Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

22 Ocak 2010

Çocuklar ve Arkadaşları




Arkadaş çocukluk yaşlarında önemlidir.
Sırf çocukken değil, her yaşta kıymetlidir, anlamlıdır, olmazsa olmazdır.

Çocuklukta arkadaşla küsülür, barışılır, tekrar küsülür, tekrar barışılır:-)
Saftır, sevgilidir, komiktir bazen..
Çocuk arkadaşlar birbirlerine zarar vermez, olur arada itişme kakışma ama geçer gider işte..
Hatta anneler birbirine girer bu yüzden,konuşmazlar falan ama çocuklar o arada tekrar oyuna dalar, çocuk olmakla büyük olmak arasındaki farkı gözüne sokarlar insanın :-)

Çocukluk arkadaşının zararsızlığı, gençliğe geçildiğinde korku vermeye başlar..
"Arkadaş seçimi çok önemli"
Bunu duyarsınız her yerde..
Çocuk eğitimi kitaplarında, "çocuklarınızın kimlerle arkadaşlık ettiklerini bilin, ailelerini tanıyın" dendiğini okur, annenizden "aman çocuğum, çocuğunun arkadaşlarına dikkat et" sözünü duyarsınız her daim..

Neden önemlidir gençlikteki arkadaşlıklar?

Gençken, büyümeye başlarken, yanımızdaki arkadaşlarımızı yol arkadaşımız gibi görürüz..
Onlar bizi en iyi anlayandır, dilimizi en iyi konuşandır. aynı müziği dinler, aynı dünyada yaşarız.
Güldüklerimiz aynıdır, nefret ettiklerimiz de.
O ne diyorsa doğrudur.
Anne babanın dediklerine kulak tıkadığımızda duymak istediğimiz onların kelimeleridir.
Yaptığımız yanlışın yanlış olduğunu göremeyen yaşdaşlarımız, yandaşlarımızdır.
Dedikleri doğrudur, yaptıkları, giydikleri, gittikleri, aldıkları, verdikleri...
O kadar derindir ki bağımız, göbeğimiz bir kesilmiş gibi, "o uçurumdan atsa kendisini, sen de mi atacaksın?" der annelerimiz arkadaşa dönük yüzümüzü her gördüğünde..
Evet diyecek kadar da deli cesaretliyizdir:-)

Arkadaş sigara içer, biz de alır içeriz, o yapıyorsa doğrudur.
Anne baba anlatmış, o kadar örnekler vermiş.
I-ıh, arkadaşı en doğru.
Anne baba bilmiyor hiç bir şey.
Eski kafalı, baskıcı, benim için her şeyin en doğrusunu bidiğini sanan sabit fikirli!

"Sırrını söyleme sırdaşına, sırdaşın söyler sırdaşına" der anne.
Çocuk duymaz..
"Bu çocukla dolaşma, iyi biri değil bu, kötü alışkanlıkları var, iyi demiyorlar onun için" der,
Çocuk arkadaşına bakar, annesine bakar bir de...
Annesine gıcık olur, arkadaşına daha bir sıkı sarılır.
Çünkü anne hiç bir şey bilmez..
Her şeyi kötü görür.
Her daim onu en sevdiği arkadaşlarından etmek için kötü kötü senaryolar yazar.

Çocuk kördür.
Çocuk göremez, anlamaz, bilemez.
Ne doğru, ne yanlış.
Ona göre arkadaşı dünyanın en iyisidir.
Bir dolu şey paylaşmıştır. Hem annesinden daha çok anlar kendisini, iyi bir dinleyicidir, fikirlerine saygılıdır.

Evdeki baskı, her daim onu yap, bunu yap'lar, arkadaşında yoktur...
Ne yaparsa yapsın hep güler yüz, hep açık bir kapı vardır orada.
Tercih sebebidir.
Yaşdaş olmak sebebiyle dünyaları eştir, ait hissederler o dünyaya.

Arkadaş her yaşta önemlidir.
Fakat nasıl bir aileye mensup olduğu, kişiliği, onun arkadaş çevresi, kendi yaşadığı yer, alışkanlıkları vs. gençlikte çok daha önem kazanıyor.

Siz çocuğunuza iyi eğitim verdiğinizi düşünseniz de…
Ailesinden iyi eğitim almamış, bin bir sebepten maalesef ki anne babaların içini acıtan bir hayatı tercih etmiş, küfür, sorumsuzluk, saygısızlık, gibi kavramları giyinmiş çok sayıda arkadaş arasında "anormal" gibi duran çocuğunuzdan endişeleniyorsunuz.
"Sanki onlar normal, ben anormalim" diyen çocuğunuzdan acaba o da bir gün "normal" olur mu diye düşünüyorsunuz ekşi ekşi.

Bulduğunuz her fırsatta onun özel olduğunu,
Sahip olduğu erdemlerle ne kadar gurur duyduğunuzu,
Her zaman kendisi olmanın onu farklı bir konumda tutacağını,
Sıradan olmamanın tadını çıkarmasını,
Herkese eşit mesafede durup, kimseye farklı muamele yapmamasını fakat sınırlarını belirgin ve görülür şekilde çizmesini,
Elinde kriterleri olmasını ve seçimlerini bu kriterlere göre yapmasını,
Herkesten öğrenecek bir şeyi olduğunu ama öğrendiklerini doğru yerde doğru zamanda kullanabilme yetisini edinmesini,
Kalp kırmamasını, saygıyı, dürüstlüğü, sorumluluk duygusunu vs. vermeye çalışırsınız..

Bu çabanızın boşa gitmeyeceğini düşünür, çocuğunuzun hep anormal (!) kalmasını dilersiniz.
Çocuğunuzun arkadaşlarını ve ailelerini tanımaya çalışmak, çocuğunuza arkadaşının sağladığı konforu; anlaşılmayı, dinleniyor olmayı, saygıyı, her türlü paylaşımı, korkmadan, çekinmeden her şeyi anlatabilmeyi, ne yaparsa yapsın her zaman elini tutabilecek mesafede olduğunu bilmesini sağlayıp, bu güveni verdikten sonra, "arkadaş" ailelerin korkulu rüyası olmaktan çıkar mı acaba?

Yoksa her şeye rağmen çocuklar, arkadaş çevresindeki yanlışları göre göre, yanlışı doğru gibi algılamaya başlarlar mı?

Anne olmak ne zordur.
Ne çok sorusu vardır...
Anne sorar durur, elinden geleni yapar ama zamana bırakır her şeyi...
Olması gerektiği gibi.

mi?

:-)

Sor işaretli annelere selam olsun.
Soruları cevap bulsun.
Cevapları doğru olsun :-)

10 Ocak 2010

kırıldımnoktacom




Nil Karaibrahimgil yapmış bu siteyi.

Giriyorsun, neye kırıldığını yazıyorsun.

www.kirildim.com

Neye yarıyor bilmiyorum ama benim için iki satır yazmama yaradı.

Kırılmakla ilgili, artık kırılmamakla ilgili.



Yıllar yıllar önce çok kırılgandım ben. Ota tüye, herkese. Kolaydı kalbimi kırmak, gözlerime aynı anda yaş doluşturmak.

Kalbimde hissederdim bir şeylerin tuzla buz olduğunu, böyle minik bi sızı falan duyardım.



Liseyi Ankara'da okudum ben. Ailemden ayrı, sevgilimden, arkadaşlarımdan, evimden, okulumdan ayrı.

İnsan tanımadığı insanlar içinde olunca daha bir güvensiz, daha bir ürkek oluyor.

Kocaman bir okul, ben nokta kadar ortasında.

Herkes birbirini tanıyor, bir ben yabancıyım, tek başımayım.

Zaman geçiyor, biraz kaynaşıyoruz okuldakilerle.

Ama tabii ben zırhsızım. Ruhum çıplak.

Bilerek, bilmeyerek söyledikleri, yaptıkları her şey değiyor.

Biri bir şey diyor mesela, dönüp gidiyor arkasını. Kasıt yok belki, sıradan bir laf, bir hareket.

Ben anında gözleri yaşlı, kalbi sızılı küçük bir kız oluveriyorum.

Kendime kızmayı da bilmiyorum öyle olduğum için. Kızayım, sorgulayayım da kendime geleyim.

Öyleyim sadece. Kabul etmişim kendimi.



Sonra İstanbul'a geliyorum. Ailem de taşınıyor buraya.

Bir dolu tatsızlık yaşıyoruz. Tatsızlık demek tabii çok hafifletici.

Kalp kırıklığından daha derin bir şeyler yaşıyoruz ailece.



Zaman geçiyor. Çalışmaya başlıyorum. Bir dolu insan tanıyorum haliyle.

Ailede yaşadığım derin batıklar hala hassas küçük kız olmamı sağlıyor. Yani değişen pek bir şey yok. Hala kırılabilirim kolayca.

Safça, bazen aptalca şeylerle ağlayabilirim.



Daha da zaman geçiyor.

Hayatımda birçok yenilik oluyor, birçok kişi benimle yürüyor.

Zaman içinde ve en nihayetinde öğreniyorum kırılmamayı.

Kendime güvenimi kazanıyorum çünkü, kendimi sevmeyi öğreniyorum, değerimi biliyorum. Kimseye beni incitecek mesafede durmuyorum.

Uzaklaşıyorum biraz. Uzaktan bile görünüyor ama kendim için ne düşündüğüm.



Bir gün başka bir gurbete yolum düşüyor. Yine aileden ve tanıdık her şeyden uzağım.

Ama kırılgan küçük kız değilim artık.

Kocaman kadınım. Derisi kalınlaşmış, artık kolay kolay gözüne yaş doluşmayan, bir parça hissizleşmiş.

Bir şeyler olup bitiyor.

Normalde kalbimin kırıklığının dışarıdan duyulabileceği kadar büyük ve yüksek sesli bir şey oluyor. Hiç hak etmediğim.

Gerçekten de gözlerim dolmuyor. Ama böğürerek ağlıyorum gece gece.

Ağlıyorum, kızıyorum, kırılıyorum.

Geçiyor.

Bitiyor.

Fişi çekiyorum.

Buz kesiyorum.



Zaman geçiyor.

Hala kızıyorum ama kırılmıyorum.

Unutmuyorum çünkü o kırgınlığı. Tüm zamanlara yayılacak kadar etkili olduğunu düşünüyorum çünkü.

Hak etsem, tamam. Çabucak erir içinde. Ama değil.

Saçma, anlamsız, budalaca, terbiyesizce hatta. Yakışmayan halde.



Gün geliyor, o güzel değil de, bu güzel deniyor.

Diyen biliyor bunu ancak.

Sen de diyorsun ki, niye ki?

Anlamsız iki üç cümle daha ediliyor ardından.



Sonra gidip kırıldımnoktacom'a diyorsun ki.

Kırıla kırıla kırılacak bir şey kalmadı.

Yandı, bitti, kül oldu içimdeki tüm kırılgan camlar.

Şişe dibi kalınlığında cam döşedim kalbime. Yok, hatta cam da değil.

Bir güçle yüklenip onu da kırabilirler. Sen ne kadar istemezsen de, yol kat ettim desen de, an gelir kıracak kadar yakınına gelirler.

Beton.

Evet beton.

İçimdeki yumuşak, verimli, sevgili toprakta arada iki minik papatya biter, döner yüzünü güneşe.

O papatyalar tanığım olur yaşıyor olduğumun.

Hala yaşıyordur içim. Küçük kırılgan kızın külleri durur içimde. Küllerimden doğarım arada, papatyalar yeşertirim işte...



Diyeceğim odur ki:

Kimsede beni kıracak kadar güç kalmadı gayrı.

Verdiğim tüm güçleri aldım geri.



He-maaaan

Güç bende artık!  :-)



Durum bundan ibaret.


Okuyamıyorum



Aslında kitap okuyamıyor olduğumdan söz edeceğim ama okuyamıyorum deyince ilaç prospektüslerini okuyamıyor olduğum aklıma geldi:-)

İlaçların ne işe yaradıklarını bilmek isterim. Prospektüse bakarım mutlaka.
Yaklaşık bir yıl önce, hastayım, doktorun yazdığı ilaçlardan birinin prospektüsünü aldım, bakıyorum.
Bakıyorum ama göremiyorum.
Yakına getiriyorum kağıdı, ı-ıh!
Uzaklaştırıyorum, yine göremiyorum.
Dedim, kör oldum.. Yakını da uzağıda göremiyorsam neyi görüyorum bilemedim, nasıl görüyorum ya da :-)
Bi göz doktoruna gideyim de söylesin bari.

Kitap okuyamıyorum, evet. Diyeceğim bu aslında. Ama göremediğimden değil. Yazı puntoları henüz okuyabileceğim ebatta.

Elime aldığım her kitabın başına aynı şey geliyor bu aralar.
Önceden başucumda en az iki kitap olurdu. Uyumadan önce mutlaka okurdum. Mutlaka ama...
Bir sayfa, iki sayfa, sayfalarca..
Şimdi?
Alıyorum elime bir kitap, birkaç sayfa okuyorum, ille bir kusur bulup bırakıyorum. Bunda mantık hatası var, ne saçma.
Bu tarihi, hiç sevmem, sıkılırım, odaklanamam.
Bunda çok fazla isim var, kayboldum.
Çin'de geçen birkaç kitap var ama artık onları da sevmiyorum. Hep aynı.
Bu da fena değil ama mitolojiye daldı, ı-ıh, sevmem.
Ay bu iyi gidiyordu ama hayalet mayalet, hay allahım!
Bu da aşk anlatıyor, ama sıradan, bildik, sanki eskiden aynısı yazılmış üstelik..
Off...
Neden okuyamıyorum artık?

Bir kitap elimdeyken saydığım sayamadığım seksen sebepten yarısında bırakıp kitaplığıma koşuyorum, başka bir tane okuyabilir miyim, diye.
Aldığım her kitap aynı sona uğruyor..
Durmuş olabilirim. Bazen okursunuz okursunuz, artık alamazsınız. Ara vermek gerekir.
Zaten okumak da istemez bünye. Olmuştur bana da.
Ama bu defa öyle değil.
Ben istiyorum da okuyamıyorum.

Ne çok eğlenirdim oysa, ne çok severdim.
Çantamda bile taşırdım kitabımı. Bir yerde sıra beklerken, otobüste giderken, uçakta, bankta, plajda her yerde okurdum.

Kendime okuma saatleri ayırırdım, kitabımı alıp yatağıma uzanmak, kapıları kapatmak, televizyonu açmamak, tepe lambamı açıp, kitabın kişileriyle oradan oraya gitmek, o duygudan diğerine geçmek ne harikaydı.

Elimdeki son kurbanın adı Monte Kristo Kontu :-)
En son kitaplığa geri koyma kararı almıştım, vedalaşacaktım onunla da..
Ama bir şans vermeliyim artık.
Bu kadar naz niyaz..
Gözlerim prospektüsler gibi kitap puntolarını da seçemeyecek, göreceğim günümü:-)

Anı Sandığı



Evin sağı solu hatıra dolu.

Ortaokuldan beri yazdığım günlüklerim.
Derslerde arkadaşlarımızla birbirimize yazdığımız notlar.
Minik minik hediyeler, sevgiliden gelen, ayrılıkta geri verilmeyen..
Aşklı mektuplar, notlar...
Takmadığım, giymediğim ama derin anlamı, anısı olan takılar, giysiler..
Benim için özenle, sevgiyle hazırlanmış sevdiğim şarkıların CD'leri, Yunanca, İngilizce, Türkçe...
Yıllar önce babacığıma aldığım traş makinesi..
Anneme ait giyecekler, eşarpları, hırkası, gece lambası, cüzdanı, kahve fincanları..

Fotoğraflar, fotoğraflar...

Bunların hepsini bir yerde toplamak istiyorum..
Aslında keşke özel bir oda olsa. Sandığa sığamayacağımı düşündüm şimdi.
Askılara assam kıyafetleri.
Fotoğrafları duvarlarına.
Raflarda hediyeler dursa.
Girip girip dolaşsam geçmişimde.
Dokunsam hepsine tek tek.
İçime çeksem herşeyi, herkesi, bütün mutlu anılarımı...
Koklasam, koklasam...
Sonra dönüp hayata karışsam tekrar...

08 Ocak 2010

Sürpriiiiz!




Yok yok, benim size verebileceğim sürprizli bir haberim yok. :-)
Yapılan sürprizlerden söz edeceğim. Yaptıklarımdan, yapacaklarımdan.

Sürpriz yapmak Türk Dil Kurumu sözlüğünde "Birini şaşırtan, sevindiren ya da üzen bir olayla karşılaştırmak" diye anlam bulmuş.

Allah baba bana sevindirerek şaşırtabilmem için ruhuma sürpriz geni koymuş, eli bol davranmış sağolsun.
Ama aynı Allah baba 3,5 ay içinde anneciğimizi yanına almak suretiyle sürpriz yaptı bize. Üzüntülü bir sürprizdi tabii.
Ama ben şimdi tatlı sürprizlerden söz edeceğim.

Bu geni benden önce anneme vermiş sanırım. Ondan da bana geçmiş.
Öyle tatlı hikayeleri vardı ki annemin. Dinledikçe mutlanırdı insan.
Öyle çok insana eli değdi, öyle çok yüz güldürdü ki.
Birkaç yıl önce köyüne gitmişti. Karşı evin bahçesinde bir çocuğun bisiklete bindiğini görmüş. Başka bir çocuk da bisikletli çocuğu izliyormuş imrenerek. Hatta bi tur versene bineyim, demiş, çocuk vermemiş falan. Küçük çocukceyiz öylece bakar olmuş bisiklete. Tabii annem bu, dayanır mı hiç çocuğun o haline?
Dolmuşa atladığı gibi şehre gidip kenarda bekleyen çocuğa bisiklet alıp gelmiş :-) Çocuğun şaşkınlığını ve sevincini görmeyi çok isterdim! Annemin içindekini tamamen hissedebiliyorum, o ayrı.

Annemin daha ne hikayeleri vardır… Bayılırdı sürpriz yapmaya. Birşeyi sevdiğini ya da almak istediğini söyle, ertesi gün elinde, senindir.
Sırf bize değil, komşusuna, akrabalarına hatta tanımadığı kimselere…

Birkaç yıl önce çok mutlu olduğum ve umarım mutlu ettiğim bir sürpriz yapmıştım eski bir arkadaşıma.
Plak sevengillerdendi arkadaşım. Kayıp bir plağı vardı bana bahsettiği. Plağı bir arkadaşı almış dinlemek için, sonra bir daha da görmemiş. Bunu duyar duymaz gözlerim parladı. Oleey, sürpriz yapmak için fırsat!
Hemen Taksim'e gidildi. Tek tek sahaflar dolaşıldı, incik cincik bir gün boyunca plak arandı ve bulundu. Süper! The Alan Parsons Project grubunun The Turn Of a Friendly Card idi aldığım plak, balık hafızam bana oyun etmiyorsa..
Zamanı geliyor, plağı veriyorum, şaşırıyor, mutlu oluyor, ben de mutlu oluyorum.

Biraz zaman geçiyor üstünden, nette dolaşırken kayıp plaklı grubun İstanbul konseri olduğunu görüyorum. Al işte nefis bir fırsat daha :-)
Arkadaşıma diyorum ki, 3 Mayıs günü benimle Taksim'de buluş.
O da diyor ki, tamam.
Sürpriz yapmak için sürprizlere açık birinin hayatınızda olması eğlenceli bişey.
O gün gelmeden tabii ki hemen yer ayırtıyorum.
O gün geliyor. Taksim'de buluşuyoruz ve konserin olduğu mekana gidiyoruz.
Nereye gittiğimizi bilmiyor. Ne o soruyor, ne ben söylüyorum.
Benim söylememem normal tabii, o da heyecanı artırmak için sormuyor işte. Aferin.

Gidiyoruz mekana. Bi köşede bekle bakiim sen, diyorum. Gidip gişeden biletleri alıyorum. Yanına geliyorum ve bileti veriyorum ona. Bilete bakıyor şaşkın şaşkın ve ta taaaam!
En sevdiği grubun konserine gelmişiz. Çook şaşırıyor, çoook mutlu oluyor. :-)
Ben de ondan çok.

Dün de başka bir arkadaşıma aynı sürpizi yaptım:-)
Bir yıl önce birlikte bir oyuna gitmiştik. Oyun sonrası konuştuğumuzda Yıldız Kenter'e bayıldığını ama hiç oyununu izlemediğini ama çok istediğini söylemişti.
O günden beri Yıldız Kenter'in sıkı takipçisi oldum:)
Bir süre yoktu herhangi bir hareket. Bir ay önce sitesinde gördüm Kraliçe Lear adlı oyunun biletleri çıkmış! Oleeeyy!! :-)
Hemen aradım, yine yer ayırttım.
Ona da 7 Ocak akşam 19:00'dan sonra benimsin, ona göre, dedim.
O da tamam, dedi ve bir şey sormadı:-)
Ne uysal arkadaşlarım var yahu:-)

7 Ocak ve saat 19:00 geldi.
Gittik Kenterler tiyatrosunun önüne. Tabelayı gördü.
Aaaa, dedi.
Yaaa, dedim, hem de kimin oyununa geldik biliyor musun?
Yıldız Kenter'in! :-)
Sesi titredi sevinçten.. İçi titredi, hissettim :-)
O da daha dün Müşvik Kenter'i görmüş bir alışveriş merkezinde ve içinden geçirmiş, keşke Yıldız Kenter'i ya da Müşvik Kenter'in bir oyununu izleyebilsem, demiş.
Şaka gibi! :-)
Arkadaşıma benim için de bir iki "keşke" demesini rica
edeceğimdir :-)

Oyunu ikimiz de çok sevdik. Oyun sürerken bir ara dedim, ya ne kadar iyi hissediyorum, ne çok eğleniyorum şu anda:-)
Hem kendi içimdeki huzur ve sevinç, hem arkadaşımın hissettiğinin bana geçirdikleri.. Harika bi geceydi :-)


Bana sürpriz yapılmasını da seviyorum. Ama iyi takip edilmem lazım. Neyi sevip sevmediğimin bilinmesi lazım. Neyi istediğimin, hayal ettiğimin..

Hayatımdakileri takip etmek sevindiriyor beni.
Gözleri parlayarak söylediklerini aklıma yazmayı, planlar yapmayı hain hain:-)
Günü geldiğinde onlardan çok heyecanlanmayı ve çocuk gibi sevinmeyi.

Yenileyici, yaşadığının altını çizici, heyecanlı bişi...

Sürpriz yapmak kişiye, ihtiyaçlara ve duruma göre değişkenlik gösterir elbet ama eğlenceli yöntemler de vardır elbet..

Size yapılan ya da sizin yaptığınız unutulmaz şahanelikteki sürprizleri paylaşırsanız belki ben de onlardan sebeplenebilirim :)
Sevindirdiğime ve sevinmeme katkınız olur..

Bugün hayatınızın en bi mutlu sürprizi yapılsın size diyeyim, ve huzurdan çekileyim :-)

21 Aralık 2009

Aşk, aşk, aşk...





Gloria Jean's cafedeyim.

Gazetelerimi aldım.

En sevdiğim, deniz manzaralı masaya geçtim, fındık aromalı kahvemi sipariş ettim, bekliyorum.

Üst kat sessiz ve kimsesiz olduğu için orada oturmayı tercih ediyorum ve fakat bu defa pek sessiz değil.

Benimle birlikte bir çift daha var. Genç bir çift.

Hoş bir kız, hoş bir adam. Sevgili pozu veriyorlar bana. Öyleler de galiba.



Kahvemi beklerken gazetelere göz atıyorum. Özet geçiyorum ama. Çünkü kahvem gelince kulağımda müziğim de olacak. Keyif yaparak didik didik okuyacağım.

Beklerken bizim sevgililerin konuşmalarını duyuyorum ister istemez. Ne kadar sessiz konuşsalar da, kelimeleri kulağıma doluşuyor.



Kızın yüzü tatsız. Neşesiz bir hali var ama güzel.

Adamın arkası dönük ama karşısındaki aynadan yüzü görünüyor.

Kaçamak bir bakış atıyorum. Hoş adam.



Güzel kız ve hoş adam hararetli hararetli konuşuyorlar. Aslında sakin ve tatsız duruyorlar ama mevzu hararetli.

Klasik; kadınsı, erkeksi...



Kız diyor ki, sen son zamanlarda çok isteksiz görünüyorsun.

Adam diyor ki, hayır sana öyle geliyor.

Kız diyor ki, yok, var sende bir şey, ben anlıyorum...

Adam diyor ki, öyle bir şey olsa niye geleyim buraya?

Kız diyor ki, gelmesen daha iyiydi, öyle bir soğuk duruyorsun ki. Sen zaten bana değer vermiyorsun, beni hep eleştiriyorsun...

Adam diyor ki, haydaaaaaa :-)

(Tam olarak hatırlamıyorum bunu dediğini ama böyle demesi lazım yani:-) )

Kız devam ediyor:

-Sen o mesajı atmakla iyi etmedin!

-Hangi mesajı?

-"Yine ne oldu?" dediğin mesajı. Yani ben o kadar sorunlu biriyim ki, devamlı arıza çıkarıyorum, bu yüzden diyorsun ki, "yine" ne oldu?

Adam derin bir of çekti:-)

Senin sorunun şu, dedi. Devamlı benim için kelimeler üretiyorsun, söylemediğim şeyleri söylüyorsun ya da söylediklerimden kendine göre anlamlar çıkarıyorsun. Ama düşündüklerin benim düşündüklerim değil.



Kahvem de nerede kaldı?

Hayır, çabucak gelse de işime baksam.



Konuşmaya devam ediyorlar kırık dökük...

Ben gazeteye vermeye çalışıyorum kendimi. Arada gidiyor kulağım misafirliğe.

O dakikaya kadar adamın tarafındayım.

Ah şu kadınlar, falan diyorum.

Kızı gidip sarsmak istiyorum. Bu kadar alıngan olma, güven kendine. Deme öyle şeyler, bana değer vermiyorsun falan.

Adam hoş, bak gelmiş yanına, kendinden sorunlar üretip durma, diyorum.



Adam alıyor sazı.

Şunu dediğini hatırlıyorum:

“Mesela geçen gün aradın, bana dedin ki, arkadaşlarımla alışverişe gidiyorum.

Şunu diyemez misin? Arkadaşlarımla alışverişe gidebilir miyim?”

Ta ta ta taaaaam...

İşte o anda adam gözümden bir yıldız gibi kayıyor.

Gözlerimi deviriyorum, Oh my God! bakışı atıyorum çaktırmadan :-)

Diyorum, kaç kızım. Sevgiliyken izin istemeni isteyen adamdan hayır gelmez.

Tamam, hoş adam ama olsun, sen kaç.



Sonunda kahvem geliyor. Kulaklığımı takıyorum, müziğim, kahvem ve gazetelerimle keyfime dönüyorum.



Tabii ki duyduklarım üzerine düşündüm, arada bir okuduklarımdan koparak.

Bir ara baktım, gitmiş bizimkiler. Artık ayrı ayrı mı gittiler, kız adamın üstüne sıcak kahve mi döktü, adam kızı tokatladı mı da öyle gittiler, bilmiyorum :-)



Niye böyle oluyor?

Niye bu hale geliniyor?

Niye adam kadına soru sordurtuyor?

Güvende hissettirmiyor, rahat ettirtmiyor, kalbini sıkıştırıyor, niye?



Ne olacak bu kadınla erkeğin hali?

İlk başta el ele göz gözeyken, sonra neden bir dolu sorun çıkıyor?

Başladığı gibi devam etse ölür mü aşk?

Aşk! Sana diyorum, duymazdan gelme beni!

Öle öle ölecek yanın kalmadı zaten. Kime gitsen sonuna kadar zorluyor ille canını alıyorlar yani... Bıkmadın mı? Otur oturduğun yerde. Girme kimselerin gönlüne. Kıymetin bilinsin de pamuklara sarsınlar seni biraz. Senin adına üzülüyorum billahi.



Şimdi, bir anlasalar...

Bir kere, kadın kendine güvenecek. Sevilmeyi hak ettiğini bilecek. Sevildiğinden gram şüphe duymayacak. Çıkan arızaların yolunu, 'sen beni yeterince sevmiyorsun'a çıkarmayacak.

Niye yeterince sevmesin? Sen sevilmeyecek biri misin? Sorun sende değil ki, onda.



Sen emin ol kendinden ama şapkan önünde olsun.



Gerçekten yapılanı, söyleneni hak etmediğini düşünüyor musun?



Sen de arıza çıkarmış olabilir misin?



Durduk yere ya da adam hiç de öyle düşünmediği halde, öyleymiş gibi hissettiriyor musun?



Devamlı eleştiriyor musun?

Değiştirmeye çalıştığın şeylerin değişmediğini görsen de, yine de üstüne gidip söylüyor musun aynı şeyleri?



Adam mükemmel olsa da, sana harika davransa ve hissettirse de, kendi içindeki kimliklerinle baş edemeyip, med-cezir oluyor musun?

Dengesizliğin dibine vuruyor musun?



Her şey iyi ve yolundayken durduk yere sorun çıkarıyor musun?



Adama devamlı olarak, şunu yapmadın, böyle demedin, beni sevdiğini söylemedin, beni sevseydin bunu yapmazdın'larla suçluyor musun ve hiç aklında yokken ona 'ya, acaba gerçekten sevmiyor olabilir miyim?' sorusunu sordurtuyor musun ona?



Habire ayrılalım deyip, adamın aklına karpuz kabuğu düşürüyor musun?

Sen ayrılalım dedikçe, o sana, ben senden asla vazgeçmem, tamam senin dediğin gibi olsun, diyor, denemeye, çabalamaya devam ediyor mu?



Sen her minik kavgada ayrılalım dedikçe, adamı ayrılığa hazırladığını biliyor musun?

Gün gelip hiç beklemediğin bir anda o sana “ayrılalım” diyor mu?

'Ama hani vazgeçmem demiştin' dediğinde, senin ona sıraladığın sorunları o sana sıralıyor mu?



O zamana kadar sen kaçıyor, o kovalıyorken, senin bin bir çeşit kaprisinle uğraşırken, sana deli gibi âşıkken, her sorunu çözebileceğinizi düşünürken, trafiğin yönü değişiyor mu?

Bu defa o kaçıyor, sen kovalıyor musun?

Çözümsüz problemlerin bir anda en kolay denklem haline geliyor mu? Panikleyip, pişman oluyor musun?

Deliler gibi geri istiyor musun onu?



Soruları bırakıyorum. Bundan sonra olanlara bakıyorum.

Aynı şeyler bir milyon kere tekrarlandı. Kangrene döndü ilişki.

Denenecek her şey denendi, elden gelen yapıldı ama kadına yetmedi.



Bundan sonra ne oluyor?

Adam buz kesiyor. Kadın yanardağ. Her zamankinden daha da yangınlı aşkı.

Aşklı adam gidiyor, yerine ruhu uzaya kaçmış bir şey geliyor. Evet, bir şey. Anlaşılmaz, çözülmez, şaşırtıcı, tanınmaz bir şey.



Kadın adamın her türlü halini özlemeye başlıyor.

Kızdığı, aramadığı, sinirlendirdiği, beklettiği, delirttiği, hissettirdiği her türlü mutsuzluğu bile özlüyor.

Adam gözünde kanatsız meleğe dönüşüyor.

Suçladığı, kızdığı her şey buharlaşıyor. Aman da şusu ne harikaydı, aman da ne iyi biriydi'ler çıkıyor bulandırdığı suyun yüzüne.

Elinde kocaman pırıltılı, ışıltılı pişmanlık ve yanında da bonus derin bir özlem kalıyor.



Adamın inadı inat.

Kadın ne yaparsa yapsın yumuşamıyor.

Genelde adam kendini alıp ıssız bir adaya kaçıyor.

O ana kadar önemsemediği tüm sorunların içine atıyor kendisini. Kadına başka ne sebep söylesin? Neden bir anda buz dağına dönüştü? Hani onca âşıktı, ondan başka kadın yoktu dünyada?

Başka sebepler bulmalı.

İşim, aşım, ailem, arkadaşım, para, pul...

Bir anda dünyanın en dertli, en sorunlu insanı oluyor.

Kendime yetemiyorum, aşka nasıl yeteyim, nutukları atıyor...

Seni seviyorum ama sevmek yetmiyor, diye saçmalıyor.



Kadına anlamsız geliyor söyledikleri.

Seviyorsak her şeye yeteriz.

Dalgalıysa girdiğin deniz, birlikte boy ölçüşürüz dalgalarla, eninde sonunda çıkarız karaya. Dalgakıranlar yaparız birlikte, yok ki yapıp başaramayacağımız şey sevince.



Ama yok, siz balıksınızdır o güne kadar. O deniz.

Sizi masmavi, taptatlı, ılık, sakin sularından çıkarıp karaya atarak nefessiz kalmanızı izlemeyi tercih ediyor.

O, yüzerek kendi ıssız adasına kaçıyor, sırt üstü uzanıp gökyüzünü izlemek için.

Sessiz, sedasız, dilsiz, kalpsiz.



Ne yaparsanız yapın eskisi gibi "biz" olamıyorsunuz. Asla uzlaşmıyor, asla ses vermiyor. Sanki hiç yoktunuz. Hiç "bir" olmadınız.

Sanki onca güzel değildiniz. Aşkınız, senkronunuz, o en sevdiğiniz ortak diliniz, birbirinizden başka kimsede bulamayacağınıza inandığınız her şey ama her şey sanki hiçbir şeydi.



Tutku, asla vazgeçmem'ler, aşk, özen, ilgi...

Bunların hepsi gün geliyor, bir varmış bir yokmuş oluyor.



Adamların üstüne bu kadar gitmeyeceksiniz.

Hiç birinin aşkına sonuna kadar inanmayacaksınız. En bitimsiz, eşsiz olduğunu düşündüğünüz aşk bile gün geliyor bitiyor hem de kadının marifetiyle bitiyor.



Adamlar da etten kemikten. Onların da tahammül sınırları var.

Onlar düzler. Kıvrımsızlar. Oyunsuzlar. Gel-gitsizler. Basitler.

Biz karmaşıklaştırıyoruz, sarmaşığa doluyoruz.

İlişkiyi, kendimizi, onu, aşkı...



Ha, arkadaşlarınla çıkmadan önce benden izin al, diyenleri bir kenara ayırıp, yüzlerine bile bakmıyoruz:-)

Ama ellerinden geleni yapıp, yine de size yaramayanların saçlarını okşuyor, sırtlarını sıvazlıyoruz.

Arada ıssız adalarına uğrayıp bir iki yiyecek bırakıyoruz.

Bak hatun üzülüyor, seni geri istiyor deliler gibi, gel bir şans daha ver; bak hatalarını anladı, dersler çıkardı, ezberini yaptı, dönmeni bekliyor ümitle, özlüyor, ağlıyor falan diyoruz.

Biraz acındırıyoruz. :-)

İkinci şans verenlerdense, siz gittikten sonra sırt üstü yattığı yerde biraz düşünüyor, aşkını yeniden yeşertiyor, buzlu kalbini ısıtıyor, eritiyor ve dönüp geliyor size... Kaldığınız yerden devam ediyorsunuz, eskisinden daha mükemmeliyle.



İkinci şansa inanmayanlardansa hiç şansınız yok.

O kadar anlattık, aklını çelmeye çalıştık, erisin aksın dedik.

Ama o çoktan buzdan heykel olmuş, kendini kara gömmüş halde adasına demirlemeyi tercih ediyor.



Pişman olmuş, hatasını anlamış, kendisini, her şeyin öncekinden daha mükemmel olacağına inandırmış ve hazırlamış bir kadından mahrum, dışı gibi içini de soğutmaya çalışan bir adamı görüyorsunuz.

Issız adasında.

Üzülüyorsunuz haliyle. Çünkü "biz" olmanın ne olduğunu biliyorsunuz. Tekliğin saçma soğukluğunda üşüyorsunuz.

İşte yazık olan bir aşk daha, diyorsunuz. Gariban aşkın arkasından için için ağlıyorsunuz. Kesmiyor, dışınızı da yıkıyor gözyaşlarınız.



Ben gazetemi okurken çekip giden ikiliden kadın olanına bunları demek isterdim.

Hoş desem de demesem de adam şimdiye kadar duyduğum, gördüğüm, okuduğum ve az önce yazdığım ve bir dolu hikâyede olduğu gibi belki de çoktan çekip gitti.

Zaten kızın dediği gibi, bir şey vardı onda, isteksiz görünüyordu... :-)



Ahhh, ah...

Ne diyeyim...

Bir kadın, bir erkek.

Be kadın, be erkek!

Bir aşık olun, bir mutlu olun gözünüzü seveyim. Üzmeyin birbirinizi, anlayın, özen gösterin, sorgusuz sualsiz, bekletmeden sevin bir...



Bana biriniz göstersin aşkın bitimsizliğini.

Adını lekeleyip durmayın güzelim aşkın.



Bakın, size evlenin, iki de çocuk yapın diyeceğim, göreceksiniz gününüzü :-)

Aşk meşk hak getire.

Hak da getirmez bak söyleyeyim.

O aşka kıymet verenlere yardım ediyor :-)



Bir sonraki kahve keyfimde etrafımda aşklı birilerini görmek istiyorum.



Her nerede yaşatılıyor ve yaşanıyorsa Gloria Jean's Cafe'nin üçüncü katına gelsin:-)



Alya, Sevgilim ve Ben... Bizim Hikayemiz


Ayşe Arman'ın kitabının adı. Ne zamandır kitapçılara girdikçe soruyordum, bulamamıştım. Dün buldum aldım sonunda.
Piyasaya göre pahalı bir kitap ama iyi ki öyle.
Kitabın üzerinde "Bu kitabın yazar geliri Lösev'e" diye bir ibare var, onu görünce tabii ki ve iyi ki öyle, değil mi?

Ayşe Arman'a adlandıramadığım bir sempati ve sevgi duyuyorum. Yazılarını, röportajlarını takip ediyorum, röportaj verdiği dergileri alıyorum, çıkardığı kitaplarını okuyorum...

Kapağında fotoğrafının olduğu bir dergi var evdeki gazetelikte. Görünür şekilde durmasını istiyorum o derginin, çünkü fotoğrafını görmek de mutlu ediyor beni...

Neden olabilir? Çoğu kimseye itici geliyor, çoğu kimse yapay buluyor, yazılarını sevmeyen, basit bulan, küçümseyen çok kimse var...

Düşünüyorum, ben neden seviyorum, diye...
Yaptığı iş, özel hayatını algılayışım, dolaysız, düz, samimi, sağlam biri oluşu, vs. bunlar değil ya da belki tüm bunların toplamı ya da uzantısı da olabilir.
Ben bu kadınının mutluluğunu seviyorum.
Kocasıyla sevgililiklerini, madden doygunluğunu, iyi bir evde oturuyor, güzel giyiniyor, gezip tozabiliyor, istediğini yapabiliyor oluşunu seviyorum..
Hepsi, her defasında içimi ısıtıyor.

Gittikleri yerleri, sevgilisiyle yaşadıklarını, tatlı aşklarını, yavrusuna tutkusunu,
anneciğine sevdasını, babacığına özlemini, kardeşlerine bağlılığını, tüm bunların toplamına yansıyan insan oluşunun hem bedenen hem ruhen güzelliğini çok seviyor ve takdir ediyorum.
Ailece bir arada oldukları zamanlar onu mutlu ediyor, beni de..
Sevgilisinin onu nasıl harika hissettirdiğini okuyor, onun için mutlu oluyorum..
İşte, her şekilde onun mutlu bir kadın oluşu beni de mutlu ediyor..

İki yıl önce Bodrum'dan aynı uçakla geldik İstanbul'a.
Havaalanında aynı salonda bekledik. Hayran hayran baktım ona. Ama gidip yanına konuşamadım. Onu ne çok sevdiğimi söyleyemedim.
Söyleyemem de zaten, tanınmış birilerinin yanına gidip konuşamam hiç. Ama yazarım çok kolay..
Uzun zamandır ona mektup yazmak istiyordum zaten.
Kısmet bugüneymiş.

Sevgilinize sizi hissettirdikleri için teşekkür ve sevgilerimi,
Güzel kızınıza öpücüklerimi,
Hem sevgilinizin hem sizin ailenize saygı ve sevgilerimi,
Kendinize de en samimi, en içten, en derinden sevgi ve muhabbetimi gönderiyorum.

Kitabınızın çok satmasını, mesleğinizin sizi mutlu ettiği, heyecan verdiği şekilde devam etmesini, güzel ailenizle uzun uzun yıllar, mutlulukla, aşkla ve sağlıkla yaşamanızı dilerim..
Yanaklarınızdan öperim.

Nuray

****

Kitabın Tanıtım Yazısı

Bu kitap bizi anlatıyor.
İçeriden sansürsüz.
Katıksız.
Bu kitap bir tür albüm.
Bu kitap, buzdolabının üzerinde yapıştırılmıs olan, yazı masamın
arkasında asılı duran fotoğraflardan oluşuyor.
Tamamen doğal fotoğraflar.
Bizim ev halimiz.
Kendi halimiz.
Belki de bu heyecanladırdı beni.
En basit, en yalın, en samimi halimiz.
Ve ben seviyorum bu halimizi.
Hayattaki en büyük basarım da bu, böyle bir aileye sahip olmak...

25 Ekim 2009

Öpmeyin, Öptürmeyin



Yoksa benim gibi olursunuz vallahi.
Hoş, ben kimi öptüm, ya da beni kim öptü de bu haldeyim bilmiyorum ama. Geldi işte birinden, bir yerden..

Bugün dördüncü gün.
Tam bir buçuk gün durmaksızın öksürüp, peşine astım atağımı takmak süretiyle feleğimi şaşırmış vaziyetteyim.
Tabii ki astım atağı bekletmeye gelmiyor. Öksürürken bir de nefesiniz kesilince duramıyorsunuz daha fazla.
Hastaneye gidildi, serum takıldı, oksijen verildi. Biraz kendime geldim müdahaleden sonra ama sonra yine eski halime döndüm.
Doktora, iğne yazmasaniz da hap içsem, diye hasta ve zavallı küçük kiz bakışı atmama rağmen acımadı, 6 tane iğneyi yazıverdi bir çırpıda. Sabah akşam iğneci de acımıyor bana vallahi.:-)

Ateş kaç gündür peşimi bırakmıyor. Gözümü açamıyorum yahu. Tam hah, geçti diyorum, ilacın etkisi geçince geri dönüyor hain.

Nefis bir gelişmeyle uyandım bu sabah, hatta şu anda sabahın körü.
Boğazımda feci bir ağrı, vücudumda yine kırgınlık, ve ta taaam sinüslerim de gaza gelmiş..

Anneciğimin bir lafı vardı, cicim ciciydi, güneş vurdu iyice cici oldu, diye. :-)
Hah, işte tam da öyle oldum.
Cici oldum.
Çok cici. :-)

Gülmeme bakmayın. Yutkunurken kulağımda da ağrı hissediyorum ama hiç yüz vermiyorum. Yani bir de o gelirse artık antibiyotik manyağı olacağım herhalde.
İğne bitince zaten muhtemelen hapa başlayacağım. Pazartesi günü kontrolüm var. Öksürüğüm geçti ama tam iyileştim derken daha beter arızalarla gideceğim sevgili Deniz Hanımcığıma.
Halim olursa sürpriiiiz, diye sırıtırım kadınceyize :-)

Boğazımdaki ağrıyı sakinleştirmek için sıcak içeceğimden içiyorum.
Yeri gelmişken size de önereyim ayak üstü.
Hem tadı harika, hem de çok faideli bir eser. :-)

Bir miktar suya, bir elma, bir ayva, (ikisi de kabuk ve çekirdekleriyle konacak, dilimleyin sadece, ayvayı yarım da koyabilirsiniz)
3 kuru kayısı
1 çubuk tarçın
4-5 tane karanfil.

Hepsini bir demliğe koyup 10 dk. kaynatın.
Demlensin, bal ve limon ekleyip için.
Nasıl rahatlatıyor boğazı.
Hasta olmasanız da yapın için aslında. Özellikle kış gelince devamlı yapıyorum ben..

Şimdi...
Türk milleti öpüşmeyi seviyor. Sarılsın, öpüşsün, koklaşsın.
Hasta değilken eyvallah. İç ısıtıcı birşey sarılmak.
Öpüşmek için aynını söylemeyeceğim aslında. Bir de kimse kimsenin yanağını öpmüyor ki. Yanakları birbirine değdiriyor ve dudakları öpme efekti veriyor sadece :-)
Ama işte yine de yakın temas. Ha bazıları şapur şupurcu bu arada. Aslında ben de severim gerçekten öpmeyi ama hastayken öpmeyelim, öptürmeyelim arkadaşlar.
Hele ki domuz gribiyle beynimizin yıkandığı, ilk hapşırıkta al işte domuz gribi oldum paranoyasına düştüğümüz bu günlerde.
Bu konuda hiç birşey söylemeyeceğim başka. Doydum zira. Taştım hatta.
İnsallah bu grip de teğet geçer dünyamızı, gider kendini bir kuytuda 5 saniye içinde imha eder.
Bu kadar diyeyim.

Biri sizi öpmeye yeltenince, hasta değilseniz bile hasta olacak gibiyim, bile diyebilirsiniz, öpmeyeyim.
Ama biliyor musunuz, buna bile aldırmıyor bazı insanlar. Amaaan bişi olmaz, diye sarılıveriyorlar. Hele bir de şapur şupur öpenlerdense..
Ya, ben oyun yapıyordum, hasta değilim ama belki taşıyorum mikrobu, belki sen de taşıyorsun. Şimdi mikrop değiş tokuşunun ne alemi var ki?
Her şekilde öpmemek lazım, sarılmamak lazım. Tokalaşmamalıyız bile. Uzaktan selamlayalım, el sallayalım, pankart açalım gerekirse. :-)

Biraz uzak ara takılalım bu kış, yaza hasret gideririz. Seneye Allah kerim.

Bu önlemler kendimiz için ama evimizde yaşayanlar, iş arkadaşlarımız, sokakta bilerek bilmeyerek, yüzüne yüzüne öksürüp tıksırdığımız herkes için önlem.
Siz hasta olunca bilin ki etrafınızdaki herkes olacak sırayla. Hele evde... Mikroplar hiç affetmiyorlar. İlle herkesi bir dolaşacaklar.
Test edildi, onaylandı.

Karın kaslarınız spor yapıp çok çalıştırdığınızda ağrı duyarsınız ya, hah işte benim karın kaslarım da aynı ağrıyı duyuruyorlar bana.
Ama spor yaptığımdan değil.
Öksürmekten.
Bir işe yaramış mıdır? Kilo vermiş olabilir miyim bu esnada ? :-)
Kas yapmışımdır belki :-)

Hadi benim gazam mübarek ola..
Ayrıca bana çok geçmiş ola.
Çabucak iyileşeyim.

09 Ekim 2009

Magazincilerin Ettikleri




Dün televizyonda gördüm, polisler Timuçin Esen'i yaka paça götürüyorlardı, adam yerlerde sürükleniyordu..
İçim üzüldü bir aktörün bu halde olmasına.
Ama suç onda değil.

Rastlamışsınızdır televizyonda.
Ünlü biri bardan çıkıyor, zil zurna sarhoş...
Dışarıda bekleyen magazinciler tarafından, kameralar, ışıklar, mikrofonlar burnuna sokuluyor anında.
Soruyorlar;
"Efendim, az önce kaçan kız arkadaşınız mıydı?
Ne zaman evleniyorsunuz?
Hakkınızda şunlar deniyor, ne diyorsunuz?"
Daha bir dolu ipe sapa gelmez soru.

Tamam oraya işini yapmaya gidiyorsun.
Haber götürmek zorundasın patronuna, üstelik haber atlamaman lazım, peki.
Sorunu soruyorsun, adam ya da kadın cevap vermiyor değil mi?
Belli ki konuşmayacak, ayrıca sarhoş yani.
Evine gidip yatmak istiyor bir an önce.
Hayır, müthiş bir ısrarla ille cevap alacaksınız.
Ne oldu, ne bitti, o kim, bu niye gitti, niye böyle giyindin, niye konuşmuyorsun?
Allah allah...
Adam sana cevap vermek zorunda değil!
Sorulan soruların yeri de orası değil.
Zaten o soruların yeri hiç bir yer değil.
Sana ne?
Adam sana özel hayatını sayıp dökecek mi orada? Bilmem kaç bin promil alkol kanında cirit atarken?
Bir de öfkelendiriyorsunuz!!
Artık kafa göz giren mi ararsınız, saçınızdan sürükleyen mi, şemsiyeyi gözünüze sokmak, kafanızda kırmak isteyen mi? Allah ne verdiyse...
Ama hakediyorsunuz, üzgünüm.

İnsan alkollüyken yumoş yumoş da olabilir, öfkesi burnunda da olabilir ki siz adamı yumoş halinden, öfkeden alev topuna dönmüş biri haline getiriyorsunuz.
Sonra da bir manşet.
"Bilmem kim bardan çıkarken muhabir ve kameramanımıza saldırdı."
E, adam durup dururken saldırmadı ya güzel kardeşim..
Size röportaj vermek zorunda değil..
Saçma sapan sorularınızı cevaplamak zorunda değil.
Bakın diğerine sordunuz, cevapladı.
Sakince, gülümseyerek. Belli sizin soru sormanızı istiyor, hatta hoşuna gidiyor.
Tamam, devam edin, işinizi yapın. O her kimse, ondan ekmek çıkar.

Ama sordunuz, cevap vermedi, ters ters baktı, belli, istemiyor konuşmak.
O zaman anlayın, ısrar etmeyin, çekin gidin ya da ışıkları başka birinin gözüne sokun, vardır bardan çıkacak başka bir ünlü.

Zaten anlamadım ben, niye bu kadar merak ediyorsunuz kim, kiminle, nerede?
Gerçi suç sizde değil.
Sizden bu işi isteyende.
Yok, onda da değil.
Sizin yaptığınız işleri izlemek isteyende asıl suç.
Ha, patronlara sorun, kardeşim niye böyle saçma programlar yapıyorsunuz, diye..
Cevap: E, halk istiyor.
Evet, maalesef halk istiyor.

Ama ben, sanatçıların yerlerde sürünmesini görmek istemiyorum.
Sarhoş hallerini de..
Hakaretlerini, biplenmiş küfürlerini duymak istemiyorum.
Kız arkadaşını, sevgilisini, karısını, kocasını da bilmek istemiyorum.
Ayrıldı mı, aldattı mı, kaçtı mı, buldu mu, ne oldu ilgilenmiyorum.

Rahat bırakın insanları..
İşlerini yapsınlar..

Siz de işinizi yapıyorsunuz öyle değil mi?
Allah aşkına bir tane aklı başında, kafası çalışan bir patron çıksın da bu saçmalıkların iş olmadığını anlasın..
Halk istiyor. Hayır sen halka bu işi yakıştırmamalısın, aslında kendine yakıştırmamalısın, böyle bir işle insan içine çıkmamalısın.
Sen de halksın.
Ne yaptığınla ne de izleyenlerle övünemezsin bu halde.

Adamın özel hayatını merak mı ediyorsun, ediyorlar?
Peki, ara, eğer veriyorsa al randevu, git güzel bir mekana, aç kameranı ışığını, muhabirinin eline ver adam gibi birkaç soru ama lütfen biraz akıl olsun sorularında. Sorular sorulsun, cevaplar alınsın.
Sen sağ, ben selamet.

Yapmayın böyle.
Ben, insanların -iyidir-kötüdür tartışılır- sonuçta bin bir emekle yaptıkları işleri görmek istiyorum.
Beğenirim, beğenmem o da ayrı konu.
Bırakın işlerine baksınlar.

Timuçin Esen'i Gönül Yarası'ndaki haliyle bırakın aklımda..
Yerlerde sürünen adamı silin zihnimden..

Levent Kırca'yı da delirtmeyin.
Uğur Yücel'i de
Okan Bayülgen'i de..

Beni ilgilendirmiyor onların barlarda içki içmeleri.
Limiti aşmışlarsa kendileri görüyor sıkıntısını.
Bu noktada herkese söyleyebileceğim gibi, sınırı bilmek lazım, diyebilirim.
Nerede duracağını bilmek, vücudun aldığı kadarını içmek.
Fazlası kontrol kaybı...
Dışarıda da böyle bir kamera ordusu varken yapmasınlar.
Ama insan kontrolünü kaybetmek de isteyebilir bazen...
Sonucuna katlanır bir şekilde ama özgürdür.

Magazinciler de gece gündüz haber peşinde koşuyor, ekmek parası, peki..
Ama herşeyin bir adabı, yolu yordamı var.
Adamı delirt, sonra bize saldırdı diye haber yap..
Ahlaka sığmaz, hakkaniyetsiz, insanlık dışı.

Haber programlarındaki kaza, cinayet, haberlerini hiç demeyeyim..
Ya dizilerde olan bitenler?
En iyisi galiba televizyonu hayatımızdan çıkarıp rafine bir yaşam sürmek..
Hatta bilgisayar ve telefon da olmasın.

Benim ıssız bir adaya düşesim gelmiş sanırım:-)
Yanıma üç şey almadan hem de..

02 Ekim 2009

Sinirlenmene Sinir Oluyorum







Eskiden daha çok şeye sinirlenirdim, kızar, üzülür, kırılırdım.

Öğrendim artık sakin kalmayı. Nelere kızıp nelere kızmayacağımı.

Topu göğüste yumuşatmanın ne sakinleştirici, ruha, bedene ne iyi gelen bir hal olduğunu anladım.

Tersinin, gereksizce hayatımdan çaldığını gördüm.



Sinirlerim alınmadı elbet, ben de etten kemiktenim. Eskisi kadar olmasa da öfkelendiğim oluyor benim de.

Hormonların kadınlara çelme taktığı dönemlerde özellikle:-)

Ama bakın en çok neye?



Biri eğer olur olmadık yere sinirli ve öfkeli davranıyor ya da konuşuyorsa ben de sinirleniyorum. Nedir yani, bu kadar vahim mi? Öldürücülüğü, çözümsüzlüğü var mı? Daha sakince söylenemez mi? Nedir bu agresiflik? Diye ben ondan beter öfkeleniyorum!

Öfkeye öfke duyuyorum yani.

Nasıl bir ikilemdeysem? :-)



Sinirlendiğimizde kendimizi kontrol etmemiz zor olabiliyor, kabul.

O bir yokuş aşağı gitme hali. Delirme hali bazen.

Sevmediğin, istemediğin, onaylamadığın bir durumla karşı karşıya kalıyorsun ve tepki veriyorsun. Hele bir de daha önce uyarmışsan defalarca, o zaman belki öfkelenme hakkın da olabilir.

Ama ufak tefek şeylere parlayıp patlamak, hem kendini hem yanındakini streslendirmekten başka ne işe yarıyor?

Asık suratlardan, bozulmuş, daralmış kapanmış DNA'lardan başka ne kalıyor elinde?

Evet evet, öfkelendiğimiz her defa DNA kodlarımızın feleğini şaşırtırmışız. Kısalır, daralır ve sıkışırmış. Bozulmaya uğrarmış bir de...

Düşünün yani, kim bilir hepimizin kaç tane genetik kodu örselendi :-)



Öfkelenerek daha çabuk yaşlanıyoruz, kırışıyoruz, daha çok hastalanıyoruz, sağlıklı hücrelerimizin de tekerine çomak sokuyoruz, biline...



Yokuş başına getirip koymamalı insan kendini. Dümdüz yollar var. Eh, hadi heyecan istiyorsanız azıcık engebeli yolları da seçebilirsiniz.

Ama azıcık yavaş gidin.

Çözüm üretsin beyniniz. Soruna odaklanıp, öfkeye teslim olarak, çözüm üretme algılarınızı tıkamayın.



“Öfke; zehir içip, karşındakinin ölmesini beklemektir!”

Ne yapıyorsak kendimize yapıyoruz.



Salına salına yaşamalı, aylak aylak. Sakince, acele etmeden, ota tüye sinir olmadan, her şeye bir kulp takmadan; o niye güzel, bu niye mutlu diye mutsuz olmadan, yoktan dert var etmeden, nefretle tek vücut olmadan...

Yokuşu başından tanıyıp geri dönerek.



Yaşamaktan zaman kazanıyor insan, yaşamanın hakkını verince.



Yolu yokuşa getirmişsen, aşağı gitmekten başka şansın olmuyor. Kontrolü yitirmek kolay. Söylenmeyecek şeyleri söylemek, büyük pişmanlıklara savrulmak kolay.

Kalp kırmak, üzmek, onulmaz yaralar açmak kolay.



Büyük büyük öfkeler öfkelendiriyor beni.

Sakin kalmak istiyorum ben, sessiz, küçük harflerle konuşmak.

Güzel güzel sözlerle istemek, nazik nazik söylemek, dinlemek, anlamak, anlaşılmak.

Sevgili olmak, sevgililik beklemek...

Tatlı tatlı...

Sakince.



Öfkeye öfkelenmemek konusunda kendimi nasıl eğitebilirim bilmiyorum.

Galiba ilk önce öfkelenenin kendini eğitmesi gerek...



Sonrası, Cemal Süreya'nın dediği gibi;

İyilik, sağlık :-)






01 Ekim 2009

Farkeder mi?



Mesela o gün ne giydiğiniz?

Ne yemek yapacağınız? Birlikte ne yiyeceğiniz? Nereye gideceğiniz?



Kadın sorar kocasına:

-Hayatım, bugün ne yemek yapayım?

-Fark etmez, ne istersen yap.

-Canım, şu gömleğimi giysem, bunu mu?

-Bilmem, fark etmez, ikisi de güzel görünüyor.

-Bugün nereye gitsek?

-Sen karar ver, benim için fark etmez...

-Ben ayrılmak istiyorum.

-Fark etmez, sen nasıl istersen...



Merak ediyorum kadın çekip gidince fark eden bir şey olacak mı? Ah elbette!

“Sensiz hiç bir şeyin tadı yok. Ne olur dön, sensiz yaşayamam, seni seviyorum".



Adam kadının giyeceği gömleğe; bu değil hayatım, diğeri sana daha çok yakışıyor, deseydi ve kadının varlığını tanıyıp, onu değerli hissettirseydi keşke.

Yani kadının hayatında olması onun için çok fark etseydi keşke.



Kadın "çantada keklik" iken adamlara fark etmiyor bir şeycikler. Nasılsa o hep orada, fark etse de, fark etmese de fark etmez!

Ama sonra ne oluyor?

Görmüyorlar, kör oluyorlar kadınlarına, sonra kadın gidince "vay benim badem gözlüm" !



Seviyorsanız, değerliyse "elinizin altındayken" de bunu ona gösterin de göreyim sizi.

Hiç zor değil aslında.

Denemeye gönüllü olmak gerek sadece.



Kadın-erkek ilişkisinden çıkalım.



Eve gelen misafirinize soruyorsunuz;

-Çay mı, kahve mi?

-Fark etmez, hangisi kolayına gelirse.

-İkisi de kolay benim için, çay mı kahve mi?

-E, çay o zaman.

Ayol baştan söylesene şunu! :-)



Dışarı çıktığınız arkadaşınızla:

-Nerede yiyelim?

-Fark etmez, sen karar ver ben uyarım.

Aslında ben de yaparım bunu zaman zaman, gerçekten fark etmediği durumlarda ama.

Zaman zaman dedim, çünkü genelde fark eder bana.

"Seç" deniyorsa seçerim, seçtiğim şey fark eder çünkü.



Uyumsuzluk olarak algılanır bu bazen, bazen şımarıklık.

Değil.

İsteklerini ifade edebilmek. Seçenek sunulduğunda özellikle.



Hiçbir şeyin fark etmediği kişiler çok fazla şey beklemezler ve çok fazla şey de verilmez onlara.

Karşılarındaki kişiye de bu mesajı vermişlerdir bir kere. Bir şey yapacağı zaman o mesaj akla gelir, "ona far ketmez nasılsa", -her ne ise- en iyisi olmak zorunda değil.



Bence bu durumun ilişki kalitesini düşürebilir bir hassaslığı var.

Arkadaşlıkta pek sorun olmayabilir de. (Olabilir de elbette)

İlişkilerde biraz ayıp oluyor.

Tanınmazlık gibi geliyor fark etmez denilince.

Sen olsan da olur olmasan da

Öfff! En fenası!

Aman kimseye demeyin bunu!

Vallahi oturur içine, yenilir yutulur laf değildir yani.

Hani demiştim bir ara; kalırsan sevinirim, gidersen çok üzülürüm, diye.

Düşünsenize, "kalırsan sevinirim, gidersen git, fark etmez!"

Demeyin sakın!



Her şeyin farkı var. Her şey, herkes faklı birbirinden...

Tatlar, mekânlar, kişiler, düşünceler...

Fark var diye zıt kavramlar var.



İkili ilişkilerde farklı olduğunuzun fark ettirilmesi değil midir çoğu kez sizi orada tutan?

"Sen herkes gibi değilsin."

Saçın bir başka, gözün, dudağın, gülüşün, yanağındaki gamzen.

Bir bütün olarak diğerlerinden farklı olduğumuz hissettirildikçe orada kalmıyor muyuz? Artık fark etmez olduğumuzda gitmek istemiyor muyuz? Ruhumuz gitmiyor mu en azından?

Gidiyor ve aşk bitiyor.



7'den 70'e herkes özel olduğunu bilmek ister. Özel, farklı, kıymetli.

Hayatınızda kim varsa deneyin, ondaki farkı söyleyin, ayna tutun görsün kendisini. Sözlerinizle, davranışlarınızla herkesten başka olduğu için, sahip olduğu güzel her şey için iki çift laf edin, onu çok sevdiğinizi söyleyin.

Bakın size doğru nasıl parıldayıp, içinizi ısıtacak.

Deneyin bir.

Garantili mutluluk diyorum, daha ne diyeyim:-)



25 Eylül 2009

Kendini keşfeden kadınlar




Hangi kadın istediği hayatı yaşıyor?

İstediği iş, istediği eş, istediği kadar çocuk, güzel bir ev, araba...
Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle mi?

“Aradığını bulmuş” kadınlar var elbette ama parmakla sayılacak kadar az. Onlar şanslı azınlık.

Kadınlara doğdukları andan itibaren, büyüdükçe giymeleri için elbiseler dikiliyor.
Her bir elbisenin üstlerinde iyi durması gerek.

Kız çocuğu; annesine yardımcı, abiye ve babaya itaatkar, sessiz, sakin, çok istemez, çok beklemez olacak...

Genç kız; öyle aşk meşk düşünmeyecek, dersine, okuluna bakacak...

Genç kadın; hayırlı bir kısmet bekleyecek ya da şanslıysa okuyacak, kariyer edinecek, kısmetini kendisi seçecek...

Kısmet seçiminden sonra, bu defa baba evindeki elbiselerini bırakıp koca evindeki elbiseleri giymeye başlayacak tek tek..

Kocaya itaat, ev işlerine “tam ve tek destek”, kocanın ailesine iyi gelin, kocanın kendisine iyi eş. Evde, sokakta, yatakta, mutfakta, banyoda, salonda, her yerde “iyi eş”.
Çocuklarına mükemmel anne...

Peki kadınlara soruluyor mu, aslında “sen ne istiyorsun” diye?

Kadınlar genelde 25-30’lu yaşlarına kadar “aslında ne istediklerini” bilmiyorlar. Sorgusuz sualsiz, kendilerine biçilmiş elbiselerin birini giyip, birini çıkarıyorlar.

Bir gün gelip dank ediyor! Ben bunların hangisini giymek istedim aslında? Hangisi benim seçimimdi, hangisi başkalarının?
Ya da benim seçimim olduğu halde hangi elbise üstüme dar geldi, bazen dikişleri patladı yanlardan, bazen bol geldi, kötü durdu üstümde?

Çevirir tüm ışıkları kendi üstüne, 7/24 sorgular kendini..

Sorular sorar birisi kafasında, derinden derinden...
O da cevaplar habire. Öyle bir tempo ki, yorulur soru-cevaptan. Sussun ister kafasındaki ses...

30’lu yaşlarda taşlar yerine oturmaya başlar, istenilenlerle istenilmeyenler belirginleşir. Soruların cevapları bir bir alınmaya başlanır.

Kadın o yaşa kadar, varsa eğer, çocuğuna adamıştır kendini.
Yoksa kocasına, o da yoksa ailesine.
Kendisi olamamıştır ya da olduğunu sanmıştır. Öyle görmüştür, fazlasını bilmiyordur belki...

Gün gelip kendini “keşfettiğinde” durup daha derinden düşünmeye başlar kadın.
Ben kimim? Aslında ne istiyordum, nerede olmak istiyordum? Şimdi neredeyim?

Hayatımın Keşfi
32 yaşındaki Duru, 29 yaşına kadar dans etmenin onu ne kadar mutlu ettiğini bilmiyor bile...
Bir tatil köyünde kocasıyla dans ederken keşfediyor.
Kocası yorulup bırakıyor, o tam 5 saat boyunca durmaksızın dansediyor...
Bu, öyle büyük mutluluk, öyle büyük bir keşif ki onun için.
İzleyen yıllarda da, hem tatilde hem yaşadığı şehirde dışarı çıkılabiliyorsa dışarıda bir kulüpte, yoksa evde deliler gibi dansediyor...
Dans onu başka bir boyuta alıyor, ışınlıyor hatta.
Dansederken onu üzen, düşündüren herkes ve herşey silinip gidiyor.

Derin bir mutluluk hali.

O güne kadar koca, çocuk ve kendisinden oluşan üçleme içinde, sadece sahip olduklarının mutluluk olduğunu sanarak ya da daha fazlasını bilmediği için ona verilen elbiseyi giyerek yaşamına devam ediyordu.

Keyif elbisesini keşfetti ve Duru bu elbisesinden asla vazgeçmiyor ve geç de olsa bu keyifli keşfinden son derece mutlu.

Aile Desteği

Bazı kadınlar belli bir yaşa geldikten, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirip, hayata kattıktan sonra kendileriyle bir başına kalıyorlar.
Kocaları yanlarında oluyor ama yıllanan bir evlilikse, paylaşımlar azalıyor, çiftler kendi dünyalarında yaşamaya başlıyor.

Bu kendi başına yaşanan dünya, genelde birbirinin tekrarı günlerden ibaret olabiliyor.

Gün gelip bir kıvılcımla yeni bir keşif aydınlanıyor...
Kadın şanslıysa, aile desteğiyle yaşamına taze kan getiriyor, heyecan ve renk katıyor.

Sema, 50 yaşında. O da çocuk ve kocayla gelmiş bu yaşına.

Çocuklarına adanarak geçirmiş yarım yüzyılını.
Onların yemeleri, içmeleri, arkadaşları, eğitimleri derken kendine ait bir hayatın da olduğunu unutuvermiş...
Onu nelerin mutlu edebileceğini bilmiyor.

Okuldayken herkesin ve kendisinin de bildiği resme olan yeteneği ve aşkı, bir gün bir kağıda karaladığı resimle tekrar can buluyor.
Karaladığı kağıdı gören çocukları ve kocası onu yüreklendiriyor, içinde yarım kalan aşkını tekrar yaşaması için onu bir resim atölyesine kaydettiriyorlar..

“Resim yaparken hisettiklerim tarif edilir gibi değil, renklerin içinde kayboluyorum, çizdiğim her bir kıvrım beni anlatıyor, kendimi çiziyorum, kendi rengimi, heyecanımı, aşkımı...
Kendimi bir gün bu kadar doğru ve düz bir yolla ifade edebilecegimi hiç düşünmemiştim. Ailemden bu konuda teşvik görmem de benim için büyük şans ve mutluluk.”


Evlenmeden, kendini çocuğa, kocaya adamadan yaşayan genç kadınlardan biri Derya, 25 yaşında, ailesiyle yaşıyor.
Çalışan genç bir kadın. Yıllardır ailesinin biricik, söz dinleyen, uysal, akıllı kızı.

Derya'nın da keşif zamanı gelip çattığında aslında içinde bir yerlerde uysal olmayan, söz dinlemek istemeyen, anne babasının kendine giydirdiği elbiseyi değil, yakası paçası bir tarafta paçoz bir pantolon ve tişört giymek istedigini keşfediyor...

“Onlar mutlu olsun, aman konu komşu, akraba benim için onlara laf etmesin, ben susarım, ben otururum, ben istemem, yeter ki onlar mutlu olsun...
Tatillere onlarla gidilir, bayramlarda dizlerinin dibinde isterler.
"Kendimi hep geride tutmuştum. Çünkü ben evin iyi kızıydım. "Hayırlı evlat" dediklerinden.
Evet onları mutlu etmek güzeldi, bundan mutsuz değildim ama ben “ben” değildim onların yanında.. En azından 1 yıl oncesine kadar.
İnsan yavaş yavaş çizginin diğer tarafına geçiyor galiba.
1 yıl az bir zaman gibi görünse de benim için çok yavaş ve zor ilerleyen bir süreçti...
Yeni Derya’ya alışmaları çok zor oldu...
Benim kimlik sorunu yaşadığımı görmeleri ve onları hala çok sevdiğimi bilmelerine rağmen, asıl istediğim “ben” olma sürecimde çok zorlandılar..
Yavaş yavaş alışıyorlar. Artık kendimle olmayı sevdiğimi, onlardan ayrı bir hayatım olduğunu ve bu hayatın beni özgürleştirip mutlu ettiğini gösteriyorum onlara.
Ayrı bir eve taşındım. Kendime ait eşyalarım, arkadaşlarım, kurallarım, büyük kısmı bana ait olan tatillerim ve bayramlarım var.
Ben içimdeki Derya’yı cok sevdim..Onu çıkarıp büyütmek istiyorum ve bundan sonra onunla yaşamak istiyorum."

Melek ve Şeytan

İnsan içinde ne çok kimlik saklıyor.. Aslında bu kimlikleri iki ana başlığa ayırmak en doğrusu. Seytan ve Melek..

Kadın, şeytan kimliğiyle bütün öğretilenlerden kaçıp kurtulup, asıl kimliğine kavuşmak istiyor ama Melek kimliği “kır bacagını otur” dedirtiyor..

İyi ol, hoş görün, itaat et, yalan söyleme, dedikodu yapma, iyi anne ol, iyi eş ol, iyi evlat ol, iyi arkadaş ol..

Kadının melek yanı ağır basıyor ama bazen de içindeki şeytana “hadi kalk gidip biraz çılgınlık yapalım, şimdiye kadar olduğumdan farklı olmaya ihtiyacım var” diyebiliyor..

Geçici çılgınlıklar sonunda, aslında asıl olmayı istediği kişi ortaya çıkıyor belki..

Ortaya çıkan kimlik , bir süre “tanınma savaşı” veriyor ama öyle ya da böyle o savaştan galip çıkılıyor..

İnsanın kendiyle ilgili keşiflerinden vazgeçmesi herşeye rağmen zor..Egemenliğini ilan ediyor bazen yeni kimliğiyle..Bazen yaşam şartlarını, standardını kökünden degiştirebiliyor, ülkesini, dinini değiştirebiliyor..

Doğru soruları sorup, doğru cevapları almış olması önemli..

Kadının içindeki “melek” sorulara yanlış cevaplar verdirmez..Bu yüzden kadınlar kendine güvenip keyifli keşiflere yolculuk etmekten çekinmiyorlar..

Yaşama sansı bir kere verilmiş insana, yaşadın yaşadın..Yaşayamadın geçmiş olsun..Tekrarı, yok, sağlaması da, oldu mu olmadı mı bakamıyorsun...

Keşfe çıkmadan önce kendimizi yanımıza alıp, sahip olduklarımızın ne kadarının bizi mutlu ettiğini görmek önemli..Çoğu zaman evreka! tarzında bir keşif olacak aramadan iz sürmeden, düşünmeden..

Dar gelen elbiseler dikişleri patlamadan once çıkarılıp bir kenara koyulacak.

Üzerine kendi beğendiği elbiseleri alıp giyecek..İsterse yeni elbiseleriyle kalacak eski hayatında, isterse yeni elbiselerini alıp başka bir hayat seçecek kendine..

Genelde eski hayat içinde kalıyor kadın ve yeni elbiselerinin de ona çok yakıştığını duymayı bekliyor, istiyor..

-Neye yeteneğiniz olduğunu denemeden bilemezsiniz.

Şarkı söyleyin banyoda, bu defa daha yüksek sesle, sanki konser veriyor gibi..Belki sesiniz çok güzel..Eğitim alarak çok önemli bir icracı olabilirsiniz? :-) Hayatınız renklenir? Fan kluplerine gelen maillere yetisemezsiniz? :-)
Belli mi olur?

-Telefonla konuşurken önünüzdeki kağıda daha sanatsal birşeyler çizmeye çalışın. Bırakın tavşan çizmeyi, imza atmayı, küpler yapmayı..Daha soyut çalışın..Resim sergisi açmak vardır belki kaderinizde? Yeteneğinizi köreltmeyin..

-Dansedin! Eşinizle dostunuzla gidin bir kulübe dansedin, yok ben dansetmeyi bilmem demeyin, bir deneyin. İçinizde yıllardır uyuyan bir dansçı var belki, uyandırın onu, tutun elinden deliler gibi dansedin!

-Gezginsiniz siz belki.. İçinizde tüm dünyayı gezmek isteyen bir seyyahla birlikte yaşıyorsunuz belki de birbirinizden haberiniz yok..Dürtün birbirinizi, alın bir seyahatname, okuyun, inceleyin, içinizde bir kıpırdanma olursa hemen bavulları toplayıp, biletinizi alın..Gidin bir dolaşın şöyle, gezin, görün..Gezdim, gördüm, “ben Hindistandayken”, “ben Guatemaladayken” diye başlayan cümleleriniz olsun..
Hem dünyayı keşfedin hem bu keşiften ne kadar mutlu olduğunuzu!

Dünya bir kerelik..
Yaşa ve git.
Döneme geri.
Kendin için yaptığın herşey kar, hepsi "iyi ki" hanesinde saklanacak kıymetli hazine..
Başkasının kendin için birşey yapmasını, kıtalar keşfetmesini bekleme..
Bul kendi kıtanı, yaşa üstünde, kur imparatorluğunu da...

Rastgele...

21 Eylül 2009

Para, para, para...



Çocukluğumdan aklımda kalan bir şarkı var..
Plağı vardı evimizde.
"Para, para, para
Varlığı bir dert, yokluğu yara"
Dilime dolandı şarkı.
Kimin olduğunu bilmiyorum, sözlerini arattım, film müziğiymiş.
Sözleri yazının sonunda.

Az önce televizyonda bir halk röportajı izledim..
Mendil satarak oğlunu okutmaya çalışan bir anneyle konuşuldu.
Paranın önemi nedir diye sordular..
Para önemli değil ama lazım, dedi.
Özet de bu zaten galiba.

Paraya yüklenen anlamla, mutluluk ya da mutsuzluk eş değerde.
Evet parasız olmaz.
Hatta samanlık falan da seyran olamıyor artık.
Ama parayla da olmuyor bazen...

Yine röportajda söylendi; adamın biri çok zenginmiş, kime yaklaşsa parasının derdine düşüyorlarmış, para istiyorlarmış.
Adam sonunda terkedip gitmiş ülkeyi.
Tanınmadığı, zengin olduğunun bilinmediği bir yerde yaşamaya başlamış.
Ne fena değil mi?
Gerçekten sevilip, istendiğinden bile emin olamayabilirsin.
Param için mi, yoksa benim için mi burada?

Ben hep söylerim, hesabını bilemeyeceğim kadar param olsun istemem.
İsteyeceğim bir şeyler olsun.
Bekleyeceğim, hayal edeceğim, alınca heyecan duyacağım.
Mutlu edebilecek minik tefek şeylerim olsun hayatımda.

Para çoksa, sahip olabileceklerim de sınırsız demektir ve sınırsızlık kaybolmaktır bence.
Dipsizliktir.
Karanlıktır sonunda...

Çocuklar için de öyle..
Mtv kanalında Sweet 16 diye bir program var.
16 yaşına giren gençlere büyük partiler yapılıyor.
Çocuğun hayran olduğu şarkıcılar davet ediliyor, çocuğa süpriz tabii.
Partide giymesi için çooook pahalı elbiseler alınıyor.
Genelde de yine çoook pahalı bir araba hediye olarak hazırlanıyor.

Çocuklara bakıyorum.
Çoğu fena halde şımarık.
İstedikleri olmuyorsa ya da aksilik çıkıyorsa parti planında, dünyayı anne babalarının başına yıkıyorlar...
Küfürler havada uçuşuyor, yol ortasında, mağazalarda ağlamalar, bağrınmalar, senden nefret ediyorum'lar.
Müthiş bir bozulmuşluk, yanında mutsuzluk, tatminsizlik...
Paraya endeksli ruh halleri...

Olmasın, bu kadar çok olmasın param.
Sınırsız sorumsuz, düşünmeden harcamayayım.

Olsun ama param..
Olmadan olmaz..
Makul ölçülerde harcayabileceğim kadar..
Yaşamaya yetecek kadar.
Hani amaç değil de araç olsun diye.

Ha, ama son zamanlarda biraz daha fazla olmasında sakınca görmediğimi düşünüyorum :-)
Aklıma koydum.
Kimin hayalinde ne varsa onu gerçek yapayım istiyorum.
Araba mı istiyor araba, ev mi, ev.
Bisikletse bisiklet.
Seyahat mi? Hay hay.
Borçlarını temizleyeyim mesela.

Tabii bu durumda sanırım zengin olmam gerekiyor:-)
Olayım zararı yok.
Tüm bunları yaptıktan sonra nasılsa param kalmayacak.
Hayallerinin artık hayal olmadığını gördüğüm insanların mutluluklarıyla geçinirim ben :-)

Birini mutlu etmekten geçiyor mutluluğun yolu.

Para isteyenlere para,
Hayallerinin gerçek olmasını isteyenlere, benim zengin olmamı dilemelerini söyler, mutlu bayramlar dilerim :-)

Girişte bahsettiğim şarkının sözleri..

Ggariptir insanoğlu neler yaratmış
Yarattığı her bugün
Dünü aratmış
Aklı ile her şeyin sırrını bulmuş
Kendi yarattığı putun kölesi olmuş

Para para para
İlle de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Çerçeveletir kimi asar duvara
Kimi onu bulunca dosdoğru bara
Kimi sıkar elinde
Çıkarır suyunu
Kiminin değiştirir güzel huyunu

Para para paraaa
İlle de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Üç şey demiş napolyon
Para para para!
İnsanlar öldürülür onun uğruna
Servetin ulaşsa da yüz milyonlara
Kefeninin cebine sığmaz
Bir tek lira

Para para para
İlli de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Unutmayın herşeyi yaratan biziz
Matbaada parayı basan ellerimiz
Sanmayın onun hükmü değişmez yasa
Para neye yarardı eller çalışmasa

Para para paraaaa
Parra da para parraaaa
Varlığı bir dert yokluğu yara

Para para para para para
Yokluğu başka dert fazlası bela
Para para paraaaa
İlle de para para para
Gömeceğim seni bir gün mezara
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...