Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

02 Ekim 2009

Sinirlenmene Sinir Oluyorum







Eskiden daha çok şeye sinirlenirdim, kızar, üzülür, kırılırdım.

Öğrendim artık sakin kalmayı. Nelere kızıp nelere kızmayacağımı.

Topu göğüste yumuşatmanın ne sakinleştirici, ruha, bedene ne iyi gelen bir hal olduğunu anladım.

Tersinin, gereksizce hayatımdan çaldığını gördüm.



Sinirlerim alınmadı elbet, ben de etten kemiktenim. Eskisi kadar olmasa da öfkelendiğim oluyor benim de.

Hormonların kadınlara çelme taktığı dönemlerde özellikle:-)

Ama bakın en çok neye?



Biri eğer olur olmadık yere sinirli ve öfkeli davranıyor ya da konuşuyorsa ben de sinirleniyorum. Nedir yani, bu kadar vahim mi? Öldürücülüğü, çözümsüzlüğü var mı? Daha sakince söylenemez mi? Nedir bu agresiflik? Diye ben ondan beter öfkeleniyorum!

Öfkeye öfke duyuyorum yani.

Nasıl bir ikilemdeysem? :-)



Sinirlendiğimizde kendimizi kontrol etmemiz zor olabiliyor, kabul.

O bir yokuş aşağı gitme hali. Delirme hali bazen.

Sevmediğin, istemediğin, onaylamadığın bir durumla karşı karşıya kalıyorsun ve tepki veriyorsun. Hele bir de daha önce uyarmışsan defalarca, o zaman belki öfkelenme hakkın da olabilir.

Ama ufak tefek şeylere parlayıp patlamak, hem kendini hem yanındakini streslendirmekten başka ne işe yarıyor?

Asık suratlardan, bozulmuş, daralmış kapanmış DNA'lardan başka ne kalıyor elinde?

Evet evet, öfkelendiğimiz her defa DNA kodlarımızın feleğini şaşırtırmışız. Kısalır, daralır ve sıkışırmış. Bozulmaya uğrarmış bir de...

Düşünün yani, kim bilir hepimizin kaç tane genetik kodu örselendi :-)



Öfkelenerek daha çabuk yaşlanıyoruz, kırışıyoruz, daha çok hastalanıyoruz, sağlıklı hücrelerimizin de tekerine çomak sokuyoruz, biline...



Yokuş başına getirip koymamalı insan kendini. Dümdüz yollar var. Eh, hadi heyecan istiyorsanız azıcık engebeli yolları da seçebilirsiniz.

Ama azıcık yavaş gidin.

Çözüm üretsin beyniniz. Soruna odaklanıp, öfkeye teslim olarak, çözüm üretme algılarınızı tıkamayın.



“Öfke; zehir içip, karşındakinin ölmesini beklemektir!”

Ne yapıyorsak kendimize yapıyoruz.



Salına salına yaşamalı, aylak aylak. Sakince, acele etmeden, ota tüye sinir olmadan, her şeye bir kulp takmadan; o niye güzel, bu niye mutlu diye mutsuz olmadan, yoktan dert var etmeden, nefretle tek vücut olmadan...

Yokuşu başından tanıyıp geri dönerek.



Yaşamaktan zaman kazanıyor insan, yaşamanın hakkını verince.



Yolu yokuşa getirmişsen, aşağı gitmekten başka şansın olmuyor. Kontrolü yitirmek kolay. Söylenmeyecek şeyleri söylemek, büyük pişmanlıklara savrulmak kolay.

Kalp kırmak, üzmek, onulmaz yaralar açmak kolay.



Büyük büyük öfkeler öfkelendiriyor beni.

Sakin kalmak istiyorum ben, sessiz, küçük harflerle konuşmak.

Güzel güzel sözlerle istemek, nazik nazik söylemek, dinlemek, anlamak, anlaşılmak.

Sevgili olmak, sevgililik beklemek...

Tatlı tatlı...

Sakince.



Öfkeye öfkelenmemek konusunda kendimi nasıl eğitebilirim bilmiyorum.

Galiba ilk önce öfkelenenin kendini eğitmesi gerek...



Sonrası, Cemal Süreya'nın dediği gibi;

İyilik, sağlık :-)






01 Ekim 2009

Farkeder mi?



Mesela o gün ne giydiğiniz?

Ne yemek yapacağınız? Birlikte ne yiyeceğiniz? Nereye gideceğiniz?



Kadın sorar kocasına:

-Hayatım, bugün ne yemek yapayım?

-Fark etmez, ne istersen yap.

-Canım, şu gömleğimi giysem, bunu mu?

-Bilmem, fark etmez, ikisi de güzel görünüyor.

-Bugün nereye gitsek?

-Sen karar ver, benim için fark etmez...

-Ben ayrılmak istiyorum.

-Fark etmez, sen nasıl istersen...



Merak ediyorum kadın çekip gidince fark eden bir şey olacak mı? Ah elbette!

“Sensiz hiç bir şeyin tadı yok. Ne olur dön, sensiz yaşayamam, seni seviyorum".



Adam kadının giyeceği gömleğe; bu değil hayatım, diğeri sana daha çok yakışıyor, deseydi ve kadının varlığını tanıyıp, onu değerli hissettirseydi keşke.

Yani kadının hayatında olması onun için çok fark etseydi keşke.



Kadın "çantada keklik" iken adamlara fark etmiyor bir şeycikler. Nasılsa o hep orada, fark etse de, fark etmese de fark etmez!

Ama sonra ne oluyor?

Görmüyorlar, kör oluyorlar kadınlarına, sonra kadın gidince "vay benim badem gözlüm" !



Seviyorsanız, değerliyse "elinizin altındayken" de bunu ona gösterin de göreyim sizi.

Hiç zor değil aslında.

Denemeye gönüllü olmak gerek sadece.



Kadın-erkek ilişkisinden çıkalım.



Eve gelen misafirinize soruyorsunuz;

-Çay mı, kahve mi?

-Fark etmez, hangisi kolayına gelirse.

-İkisi de kolay benim için, çay mı kahve mi?

-E, çay o zaman.

Ayol baştan söylesene şunu! :-)



Dışarı çıktığınız arkadaşınızla:

-Nerede yiyelim?

-Fark etmez, sen karar ver ben uyarım.

Aslında ben de yaparım bunu zaman zaman, gerçekten fark etmediği durumlarda ama.

Zaman zaman dedim, çünkü genelde fark eder bana.

"Seç" deniyorsa seçerim, seçtiğim şey fark eder çünkü.



Uyumsuzluk olarak algılanır bu bazen, bazen şımarıklık.

Değil.

İsteklerini ifade edebilmek. Seçenek sunulduğunda özellikle.



Hiçbir şeyin fark etmediği kişiler çok fazla şey beklemezler ve çok fazla şey de verilmez onlara.

Karşılarındaki kişiye de bu mesajı vermişlerdir bir kere. Bir şey yapacağı zaman o mesaj akla gelir, "ona far ketmez nasılsa", -her ne ise- en iyisi olmak zorunda değil.



Bence bu durumun ilişki kalitesini düşürebilir bir hassaslığı var.

Arkadaşlıkta pek sorun olmayabilir de. (Olabilir de elbette)

İlişkilerde biraz ayıp oluyor.

Tanınmazlık gibi geliyor fark etmez denilince.

Sen olsan da olur olmasan da

Öfff! En fenası!

Aman kimseye demeyin bunu!

Vallahi oturur içine, yenilir yutulur laf değildir yani.

Hani demiştim bir ara; kalırsan sevinirim, gidersen çok üzülürüm, diye.

Düşünsenize, "kalırsan sevinirim, gidersen git, fark etmez!"

Demeyin sakın!



Her şeyin farkı var. Her şey, herkes faklı birbirinden...

Tatlar, mekânlar, kişiler, düşünceler...

Fark var diye zıt kavramlar var.



İkili ilişkilerde farklı olduğunuzun fark ettirilmesi değil midir çoğu kez sizi orada tutan?

"Sen herkes gibi değilsin."

Saçın bir başka, gözün, dudağın, gülüşün, yanağındaki gamzen.

Bir bütün olarak diğerlerinden farklı olduğumuz hissettirildikçe orada kalmıyor muyuz? Artık fark etmez olduğumuzda gitmek istemiyor muyuz? Ruhumuz gitmiyor mu en azından?

Gidiyor ve aşk bitiyor.



7'den 70'e herkes özel olduğunu bilmek ister. Özel, farklı, kıymetli.

Hayatınızda kim varsa deneyin, ondaki farkı söyleyin, ayna tutun görsün kendisini. Sözlerinizle, davranışlarınızla herkesten başka olduğu için, sahip olduğu güzel her şey için iki çift laf edin, onu çok sevdiğinizi söyleyin.

Bakın size doğru nasıl parıldayıp, içinizi ısıtacak.

Deneyin bir.

Garantili mutluluk diyorum, daha ne diyeyim:-)



25 Eylül 2009

Kendini keşfeden kadınlar




Hangi kadın istediği hayatı yaşıyor?

İstediği iş, istediği eş, istediği kadar çocuk, güzel bir ev, araba...
Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle mi?

“Aradığını bulmuş” kadınlar var elbette ama parmakla sayılacak kadar az. Onlar şanslı azınlık.

Kadınlara doğdukları andan itibaren, büyüdükçe giymeleri için elbiseler dikiliyor.
Her bir elbisenin üstlerinde iyi durması gerek.

Kız çocuğu; annesine yardımcı, abiye ve babaya itaatkar, sessiz, sakin, çok istemez, çok beklemez olacak...

Genç kız; öyle aşk meşk düşünmeyecek, dersine, okuluna bakacak...

Genç kadın; hayırlı bir kısmet bekleyecek ya da şanslıysa okuyacak, kariyer edinecek, kısmetini kendisi seçecek...

Kısmet seçiminden sonra, bu defa baba evindeki elbiselerini bırakıp koca evindeki elbiseleri giymeye başlayacak tek tek..

Kocaya itaat, ev işlerine “tam ve tek destek”, kocanın ailesine iyi gelin, kocanın kendisine iyi eş. Evde, sokakta, yatakta, mutfakta, banyoda, salonda, her yerde “iyi eş”.
Çocuklarına mükemmel anne...

Peki kadınlara soruluyor mu, aslında “sen ne istiyorsun” diye?

Kadınlar genelde 25-30’lu yaşlarına kadar “aslında ne istediklerini” bilmiyorlar. Sorgusuz sualsiz, kendilerine biçilmiş elbiselerin birini giyip, birini çıkarıyorlar.

Bir gün gelip dank ediyor! Ben bunların hangisini giymek istedim aslında? Hangisi benim seçimimdi, hangisi başkalarının?
Ya da benim seçimim olduğu halde hangi elbise üstüme dar geldi, bazen dikişleri patladı yanlardan, bazen bol geldi, kötü durdu üstümde?

Çevirir tüm ışıkları kendi üstüne, 7/24 sorgular kendini..

Sorular sorar birisi kafasında, derinden derinden...
O da cevaplar habire. Öyle bir tempo ki, yorulur soru-cevaptan. Sussun ister kafasındaki ses...

30’lu yaşlarda taşlar yerine oturmaya başlar, istenilenlerle istenilmeyenler belirginleşir. Soruların cevapları bir bir alınmaya başlanır.

Kadın o yaşa kadar, varsa eğer, çocuğuna adamıştır kendini.
Yoksa kocasına, o da yoksa ailesine.
Kendisi olamamıştır ya da olduğunu sanmıştır. Öyle görmüştür, fazlasını bilmiyordur belki...

Gün gelip kendini “keşfettiğinde” durup daha derinden düşünmeye başlar kadın.
Ben kimim? Aslında ne istiyordum, nerede olmak istiyordum? Şimdi neredeyim?

Hayatımın Keşfi
32 yaşındaki Duru, 29 yaşına kadar dans etmenin onu ne kadar mutlu ettiğini bilmiyor bile...
Bir tatil köyünde kocasıyla dans ederken keşfediyor.
Kocası yorulup bırakıyor, o tam 5 saat boyunca durmaksızın dansediyor...
Bu, öyle büyük mutluluk, öyle büyük bir keşif ki onun için.
İzleyen yıllarda da, hem tatilde hem yaşadığı şehirde dışarı çıkılabiliyorsa dışarıda bir kulüpte, yoksa evde deliler gibi dansediyor...
Dans onu başka bir boyuta alıyor, ışınlıyor hatta.
Dansederken onu üzen, düşündüren herkes ve herşey silinip gidiyor.

Derin bir mutluluk hali.

O güne kadar koca, çocuk ve kendisinden oluşan üçleme içinde, sadece sahip olduklarının mutluluk olduğunu sanarak ya da daha fazlasını bilmediği için ona verilen elbiseyi giyerek yaşamına devam ediyordu.

Keyif elbisesini keşfetti ve Duru bu elbisesinden asla vazgeçmiyor ve geç de olsa bu keyifli keşfinden son derece mutlu.

Aile Desteği

Bazı kadınlar belli bir yaşa geldikten, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirip, hayata kattıktan sonra kendileriyle bir başına kalıyorlar.
Kocaları yanlarında oluyor ama yıllanan bir evlilikse, paylaşımlar azalıyor, çiftler kendi dünyalarında yaşamaya başlıyor.

Bu kendi başına yaşanan dünya, genelde birbirinin tekrarı günlerden ibaret olabiliyor.

Gün gelip bir kıvılcımla yeni bir keşif aydınlanıyor...
Kadın şanslıysa, aile desteğiyle yaşamına taze kan getiriyor, heyecan ve renk katıyor.

Sema, 50 yaşında. O da çocuk ve kocayla gelmiş bu yaşına.

Çocuklarına adanarak geçirmiş yarım yüzyılını.
Onların yemeleri, içmeleri, arkadaşları, eğitimleri derken kendine ait bir hayatın da olduğunu unutuvermiş...
Onu nelerin mutlu edebileceğini bilmiyor.

Okuldayken herkesin ve kendisinin de bildiği resme olan yeteneği ve aşkı, bir gün bir kağıda karaladığı resimle tekrar can buluyor.
Karaladığı kağıdı gören çocukları ve kocası onu yüreklendiriyor, içinde yarım kalan aşkını tekrar yaşaması için onu bir resim atölyesine kaydettiriyorlar..

“Resim yaparken hisettiklerim tarif edilir gibi değil, renklerin içinde kayboluyorum, çizdiğim her bir kıvrım beni anlatıyor, kendimi çiziyorum, kendi rengimi, heyecanımı, aşkımı...
Kendimi bir gün bu kadar doğru ve düz bir yolla ifade edebilecegimi hiç düşünmemiştim. Ailemden bu konuda teşvik görmem de benim için büyük şans ve mutluluk.”


Evlenmeden, kendini çocuğa, kocaya adamadan yaşayan genç kadınlardan biri Derya, 25 yaşında, ailesiyle yaşıyor.
Çalışan genç bir kadın. Yıllardır ailesinin biricik, söz dinleyen, uysal, akıllı kızı.

Derya'nın da keşif zamanı gelip çattığında aslında içinde bir yerlerde uysal olmayan, söz dinlemek istemeyen, anne babasının kendine giydirdiği elbiseyi değil, yakası paçası bir tarafta paçoz bir pantolon ve tişört giymek istedigini keşfediyor...

“Onlar mutlu olsun, aman konu komşu, akraba benim için onlara laf etmesin, ben susarım, ben otururum, ben istemem, yeter ki onlar mutlu olsun...
Tatillere onlarla gidilir, bayramlarda dizlerinin dibinde isterler.
"Kendimi hep geride tutmuştum. Çünkü ben evin iyi kızıydım. "Hayırlı evlat" dediklerinden.
Evet onları mutlu etmek güzeldi, bundan mutsuz değildim ama ben “ben” değildim onların yanında.. En azından 1 yıl oncesine kadar.
İnsan yavaş yavaş çizginin diğer tarafına geçiyor galiba.
1 yıl az bir zaman gibi görünse de benim için çok yavaş ve zor ilerleyen bir süreçti...
Yeni Derya’ya alışmaları çok zor oldu...
Benim kimlik sorunu yaşadığımı görmeleri ve onları hala çok sevdiğimi bilmelerine rağmen, asıl istediğim “ben” olma sürecimde çok zorlandılar..
Yavaş yavaş alışıyorlar. Artık kendimle olmayı sevdiğimi, onlardan ayrı bir hayatım olduğunu ve bu hayatın beni özgürleştirip mutlu ettiğini gösteriyorum onlara.
Ayrı bir eve taşındım. Kendime ait eşyalarım, arkadaşlarım, kurallarım, büyük kısmı bana ait olan tatillerim ve bayramlarım var.
Ben içimdeki Derya’yı cok sevdim..Onu çıkarıp büyütmek istiyorum ve bundan sonra onunla yaşamak istiyorum."

Melek ve Şeytan

İnsan içinde ne çok kimlik saklıyor.. Aslında bu kimlikleri iki ana başlığa ayırmak en doğrusu. Seytan ve Melek..

Kadın, şeytan kimliğiyle bütün öğretilenlerden kaçıp kurtulup, asıl kimliğine kavuşmak istiyor ama Melek kimliği “kır bacagını otur” dedirtiyor..

İyi ol, hoş görün, itaat et, yalan söyleme, dedikodu yapma, iyi anne ol, iyi eş ol, iyi evlat ol, iyi arkadaş ol..

Kadının melek yanı ağır basıyor ama bazen de içindeki şeytana “hadi kalk gidip biraz çılgınlık yapalım, şimdiye kadar olduğumdan farklı olmaya ihtiyacım var” diyebiliyor..

Geçici çılgınlıklar sonunda, aslında asıl olmayı istediği kişi ortaya çıkıyor belki..

Ortaya çıkan kimlik , bir süre “tanınma savaşı” veriyor ama öyle ya da böyle o savaştan galip çıkılıyor..

İnsanın kendiyle ilgili keşiflerinden vazgeçmesi herşeye rağmen zor..Egemenliğini ilan ediyor bazen yeni kimliğiyle..Bazen yaşam şartlarını, standardını kökünden degiştirebiliyor, ülkesini, dinini değiştirebiliyor..

Doğru soruları sorup, doğru cevapları almış olması önemli..

Kadının içindeki “melek” sorulara yanlış cevaplar verdirmez..Bu yüzden kadınlar kendine güvenip keyifli keşiflere yolculuk etmekten çekinmiyorlar..

Yaşama sansı bir kere verilmiş insana, yaşadın yaşadın..Yaşayamadın geçmiş olsun..Tekrarı, yok, sağlaması da, oldu mu olmadı mı bakamıyorsun...

Keşfe çıkmadan önce kendimizi yanımıza alıp, sahip olduklarımızın ne kadarının bizi mutlu ettiğini görmek önemli..Çoğu zaman evreka! tarzında bir keşif olacak aramadan iz sürmeden, düşünmeden..

Dar gelen elbiseler dikişleri patlamadan once çıkarılıp bir kenara koyulacak.

Üzerine kendi beğendiği elbiseleri alıp giyecek..İsterse yeni elbiseleriyle kalacak eski hayatında, isterse yeni elbiselerini alıp başka bir hayat seçecek kendine..

Genelde eski hayat içinde kalıyor kadın ve yeni elbiselerinin de ona çok yakıştığını duymayı bekliyor, istiyor..

-Neye yeteneğiniz olduğunu denemeden bilemezsiniz.

Şarkı söyleyin banyoda, bu defa daha yüksek sesle, sanki konser veriyor gibi..Belki sesiniz çok güzel..Eğitim alarak çok önemli bir icracı olabilirsiniz? :-) Hayatınız renklenir? Fan kluplerine gelen maillere yetisemezsiniz? :-)
Belli mi olur?

-Telefonla konuşurken önünüzdeki kağıda daha sanatsal birşeyler çizmeye çalışın. Bırakın tavşan çizmeyi, imza atmayı, küpler yapmayı..Daha soyut çalışın..Resim sergisi açmak vardır belki kaderinizde? Yeteneğinizi köreltmeyin..

-Dansedin! Eşinizle dostunuzla gidin bir kulübe dansedin, yok ben dansetmeyi bilmem demeyin, bir deneyin. İçinizde yıllardır uyuyan bir dansçı var belki, uyandırın onu, tutun elinden deliler gibi dansedin!

-Gezginsiniz siz belki.. İçinizde tüm dünyayı gezmek isteyen bir seyyahla birlikte yaşıyorsunuz belki de birbirinizden haberiniz yok..Dürtün birbirinizi, alın bir seyahatname, okuyun, inceleyin, içinizde bir kıpırdanma olursa hemen bavulları toplayıp, biletinizi alın..Gidin bir dolaşın şöyle, gezin, görün..Gezdim, gördüm, “ben Hindistandayken”, “ben Guatemaladayken” diye başlayan cümleleriniz olsun..
Hem dünyayı keşfedin hem bu keşiften ne kadar mutlu olduğunuzu!

Dünya bir kerelik..
Yaşa ve git.
Döneme geri.
Kendin için yaptığın herşey kar, hepsi "iyi ki" hanesinde saklanacak kıymetli hazine..
Başkasının kendin için birşey yapmasını, kıtalar keşfetmesini bekleme..
Bul kendi kıtanı, yaşa üstünde, kur imparatorluğunu da...

Rastgele...

21 Eylül 2009

Para, para, para...



Çocukluğumdan aklımda kalan bir şarkı var..
Plağı vardı evimizde.
"Para, para, para
Varlığı bir dert, yokluğu yara"
Dilime dolandı şarkı.
Kimin olduğunu bilmiyorum, sözlerini arattım, film müziğiymiş.
Sözleri yazının sonunda.

Az önce televizyonda bir halk röportajı izledim..
Mendil satarak oğlunu okutmaya çalışan bir anneyle konuşuldu.
Paranın önemi nedir diye sordular..
Para önemli değil ama lazım, dedi.
Özet de bu zaten galiba.

Paraya yüklenen anlamla, mutluluk ya da mutsuzluk eş değerde.
Evet parasız olmaz.
Hatta samanlık falan da seyran olamıyor artık.
Ama parayla da olmuyor bazen...

Yine röportajda söylendi; adamın biri çok zenginmiş, kime yaklaşsa parasının derdine düşüyorlarmış, para istiyorlarmış.
Adam sonunda terkedip gitmiş ülkeyi.
Tanınmadığı, zengin olduğunun bilinmediği bir yerde yaşamaya başlamış.
Ne fena değil mi?
Gerçekten sevilip, istendiğinden bile emin olamayabilirsin.
Param için mi, yoksa benim için mi burada?

Ben hep söylerim, hesabını bilemeyeceğim kadar param olsun istemem.
İsteyeceğim bir şeyler olsun.
Bekleyeceğim, hayal edeceğim, alınca heyecan duyacağım.
Mutlu edebilecek minik tefek şeylerim olsun hayatımda.

Para çoksa, sahip olabileceklerim de sınırsız demektir ve sınırsızlık kaybolmaktır bence.
Dipsizliktir.
Karanlıktır sonunda...

Çocuklar için de öyle..
Mtv kanalında Sweet 16 diye bir program var.
16 yaşına giren gençlere büyük partiler yapılıyor.
Çocuğun hayran olduğu şarkıcılar davet ediliyor, çocuğa süpriz tabii.
Partide giymesi için çooook pahalı elbiseler alınıyor.
Genelde de yine çoook pahalı bir araba hediye olarak hazırlanıyor.

Çocuklara bakıyorum.
Çoğu fena halde şımarık.
İstedikleri olmuyorsa ya da aksilik çıkıyorsa parti planında, dünyayı anne babalarının başına yıkıyorlar...
Küfürler havada uçuşuyor, yol ortasında, mağazalarda ağlamalar, bağrınmalar, senden nefret ediyorum'lar.
Müthiş bir bozulmuşluk, yanında mutsuzluk, tatminsizlik...
Paraya endeksli ruh halleri...

Olmasın, bu kadar çok olmasın param.
Sınırsız sorumsuz, düşünmeden harcamayayım.

Olsun ama param..
Olmadan olmaz..
Makul ölçülerde harcayabileceğim kadar..
Yaşamaya yetecek kadar.
Hani amaç değil de araç olsun diye.

Ha, ama son zamanlarda biraz daha fazla olmasında sakınca görmediğimi düşünüyorum :-)
Aklıma koydum.
Kimin hayalinde ne varsa onu gerçek yapayım istiyorum.
Araba mı istiyor araba, ev mi, ev.
Bisikletse bisiklet.
Seyahat mi? Hay hay.
Borçlarını temizleyeyim mesela.

Tabii bu durumda sanırım zengin olmam gerekiyor:-)
Olayım zararı yok.
Tüm bunları yaptıktan sonra nasılsa param kalmayacak.
Hayallerinin artık hayal olmadığını gördüğüm insanların mutluluklarıyla geçinirim ben :-)

Birini mutlu etmekten geçiyor mutluluğun yolu.

Para isteyenlere para,
Hayallerinin gerçek olmasını isteyenlere, benim zengin olmamı dilemelerini söyler, mutlu bayramlar dilerim :-)

Girişte bahsettiğim şarkının sözleri..

Ggariptir insanoğlu neler yaratmış
Yarattığı her bugün
Dünü aratmış
Aklı ile her şeyin sırrını bulmuş
Kendi yarattığı putun kölesi olmuş

Para para para
İlle de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Çerçeveletir kimi asar duvara
Kimi onu bulunca dosdoğru bara
Kimi sıkar elinde
Çıkarır suyunu
Kiminin değiştirir güzel huyunu

Para para paraaa
İlle de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Üç şey demiş napolyon
Para para para!
İnsanlar öldürülür onun uğruna
Servetin ulaşsa da yüz milyonlara
Kefeninin cebine sığmaz
Bir tek lira

Para para para
İlli de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Unutmayın herşeyi yaratan biziz
Matbaada parayı basan ellerimiz
Sanmayın onun hükmü değişmez yasa
Para neye yarardı eller çalışmasa

Para para paraaaa
Parra da para parraaaa
Varlığı bir dert yokluğu yara

Para para para para para
Yokluğu başka dert fazlası bela
Para para paraaaa
İlle de para para para
Gömeceğim seni bir gün mezara

25 Ağustos 2009

Cansız hayallerimiz bilgisayara emanet




Fotoğraflarımız...



Eskinin siyah beyaz fotoğraflarını hatırlayın...

Yıllar yıllar öncesinin anne babalarını, onların çocukluklarını, anne babalarını, evlerini, bahçelerini, arkadaşlarını, eşyalarını, gülümsemelerini, danslarını, vesikalıklarını büyük bir ciddiyetle muhafaza eden siyah beyaz fotoğraflar...



Şimdi nerede bizim fotoğraflarımız?

Bilgisayarda.

Ne kadar güvenli?

Minicik bir virüse bakar.

Yedekliyoruz değil mi?

Yedekleriyle ve bilgisayarla birlikte çalınmasına bakar. ( İçinde bütün fotoğraflarımın olduğu USB belleğim, fotoğraf makinam ve iki bilgisayarım çalındı, oradan biliyorum. )

Dijital ortamda sakladığımız her şey her türlü riske açık.

Yıllar yıllar sonra tekrar bakmak üzere durdurduğumuz güzelim anlarımızın hepsi bir anda bir varmış bir yokmuş olabilirler.





Artık çoğumuz fotoğraflarını karta basmıyor.

Ama elimizde fotoğrafı hissetmek, üzerinde uzun uzun düşünmek,  anı elinde tutmak için karta basılmış fotoğraf çok başka, çok özel, dokunaklı.

Bence hata ediyoruz.

Anılarımızı bilgisayara teslim etmekle iyi etmiyoruz...

Elimizin altında durmalı.

Güvende.

Parmak izlerimizi bırakmalı çocuklarımıza.

Onlar da bizim gibi dokunabilmeli bıraktıklarımıza.

İki gözyaşı dökebilmeli fotoğrafımızın üzerine...

Ya da içi sevinerek bakabilmeli.

İlle de dokunmalı ama.

Öpebilmeli belki de.

Göğsüne bastırmalı bazen...



Sararıp solsak bile, ellerini attıklarında bulabilmeliler koydukları yerde.

Emin olmalılar ki oradaydık, hep orada olacağız, gitmeyeceğiz bir yerlere...



06 Ağustos 2009

Yazlıkçılar



Bizim hiç yazlığımız olmadı amca... (Boyun hafif yana eğik, kaşlar acı bana dilinde yukarı kalkık ve hisli bir sesle söylenecek)
:-)

Yazlığı olanlar hallerinden memnunlar mıdır, bilmiyorum.
Olmamaları gerek yani:-)

Yazlıkçı kimi duysam, her daim misafiri var.
Yahu bu kadın bütün kış çalışmış, gelmiş şurada iki denize girecek, ayaklarını uzatacak.
Hoop misafir.
Hadiii, kendine tost yapsan olur ama misafire yemek yapmak lazım.
Bulaşık çıkacak haliyle, mutfaktan burnunu uzatamayacaksın dışarı.
Çamaşıra ne demeli?
Makina hiç durmayacak.
Denize gidilecek, gelinecek, ev kum, pis olacak, temizlik ister her gün...
Ev sahibi denize gidebilecek mi, şaibeli. Onca insana hizmet lazım.
Deniz onun neyine bu durumda.
Eh, misafirler de oraya insaniyet namına gelmiş olacaklar bir zahmet. Yardım edecekler ev sahibine, tutacaklar bir işin ucundan.

Aslında bazen de yazlıkçılar kaşınıyor, bu da var yani.
Onlar çağırıyorlar, hatta bazen davet tarihlerini karıştırıyorlar ya da aynı zamanda davetsiz misafir düşüveriyor gökten.
Hadi bakalım, kimi, nerede yatıracaksın şimdi?
Curcuna! Kimse birbirini tanımıyor, gerginlik olabilir.
Desibeli dayanılmaz sesler olabilir, çocuk varsa yani kaçınılmaz zaten.
Kalabalık gelen çocuklu aileler için, aman tanrım! diyoruz ve mümkünse evi bırakıp uzaklara, ıssız bir adaya kaçıyoruz:-)

Bizim yazlığımız olsaydı ne yapardım?
Ben de kaşınangillerden olabilirdim:-)
Yani ablalarım, sevdiğim arkadaşlarım, yakın akrabalarım gelsin isterdim elbette ama..
Mümkünse ben davet edeyim.
Çünkü iki misafir arası dinlenmem gerek, yalnız kalmalıyım, yenilenmeliyim ve misafiri özlemeliyim.

İşte o zaman yazlık hepimize keyif olurdu.

Biz yine de yazlık işini öteleyeduralım.
Aman aslında bakarsanız ben kendimi bile yazlık evde ağırlamak istemem.
Yazlık, apart otel ya da pansiyon tatili bana göre değil. Ben gideyim, ayağımı uzatayım. Yemek önüme gelsin, temizliğim yapılsın, temiz havlu, çarşaf. Odam toplansın, utanmayayım, çamaşırım da yıkatayım:-)
Son gittiğimiz otelin yanında çamaşır ve ütü servisi vardı vallahi. Aman pek sevdim. Uzun soluklu tatiller için ideal.
Tam lüküs hayat yani.
Sen sadece ye, iç, denizine gir, git, yat uyu. Nefis!
Bu arada ben herşey dahil tatili tercih edebilirim.
Ama finansal açıdan yorucu, bir de mideye zeval verici. Gerekli gereksiz herşeyi yiyesi geliyor insanın.
Dönüşte de tüm yıl tatil taksidi ödetiyorlar insana, ne anladım bu tatilden ben şimdi?

Tatil dediğin kendini uyutmak, dinlendirmek, şımartmak, şefkat göstermek.
Paralanmak ne lazım?
O yüzden no yazlık, yes en tembel tatil :-)

31 Temmuz 2009

Bugün annemin dünyadaki son gününün ikinci yılı


İki yıl önce, bu saatte.

Öğlen 12 15 de gidecek...

Gitmesinden bir gün önce sabaha karşı, ablamla Kartal Devlet Hastanesi’nin bahçesindeyiz.



Annem yoğun bakım ünitesinde. Bir sürü kablolar, serumlar, iğneler bağlı elinde kolunda. Ağzında oksijen maskesi. Ayaklarından ve kollarından bağlanmış vaziyette. Kendini bilmediği için, kontrolsüz hareketleri serumları, iğneleri çıkabilir. O yüzden onu yatağa bağlamış doktorlar.



Gün içinde yanına girmiştim. En şirin halimle; iyi olacaksın annecim, biz seni bahçede bekliyoruz. Hep buradayız sakın merak etme. Herkesler geliyor, sana dua ediyor, iyileşip çıkacaksın buradan. Bekliyoruz seni, diyorum.

Bomboş gözlerle bakıyor bana. Gözlerimin tam içine bakıyor, çok derin ama boş. Sanki bakıyor ama görmüyor gibi.

Hemşire sesleniyor, Gülter Hanım, kızınız geldi, duyuyor musunuz beni? Annem hala bana bomboş bakıyor. Duyuyor mu, görüyor mu, bilmiyoruz.



Gözyaşlarımı gözüme tıkıştırıyorum annem görmesin diye. Boğazıma düğümlüyorum sonra hepsini. Annemle konuşuyorum, konuşuyorum, ayacıklarına dokunuyorum, seviyorum onları sonra, ben dışarıdayım, seni çok seviyorum, iyi olacaksın, diyorum.



İstemeye istemeye çıkmak zorundayım, hemşireler öyle diyor çünkü. Çıkarken arkama dönüp bakıyorum, annem bağlarından kurtulmak ister gibi sağa sola hareket ediyor sıkıntıyla. O halini görünce gözümde sırasını bekleyen tüm yaşlar bir anda boşalıyor. Önümü göremiyorum acıdan.



Çıkıyorum yoğun bakımdan, girerken giydiğim mavi elbiseleri, boneyi çıkarırken, hemşire, dua edin annenize, diyor. Sadece dua edin. Biz iyi bakıyoruz ama her şeye hazırlıklı olun.



Gün geçiyor. Gelenin gidenin haddi hesabı yok. Hastanenin bahçesindeki kafeyi mesken edindik. Eline yiyecek, içecek alan geliyor. Diğer elleri de şefkat, teselli, dostluk dolu. Yanımızdalar her daim. Annemi konuşuyoruz. Moraller veriyorlar.



Bazen ağlıyoruz omuzlarını veriyorlar. Sarılıyorlar bize. İyi hissettirmeye çalışıyorlar.

Gelemeyen, telefonla arıyor. Bu şefkate, bu aramalara sormalara ne çok ihtiyacı oluyor insanın... Durmadan açılan yaraları sarıyor her biri, pansumancı bunlar. Kıymetlilerimiz.



Oraya geleli beş gün olmuş. Beş gün önceye gidiyorum. Annem nasıl buraya geldi? Ne işi var yoğun bakımlarda?



Ağrılara teslim olmuş haldeyken, artık tesir etmeyen iğnelerden sonra, ağrı bandına geçmemiz gerekmiş. Ağrı bandını kullandığımız günün sabahı annem bir tuhaf olmaya başlıyor. Ateşi çok yüksek. Nabzı sükûnetini kaybetmiş. Deliler gibi. Konuşamıyor falan…



Neler oluyor derken, eve doktor geliyor, acilen kan testi yapmamız gerek diyor. Kan alınıyor. Test sonuçları geliyor kısa sürede. Hemen en yakın hastaneye götürün annenizi, kan değerleri alt üst olmuş, deniyor.



Ambulans geliyor. Ben yan odaya kaçıyorum. Annemin sedyeye alınışını göremiyorum. Görememek istiyorum çünkü. Ama anneme ses veriyorum, orada olduğumu anlasın diye. Çocuk gibi ağlayarak ama olsun.



Ambulansa konuyor annem. Biz arkasından takip ediyoruz onu. Hastaneye gidiyoruz. Müdahale odasına alınıyor. Annem elini kolunu kaldırıp duruyor. Ama bilinçsiz. Sağa sola, havaya oynatıyor kollarını. Ben daha fazla dayanamıyorum onu öyle görmeye. Çıkıyorum odadan. Ama kapının dibinde bekliyorum. Bir dolu evrak var peşinden koşulacak. Ben bozulmuşum. Servis dışıyım. Çalışmıyorum. Sadece ağlıyorum. Anneeeeeee, diye. Annesi gezmeye giden ama kendisini götürmeyen çocuk gibi ağlıyorum.

Aanneeeeeee…

Çıkan ses, içim, dışım çocuk yaşında.



Ablamlar, arkadaşları ve kuzenim koşturuyor oradan oraya. Allahtan onlar benden büyük. Akılları henüz başlarında.



Koridorda bir dolu hasta var, hasta yakınları var. Kadınlar durup saçımı okşuyorlar, ağlama kızım, iyi olur inşallah, diyorlar. Ben başımı omuzlarına koyup ağlamak istiyorum hiç tanımadığım insanların. Yanımda bir arkadaşım olsun istiyorum. Bana sarılsın, ben ağlayayım, sımsıkı sarılsın bana. Kimse yok. Çok ama çok yalnız hissediyorum.



Annemin yatış işlemleri yapılıyor. Servise alınacak. Asansörle çıkarılması gerek. Ben artık ağlamıyorum ama annemin yanına da gidemiyorum. Annemi bir daha öyle göremem. Görmemek istediğim için göremem.



Aynı asansöre binmiyorum. Kaçıyorum annemden. Çıkıyorum servis katına ama odasına gitmiyorum. Ablamlar koşturuyorlar. Gerekli şeyleri alıyorlar. Ben koridorda oturmuş öylece boş gözlerle bakıyorum etrafa. Hasta yakınları gelip konuşuyorlar benimle, bir şeyler soruyorlar falan, ben kadınların giydikleri şeylere bakıyorum. Annemin kıyafetlerine benzetip yine ağlamaya başlıyorum. Kadınlar beni susturuyor. Sus pus oluyorum. Taş kesiliyorum sanki. Elim kolum tutmuyor.



Ablamın yakın bir arkadaşı var, koşturuyor annem için. Hepimize diyor ki, biriniz kalacaksınız burada, geri kalanınızı bana götüreceğim, dinleneceksiniz, karnınızı doyuracağım, sakinleştirici bir ilaç vereceğim, geri geleceğiz.



Sessizce itaat ediyorum. Dediklerini yapıyoruz. Hastaneye ablam dönüyor. Zaten ben dönemem. Annemi bir daha öyle göremem. Takatim yok. Korkuyorum, küçülmüşüm, ufacık kalmışım.



Biz annemin evine gidiyoruz, dinlenip ertesi gün hastaneye gelmek üzere. Yolda giderken tek kelime etmiyorum. Taş kesilmiştim ya hani.

Eve gidiyoruz. Evde şöyle bir dolaşıyorum. Annemin odasının kapısını açıyorum. Annemi göremiyorum haliyle. İçeri gidiyorum. Oturuyorum. Bir anda içimden sanki bir canavar çıkıyor. Anneeeee... diye bağıran bir canavar. İçimde ağlayamadığım zamandan beri biriken her şey çıkıyor canavarla birlikte.



O güne kadar tatsız, ürkek, bi lokmacık olan uykum, o gece deliksizleşiyor. Derin, huzurlu bir uyku uyuyorum. Sabah uyandığımda kendine gelmiş, çocukluğu, içinden çıkan canavarla birlikte dışarı salmış, aklı başında, annesi için koşturacak, annesini görecek cesarette biriyle karşılaşıyorum.

Kahvaltı ediyorum, güç topluyorum, neşeli halimi alıyorum yanıma, gidiyoruz hastaneye.



Annemi görüyorum, o da beni görüyor ama boş bakıyor biraz. Konuştuğumuzu pek anlamıyor gibi. Bir de konuşamıyor. Konuşmaya çalışıyor da, sanki dilsizmiş gibi. Ne dediğini anlamamız mümkün olmuyor. Gözlerimizle, mimiklerle, beden diliyle anlaşıyoruz neredeyse.



Ateşi fena hala. Cayır cayır yanıyor. Doktor geliyor, kan istiyor, gidip alıyoruz kan bankasından. İlaçlar istiyor, gidip alıyoruz. Buz tankları lazım, buluyoruz. Kompres için havlular getiriyoruz. Ama ateşi fena. Yakıyor. Durmaksızın soğuk kompres uyguluyoruz. Ateş düşüyor gibi oluyor. Fırlıyor yine. Nabız 134. Yüksek.



Doktorlar onlara düşeni, biz kendimize düşeni yapıyoruz. Yanındayken metin, cesur, moralli, güçlü; odadan çıkınca, omuzları çökmüş, bitik, gözü yaşlı, ciğeri, içi dışı yanığız hepimiz.



İki gün böyle geçiyor. Annemin yanında dönüşümlü kalıyoruz. Yüreği biten, artık annemi öyle görmeye dermanı kalmayan gidip eve dinleniyor, sabah gelip nöbeti devralıyor.



Bir gün annemin yutkunmakta zorlandığını fark ediyoruz. Doktoru çağırıyoruz. Boğazında biriken sıvıları aspire etmemiz lazım, diyor. Ben çıkıyorum odadan, ablam yanında kalıyor. Anneme müdahale edilecek. Dışarıda beklerken ablamı da odadan çıkarıyorlar. Ablamın yüzünde donuk bir ifade. Taş kesilmiş o da. Ne oldu diyorum, annem gitti mi? Hayır, diyor küçük kız kardeşinin çığlıklarını duyunca, sakin ol, bir şey yok, müdahale ediyorlar anneme, beni çıkardılar odadan.

Peki, sakinleşiyoruz.



Bir süre sonra annemi odadan çıkarıp yoğun bakıma indiriyorlar. Peşinden gidiyoruz ağlaya sızlaya. Ayaklarına dokunuyorum en son içeri alırlarken. Anne n’olur iyileş, n’olur iyileş, diye bağırıyorum beni duysun diye. Biraz bekliyoruz yoğun bakımın kapısında. Telefonu numaranızı bırakın, siz gidin bahçede bekleyin, bir şey lazım olursa biz sizi ararız, diyorlar.



Hastane bahçesinde bekleme süreci böyle başlıyor.

Son gece, yani iki yıl önce bu saatlerde, ablamla bekliyoruz hastanenin bahçesinde. Arabada oturuyoruz. Yoğun bakımın penceresinin dibine park etmişiz. Dualar ediyoruz anneme. Yanında, camın dibinde olduğumuzu hissetsin istiyoruz. Onu asla yalnız bırakmadığımızı bilsin.



Arada çıkıp dolaşıyoruz hastane bahçesinde. Acil servisin karşısında doğum binası var. Ablama diyorum ki, ne mutlu değil mi, bu binada ne çok insan doğuyor, anneler babalar ne çok mutlu oluyor. Ablam acil servis binasına bakıyor ve burada da ne çok insan kaybediliyor, ne çok insan ağlıyor, diyor…



İçimden, doğumun mutluluğunu görmeme seviniyorum.

Gidenleri göremiyor gözüm.

Görememek istiyor.



Biz arabada bazen iki büklüm uyumaya çalışarak, bazen oturup bekleyerek sabahı ediyoruz.

Annemden öğlen haber alacağız. Rutin bilgilendirme saatinde. O gün, en yakınlarımız akşama doğru gelecekler, telefonda öyle konuşuyoruz. Bahçedeki kafede oturuyoruz. Bir bakıyorum, akşama beklediklerimiz telefon ediyorlar, birazdan geleceğiz, diyorlar. Niye ki? Akşam geleceklerdi?



Telefon geliyor yoğun bakımdan. Ablamlar sen kal burada, diyorlar, beni bahçede bırakıp gidiyorlar. Geri dönüyorlar on dakika sonra. Ne oldu? Diyorum. Hiç, ilaç istediler, onu alıp götürdük.

Eh, peki.



Sonra bir telefon daha. Tekrar gidiyorlar annemin yanına. Biraz sonra geri geliyorlar.

Ne oldu? Hiç. Gittik geldik.

En yakınlarımız telefonda telaştalar, Nuray, her şeye hazırlıklı olalım, ben birazdan oradayım.

Neye hazırlanacağım yahu? Gelecekseniz de gelin yani.



Ablamları sakin görüyorum ya, ben de normalim, sakinim. Tekrar gidiyorlar ama artık sakinliğim yavaş yavaş elden gidiyor. Parçaları bir araya getirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hiç bu kadar çağrılmamıştık yoğun bakıma.

Akşam gelecek olanlar şimdi niye geliyorlar ki?

Ne demek yani hazırlıklı olalımlar falan?

Dizlerimin bağı çözülüyor. Ablama soruyorum bir şey mi oldu? Bana söylesenize.

Yok, bir şey, olsa ben böyle olur muyum?

Doğru, ikna oluyorum ama yine de fena içim. Ablamlar gidiyor, bahçede bir başımayım.



Bir telefon geliyor bana. Memleketimden. Oralara haber gitmiş, bana gelemeyen haber. Telefondaki ses diyor ki, başın sağ olsun.



Ne başın sağolsunu?

Fırlayıp gidiyorum yoğun bakıma. Ablamlar geri dönüyorlar bu defa arkadaşlarının kollarında ağlayarak.

Anlıyorum artık. Ben orada beklerken doktorlar annemin durumunun kötüye gittiğini söylüyorlarmış, kalbi duruyormuş, onlar çalıştırıyormuş. Ablamları çağırarak da bilgilendiriyorlarmış.



Ablamlar toz kondurmuyorlar anneme yine de, beklemiyorlar, hiç ama hiç istemiyorlar gitsin annem. O yüzden o kadar sakinler. Ama annem gidiyor. Kalbi son kez duruyor bir daha çalıştırılamamak üzere, sonra gidiyor.

Taş kesiliyorum yine.



Annemi göreceğim, diyorum. Nuray, n’olur görme diyorlar, bak kötü olursun, dayanamazsın.

Bende bir metanet bir metanet, yahu bırakın göreceğim!



Gidiyoruz annemi götürdükleri yere. Kolumda birileri bana destek, ama desteğe ihtiyacım yok, Dimdik ayaktayım. Fena halde metinim dedim ya...



Giriyoruz annemin olduğu odaya. Görevliye diyorum ki, annemi öpsem olur mu? O da diyor ki yok, rüyanda göremezsin öpersen. Peki diyorum ben de. Hiç sorgulamıyorum adamın dediklerini. Riske edemem bu durumu. Görüp göreceğim o kadar, artık göremeyeceğim. Bir de rüyama gelmezse?



Annemin yanaklarını seviyorum, sıcacık daha. Diyorum annecim haklarını helal et, varsa benim, helal olsun. Seni çok seviyorum. Seni üzdüysem hiç, affet beni.

İki damla gözyaşı düşüyor gözümden. Bağırıp çağırıp ağlamıyorum.

Sessiz sakin iki damla dökülüyor annemle vedalaşırken.



Çıkıyoruz yanından.

Taş kesiliyorum yine. Arabaya binip eve gidiyoruz, kendi evine. Yolda, olan bitenden o kadar uzaklaşıyorum ki, unutuyorum hatta. Ya, hava ne kadar güzel bugün, diyorum yanımdakine. Aa… Buraya alışveriş merkezi mi açılmış? Hımm, güzel olmuş.

Yanımdaki bana bakıyor şaşkınlıkla. Tanıdığı Nuray bu değil. Artık annesiz olan Nuray da bu olamaz. Kim ki bu kadın?

Derin derin nefesler alıyorum. Tertemiz. Sanki içim dışım yağmurla yıkanmış gibi tertemizim. Ferahım. Huzurluyum. Sanki annemi hastanede bırakmadım son kez görerek.



Eve geliyoruz. Duyanlar gelmiş tabii, yavaş yavaş kalabalıklaşıyor ev.

Geçiyorum balkona. Sessizim hala. Sessizsem korkarım kendimden. Arkadan gelen sesli olur çok. İçimden çok ses çıkar, canavarlar çıkar içimden...



Balkonda oturuyorum. Evinin önündeki akşamsefalarına takılıyor gözüm. Çok seviyordu onları.

Annemin minik kızı, çiçeklerini sahipsiz görünce Annem neredeeeee… diye bağırıyor bir anda.

Annemli çığlıklarla gözyaşlarımda boğuluyorum.



Ertesi gün annemi uğurlayacağız. Geliyor evinin önüne yeşil bir arabanın arkasında. Helal ediyoruz haklarımızı. Çok iyi bilirdik diyoruz hep bir ağızdan, onu tanıyan herkesle birlikte.

Camiye gidiyoruz. Başından bir dakika olsun ayrılmıyorum. Nöbet tutuyorum. Yalnız bırakamam orada öyle onu. Başucunda bekliyorum.



Götürüyoruz onu, bir daha asla göremeyeceğimiz yere götürüyoruz.

Bırakıyoruz orada.

Geri dönüyoruz.





Saat şimdi 02 30. Yaklaşık on saat sonra annem gitmiş olacak. İki yıl önce tabii.



İki yıl bitecek onsuz. Yarın annemin evine gideceğim, şimdi ablamın oturduğu, hala annemin evi dediğim eve. Annemi anacağız, konuşacağız, özleyeceğiz. İki yıl nasıl geçti gitti, diyeceğiz. Bileceğiz ki daha çok iki yıl geçecek, gidecek annemsiz.

O gitti. Biz kaldık.

O belki görüyor bizi gittiği yerden ama biz onu göremiyoruz.



Annem duyuyorsan beni, bu gece rüyama gelir misin?

Bak seni son kez öpmedim bu yüzden.



Gel tamam mı?

21 Temmuz 2009

Doğruyu Hazmedemeyen Yalanı Hakeder



Demişti biri.

O biri, annesine yalan söyleyerek erkek arkadaşıyla çıkmış, sonra annesini arayıp, arkadaşımdayım, demişti.

Neden böyle söyledin dediğimde de, yıllarca kulağımdan hiç gitmeyen, defalarca hazmedilemeyen yalanlarla onaylanan cümleyi söylemişti.

“Doğruyu hazmedemeyen yalanı hak eder. “



O anda yapılan hareket yanlıştı elbette. Ama söylenen çok doğruydu.

Evet, herkes her zaman doğruyu söylemek ister. Hamurda doğruluk var. Ben öyle olduğuna inanmak istiyorum ya da.

Fakat öyle zamanlar olur ki, muhatabımızın doğruyu kaldıramayacağını düşünürüz.



Yaşlıdır, hastadır, dar görüşlüdür, paniktir, aşırı tepkiseldir, sabit fikirlidir.

Yalanı tercih ettiren sebep çok…



Hayata geniş geniş pencerelerden bakmak lazım galiba. Her şeyin, herkesin başına gelebileceğini düşünerek ki yaşananlar da bundan farklı bir şey söylemiyor zaten…

En olmaz dediğimiz şey olmuyor mu?

En, yok canım bu yapmaz, dediğimiz kişi neler neler yapıyor?

O kadar da değil, dediğimiz şey, o kadar, hatta daha da büyük olmuyor mu?



Tacizler oluyor, cinayetler, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, yalanlar, sırtından bıçaklamalar, kalbinden bıçaklamalar, sahtecilikler, roller, düzenler, düzenbazlıklar…

Bütün bunlar hepimizin başına gelebilir. Gün gelir kendimiz için de asla yapmam dediğimiz şeyi yaparken buluruz. Yer, zaman, koşullar, ruh halleri ve daha birçok sebep getirir bizi o hiç gelmeyeceğimizi sandığımız noktaya…

O noktaya saplanıp kalmamak için birileriyle hislerimizi, yapmayı düşündüklerimizi, ya da yaptıklarımızı paylaşmak isteriz.



İçimizi açabilmenin tek yolu her şeyi ama her şeyi sakınmadan, saklamadan,süslemeden en saf haliyle anlatabileceğimiz, bize kucağını sonuna kadar açabilecek, koşulsuz sevebilecek, yargılamayan, anlayan, doğru bakabilen, sorundan çok çözüme odaklanabilen bir dost ele ihtiyaç duyarız. Kendi hatamızı da, bize yapılan hatayı da rahatlıkla söyleyip rahatlayabileceğimiz, belki yolun yarısından dönüp kâra geçebileceğimiz hallerde yanımızda olacak bir dost ele.



Genelde çocuklar gerçekleri saklamaya meyillidirler. Yerine allı pullu, inandırıcı, rahatlatıcı yalanlar sıralamayı yeğlerler. Çünkü anne babalar üzücü gerçeklerle yüzleşmekten kaçınırlar. Onlara hep doğru düzgün, akla yatkın, mantıklı, güzel, hoş, tatlı gerçekler lazımdır. Ama hayat onlara hep tatlı şeyler sunmuyor ki. Bazen öyle şeyler oluyor ki, çocukların iradeleri dışında gelişen, anneye babaya söylense kıyamet kopacak, yer yerinden oynayacak, hatta daha ileri gidilip, biri birini öldürecek! Eh bu durumda çocuk ne yapsın? Korkuyor, saklıyor, yalanlar buluyor. Evet, ama bazen gerçekten söyleyemiyorsun bazı şeyleri. Dediğim şeylerin hepsi de olabilir gibi geliyor çünkü. O kadar gözünü karartamıyor kimse, yürekli olamıyor. Korkaklık belki kaçıp saklanabilecek en güvenli liman olabiliyor.



Kendi iradesiyle, bilerek, severek ve isteyerek yapılan şeyler de var. Tatlı şeyler ama genelde yasak olan tatlı şeyler.

Merak, istek, özenti, önüne geçemedikleri gençlik coşkusu, düşüncesizce ve sonunu göremedikleri hatalar yapmalarına sebep oluyor.



Hata yapıldı.

Hata olduğu görüldü. Ortada büyük bir sorun var ve çözüm bekliyor en acelesinden. İlk başvurulacak makam neresi?

Anne ve baba.

O kime gidiyor?

Arkadaşına.

Niye? Çünkü onu en yargılamayan, onun gibi düşünebilen, her durumda onu anlayan, anlayışla kucak açan kişi o.

Anne baba ne yapacak?

Nasıl böyle bir şey yaparsın, ben sana ne dedim? Yaptığın affedilmez. Sen benim çocuğum olamazsın. Utanıyorum senden vs.

Daha bir dolu çocuğun onlardan koşarak uzaklaşmasına sebep olacak, anlamaktan, çözüm üretmekten yoksun, soruna saplanıp kalmış sözler, yaklaşımlar...



Çocuğa şunu demek onu nasıl hissettirir, nasıl bir yaklaşıma sokar merak ediyorum.



"Başına ne gelirse gelsin, ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap, ben senin yanındayım, her zaman elini tutuyor olacağım. Aramızda sevgiye, anlayışa, doğruluğa dayalı bir güven köprüsü olsun istiyorum.

Bu köprü ikimizin de üzerine titrediği çok kıymetli, ikimizin de güveni ve huzuru için gerekli bir köprü. İletişimimiz için, senin huzurlu ve mutlu bir hayat yaşaman için, daha az hataya düşüp, daha az bedel ödemen için gerekli, önemli bir köprü. Anlatmak, paylaşmak, yolunu kaybettiğinde birlikte bulmak, çözüm üretmek, olayları doğru analiz etmen için o köprüyü kullanalım.

Ama...

Bunlar için benim her zaman doğruyu bilmem gerekecek.



Ben senin gittiğin yolu daha önce gittim. Yolda ne var ne yok, kim var kim yok, iyi biliyorum. Sana mihmandarlık yapmama,  yolunu aydınlatmama izin ver. Karanlık sokaklara girdiğinde haber ver bana ki, yol haritası çıkarayım sana, oradan hemen çıkman için seni uyarayım, elimden geleni yapayım.

Yok, sen yine de diretirsen o yola girmeye, çıkışını bekleyeyim sabırla. Çıktığında o yolun karanlık yol olduğunu anlamış olmanı, uçurumdan düşmeden de dibi görebilmenin mümkün olduğunu görelim birlikte, yaranı bereni temizleyelim, sarıp sarmalayalım…"



Bazen ne desek boş. Çocukların karakterleri de bazdır dediklerimizi anlamaları konusunda.

Birine diyorsun ki, çocuğum, uçurum kenarında dolaşma düşersin, yaralanırsın, başına onarılmaz işler gelir.

Aklı başında, beklenen, olması gereken, mantıklı cevap nedir?

Düşünür, bakar, anlar ve der ki, tamam, doğru dersin.

Çekilir uçurum kenarından.



Diğerine aynını dediğinde aldığın cevap şu olabilir:

Ama ben dikkat ediyorum düşmemek için, bak şuradaki ağaca tutunuyorum, kenarında dolaşıyorum merak etme, ayağımı uzatayım bakayım düşer miyim; bir düşeyim bakayım, göreyim, çok acıyor mu, bir dahaki sefere dikkat ederim, düşmem vs.

Hayatı deneyimleme sevdalısıdır bu çocuk.



Tamam, hayatı yaşamadan, denemeden, düşüp kalkmadan, yara almadan, öğrenmeden büyüyemiyor insan.

Teoriyle yaşanmaz. Pratikte gereklidir.

Ama insan göz göre göre belaya bulaşmakta olan evladına, bulaşacağı şeyin sittin sene belki üzerine yapışıp kalacağına eminken, susamıyor, anlasın, dinlesin, kulak assın istiyor.

İşte kantarın topuzunu bu noktada ayarlamak gerekiyor. Ne kadar belaya batarsa batsın, ne kadar dönülmez yollara girerse girsin, arkasında, yanında elini tutacak, sinesini açacak, daraldığında başını göğsüne saklayacak, sakin, sevgili sıcak bir kimse gereklidir onlara.

Başına geleni anlayacak, ben sana demiştim demeyecek, güvende olduğunu hissettirecek, söylenecek tüm doğruları hazmedecek biri.



Aksi olduğunda kendisi kadar deneyimsiz arkadaşla suç ortaklığı yapılıyor, yanlış katlanarak büyüyor ve içinden çıkılmaz hale geliyor çünkü.



Doğruyu hazmeden, yalanı hak etmeyen annelerden olmak istiyorum ben.

Zaman gösterecek…


20 Temmuz 2009

Boğalara Sempati Duyuyorum


Burcu boğa olanlara pek tabii ki :-)
Benim burcum da boğa, ondan olabilir.

Burçlardan öyle çok anladığım söylenemez.
Kendi burcumu bilirim, genel özelliklerini bir de..

Dikkat ediyorum;
Ayrıdır görüşlerimiz.
Farklı kişiliklerizdir.
Farklı kültürlerden gelmişizdir.
Belki biraz yakın hissiyattayızdır.
Bazen aynı bakarız hayata.
Ortaklıklarımız vardır mulaka.
Bir şekilde mutlu eder bu ortalık.
Bir öğrenirim ki, boğa!
Hah işte, ben bu yüzden sana sempati duyuyorum:-)
Sanırım onlarda da var bu sempati.
Yani duydum, hissettim, bildim bazen..

Bu duygusal bağ sadece boğalar arasında mı var acaba?
Boğa kadınları genel özelliklerini yazar mı bir de?
Ortak noktalarımız çok mu, bakalım.

Ben mesela;

Ağırkanlıyımdır.

Tembelimdir.

Hırsım yoktur.

Arazi insanı değilimdir. Doğa içinde lüks severim ama öyle saray ihtişamı değil; şıklık, temizlik ve rahatlık isterim.

Nezakete bayılırım.

Akıl severim.

Paraya bayılmam, çoook fazlasını istemem hatta. Ama istediğimi alma lüksüm olsun mesela.

Sır tutarım.

Seçiciyim.

Karmaşık işler, ilişkiler bana göre değil. hayat düz, sade ve eğlenceli olmalı

İyimserim.

Sosyalim.

Dinlemeyi de anlatmayı da severim.

Orta karar duyguluyum.

Romans severim.

Kinci değilim. Zaman aşımına uğrar üzüldüğüm şeyler. Kötü gider, iyi kalır aklımda.

Cimri değilim. Para varsa harcamaya bayılırım.

Yemek yemeyi severim ama ayin değildir öyle. Bazı yemeklere bayılırım hani yerken çok mutlu olurum o kadar.

Programlı olmayı severim, isterim ama olamam bir türlü.
Ama olmam gerektiğinde de tıkır tıkır işletirim zamanı, o ayrı.

Sağlamcıyımdır.

Değişikliklere çok bayılmam.

Sürpriz severim ama akıllıysa.

Çok çok sabırlı değilimdir ama tezcanlı da değilim..

İlk adım karşıdan gelirse memnun olurum, adım atan pişman olmaz yani.

Güvenebilirsiniz bana.

Pratiğimdir.

Ilımlıyımdır genelde ama kendi isteklerim, bana fark eden şeyler de vardır.

Temkinliyim.

Rahatıma düşkünüm.

Hoşgörülüyüm.

Sakinim.

Sinirlenince sakin sakin giderim, öyle ani patlamalarım yoktur. Ama bardağın son damlası fena taşar. Akıllı olunacak, taşırılmayacak.
O zaman sevilebilir biridir, denebilir benim için. :-)

Güvende hissetmeyi severim, güven duygusu önemlidir.

Çabuk inanabilirim. ya da durumun beni iyi hissettirecek haline inanmayı "seçebilirim"

Günlük yaşamayı severim.
Öyle yatırım yapayım falan, tamam isterim ama yapamam ki
para biriktirebilengillerden olmayı isterdim yani..

Sabit fikirli değilim,
İnandığım şey, benim baktığım taraftan doğru gelir..
Ama caydırılmaya da açık olabilirim yani.
Aklıma yatarsa tabii :-)

İşte böyle :-)

Yabancı Ebeveynlerin Çocuk Yetiştirme Yöntemleri






Her ailenin kendine özgüdür evet.

Fakat onların bizden çok daha rahat olduklarını gözlemlemişimdir hep.



Hemen örnek vereyim.

Tatildeyiz, bir anne ve 3-4 yaşında bir çocuk, şezlongda uzanmışlar, anne kızına kitap okuyor.

Gayet sakinler.



Bize bakıyorum, hele ki çocuklar kumda oynuyorlarsa;

Başına güneş geçecek yavrucuum...

Dikkat et suya çok yaklaşmaaaa...

Kardeşle paylaşsana kovanı küreğini...

Kavga etmeyin!

Kime diyorum cocuuuummmmm!!! 



Tabii bunlar, oturduğumuz yerden, en yüksek perdeden çocukla iletişim kurma yöntemi.



Çocuk istemediğimiz bir davranışta bulununca da, yer ve zaman gözetmeden çata çat kavga edip, bağırabiliyoruz.



Yemek saatleri.

Çocukların önünde bir tabak. Onlar da anne babaları gibi çatal bıçak kullanarak yiyorlar yemeklerini. Sessiz, sakin.

Biz, elimizde tabak, büyük ihtimal peşlerinde koşuyoruz yesinler diye.

Öyle değilse, masadayız hep birlikte ama çocuğa yine biz yemek yediriyoruz.

Yabancıların çocukları çok daha küçükten kendileri yemeye başlıyorlar.



Anneler her şekilde rahatlar...

İki yıl önce şubat ayı çok soğuk ve karlıydı hatırlarsınız.

Kuzenimin arkadaşları geldi Hollanda'dan dört günlüğüne. Onlarla bir gün geçirdik.

Karı koca, üç yaşındaki çocuklarıyla gelmişlerdi.

Ve kadın sekiz aylık hamileydi!

Ben hayatta cesaret edemem o kadar küçük bir çocukla ve sekiz aylık hamilelikle yurtdışına çıkmaya. Hele ki karlı, buz gibi bir mevsimde.



Nasıl bir cesaret, nasıl bir rahatlık.

Kuzenime sıkı sıkı tembihledim, aman sıkı giyinsinler, çok soğuk burası, donuyoruz falan diye.

Gele gele içinde ince yünlü bir kazak ve ince bir ceketle gelmişti hatun.

Çocuğa giydirdiklerini söylüyorum; içinde sadece bir tulum body, üstünde tek parça, astronot tabir edilen bir mont.

Ben herhalde kat kat giyinir ve giydirirdim.

Lahana bebek ve ailesi olurduk kesin. :)



Dolmabahçe Sarayı'nı gezdik birlikte.

Herkes nasıl garipser bakıyordu kadına ve yanındaki çocuğa.

Hamile ve minicik çocuk ve Dolmabahçe?



Aslında ben çok özendim onlara.

Biz fazla ince eleyip, sık dokuyoruz.

Çok şey kaçırıyoruz o arada...



Çocukları yetiştirirken de öyle.

Tez canlıyız.

Her şeyi onlar yerine biz düşünüp yapıyoruz, sorumluluk vermeyi erteliyoruz, yapacaklarını biz söylüyoruz.

Bir şirin sözlerine kanıveriyoruz.

Gerektiğinde kararlı olamıyoruz, oluyoruz ama yarım bırakıyoruz yufka yüreklilikten.

Disiplinli olmayı bir türlü başaramıyoruz, bir yerden mutlak fire veriyoruz.



Onlara kendilerine güvenmeyi, aslında hayatta hep tek başına olduklarını öğretip, çaktırmadan güven duygusunu da ruhlarının en derinine zerk ediyor olmalıyız.

Ama biz ne yapıyoruz? Havada, karada, yağmurda, çamurda her zaman arkandayız evladım, yaslan bize, diyoruz. Tamam, yaslandıracağız elbette ama bir gün yaslanacak biri olmadığında da ne yapacağını biliyor olacak. Tek dayanağının aslında kendisi olduğunu bilecek.

Onun yerine düşünüp, karar verip, ne doğru, ne yanlış tespit edip, hayatı hazır paket hakinde onlara sununca, hayatın kendi çemberleri içinde yaşanandan başka bir şey olmadığı, her rengin pembe olduğu yanılsamasına düşüyorlar.

Bazen incinerek, hata yaparak, acı çekerek, düşerek, bir süre kalkamayarak, ağlamayı da bilerek öğrendikleri hayat lazım onlara.

Tek başına kaldıklarında şaşkın ördek yavrusuna dönmeyecekleri bir hayat.

Olmuyor, yüreğimiz yufkadan ince.

Kıyamıyoruz.



Her şeyiyle yolunda giden ebeveyn çocuk ilişkileri de var elbette.

Hatta yabancıların içinde de, görünen resme rağmen, yanlış giden şeyler vardır.

Belki bu disiplin, bu katılık, bu yalnız başına bırakmalar çocukları farklı yerden vuruyordur bilemiyoruz.

Ama benim dikkat çekmek istediğim, onların sakinlikleri, çocuklara sorumluluk, veriyor olmaları ve belki birazcık soğukkanlı oluşları.



Kanımız sıcak bizim.

Bazen denge kurmakta zorlanmamıza sebep olacak kadar.








19 Temmuz 2009

Sigara Yasağı Başladı, Yaşasın!




Sigara içenlerin, sigara-sohbet, sigara-kahve-çay ve sigara-içki keyiflerinden mahrum kalacak olmalarının tatsız bir durum olduğunu anladığımı söyleyip, onlar içinde çözümler üretilmesi gerektiğini düşündüğümü belirteyim önce.

Ama kabul edelim ki, içmeyenler için gerçekten "Yaşasın!" bir durum bu..
Birisi keyif yaparken, diğeri eziyet çekiyorsa, bu işe bir dur denilmeliydi zaten..

Gece dışarı çıktığımda zorlanıyordum en çok..
Astım ilacımı mutlaka alırdım yanıma, ne olur ne olmaz diye..
Birkaç kez ihtiyacım olmuştur..
Bir de eve geldiğimde üzerimde ne varsa yıkamam gerekiyordu..
Saçıma bile siniyordu sigara kokusu..

Bir yerde yemek yerken artık rahat rahat nefes alıyor olacağım için çoooooook mutluyum. :-)

Zor durumda kalarak, yaz-kış dışarıda sigara içmek zorunda kalan içicilere de bizim tarafa geçmelerini önerir ve dilerim..

İşletmeciler de bir süre müşteri sıkıntısı çekecekler ama herşey yoluna girecek, ilk yasakta olduğu gibi..

Gözümüz aydın olsun:-)

17 Temmuz 2009

Yılmaz Özdil





Takip ediyorum.
Seviyorum.
Bayılıyorum.
Gülüyorum.
Eğleniyorum.
Düşünüyorum.
Tanısam aşık olurum, biliyorum:-)
Baktığı yer, duruşu, tarzı, tavrı, sazı, sözü tam da benim sevdiğim gibi.
Boşa aşık olmam yani..

Hergün okuyorum.
Her okuduğumda yüzümde bir ifade, aklımda bir düşünce bırakıyor.
Demek istediğini bu kadar nokta atışlı, bu kadar farklı ama herkeslerden farklı, sıradışı, bu kadar çocuksu ve bu kadar eğlenceli anlatabilen başka bir yazar yok.

En sevdiğim yazısı aşağıda..
Sevilmez mi şimdi bu adam?
Aşık olunmaz mı?
:-)

*******

Benim annem doktor, seninki ne iş yapıyor bakalım?


- Başım ağrıyor...

- Saçını ıslak ıslak

kurutmadan

çıktın, ondan.

- Başım dönüyor...

- E bi şey

yemiyorsun,

açlıktan.

*

Benim annem

doktordur.

*

Kıçıma fitil sokan tek kadın.

*

Ne gülüyorsunuz...

Siz çok mu masumsunuz?

*

Eczacıdır aynı zamanda...

- Gözüm morardı.

- Gel, patates basayım.

- Kepeklerim azdı yaaa...

- Zeytinyağı süreyim.

- Arpacık çıktı.

- Sarmısak değdireyim.

*

Hemşiredir...

- Öf, terledim be.

- Gel, sırtına havlu

koyayım.

*

Röntgen mütehassısıdır...

- Öhhöeöö!

- İçme şu zıkkımı,

ciğerlerin doldu.

*

Ben henüz bebeyken,

anestezi uzmanıydı...

- Dandini dandini

dastaaana.

*

Bi ara sünnetçiydi...

- Çıkar, pansuman

yapıcam.

*

Ürologdu...

- Senin çişin niye

sarı bakiim?

*

Fizyoterapisttir...

- Dizim ağrıyor.

- Benim de belim

ağrıyor, geçer.

*

Diyetisyendir...

- Mis gibi türlü yaptım, sakın sokakta hamburger filan yiyip gelme.

- Ama anne...

- Aması maması yok,

cola da içme!

*

Cildiyecidir...

- Sırtımda sivilce çıktı.

- Çikolata yeme.

*

Laboranttır...

- Burnum akıyor.

- Üşütmüşsün sen... Şimdi ben sana bi ada çayı kaynatayım, rezene, bal, limon, tarçınla zencefili de ılık ılık iç, sırtına da rakıyla aspirini karıştırıp sürelim, sabaha bi şeyin kalmaz.

*

Psikiyatrdır...

- Nen var oğlum?

- Bi şeyim yok.

- Var var...

Canın sıkkın senin.

- Ya bırak, iyiyim ben.

- Yok yok, bilirim ben...

Bi şeyin var.

- Anne delirtme beni!

- Bak, gördün mü...

- Neyi gördüm mü?

- Bi şey var sende.

- Kendimi jiletliycem

şimdi...

- Sinirlerin bozuk senin.

*

Genetikçidir...

- Abinle sen babanıza çekmişiniz zaten, o da sinirli... Bütün kötü huylarınızı ondan almışınız.

*

Veterinerdir...

- Anne bu sene, Babalar Günü'nde babama Nataşa hediye edebilir miyim?

- Defol! Hayvan!

*

Hastayım ona... Hastasıyım.

15 Temmuz 2009

Senli Benli




Tanıştık.
Kesinlikle sizli-bizli.
Baktım çok şeker, çok kanım ısındı, bayağı bir sohbet etmişiz.
Hala siz.
Garip duruyor. I-ıh olmuyor böyle..
"Ben çok yakın hissediyorum, sen demem sorun olur mu?" diyorum en samimi halimle.
"Aa, tabii ki olmaz."
Süper. Rahatız.

Mağazada...
"Aa bu sana cok yakıştı"
Yetmedi.
"Canım"
!!!

Ya bana lütfen ne canım deyin, ne de sen, olmaz mı?
Biz tanışmıyoruz bile çünkü. Tanışalım, kaynaşalım, sevelim birbirimizi.
Eyvallah. Kasıntı değilim yani..
Ama yok. Ben az sonra çıkıp başka mağazaları dolaşacağım, belki bir daha hiç görmeyeceğiz birbirimizi.
Sen yok, siz var. Müşteriye saygıdır bu ayrıca.
İşe alırken bunu da belletmeliler.

Yakın bir arkadaşınız, kendi yakın arkadaşıyla tanıştırıyor sizi.
Siz.
Elbette.
Ama bakıyorsunuz ki hava çok samimi, o size "sen" dedi. Sen'e döner iş.
Rahatsızlık da vermez.

Gariptir. Bazı tanıştıklarımla sohbet ediyoruz, kaynaşıyoruz. Ben iznimi almış sen'e geçmişim, onlar hala siz'de.
Ama nasıl tuhaf duruyor.
Diyorum, benim garip bir duruşum, duvarım falan mı var? Bana niye hala siz diyorlar?
Hani konuşmalarımız yüzeysel olsa eyvallah, yok.
Neyse hepsini sen'e döndürdüm sonunda:) Israrla siz demelerine sen diyerek..

Çalıştığım yerlerde ne kadar samimi davranılırsa davranılsın üstüm olan birine asla sen demedim, demem.
Diyemem yani..

Tezgahtar, pazarcı, polis, doktor, hangi iş grubunda olursa olsun, tanımadığım herkes bana siz'dir.

Çocukların da yeni tanıdıkları büyükleriyle sizli konuşmalarını severim..

Babacığıma ve anneciğime ya da kayınpeder ve kayınvalideye siz demedim..
Diyemedim. Diyemezdim de.
Onu kaldırmaz bünye.
Babamız, annemiz ya, o bakımdan..
Siz diyebilenler öyle alışmışlardır, öyle rahattırlar, derler.
Biz demedik, demeyiz.

Neyse işte diyeceğim o ki, çoğu kimse hoşlanmıyor bu hitaptan..
Söyleyemiyor.
Ama rahatsız oluyor.
Haberiniz olsun:-)

Hatıra Defteri





İlkokul sona doğru başlar, ortaokulda pek bir önem kazanırdı hatıra defterlerimiz...
'Defterinde bana da kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için teşekkür ederim'le başlar, 'sepet sepet yumurta sakın beni unutma'larla biterdi..
O zamanların trend gönül almalarıydı bunlar belki..

Öğretmenlerimin ne yazacaklarını çok önemserdim ben.
Ah, bir de ilk aşkım ne yazmış diye okurken kalbim çıkacaktı yerinden, 15 yaşındaydım:-)

Bazılarının fotoğrafları var...
Bazıları şiirler döşenmiş adımın baş harflerine...
Beni bana anlatmış bazısı..
Bazısı sıradışı..
Bazısı komik..

Çok eğleniyorum hatıra defterlerimi okurken:-)
Hüzünleniyorum bazı..

Şimdilerde bakıyorum envai çeşit hatıra defteri var; kilitlisi, tüylüsü, allısı pullusu. Rengarenkler zaten..

Bir küçük hanıma alınacak en güzel armağan hatıra defteri..
Beni bile cezbediyorlar.
Kendime bir tane hediye edip, herkese yazdırsam mı ne? :)

I love you Bedüüük :-)

                                                             



Geçenlerde Fenerbahçe True Blue'da canlı izledim. Nasıl dinamik, nasıl eğlenceli sahnesi..
Süper eğlendiriyor, dansettiriyor. Canlı performansı şahane! Beyazların adamı. Bir de yakışıklı ki :-)
Sahne önünde olduğum için ortalık çok kalabalıktı, dansedemedim ama kollarım havada ritm tutmadan duramadım doğrusu. İnsanın kanını kaynatıyor zaten!
Cornetto reklamı için yaptığı şarkıyı da söyledi, Gel Aşka, o da çok eğlenceli..

Bedük, soyadını kullanıyor. Adı Serhat.
Ankara doğumlu. Cerrah bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu.
Bilkent Grafik Tasarım mezunu. 30 yaşında, evli.
Elektronik dans müziği yapıyor.
Çok da iyi yapıyor:-)

Yıllar önce Aykut Gürel'le tanışıyor ve bir süre sonra "Nefes Almak Zor" adlı albümünü yapıyor.
2007'de kendi kurduğu müzik şirketi Audiology Records'dan "Even Better" adlı ikinci albümünü çıkarıyor.
En son albümü Dance Revolution.

Bedük hakkında birazcık bilgimiz oldu değil mi?

Şimdilerde müzik çalarımda devamlı dinliyorum. Şarkılarını öğreneyim de iyice,
Beyoğlu'nda bir yerde çıkarsa, şöyle rahat rahat dansedebileceğim bir mekanda, ön saflara geçip şarkılarına eşlik ederek dansedeyim istiyorum.

I love you Bedüüük diye de bağıracağımdır, koydum aklıma :-)

Olurda kanınız bitlenir, ayıklanmak istersiniz;

Roundabout
Hot bitch
Automatic
Funkmaker
Disposable

Size yardım eder:-)
Dinleyin, dansedin..

http://www.bedukonline.com/beduk-beduk/
Resmi internet sitesi

Hiç Yanmamışsın??



Tatil dönüşlerinde duymuşsunuzdur siz de..
Siz bronzlaştığınızı, güzel göründüğünüzü falan düşünürsünüz, sizi ilk gören, aaa hiç yanmamışsın, der..
Hayda...
Ne diyeceksin?
Yandım canım yeterince..
Sonra lafı cevirirler, yani öyle çok kararmamışsın, iyi olmuş... :-)

Benim tenim güneşe hassas, yok öyle alerji falan olmuyorum ama ilk gün yatarsam güneşe, fena yanıyorum, canım acıyor, bir kaç gün dışarı çıkamıyorum falan..
Dolayısıyla kendimi güneşe 3.gün gösterebiliyorum ancak, yavaş yavaş..
E dolayısıyla kapkara olamıyorum yani...
Tatil uzun olacak da, ben de istediğim gibi bronzlaşacağım.
Bronz olmaya bayılıyorum ayrıca.
Daha bir sağlıklı, daha bir hoş ve güzel geliyorum kendime.

Ne diyordum, işte öyle hemen, aaa yanmamışsın, diyenlere ufaktan kızıyorum..
Hele geçenlerde biri, ay ışığında mı yandın? diye espri yaptı:-)


Bu yüzden, ben kimseye böyle şeyler demem..
Ne hoş olmuş tenin, çok yakışmış derim..
Yok yanmamışsa gerçekten, hiç birşey demem..

Yahu kimse tatile başkaları için tenini yakmaya gitmiyor ki..
Kendisi mutlu olacak kadar yansın yeter yani..

Demeyin öyle, demeyin..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...