır köylü kültürü...

Onlar Nişantaşı kültürüne burun kıvırmazlar hiç.

Bilmezler bu duyguyu, çünkü burun kıvırmayı bilmezler.



TRT’de köylülerle yapılan sohbet programları vardır. Kadınlar yemek yapar, programcı gider katılır onlara, konuk olur, oturur sofralarına, sıcak, komik, içten, sevgili sohbetler eder onlarla...

Bazen yaylalara çıkarlar, yaşlı ama genç amcalarla, teyzelerle yüz güldüren iki çift laf ederler... Şarkı, türkü söyletirler, horon teperler birlikte...



Rastladığım her defa huşu içinde, gülümseyerek izlerim… İçim ısınır, temizlenir.

Tavsiye ederim...

Yakalayınca, kalın oldukları televizyon kanalında.

İsli puslu dünyamızdan kopup, şeffaf, ışıklı dünyalarına konukluğunuzun tadı damağınızda kalacak...



Son sözüm:

Köylü işte n’olcak, demeyin benim olduğum yerde olmaz mı?

Saklayın içinizde diyecekseniz de...

Hala safiyetlerini koruyan, hala kendiliğinden “insan” olmaya

azmeden insanlarıma laf etmeyin n’olur...

Olur mu?

Olur olur...

Baba Erkek

Bir anne. Bir kız.
Kız, Güzel Sanatlar’da Seramik okuyor. İyi derecede İngilizce ve Almanca biliyor. Anne-baba doktor.

Yaşanması şart, beş uzun yılın ilk dakikaları. Banyoda şofben kazasına uğrayanlardan oluyor üniversiteli kız. Beyin hücrelerinin tamamına yakını ölüyor ama kız bitkisel yolla da olsa direniyor. Gitmiyor bir yerlere. Anne de onunla kalıyor. Ama baba gidiyor. Giderken de diyor ki “dünyaya bir kere gelinir.”
Bu, baba için “motto”. İşte o yüzden gidiyor. Anne kalıyor ve
çocuğunun sıfır kilometre hafızasına, onca yıl öğrendiği herşeyi, yaşadıklarının her bir kelimesini yeniden ekmeye başlıyor. Ustaca, sevgiyle, sabırla, cesaretle, sevinçle tam beş yıl boyunca kızını hazırlık sınıfı seviyesine getiriyor. Sıraya ilkokul ve lise eğitimini koyuyor. Sonra yine, yeniden, hayatı bıraktıkları yer; üniversite.

“Kızım resmen ölmüştü. Onu mezardan çıkardım, adeta ana rahminde yeniden büyüttüm” demiş Hale anne...
Haberi okuduğumda fena oldum... Onlar yaşarken neler hissettiler, hissetmekteler kimbilir?

Neslihan bitkisellikten çıkıp, çocuk hayata geçiyor.
Tuvalet alışkanlığı, konuşma, yürüme yetilerini geri kazanıyor annesi sayesinde. Doktorların bile ümidini kestiği Neslihan, annesinin kendisini yeniden doğurup, büyüttüğünü hatırlayacak bilince gelecek umarım ki...

Kendi hayatının peşinden giden Ahmet baba... Neler hissetti acaba? Nasıl bir kaçıştı bu? İçinde dingin bir deniz olduğunu sanmıyorum... O da kendi dalgalarında boğulup, can bulmuştur yeniden, kimbilir kaç kez...
Belki silmiştir, o da yitirmiştir hafızasının anne kıza dair olan kısmını... Bilmiyoruz. Ne yaşadı, yaşamakta bilmiyoruz.

Tabii ki tek babalar değil bırakıp giden, savaşma gücünü bulamayan, yaşamın tekliğini içine sindirmiş.
Maalesef ki anneler de var Ahmet babayla aynı hissiyatta...

Anneyim ben, babalığın ne olduğunu bilmiyorum. Babalık da anneliğin ne olduğunu bilmiyor doğal ki...
Kadın ve erkeğin birbirlerini varoluştan beri bilemedikleri, yokoluşa kadar bilemeyecekleri gibi...

Sormuşumdur bu soruyu çoklukla...
Babalar, anneler kadar hissedebiliyorlar mı acaba? Herşeyi, çocuğa ait herşeyi...

Düşünün, hamilelikten başlayın; bebek haberini aldıktan sonra, içinde başka bir canlıyla birlikte nefes alan ve bunu hisseden anne.

Bebek dünyada nefes almaya başladıktan sonra, içinde yuvarlanıp tekme atan, bazen can yakan minik ayakları, elleri, kolları, dirsekleri özleyen anne.

Bebek emzirmek gibi bir ulviyetle donatılan anne.

Bunların hepsi, bebeğin anneye “hissettirdikleri”. Birebir hem de.

Baba, anne ve bebeğin ne kadar yakınında? Çok yakınında. Annenin herşeyine koşturuyor. Bir dediğini iki etmiyor. Bebeğin bakımıyla son derece ilgili. Sorumluluklu, sevgi dolu, ilgili bir baba. Eminim ki içinde sonsuz, coşkun, çocuğuna baktığında gözü dolan, çocuğunu “anne şefkatiyle” seven bir baba.
Ama hala anne ve bebeğin dışında bence...
İkisi arasındaki, bebeğin anne rahmine düşüşünden, annenin cennete gidişine kadar sürede inşa edilen köprü, yine ikisine ait sadece. Baba geçebilir o köprüden ama sahip; anne ve çocuk.

Baba, anne ve çocuğun dışında da kalabiliyor bazı. Köprüden geçmemeye gönüllü, geçse de “ geçmesen daha iyi hani” dedirtecek biri olabiliyor. Daha çabuk yorulan, daha tahammülsüz, daha sıkı ve aşırı disiplinli, sevgi açlığı saçan, daha az iş bitiricilikte ve daha “hala” dışarıda kalmaya meyilli cinsinden.

Babalık kimliğini değil de “kendiliğini” daha çok seven, herşeyi daha kolay gözden çıkarabilecek baba erkeğe karşı, kendini gözden çıkarmaya gönüllü anne kadın.

Kendini gözden çıkardığının farkına bile varmayacak kadar anne kadın.

Hem “anneliğimizi” hem “kendiliğimizi” birarada tutabilecek akrobatik ruha sahip olup, üstüne bir de kadın olduğumuz için şanslı mıyız?
Duydum
Evet dediniz.

Kimlik Lütfen!


Bunu duyarsınız bazen.

Kimlik Lütfen!

Sizin “O” olduğunuzdan emin olmak için sorarlar.



Ölürsünüz mesela yolda bir yerde, üstünüzdeki kimlikten kim olduğunuzu tespit edip, sahiplerinize haber ederler, yoksunuz artık diye.



Kimin nesisiniz? Nerelisiniz? Kaç yaşındasınız? Nereden geldiniz? Nereye gidiyorsunuz?



Doğar doğmaz bileklere takılıyor pembe ya da mavi kimlikler. İsim konmamışsa sadece “bebek” yazılıyor. Bebek ve soyadı.

Bebeğe sorsalar “kimlik lütfen” diye, şak! diye bileğini gösterecek. “Vallahi adım bu, bir de ben sadece annemle babamın çocuğuyum. Gördüklerim, duyduklarım bu minvalde” diyecek. O kadar. J



Aslında sadece bebek olarak kalmanın, kimseye bir şey olmamanın pek de fena bir şey olmayacağını öğrenecek büyüdükçe... Ama nafile. Bir kere ciğere dünya havası dolmaya görsün. Dünyalı olmaktan kaçamadığı gibi, dünyalıların bir şeyleri olmaktan da kaçamayacak.



Büyüyünce yine pembe ya da mavi renkte, mahallesi, köyü, sırası, cilt sayısını bildiren, “kimdir, kimlerdendir, kadın mıdır, erkek midir, evlendi mi, bekâr mı, ayrıldı mı, ne oldu, ne ara doğdu?” şeklinde soruların cevaplanacağı plastik kaplı bir kâğıdımız olacak. Nüfus kâğıdı.



Büyümeye başlayacak sadece anne babasının çocuğu olan bu “bebek”. Kafa kâğıdında yazılı olanların dışında, yazılı olmayan bir dolu kimlik alacak zamanla.



Bir bakacak, dedeye, nineye torun olmuş.

Sonra yeğen; amcaya, dayıya, teyzeye, halaya.

Onların çocuklarına kuzen.

Kardeşi olursa, ona abla ya da abi.

Okullu öğrenci olmuş sonra.

Patronuna çalışan ya da çalıştırdıklarına patron.

Sevgili olmuş sevgiliye.

Evlenince karı ya da koca.

Elbet, karı ya da kocanın anne babalarına gelin-damat.

Ailenin geri kalanlarına elti, görümce, kayınbirader, bacanak.

Edinilen arkadaşlara arkadaş, olursa dost.

Bir bakacak komşu olmuş, yetmez gibi.



Artık bebek farkında olmadan etiketlenmiştir orasından burasından...



Yıllar sonra bütün etiketleri üstündeyken, anne ya da baba oluyor bebek. Yerini kendisini dede ya da nine yapacak bebeğe bırakarak...



Belli belirsiz, var ya da yok, eski ama yeni, hep birilerinin bir şeyleri oluyoruz. O “bir şey” lik içinde hep kendimizden farklı birisi olmak durumunda kalıyoruz.

Ya da ille de bir şey oluşumuzun önünde bir sıfat olmak zorunda oluyor.

“Hayırlı” ve de “hakikatli” evlat, torun, kardeş, yeğen, kuzen, gelin, damat.

“Başarılı” öğrenci.

“Çalışkan” çalışan.

“Anlayışlı” ve “iyi” patron.

“Harika” sevgili.

“Sadık ve bir yastıklık” karı ya da koca.

“Dedikodusuz” görümce, elti, kayınbirader, bacanak.

“Sıkı“ dost.

Komşusuna ev aldırmayacak kadar “iyi” komşu.



Hem bu kimliklerimizi, hem de bizi kimliklendiren dünyalıları bazen severiz, bazen sevmeyiz. Ama öyle ya da böyle onlarla aramızda görünmez bir bağ oluşur. Nefrettir bazen, bazen aşk. Derin sevgi bazen, üstünkörü ilgi belki. Umursamazlıktır bazı.



Hangimiz bu kimliklere sahip olmak istedik?

Biz “bebek” iken iyiydik. Bileğimizde plastik bir bilezik.

Annemizin babamızın çocuğu.

Kimden istedik onca sorumluluk yıkılsın omuzlarımıza diye?

Kim sordu bize “o, şu, bu,” olmak ister misin diye?



Hadi olduk, olmalıydık. Bir şeyler olmalıydık. Birilerinin bir şeyleri de olmalıydık. Anne babalarımız da öyleydi çünkü. En azından kan bağı çemberinin dışına çıkmak imkânsızdı. Birileriyle akraba çıkmak zorundaydık her dereceden...



Diğer kimliklerimizi de edinmek zorundaydık. Hala yaşamak istediğimiz için.

Yaşamak istemediğimiz belki şuydu:

Her daim meleklerimizle yaşamaya çalışmak. İyi melek olmak zorunda olmak!

Yorucu olan buydu belki.

Biraz şeytanımızla kaynaşmalıydık!

İçimizdeki benle dışarıdan görünen ben farklıydı. Etiketle ürün birbirini tutmuyordu yani. O halde etiketlerimizi sökebilmeliydik cesaretle. Kalıvermeliydik öylece.



İyi eş, iyi anne baba, iyi evlat olmamalıydık belki bazı bazı.

Durmak zorunda olduğumuz açımız, istediği kadar eğilebilmeliydi. Eğilip bükülüp yine kendi halimizi alabilmenin zararı olmamalıydı kimseciklere. Hacı yatmazdık olmalıydık biz.

Korkulmamalıydı. Bozulur düzelirdik sonra.



Ama yok! Bozulmak yok. Sana öğretildiği gibi tıkırında çalışacaksın. Saniye sekerse, bedeli hazır.



İyi melek olmalısın kötü şeytan olmak istesen bile.

İçindeki şeytan koluna girip seni sadece “sen” olacağın bir yere götürdüğünde, şeytanın kolundan çıkmak için çırpınıp, koşa koşa iyi meleğine sığınacaksın. Sarılacaksın, gireceksin koynuna huzurla. Sonra “sen” olamadığın, şeytanınla dost olamadığın için ahlanacaksın huzurunla birlikte.



Yalnızca “sen” olabildiğin zaman, taşıdığın kimliklerden kurtulabildiğin zaman belki en iyisi olacaksın. Şeytanlı ya da melekli. Ama senken; neysen en iyisi.



Sadece kendin için yapmak ne yapıyorsan. Onu, bunu, şunu düşünmeden. Onlar için yapmaktan vazgeçerek sıyrılmak diğer bütün “sen”lerden, çıplak kalmak asıl “sen”le. Uçuvermek çırılçıplak.

Öğretilenlerden, olması gereklerden, gerekmeyenlerden, mutlaka’lardan, hayır’lardan, evet’lerden, onlarlı senden” benden, herkesten, her şeyden sıyrık, sadece “sen”.



Herhangi birinin herhangi bir şeyi olmadan, herhangi bir şeye, bir yere, birine ait olmadan, onlara sahip olmadan,bütün kimliklerimizden deniz aşırı uzak,

Kendi başımıza kaldığımızda düşündüğümüz ilk kişi olabilmek.

Etrafta ses yokken, içimizde duyduğumuz sesin dediklerine kulak asarken kendimiz olabilmek.



O ses bazen git buralardan der, bazen çarp kapıyı suratına, bazen göz süz şuna, bazen tokatla, bazen küfret der; bazen ses etme, yat, kalkma, yeme, içme, konuşma, sorma, isteme, bekleme, bekletme.

Beklemesin kimse senden bir şey. İstemesin.



“Başını al, kimsenin seni tanımadığı bir yere git” der bazen ses. Senden hiçbir beklentisi olmayan insanlara karış. Kimliksiz ol.

Rahat edeceğiz o zaman. Bir süreliğine de olsa, iplerimizden kurtulup, özgürlüğü giyeceğiz.

Yakışır...

Ama tabii ki bileceğiz, o yerde de bekliyor olacaklar; yakamıza inci inci asılmak için. Biraz zaman yeter.



Çeşit çeşit biri bol, biri dar, birinin rengi rengimiz olmayan, biri uzun, biri kısa, belki birçoğu şahane, bir dolap dolusu kimlik elbiselerimiz olmadan, içinde sadece “ben” olan ve yine kendi “ben”imizle tenlenmiş bir beden.



Arada bir de olsa.

Olmaz bir şeycik.



Aslının aynıyız nasılsa!

Değil miyiz yoksa?


Neyse


Bu kelime hayatımızda hep vardı elbet.

Ama yıllar önce Bir Demet Tiyatro’daki Lütfiye’nin “neyse”si olarak gösterdi kendini. Komik haliyle çıktı karşımıza bu defa.

Hatta onunki “neyse” değildi tam olarak. “Neyyyyyssseeee” idi. Hatırlayın, söylerdi söyleyeceğini ve hatta hep haklıydı söylediklerinde, lafı gediğine koyar, saçlarını savurur “neeyyyyssseeee” der giderdi ve söylediklerinde hep haklıydı.



Bir zaman, Lütfiye’nin “neyse”siyle neyse’ledik...

Onun tonlamasıyla, onun gibi saç savurarak. Ha bir de “hadi size iyi günnneer” dedik ayrılışlarımızda.

Komiklerin komiğini çıkardık kendimizce...



Şimdilerde öyle dilimize ek edecek yeni kelimelerimiz yok. Öyle komikler yok belki. Eski komikler.



“Neyse” bir ara komikleşse de benim için hep soğuk bir kelime olmuştur. Hele ki bir arkadaşımdan duymuşsam. Hem de ona içimin en derinini göstermekteyken, en kuytu sözümü, en sivri dilimi, en keskin öfkemi dökerken duymuşsam…



Ben bir şey anlatıyorum değil mi? Beni neyseleme…



Dinle.

Sus ve dinle.

Beni anladığını gösteren bakışlarla, vücut dilinle dinle beni.

Beni anladığını söyleyen kelimeler dök ağzından.

Bana sorular sor. Anlattır bana olanı biteni.

Bırak susuncaya kadar konuşayım.

Susunca sessizliğimi dinle benimle.

Haksızsam söyleme, benim şimdi hararetim var. Soğuyunca ben de senin gibi göreceğim her şeyi, o zaman söyle söyleyeceğini.

Ama bana kucağını açtığında saçımı okşa. Çekme onları.

Ben sırça köşkümün içinde geldim. Hassas ol bana.

Ben sağlamlaşınca betonla çevireceğiz o sırça köşkü merak etme. Betonarme olunca istediğini yap bana. Say, söv, kır. Canım yanmaz. Bilirim, ben sağlamlaşayım diye yaparsın. Bilirim, benden sonra beni düşünensin sen. Her şiddette depreme dayanıklı olayım istersin. Bilirim.

Ama şimdi değil. Şimdi elimi tut. Elinin içinde olsun bütün ruhum. Sıcacık hissedeyim kendimi.



İçimde kalmasın zehrim. Bırak dökeyim orta yere. Sensin benim benden sonra en yakınım. Ben kendime derman olamadım. Kendimi alıp sana geldim.

Öfkemle, ağrımla, kırgınlığımla. Beni yapıştır, onar, sakinleştir, iyileştir.



Hissettiklerimin daha ötesine git. Geride olan biteni gör, bana anlat.

Sözümün özü, bana ne olur “neyse” deme. “Boş ver” hiç deme!

İçime, kabuğuma itersin beni, kalbim kırık.

Bir daha gelmem kapına. İstemem elini elimde. Omzunu ıslatmam gözümle.

Beni anlamadığını anlatır o iki kelime. “Neyse, boş ver.”

Hele beni içimdeki bitinceye kadar dinlememişsen. Birkaç cümle sonra “neyse, boşver” demişsen...

Kırık kalbimi, boğazımdaki düğümü ve kendimi alır giderim.

Çok üzülürüm bir de...



Bana boş ver demeyen, hiçbir zaman beni neyselemeyen, asla boş verip, neyselemediğim benden sonraki insanlarım.

Sizi seviyorum.

Elim her zaman elinizde.

Omzun emrinizde.



Bu “neyse” komik olduğu kadar sulu gözlü de canım...



Neyyyyssseee...


Sarı Pipi Emre

Deniz diye bir çocuk var bu yazıda. O bir patron. Bir site patronu. Ama müstakbel.
Emre var bir de. O da çocuk. Hem de sarı pipili. :) Emre’ye yazının sonlarında rastlayacaksınız. Çok seveceksiniz. Gerçekten. Boşa yazının başlığı olmadı yani!

Deniz’ den başlıyorum.
Deniz, henüz bir ilkokul çocuğu. Annesi ve babası, ona büyüdüğünde internet ortamında sanal bir site bırakmak istiyorlar ve o bu sitenin müstakbel patronu.
Anne babanın hiç bir maddi kaygıları yok bu siteyle ilgili. Reklâm alsınlar, para kazansınlar derdinde değiller. Dertleri ne anlamadım aslında. Bunca insanı bir sitede misafir etmenin çok zor olduğunu düşünüyorum doğrusu ama onlar inanılmaz özveri ve gayretle çocuklarına emanet edecekleri mirasın başındalar.

Site, anne-çocuk konsepti üzerine kurulmuş ama sitede ki katılımcıların hepsi anne değil. Bekâr olanlar bile var. Annelerin kocaları da sitede görülüyorlar bazen. Adamlar merak ediyorlar nedir bu site, kadın her gün internet başında? Bir siteye giriyor çıt çıt yazıyor, gülüyor ekran karşısında, bazen ağlıyor... Bana hergün “anne çocukta şu oldu, şu şöyle dedi, bak şunu öğrendim” diyor.
“Neymiş bu anne çocuk?” diye geliyorlar, gelen kalıyor.
Kalan “iyi ki kaldım” diyor bir süre sonra...
Biraz zaman geçiyor, farkında bile olmadan, arkadaş toplantılarında, aile sohbetlerinde hep anne çocuktan sözedilmeye başlanıyor.

Bu sitede kadınlar çoğunlukta tabii ve hepsi birer bağımlı! Bu siteye ama. Ne dediğimi anlamanız için biraz anne olmanız, bu siteye üye olmanız ve bağımlılığı birebir yaşamanız lazım.
Ben bağımlılık sürecinizi anlatayım bir. Ön bilgi babında. :)

Şimdi, bir kere bulaştınız değil mi? Hah tamam artık internete her bağlandığınızda ilk o siteyi açacaksınız. İşten güçten fırsat bulduğunuz her an, adres bar’daki www.annecocuk.com’u tıklayacaksınız. Başka sayfalar da açık olacak ekranınızda ama “annecocuk” hiç kapanmayacak hatta sıklıkla “refresh” edilecek ki yeni yazılanlar görülebilsin.

Aklınıza gelen her konuda forum açacaksınız. Çocuğunuzun kakasını, çişini, dişini, yürümesini, konuşmasını soracaksınız. “Bu çocuk günde beş kere kaka yapıyor normal mi? Çiş eğitimine başlama zamanı geldi mi ki? Çocuğum yürümüyor! Ne zaman konuşacak bu!”
Daha neler soracaksınız. Soracaklarınızın, paylaşacaklarınızın ucu bucağı olmayacak.
Sırf çocuklar olmayacak konu. Yaşam içinde gördüğünüz, duyduğunuz, hissettiğiniz ve paylaşmayı “seçtiğiniz” herşey. Aklınıza gelebilecek her şey! Merak ettiğiniz, sormak, öğrenmek, bilmek istediğiniz herşey!

Doğum günleri kutlanacak, organizasyonlar yapılıp sanallıktan gerçekliğe geçilecek... Tanışmalar, kaynaşmalar olacak.

Neden güzel köfte yapamadığınızı soracaksınız, hamarat ellerin denediği köfte tarifleri dökülecek önünüze. Köfte üstadı olacaksınız.

Sosyal dayanışma bilinciyle açılan forumlara katılacaksınız. Çorbaya koyduğunuz tuzun çorbaya kattığı tat gözlerinizi yaşartacak.

Hastalıklar, sıkıntılar paylaşılıp azaltılacak, mutluluklar paylaşılıp çoğaltılacak. Başarılarla gururlanılacak.

Sitedeki anneler sadece anne değil. Çalışan, okuyan, eli kalem tutan, gözü kulağı dünyaya açık, sosyal, her biri diğerinden renkli insanlar. Dolayısıyla bekâr bile olsanız bu sitedekilerden çok şey öğreneceksiniz. Ayrıca anne tecrübelerinden faydalanıyor olacaksınız ki ne kadar işe yaradığını yaşayıp göreceksiniz.

Aklı başında insanlarla, doğru düzgün duruşları olan, eğitimli, kültürlü, iyi niyetli, komik, sivri, sessiz, heyecanlı, hassas, âşık, şair, yazar, cerrah, psikolog, dâhiliyeci, diş hekimi, ev kadını, bankacı, her meslekten, her halet-i ruhiyeden, Türkiye’nin ve dünyanın muhtelif köşelerinden insanla birarada olmak; onlarla “hayatınızı” paylaşmak, onların “hayatlarını” paylaşmak sizde bağımlılık yaratacak. Gündemi yakalamak, dünyada, Türkiye’de olanı biteni tartışmak, beyin fırtınaları yapmak, toplumsal kuruluşlara imzalar toplamak, denizde bir damla olmak hoşunuza gidecek...

“Hadi canım sen de” haa!
Peki. Bir hafta takılın lütfen. Bir iki forum açın. Ama önce kendinizi bir tanıtın. Çünkü sanal kandırmacalara karşı bu site. Efendi gibi kim olduğunuzu söyleyin ki güven sağlam dursun. Amaç paylaşmak olsun. Gerçek paylaşılsın.

Açtığınız forumu takip edin. Açılan forumlara bir bakın. İlginizi çekenlere yazın iki satır. Sonra siteyi şöyle bir dolaşın.
Anlatmayayım. Bu siteye girip yaşamak, bağlanmak, bağımlı olmak lâzım. Lâzım değil aslında. O, doğal süreç içinde gerçekleşecek zaten :-)
Annecocuk bir fenomen!

Ha sonra da şöyle forumlar açacaksınız; “Kardeşim nasıl bir site burası? İşten güçten oldum, aklım hep burada, sabah bilgisayarı açar açmaz buradayım. Akşama kadar hem de. Akşam da evden takip ediyorum. Yok, bu kadarı fazla. Biraz uzak kalacağım sizden.”
Böyle deyip gideceksiniz bir süre. Hatta kendinize siteye girmeme cezaları vereceksiniz. Ama bir bakacaksınız gizli gizli takip ediyorsunuz ama ziyaretçi olarak.:-)
Sonra tak edecek ve eski bağımlılığınıza geri döneceksiniz. Tabii bu defa dozunu ayarlayarak.

Sitede hep var olacaksınız, kıymetli fikirlerinizi ve varlığınızı paylaşacaksınız. Hayatınızın bir parçası haline getireceksiniz bu siteyi. Arada bir kızıp gideceksiniz. Bu da var tabii. Onca insan, ayrı kültür, ayrı cins, ayrı yaşam, ayrı fikirler. Birarada olmaları zor. Ama zor başarılıyor bu sitede. Hoşgörüyle, empatiyle, iyi niyetle çözülüyor sorunlar. Küsen de geri geliyor sonra zaten :-) Kürkçü dükkânı burası.

Benden söylemesi.

Ha anne çocuk sitesinde bir de şikâyet var. Buzdolabı servisi şikâyet edilir, bazen ekmek fırını, bazen bir taksici, bazen patronlar, iş arkadaşları, bazen kocalar çekiştirilir, bazen kayınvalideler...
E ana mevzu, ortak payda çocuklar. Tabii olarak zaman zaman en büyük şikâyetler çocuklardan oluyor. Hele iki yaş sendromu annelerinin söyleyecekleri bitmez. Şikâyetler sabırla dinlenir. Tecrübeler paylaşılır, önerilerde bulunulur.

Bazı şikâyetlere de gülmekten ölünür!
Siteye yazılan en iyi şikâyet yazısı seçilir hatta. Aslında en iyi yazı bence...
“Bir annenin çocuğuna öfkesi bu kadar mı güzel anlatılır?” denir mesela. Sonra herkes bu öfkeyi okusun istenir.

Şikâyet sahibi Abu Dhabi’de yaşayan bir anne.
Şikâyet edilen çocuk sarı pipili Emre:-)
Hadi okuyunuz. Keyifleniniz. Melek yüzlü şeytanın annesine neler yaptığını görünüz.

Ha bu arada siteye bağımlanmayı unutmayınız. En azından bir doz alınız canım. Ben öneriyorum bakın. Benden size zarar gelmez korkmayın. Tek doz zaten. Devamı nasılsa gelecek. :)

Melek Yüzlü Şeytan

İşte seni bugün buradan ifşa ediyorum! Bütün teyzelerin bilsin ne mal olduğunu, beni nasıl hayata küstürdüğünü, tansiyonumu fırlattığını, sinirden ağlattığını.
Pis çocuk, kaka çocuk, nankör evlat, sarı pipi Emre!

Oğlum, evladım, ben seninle daha ne kadar uğraşacağım, ne zaman adam olacaksın?
Hayır, tamam onu kastetmiyorum, erkekliğinden şüphem yok da ne zaman insan olacaksın? Normal davranacaksın? Onu merak ediyorum.
Elin anneleri altı aylık bebeyle cillop gibi gezerken, neden benim elbiselerim tekme izleriyle dolu? Niye bluzlarım ekstra large hııı?

Cevap veeer?

Niye her sabah beş yıldızlı otel hizmeti verdiğim halde, ne istersen onu pişirdiğim ve abidik gubidik süslediğim halde, tabaklar üç saat sonunda neden köşesinden tırtıklanmış halde mutfağa geri gidiyor? Niye yenmiyor ulan o yemekler vicdansiz? Senin ne emeğe, ne üreticiye, ne çiftçiye saygın yok! Hepsini geç, annene saygın yok yerden bitme mum bacaklı Emre!
Gece yatmak bilmiyorsun, yatınca ne yaptığını bilmiyorsun, her gece göğsümdeki dikişlere on tekme indiriyorsun ve ben seni hala yatağima alıyorum nankör evlat!

-Elini yıka Emre.
-Sen elini yıka!
-Banyo yapalım Emre.
-Sona enne sonaaa, daha kirlenmedim ki ben!
-O civcivleri mıncıklama Emre.
-Senene enne, sen eve git enne..
-Emreeeeee!!
-Aptal şey enne, kıskancı kadın (kıskanç kadın)
-Emre elini çek pipindennn!!
-Hımm çok büyümüş!
-Evet tabii elin de büyüdü, ayakların da, pipin de. Büyüyorsun işte...
-Hımm pipim çok büyümüş, çok yidim ya ondan!
-Çek eliniiii!!
-Çekmem ki ki kii
-Emre yüzünü yıka!
-Üşürüm ben yıkayamam!
-Emre dişini fırçalaaa! Ben yatıyorum.
-10 min more.
-Ok.
-10 dakika bittiii!!!!
-7 min more.
-Aaaa!!!
-6 min ????

İşte hanımlar beyler, 17 ay emzirdiğim, üstüne titrediğim, kepçe kulaklı oğlumun son durumu budur. Dualarınızı bu zavallı arkadaşınızdan esirgemeyin.

Benim için çocuklarınızın poposuna bi şaplak yapıştırın. Her an onlar da bir canavara dönüşebilir. O masum suratlara kanmayın!

Ben bu yazıyı yazarken emre bir bardak sütü yerlere boca etti ve bir saattir didiklediği kahvaltısını bitiremedi ve şu an cezalı.
Üçe kadar yemek yememe cezası verdim.

Sanki çok umurunda onun!
Pis Emre! Kaka Emre!!!

Evlenmesek?




Ya da evlensek de ayrı evlerde yaşasak?



Teoride kulağa, en azından benim kulağıma hoş geliyor ama pratikte uygulamak zor tabii ki. Gerçekçi olmaya zorlanırsam öyle...



Al işte, sorulara başladınız bile!



Nasıl yani? Evleneceğim ve kocamla ayrı evlerde mi yaşayacağım?

Nerede bizde iki ev açacak para? Bir tanesini kuralım derken ruhumuzu teslim edeceğiz neredeyse...

Hem ben, kocam hep yanımda, gözümün önünde olsun isterim. Ben onu özlerim, kıskanırım, merak ederim!

Yaşlanınca yanımda kimse olmayacak mı?

Ya çocuk?

Bu son iki soruya ben bir şey diyemeyeceğim. Bunlar tamamen kişisel tercihler olacaktır.



Aynı evde yaşamayacaksak niye evleniyoruz o zaman?

Ben evlenin demiyorum ki zaten. Evlenmeyin. :)



Aynı evde yaşamanın yıllar sonra ne anlama geldiğini anlayacaksınız. Yaşayınız, görünüz. Onca örnek gördüm ben. İkna olmuş durumdayım. Aynı evde olanlar ilişkileri için çaba harcamaya gerek duymuyorlar. Hani hep yakınmaz mı kadınlar, "kocam eskiden şöyle düşünceliydi, şöyle romantikti, şimdi başka biri oldu" diye.

Niye? Artık yanındasın. Ne için çaba gösterecek? Yanında kal diye mi? Sen zaten oradasın, razısın.

Yanında olma. İçinde ol ama yanından uzak dur. Bak ne oluyor? Ama şimdi değil, evliyken değil. Evlenmeden. Evliyse insan, alışıyor birlikteliğe. Birliktelikten çok, alışkanlıklarına alışıyor aslında...



Aşağıda ayrı evlerde yaşayan iki kişi var... Mutlu, keyifli, bekâr. :)

Biri kadın, biri erkek.

Kendilerine ait yaşamları var.

Kendi sessizlikleri.

Kendi sesleri.

Kendi televizyon kumandaları.

Kendine ait yemeksiz ya da yemekli mutfakları.

Kimse karışmıyor.

Kimse hesap sormuyor.

Kimse kimseden sorumlu değil.

Herkes kendine ait yaşam alanında, yaptığı her ne ise, diğerini rahatsız ediyor olabileceğini düşünmeden, ne istiyorsa onu yapıyor.

İşten yorgun geldiğinde kimse için bir şeyler yapmak durumunda bırakılmıyor.

”Dönüş saati” sorunu yaşamadan, istediği zaman, istediği yere gidebiliyor; istedikleri zaman dönebiliyorlar.

Klozet kapağı kafasına göre takılıyor, diş macunu şekilden şekile giriyor keyfince.

Evini istediği gibi dekore edebiliyor. Beğenmediği hiç bir şeyi sırf diğeri beğendi diye eve alıp koymak zorunda değil. Zevk hep kendi zevki...

Duvarlar renk renk olabilir, koltuk ya da TV olmayabilir. Ev çok temiz ya da çok dağınık ve pis olabilir. Nasıl istiyorsa öyle!

Her durumda da mutludur ya, budur aslolan.

Neticede bu iki güzide insan, âşık olduklarında evlenmeyip,  aynı evde yaşamayarak, birbirlerine ömür boyu mahkûm edilmiyorlar. :)



Bu iki özgür ruhun aşk yaşıyor olması, ibrenin hep yukarıda olmasını, adrenalin ve seratonin’in hep zirvede dolaşmasını sağlayabilir. Ayrı ayrı evlerde, birbirine özenle, birbirine keşfedilecek kıtalar bırakıp, sınır ihlalinde bulunmayarak, hem kendi varlıklarını hem de sevgilinin varlığını hoş tutarak şiirsel bir seremoniye dönüşebilirler.





Ama heyhat! Eros’un evlilikten sorumlu okçuları boş durmaz, bu iki aklı başında insan, bir kâinat dolusu insanın yaptığı gibi, iki tane oka tav olur! Âşık olur ve aynı evde yaşamaya can atarlar! Eros bence aşk büyüsünün dozunu fazla kaçırıyor bu türlü durumlarda!

Keşke ben de mitoloji kökenli biri olsaydım. Evlenmeme ve aynı evde yaşamama büyüsü yapardım oklarımla...

Eros kadar namım olurdu kesin!



Eros’un oklarındaki aşk büyüsü kana karıştığı an göz gözü görmez... Aşk resmi olarak başlamıştır artık. Bu resmiyet bütün samimiyetiyle devam eder bir süre. Devamlılığı başarıyla sağlanmışsa, iş daha da resmileşir. Aileler girer araya. Ciddi ciddi “oğlum, sen kızımı seviyor musun gerçekten? Niyetin ciddi mi?” der baba ya da anne. Aileyle tanışıldı; aşk ilk sınavında!

Aşk daha sonra ne sınavlardan geçecek, haberiniz yok...



Aile badiresi atlatıldıktan sonra evlilik hazırlıkları kıyametine geliyor sıra...

Nüfus dairelerinin koridorlarında, elinizde kâğıtlar koşturup duruyorsunuz. O hastane senin, bu muhtarlık benim sağlıklı olduğunuzun, evlenebilir model olduğunuzun kanıtlarınızı topluyorsunuz.



Ev hazırlıkları yapıldı daha önce. Bu konudaki maddi manevi yıkımlardan söz etmeyim. Kaç milyonlar harcadınız aşk yuvanızı inşa için. Alınacaklar listesini sıfırlamak için ne kadar ter döktünüz, ne ben sorayım, ne siz söyleyin.



Hadi bütün resmi ve gayri resmi engellerden geçtiniz. Nikâh memurunun beklediği tek cevabı “evet” i de söylediniz sonunda!

Çok geçmiş olsun size...



Hayatınızın aşkıyla evlendiniz değil mi? Evet, evleninceye kadar öyleydi. İyimser olalım;  evlendikten uzunca bir süre sonraya kadar o sizin hayatınızın aşkıydı.

Peki, şimdi ne oldu? İki çocuğunuz mu oldu? Allah bağışlasın...

Sonra ne oldu? Hayatınızın aşkı, hayatınızın anlamına mı dönüştü? Merkezde mi? Kıskanıyor musunuz? Neden ki? O size âşık ama...

Artık eskisi gibi ilgilenmiyor mu? Başka birine ilgisi olabilir diye içiniz içinizi yiyor ve kıskançlık krizlerine giriyorsunuz.

Anlıyorum, kaç yıl olmuştu evleneli? On? On beş? Henüz beş mi? Ne çabuk! Bu kadar zamanda biter mi aşk? Yerini kıskançlığa bırakır mı? Evet, biliyorum, ilgisizliğin olduğu yerde kıskançlık başlar. Ama bakmayın siz, o sizinle ilgilenmiyor gibi görünse de hayatındaki tek kadın sizsiniz. Evlenmeden önce söylemiyor muydu size “hayatımın kadınını buldum ben” diye! Var yanında bir tane, başkasına ne bakacak?



Rahat olun siz rahat. Gidin yemeğinizi yapın, evinizi temizleyin, çocuklarınızla ilgilenin. Siz ev işleri yaparken moral motivasyonunuzu bozmuş gibi olmayayım ama şöyle bir şey var; sanırım ama biraz eminim ki, aşk evliliğinizin içine kaçtı! Söylemeden edemedim kusura bakmayın. Ama ben kötüydüm hatırlayın. :)

Aşkın peşinden koşup onu kışkışlayan sebepleri bana söyleyemediniz, cesaretiniz yok ama ben biliyorum zaten... Yazının başlarında yazmıştım aşkın ayrıyken nasıl yaşandığını... Ama kime dedik? Koşa koşa gidip evlendiniz.

Evliliğin benim yazdığım ve yazılı olmayan, ilişkilere özel birçok sebepten harika bir “ love killer” olduğunu ancak yaşayıp görecektiniz değil mi?

Evet, aşkınız öldü, başınız sağ olsun. Hayat zaten gerçekleri kabul etme sanatı. Siz de usta bir sanatçı oldunuz bu son gerçekle!



Hayatın başka gerçekleri de var elbet. İşte iki tanesinin altını çizerek bitiriyorum...



Ayrı yaşayıp, Eros’un okları hep popolarında dolaşan çiftlerden de olabilirsiniz. Birbirine her daim özen gösteren, hayatının merkezine almayan, hem onunla hem onsuz mutlu olabilen, heyecanlı, romantik, aşklı bir ilişki de yaşıyor olabilirdiniz. Ama hayat bu, gün gelir bu aşk da biterdi bin bir sebepten. Okun ucunda garanti belgesi de yok ya, “ayrı kalın, sonsuz olacak aşk” diye. Ayrı evlerin aşkı da biter gün gelir.

Ama evliliğin adı temiz kalırdı hiç değilse.

Evliliği katil bellemezdi kimse.



Son gerçeğim:

Evliliği aklayan, aynı evde yıllarca aynı yüzü görmesine rağmen ilk başlardaki gibi kalp ritimsizliği yaşayan, ne onunla ne onsuz kangrenine yakalanmadan, “hep onunla” mutlu olabilmeyi başaran, beden ve ruh yaşlansa da aşkları cenin kalan evlilik aklayıcı çiftler de var...

İşte onlar şanslı azınlıktır.

Onlar diğer yarılarını bulmuş, seçilmiş insanlardır.



Siz yine de riske etmeyin hayatınızı...

Evlenmeyin ya da evlenin de aynı evler de yaşamayın...

“Olmaz öyle şey, aşk öyle de biter böyle de. Bitecekse biter. Ayrı evlerde yaşamak da nesi? Hangi ülkedeyiz bilmiyor musun?” diyorsanız…

Bana “ben demiştim” deme zevkini bahşedeceksiniz.



 Bunu derken de rahmetli Erol Taş gülüşünden kaçamayacağım...

Nihoaa... nihaaa... nihoohaaaaa!!!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...