Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

30 Mayıs 2011

Pronto Pronto :-) / Bir Roma Gezisi...



Bir telefon sözü "Pronto". Alo ya da efendim gibi.
Nameli ve neşeli bir sesi var, telaffuzunu çok sevdiğimden ve oradayken eğlence olsun diye sık söylediğimizden, yazıya bu başlığı seçtim:-)


Bu yazı; kendi gözlemlerim, internetten derlediğim tarihsel bilgiler, ilginç detaylar ve fotoğraflarla, hayatıma kattığım bir “iyi ki” nin daha belgesidir.
Yazıdaki tarihi mekan bilgileri internette önceden yazılmış ve yayınlanmış gezi ve tarihi bilgiler içeren makalelerden alınmıştır. Ben sadece birkaç şey ekledim, çıkardım, düzenledim.


Beni tanıyanlar bilir. Konuşmayı severim ben:-)
Uzun uzun, detay detay, heyecanlı, hararetli...
Ben yazmayı da seviyorum.
Okuyacağınız yazının özeti:
Uzun uzun, detay detay, heyecanlı, hararetli:-)


Çok fazla fotoğraf ve video çektik.
Fotoğraf çekmeyi ekstra sevdiğimden fotografik kareler yakalamaya da çalıştım.
Bu yüzden, Roma görselleri dışında, öylesine çektiğim fotoğraflar da olacak.


Dikkatinizi çeksin, hala yazıya giremedim, Allah kolaylık versin size:-)


Hadi başlıyorum:


Soğuk bir kış öğleden sonrası telefonum çalıyor, telefondaki ses Mayıs ayında İtalya’ya gitmek ister misin? diyor.
Nasıl, ne zaman, niçin, nasıl yani?
Bir dakika, gitsem mi gitmesem mi diye düşünürken mayıs ayına geliyoruz. Pasaport, vize, uçak, otel rezervasyonu derken kendimizi Roma’da buluyoruz.:-)
Şu anda otel odasında buradaki ilk günümüzü yazıyorum.


Uçak yolculuğuna alışalı birkaç yıl oldu. Korkum meşhurdu. Yurtdışı için onca fırsat varken korkum yüzünden gidememiştim.
Zaman içinde korkular uçup gidiyormuş.


Bayılıyorum diyemem tabii. Kalkışta ve inişte hayli sıkıntı çekiyorum. O hızla yerden kalkmak ya da inmek hala çok ürkütücü geliyor ama iniş ve kalkışta kitabıma gömülüyorum, odağımı değiştiriyorum, sanki orada değilmişim gibi kandırıyorum kendimi.
Kanıyorum da:-)
Neyse ki bulutların üstüne çıkıp, sakin sakin gökte süzülmeye başladığımızda ben de sakinleşiyorum.
Hatta bakınız, fotoğraf bile çekebiliyorum:-)






Roma...
İnsan bazen uyandığında ben neredeyim, burası neresi, hangi yıldayız, saat kaç, diye bilinç kaybı yaşar ya:-) Bu sabah kalktığımda saat farkını unutarak kurduğum alarm da aynı şeyi hissettirdi.
Bir saat erken uyanmış oldum, herkes uyuyor, ne yapayım, ne yapayım?
E, yazayım bari dedim ve buradayım.






Biz burada altı kişiyiz. Uyumlu bir grubuz. Neşeliyiz, eğleniyoruz.
İlk günümüz harika geçiyor. Otele yerleşiyoruz, bir saat dinlenip, kendimizi Roma sokaklarına vuruyoruz.


Kaldığımız otel metro hattına yakın. Bu çok avantajlı bir durum çünkü görmek istediğimiz birçok yere metroyu kullanarak kolaylıkla ulaşıyor olacağız.




İlk günün programına İspanyol Merdivenleri’ni koyduk.
Zaten bulunduğumuz yerden 6 durak ötede. 15 dakikada gidebileceğiz. Önce metrodan biletimizi alıyoruz. Otelimizin olduğu Manzoni’den biniyoruz metroya, Spagna’da iniyoruz. Metrodan çıkıp bir iki dakika yürüdükten sonra karşımıza İspanyol Merdivenleri çıkıyor. Çok kalabalık, herkesler fotoğraf çekiyor, çektiriyor. Ortaköy’deki köprü ve cami manzarası önünde fotoğraf çektirmek isteyen turistleri anlıyorum:-)
Biz de pozlarca çekiliyoruz. Cıvıl cıvıl, dünyanın her yerinden insan var.













Merdivenler 1723 yılında yapılmış. 138 basamak. Yapıldığı zaman dünyanın en uzun merdivenleriymiş. Merdivenlerden indiğinizde, hemen karşınıza Fellini tarafından yapılan bir havuz çıkıyor.










İngiliz Şair John Keats’in burayı ilk gördüğünde ‘Neşe dolu bir yaz tembelliği bulutu’ demiş. Yaşadığı ev; İspanyol Merdivenlerinin hemen altındaki Spagna Meydanı’nda (Piazza del Spagna) zaman içinde müze haline getirilmiş.
Bu ev aynı zamanda İspanyol Büyükelçiliği olarak da kullanılmış. Zaten meydan ve merdivenler adını buradan almışlar. Turistlerin dinlenme, mola, sohbet yeri.
Zamanında da aşıkların, yazarların, şairlerin buluşma noktasıymış.


Merdivenlerin üst tarafında 16. yüzyıldan kalma ikiz çan kulesi olan bir kilise var. Trinity Di Monti Kilisesi. İçeride ayin var. Fotoğraf çekiyoruz çekinerek, onlar orada dini ritüellerinde, biz fotoğraf derdindeyiz ama fotoğraf çekmeden oradan çıkmak da günah yani. Öylesine güzel.
















Yoruluyoruz ve artık karnımızı doyuracak yer bakıyoruz. Önerilmiş bir yer var, arıyoruz, buluyoruz, Leonardo adında güzel, şirin bir İtalyan restoranında oturuyoruz.
(İspanyol Merdivenleri'ne arkanızı dönün, sola doğru yürüyün, ilk sola dönüp biraz yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak.Orada yemeden Roma'dan dönmeyin!)












Herkes farklı bir İtalyan lezzeti sipariş ediyor ve daha ilk günden tüm tatları denemiş oluyoruz. Lazanya, pizza, makarna, tiramisu. Hepsi birbirinden lezzetli. Tiramisu bizim yaptığımızdan çok daha lezzetli. En çok ona heyecan duyduk ve sevdik. Pizzaları genelde ince hamurlu. Çok büyük bir lezzet farkı ya da üstünlüğü var mıydı? Bana göre yoktu ama tabii ki lezzetliydi.






Pizzanın bilinmeyen tarihi hakkında çeşitli rivayetler var, Sizin için araştırdım.


Kıymet bilin azıcık:-)






İsrailliler, Mısırlılar ve diğer antik orta doğu kültürleri, çamur fırınlarda pişirilen mayasız, yassı ekmekler yerlermiş. Ekmek bugün ülkemizde ve Yunanistan'da hala kullanılan pideye benzermiş.






O yıllarda Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar gibi eski Akdeniz insanları ekmeğin üzerini zeytinyağı ve yöreye özgü baharatlarla çeşitlendirirlermiş. İtalya'nın alt tabakasından oluşan Napoli'de inanışa göre pizza daha bilindik bir stilde yaratılmış.






1800'lerin sonuna doğru Raffaele Esposiyo adlı bir fırıncı, kraliyet ailesi bireylerinin ziyareti için bir yemek hazırlamış.


Hikâyeye göre; İtalyan Kral Umberto ve kendisine eşlik eden Kraliçe Margherita bahsedilen bölgede dolaşıyorken, kendilerini etkilemek ve ateşli vatanseverliğini göstermek isteyen Raffaele, İtalya'nın renklerini simgeleyen, kırmızı domates, beyaz mozzarella ve yeşil fesleğenin üstünde olduğu, kraliçenin onuruna ismini koyduğu yassı pizza ikram etmiş.

Yani, pizzaların kraliçesi ve aynı zamanda da kraliçelerin pizzası “Margherita” böyle ad bulmuş.


Kral ve kraliçe öyle etkilenmişler ki Raffaele'nin hazırladığı yemeğin ünü bütün dünyaya yayılmış. Sonuçta yemek, herkes tarafından o kadar hızlıca beğenilmiş ki, diğerleri de taklit etmeye başlamış.


1900'lerin başlangıcında, pizza rotasını Amerika'nın şehirlerine doğru çevirmiş, New York'a ve Chicago'ya, İtalyan nüfusunun daha fazla göçmesinden dolayı küçük kafeler, İtalyan mutfağının favorisine menülerinde yer vermeye başlamışlar. İkinci dünya savaşının sonunda Amerikan askerleri uzaktan gelen bu yemeğin popüler olmasına yol açmışlar. Bugün pizza Amerika'da beyzbol ve elmalı turta kadar Amerikalı, kökeninden ve renkli hikâyesinden dolayı İtalyan.


















Karnımızı doyurduktan sonra İspanyol Merdivenleri’nin tam karşısında İtalya’daki en ünlü markalarının mağazalarının sıralandığı Via Condotti ‘ye gidiyoruz. Armani, Bvlgari, Louis Vuitton, Channel, Versace, Yves Saint Laurent gibi mağazalar harika vitrinleriyle yan yana dizilmişler. Yürüyoruz, vitrinlere bakıyoruz, tabii yalnızca bakıyoruz:-)
16 bin Euro’ya bir ayakkabı, 38 bin Euro’ya bir çanta alarak yurda dönmeyi gönül istiyor ama cüzdanlarımız duruma sessiz kalıyor. :-)
















Akşam, otele dönüş yolundaki şirin bir kafede kahve, çay ve sohbet molasında yarını planlıyor, otelimize dönüyoruz.








İkinci gün kahvaltıdan sonra şehir turu yapmaya karar veriyoruz. Ama önce Roma Pass Card alacağız. Metroyla Termini garına gidiyoruz. (Bu gara tren ve metro ağlarının buluşma noktası denebilir. Otelinizi buraya yakın seçerseniz ulaşım sorunu yaşamazsınız.)


Pass Card’larımızı alıyoruz, garın olduğu meydandan otobüsümüze biniyoruz. Bu kartla 3 gün boyunca tüm toplu taşıma araçlarını kullanıyor olacağız. Ayrıca, ilk iki müzeyi ücretsiz olarak görebileceğiz. Şehir turumuz harika geçiyor. Hava oldukça sıcak ve güneşli ama otobüsün üstü açık ve biz üst tarafta olduğumuz için nefis bir rüzgâr bize eşlik ediyor.











Şehir turu otobüsümüz, şehrin tarihi ve turistik yerlerinde duruyor, isteyen istediği yerde inip vakit geçiriyor. Bir sonraki otobüsle turuna devam edebiliyor.
Biz önce Colesseum’u görmek istedik. Aldığımız Roma Pass Card’la hem para ödemeden hem de sıra beklemeden Colesseum’a giriveriyoruz.
İçeri girmeden dışarıdaki Eski Roma döneminden kalma kırmızı kostümleriyle genç ve yakışıklı gladyatörler ufak bir bahşis karşılığı fotoğraf çektiriyor grubumuzdaki arkadaşlarımızla. Gladyatörlerin dokunmayı sevdiğini anlıyoruz:-) İşimizi çabucak bitirip oradan uzaklaşıyoruz:-)






Colesseum
Asıl adı Flavium Amfitiyatrosu. Colosseum adı, eskiden bu eserin yakınında bulunan devasa bir heykelden dolayı verilmiş. (Colossale “çok büyük, devasa, muhteşem” anlamına geliyor.)
M.S 70 yılında İmparator Vespanianus tarafından başlatılan inşaa işlemi, M.S. 82 yılında Titus tarafından bitirilmiş.








4 katlı, çevresi 527 metre, yüksekliği ise 50 metre.
80 adet girişi varmış.
İçerisi üç ana kısma ayrılmış: Arena, podyum ve mahzen.
Colosseum'un seyirci kapasitesi tahminen 50 ila 90 bin kişi.
Sosyal statüye göre ayrılmış üç tur sıra koltuk varmış.
Herhangi bir tehlike anında çıkış kolaylığı olduğu için, imparator ailesi, soylular ve senatörler için en alt; 138 basamak merdivenle çıkılan üst bölüm ise köleler, kadınlar ve fakirler için ayrılmış.
Askerler, kâtipler, özel öğretmenleri eşliğinde öğrenciler ve yüksek mevki sahibi yabancılar için de özel bölümler hazırlanmış.





İlk yapıldığı zamanlarda zemin tahtaymış; üzerine insanlar can pahasına dövüşürken akan kanı emsin diye kum serilmiş. Artık bu zemin kaplaması yok. Bu yüzden arenanın altıdaki koridorları ve tünelleri rahatlıkla görebiliyorsunuz. (Biz de düz bir zemin bekledik doğrusu fakat ortada gördüğümüz alan labirent gibiydi.)

Colesseum’un asıl yapılma amacı halkı eğlendirmekmiş. Deniz savaşları yeniden canlandırılırmış, mitolojik dramalar sahnelenirmiş. Fakat zamanla burası suçluların, esirlerin ceza amaçlı ölesiye dövüştürüldükleri, hayvanların birbirlerinin üzerine salındığı, kimi zamanda insanların hayvanlara karşı dövüştürüldüğü kanlı bir arena hâline gelmiş.

Colesseum’da sabah hayvan avları, öğlen halka açık infazlar, öğleden sonra gladyatör yarışmaları gerçekleştirilirmiş. O gün dövüşmesi planlanan gladyatörler geçit töreninde “Selam sana imparator, az sonra ölecek olan bizler seni selamlıyoruz” derlermiş.








Colosseum’un hemen yanındaki bu tak Yahudilere karşı kazanılan zaferin anısına, İstanbul’a Konstantinopolis adını veren İmparator Konstantin tarafından MS 315’te dikilmiş.






                              Tarihi mekanı fon yapıp fotoğraflar çektik...





                    Magnet koleksiyonuma harika parçalar ekledim.














Colesseum’la vedalaşıp otobüsümüze binerek Âşıklar Çeşmesi’ne gittik.
Nam-ı diğer, Ayrılık Çeşmesi:-)

Gruptaki arkadaşlarımızdan biri Âşıklar Çeşmesi derken ağzından ayrılık çeşmesi çıktı. Meğer İstanbul’da bir Ayrılık Çeşmesi varmış. Gerçi hiç birimiz duymadık ama:-) Artık yoksa da inşa ettirecek en kısa zamanda çünkü aşık çiftten birinin ağzından aşk yerine ayrılık çıkınca olmadı.:-)


















Fontana di Trevi Roma’nın en ünlü Barok yapısı. Nicola Salvi tarafından 1762 yılında tamamlanmış.
26m. yüksekliğinde ve 20m. genişliğindeki çeşme, Roma’nın en geniş ve ünlü çeşmesi.

Bu görkemli yapı hakkında çeşitli rivayetler var. Fontana Di Trevi'nin Türkçe karşılığı "Aşk Çeşmesi" değil. "Fontana", çeşme anlamına geliyor. "Trevi" ise özel isim. Yani binalarının bir cephesine çeşme yapılmasına izin veren ailenin soyadı Trevi. Yani aslında hiç bir dilde Aşk Çeşmesi olarak anılmayan bu çeşmenin adı Trevi Çeşmesi oluyor.

Bir başka bilgiye göre, çeşmenin ana figürü deniz tanrısı Neptün, iki Triton heykeli ile çevrelenmiş.
Çeşmenin Aşk Çeşmesi olarak anılması, eserin merkezini oluşturan at figürlerinin, Platon’un aşka dair felsefesini betimlemesinden dolayı imiş. Çeşmedeki heykeller aşkın vahşi, hırçın, sakin, uysal yönlerini temsil ediyor. Heybetli çeşme ortada Neptün, yanlarda bereket ve sağlık tanrıçaları ile süslenmiş.

Bir başka kaynakta da Fontana Di Trevi adını, çeşmenin bulunduğu yerdeki üç yolun birleşmesinden aldığı söyleniyor. Tre İtalyanca üç demek.
Buyrun bakalım:-)
En iyisi sizin paşa gönlünüz hangisine inanmayı seçiyorsa ona inanın. Adına Ayrılık Çeşmesi demeyin yeter. :-) )

Roma Belediyesi Âşıklar Çeşmesi'nden her gün yaklaşık 3 bin Euro topluyormuş ve toplanan paralar ise Roma'daki muhtaç insanlara yardım amacıyla kullanılıyormuş.
Hava oldukça sıcak, hepimiz yanıyoruz, kollarımız, boynumuz amele yanıkları içinde:-) Allahtan ince bir şeyler getirmişiz yanımızda ama getirdiğimiz hırkalar, ceketler bavul bekliyor seyahat boyunca.

Yine de yağmur olmamasına ve güneşe seviniyoruz.

Sıcak ve yorgunluk hareketlerimizi yavaşlatıyor artık.
Otobüsümüze binip şehir turuna çıktığımız noktaya, Termini’ye geri dönüyoruz. Oradan otelimize gitmek için Manzoni'ye.














Burayı çok sevdim ben. Sakin, huzurlu... Birkaç restoran var yolumuzun üstünde. Masalar kaldırıma konulmuş. Hoşumuza gidiyor, samimi, sıcak. Manzoni’deki binaların hepsi tarihi. İnsanlar ev olarak mı kullanıyorlar yoksa binalar boş mu, anlayamadık pek. Dışarıda yaşamsal bir emare göremedik çünkü.

Akşam yemeğimizi Manzoni’deki restoranlardan birinde yiyoruz. Bu defa risotto deniyoruz. Ben daha önce yememiştim. Çok bayılmıyorum ama yine de farklı bir lezzet tattığım için seviniyorum. Şarap eşliğinde sohbetle bir Roma akşamını daha sonlandırıyoruz.








Sonraki günün planında Vatikan var. Sabah erken saatte gitmek gerekiyor. Biz geç gittiğimiz için, yaklaşık bir saat sıra beklemek zorunda kaldık. Ama değdi.


Hıristiyanlığın en büyük kilisesine girerek başladık Vatikan gezimize. Devasa bir yapı. Dantel gibi işlenmiş rengârenk tavan süslemeleri ve heykelleriyle başımızı döndürüyor. Kiliseye girmeden, dışarıdaki görevliler sizi şöyle bir süzüyorlar. Eğer minik etek ya da şort giymişseniz, bir de askılı hafif dekolte bir bluzunuz varsa içeri alınmıyorsunuz. Erkekler de şortla giremiyorlar. Bu yüzden Vatikan ziyareti gününüzde kıyafet seçimine dikkat.










Ve işte size Vatikan tarihi:


Vatikan, dünyanın hem nûfus, hem de yüzölçüm açısından en küçük ülkesi.
Papalık ile İtalya arasında 11 Şubat 1929'da imzalanan Laterano Antlaşması ile kurulmuş. Roma'nın kent sınırları içinde, bağımsız bir devlet ve mutlak monarşiye dayalı bir yönetim uygulanıyor.
Roma'nın ortasında, etrafı duvarlarla çevrili Vatikan'ın yüzölçümü 440 bin metrekare, nüfusu ise yaklaşık 2000 kişi.




Katolikliğin merkezi olmasından dolayı uluslararası arenada söz sahibi. Vatikan'ın devlet başkanı olan Papa, aynı zamanda tüm Katoliklerin ruhani lideri. Bayrağı ve milli marşı olan Vatikan'ın 90 İsviçreli muhafızdan oluşan küçük bir ordusu da var. Para birimi Euro. Bütçesi; katoliklerden kesilen kilise vergisi, âidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil-bono gelirleri, bankacılık ve fâiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirlerle basın yayından elde edilen reklam gelirlerinden oluşuyor.




Devlet başkanı konumundaki Papa, ölene kadar görevde kalıyor.
Yılda üç milyon kişi Vatikan'ı ziyaret ediyor. Vatikan'a giriş ücretsiz.



İlginç Notlar:


- İçerisindeki 13. yy.dan kalma bronz St. Peter heykelinin ayağı, burayı ziyaret eden milyonlarca kişi tarafından öpülerek aşınmış.


- Bir diğer önemli heykel Michelangelo’s Pieta, 1972 yılındaki saldırıdan sonra cam bir fanus içinde korunmakta.


- Katedralin içinde günah çıkarmak isteyenler için ayrı dillerde günah çıkarma odaları bulunmakta.


- Piazza San Pietro ( San Pietro Meydanı ) Vatikan’da Papa’nın halka seslendiği yer, Pazar günleri Katoliklerin buluşma yeri.


- Michelangelo, Sistina Şapeli’nin tavan freskleriyle uğraşırken, Papa, sabırsızlıkla eserin ne zaman bitirileceğini sorunca, Michelangelo kabaca, “benim için mümkün olan en kısa zamanda!” deyivermiş. Papa, küplere binmiş, iskele üzerine fırlayıp asasıyla Michelangelo’ya vurmaya başlamış. Bunun üzerine işi bırakan Michelangelo’nun geri gelmesi için Papa tam 500 duka altını vermek zorunda kalmış


- Papa’nın koruyucuları olan “İsviçre Muhafızları” turuncu-lacivert çizgili kostümleriyle nöbet tutarlar.


- Papalardan Aziz Petrus’a Hz. İsa tarafından cennettin anahtarı verilmiştir. Ve bu anahtar papalardan papalara geçmektedir. Dolayısıyla genelde papa ve Aziz Petrus heykellerinin elinde bir anahtar bulunur.


-Yeni Papa seçimi, eski Papa’nın ölümünden sonraki 15-20 gün içerisinde başlar. Dünyanın dört bir yanında görevli 118 kardinalden oluşan Kardinaller Meclisi, yeni Papa’yı seçmek için Sistine Şapeli'ne kapanır ve Vatikan'ın özel korumaları İsviçre Muhafızları kapıları kilitleyip yeni Papa seçilinceye kadar çıkmalarına izin vermez.


Bu seçim sürecine "kilitli" deniyor. Oy pusulaları iki kez katlanıp 50 santimetrelik gümüş bir kadehe atılıyor ve iki sabah, iki öğleden sonra olmak üzere günde 4 oylama yapılıyor. Oyların üçte ikisini alan isim yeni papa oluyor; ancak yedinci oylamada bir isim seçilmemişse kural değişiyor ve bu kez oy çoğunluğunu sağlayan isim yeni Papa olarak seçiliyor.


İsim belirlenemediği sürece oy pusulaları kimyasal bir madde karıştırılarak siyah duman çıkaracak şekilde yakılıyor. Vatikan'ın bacalarından çıkan siyah duman, papanın seçilemediği anlamına geliyor. Seçim olduğunda ise pusulalar kimyasal madde karıştırılmadan yakılıyor ve beyaz duman çıkararak "Yeni Papa seçildi" mesajını veriyor.






Vatikan'dan sonra Roma dondurması keyfi yapmak üzere Blue Ice dondurmacısını aramaya koyuluyoruz, o da önerilenlerdendi. Buluyoruz, yiyoruz. Roma'ya gidip dondurma yemeden dönmüyoruz.


Otelimize gidip dinlenerek, akşam yemeğimizi, orada olduğumuz sürece yediğimiz en güzel lazanyayı ve tiramisuyu yapan Leonardo’da yemeye karar veriyoruz.


Roma’da pizza, makarna, lazanya, risotto ve tiramisu yedik çoğunlukla. Ama en çok yıldızı Leonardo’ya verdik. O yüzden yine buradayız.
Yine şarabımız, yine sohbetimiz, yine güzel bir Roma akşamı.
Yemekten sonra İspanyol Merdivenlerini bir de gece ışıklıyken görelim, diyoruz.
Görüyoruz, daha çok seviyoruz.


Otelimize dönüp yarının planını yapıyoruz. Bulunduğumuz yere çok da uzak olmadığını düşündüğümüz Trastevere adında alışveriş konusunda ünlenmiş bir sokak var, çok yakınında da açık hava pazarı. Gelmişken iki yeri de görelim, bir şeyler alalım istiyoruz.


Planı yapıyoruz, görmek istiyoruz, yola da çıkıyoruz, lakin hedefe ulaşamıyoruz:-)


Yanlış yollara sapıyoruz, yanlış otobüslere biniyoruz, harikayız! :-) Ama neyse ki grup son derece uyumlu, bir saatlik yanlış istikamet yolculuğunu, Roma’nın görmediğimiz yerlerine yaptığımız günlük tur olarak nitelendirip güle eğlene tadını çıkarıyoruz. Tabii otobüs hıncahınç dolana, sıcak ve havasızlık sıkıştırıp trafik tıkanana kadar:-)

Sıkıntı var yani:-)


Haliyle hepimizde bir bezginlik baş gösteriyor. Uçağa yetişmemiz gerek, vakit daralıyor, hala mevkiye varamadık, ne kadar gideceğimiz meçhul...
Ayrıca bu gidişin bir de dönüşü var.
Hemen ortak bir karar alıyoruz ve ilk gördüğümüz metro durağında inip kös kös otelimize dönüyoruz:-)
Otel görevlilerinden aldığımız bilgiye göre hırsızlığın had safhada olduğu bir yere gidiyorduk, paramız cebimizde kaldı tesellisiyle bir de kendimizi avutuyoruz.


Dönüş yolu.

Servisle hava alanına doğru yola çıkıyoruz.
İyi ki gelmişiz. İyi ki bu altı kişiyle gelmişiz.
İnsanlar birbirini en iyi tatilde ve seyahatte tanır derler, bir de askerlikte galiba da, bizim bu konuyla pek alakamız yok. :-)

Seyahatimiz de tatilimiz de çok keyifli geçti. Kimse kimseye tavır yapmadı, herkes iyi niyetliydi, eğlenceliydi, anlayışlıydı. Ortak kararlar alabildik, uyum gösterdik kararlarımıza. Arkadaşlarımızdan ikisinin harita okuma ve yön bulma konusundaki başarısını da söylemeden geçemem:-) Bir kere daha grazie:-)


Seyahat bitti, anlattım ama şehirle ilgili izlenimlerim de var.


Hadi size reklam arası, gidin, çayınızı kahvenizi alın, tuvaletinize gidin:-)


288 dakikalık dizi tadında oldu bu yazı, farkındayım:-)


Ama ben dedim, yazmayı seviyorum:-)


Tamam, herkes döndü mü?


Devam ediyorum:-)


Roma kozmopolit bir şehir, ziyaret eden turistlerin dışında, orada yaşayanlar da karma. Birçok milletten insan var. Çinliler mesela.
Roma’da yaşayan Çinli çok, hatta mahalleleri bile var.


Bangladeşliler her yerde. İşporta tezgâhları ve sokaklardaki hediyelik eşya tezgâhlarının neredeyse hepsi onların. Her köşe başında çanta, şapka ve şemsiye satıyorlar. Fakat biraz rahatsız edici halleri var. Göz göze gelmemek lazım. Sattıkları herhangi bir şeyle ilgilendiğiniz anda yanınızdan ayrılmıyorlar. Alacağınız da yoksa, bu durum biraz can sıkıcı olabiliyor.

Şehir muazzam korunmuş bir tarihe sahip. Binaları, meydanları, heykelleri, bina süslemeleri oldukça etkileyici.
Neredeyse her bina dini figürler, melekler, mitolojik kahramanlarla bezenmiş.

Roma çok ses çıkaran bir şehir:-) Devamlı teyakkuz halinde. Ya ambulans geçiyor acı acı sireniyle, ya polis aracı, o yoksa itfaiye. Sanki bir yerlerde hep kazalar oluyor, suçlar işleniyor, bir yerler yanıyor gibi. Tedirgin oluyorsunuz...

Metroyu genelde çalışanlar kullanıyor.
Gün içinde turistlerle; akşam saatlerinde yorgun, çalışmış, işini bitirmiş eve dönmeye can atan kesimle doluyor.

İlk gün ben kapıya sıkışıyorum. Kapı çok çabuk kapanıyor çünkü.
Alın işte bu da kanıtı:






 
Çok gülüyoruz.:-) Bir sonraki iniş binişlerimizde çok daha dikkatli oluyoruz. Kapının önünde birikip kapı açılır açılmaz iniveriyoruz.

Genelde İngilizce bilmiyorlar ya da tercih etmiyorlar.
Polislerin çoğu bilmiyor mesela. Bir de hiç kibar değiller.
Bir şey sormak için yaklaşıyorsun, elleriyle no no, diyorlar. Yahu bir dur, belki senin dilini konuşacağım.
Kendilerini yardımseverlikten ve güler yüzden sınıfta bıraktık.
Kostümlerini de sevmedik hatta, hıh! :-)
Yani İtalya, modanın göbeği, insan güzel bir kostüm yapmaz mı polisine? Cık, cık, cık ,cık...
Restoran ya da kafelerdekiler genellikle İngilizce biliyorlar ama İtalyan İngilizcesi, bazen zor anlaşılıyorlar ama neyse ki bir şekilde anlaşıyoruz. Otelimizdekilerle pek sorunumuz olmadı ama onlar da bizi çok eğlendirdi:-)
Resepsiyonistlerin hepsi çok yaşlı.








İlk gün bizimle ilgilenen görevlinin yarını görebilmesi için dua edecektik, o derece yani:-)
Sadece bir işe konsantre olabiliyorlar ama konsantrasyon sağlamaları da oldukça güç:-) Gece vardiyasındakini gözümüz tuttu bir. Kibar, aklı başında, iki işi aynı anda yapabilen, yardımsever, sakin, neşeli biriydi. Adı Fausto.
Grazie Fausto. :-)

Kaldığımız otel üç yıldızlıydı. Termini garına ve metroya yakınlığını esas aldığımız için yıldızı pek önemsemedik. Temiz bir yatak, günlük temizlenen bir oda, banyo ve tuvaletin düzgün, temiz olması yeterliydi; akşamdan akşama gidip yatacaktık nihayetinde. Bu anlamda otelin beklentimizin biraz üzerinde olduğunu bile söyleyebilirim.

Genel olarak memnun kaldık ama kahvaltısını da sevseydik iyiydi:-) Roma’da genelde domuz eti yenildiği için, yemeklerde ve kahvaltıda seçmek durumunda kaldık ve birkaçımız kahvaltının üç ana ögesi olan, salam, jambon ve sucuğu yiyemedik.

Geriye sadece kaşar, reçel ve tereyağı kaldı. Peynir yok, zeytin yok, domates, salatalık, yumurta hak getire... Neyse ki içeceklerde sıkıntı yoktu.
Gözünü sevdiğimin Türk kahvaltısı...
En zayıf kahvaltıda bile bu beşli baş tacımızdır bizim.

Neyse, kaderimize razı olup, elimizdekilerle karnımızı doyurduk. Çok kötü değildi elbette ama alışkın olduğumuzun dışında olduğu için biraz eksik kaldık. Ama olsundu. Bu da tadımızı kaçırmadı elbette. Akşam ve öğlen yemeklerimizi, şarabıyla, tatlısıyla yiyerek kahvaltıyı telafi ettik.









Görülecek birçok yer vardı mutlaka ama dört gün Roma için fazla denebilir.


İtalya’ya turla gitmek; daha planlı ve rehber eşliğinde bilgilenerek daha çok şehir gezmek de bir seçenek. Ama biz kendi seçeneğimizi de sevdik. Sadece Roma’yı gördük, şehirlerarası uzun yolculuklar yapmak istemedik ama yine de kendi planımızı kendimiz yapıp keyfimizce gezip dolaştığımız için mutluyduk.












































Roma’da hiç susamıyorsunuz. Her yer çeşme çünkü:-) Gittiğinizde bir şişe su alın, boşaldıkça gördüğünüz ilk çeşmeden doldurun. İçilebiliyor ama tadını sevmedim ben. Marketten de su aldık onu da sevmedik. Kesin onlar da çeşmeden dolduruyorlar, tadı aynı. :-)


Ulaşım pahalı değil. 1 Euroya tek geçişlik metro bileti alabiliyorsunuz. 4 Euro'luk bilet alınca da 24 saat istediğiniz kadar inip binebiliyorsunuz.


Ama gider gitmez 25 Euro verip bir Roma Pass Card almak daha akıllıca. Tüm toplu taşıma araçlarını üç gün boyunca sınırsızca kullanabiliyorsunuz. Üstelik iki müzeye ücretsiz girebiliyorsunuz ki Colesseum'um girişi 16 Euro. 3 günlük ulaşımı da eklerseniz zaten kazançlı çıkıyorsunuz.






Yemek için pahalı diyebiliriz. Türkiye'nin iki katı geliyor fiyatlar. Biz hem lezzetli hem makul fiyatlı yerler seçtik. Yediklerimiz 10-15 Euro civarıydı. Yani bir pizza ve içecek yaklaşık 25-30 TL ye karşılık geliyor. Aynı yemeği 40-50 TL'ye yemek de mümkün.


Biz öğle ve akşam yemeklerimizi yayılarak, sohbetle, şarapla yedik. Sadece bir kere vakitsizlikten ayaküstü yedik ve gördük ki Roma'da daha hesaplı ve ayaküstü karın doyurmak da mümkün. Pizza dilimleri satan pizzacılardan, doyuracak büyüklükte dilim pizza ve içeceği toplamda 5 Euro'ya alabilirsiniz. Bu da bir seçenek.


(Vatikan'a giderken soldaki sokaklardan birinde Alice pizzacısında yemenizi tavsiye ederim. Patatesli pizzasını özellikle.)


Şehir temiz değil o kadar. Çöp arabaları gördük sıklıkla, hatta kadın çöp toplayıcıları vardı çok. Fakat yine de temiz değil işte. Metroları bakımsız, kirli.

Roma’da trafik kurallarına da pek riayet edilmiyor. Bizi havaalanından otelimize götüren şoför Türk asıllı bir trafik canavarıydı bence:-) Evet kesin öyleydi.


Girilmeyecek yollara giriyor, motosikletlilerin üstüne gidiyor, trafiği felç ediyor; bas gaza yavrum, bas gaza kıvamında bir sürücü:-) Ama neyse ki neşeli biriydi, gerginliğimizi aldı bu haliyle.

Halkı güler yüzlü değil pek. Bu bakımdan doğrusu pek yabancı hissetmedik. Türklere benziyorlar çok. Gerçekten Roma’da mıyız yoksa hala İstanbul’da mıyız, ayıramadık:-)

Şimdiye dek İtalya dâhil 4 ülke gördüm. İçlerinde kendimi en iyi hissettiğim, burada yaşayabilirim diyeceğim tek yer Hollanda oldu. İnsanlarının her göz göze geldiğinizde aydınlanarak gülen yüzü, tertemiz sokakları, olağanüstü doğası, kanalları, üstünde sükûnetle yüzen ördekleri, yemyeşil sessizliği, kurallı, düzenli hayatları beni benden almıştı. Ve burada yaşayabilirim, demiştim. Maalesef Roma için bunu diyemedim.

Gittik, gördük, eğlendik, güldük, yedik, içtik. Tamam.

Yani…

Arrivederci Roma:-)



27 Nisan 2011

Öyle bir geçer zaman ki...






Zaman gerçekten öyle bir geçip gidiyor ki...

Yaşla mı ilgili, bilmiyorum.

Sanki yaşadıklarımı başka biri yaşıyor gibi...

Ben izliyorum sanki.



Hepimizin önünde yaşamsal planlar var...

Kendimizle, işimizle, çocuklarımızla, ailemizle ilgili.

Heyecanla belki endişeyle bekleşiyoruz. Belki beklemiyoruz, sükûnet içindeyiz.

Hepsi tek tek gerçekleşecek…

Bir bakacağız olmuş bitmiş…

Çocuklar büyümüş, hedeflere varılmış ya da yolda kalınmış...

Vakit geçmiş, bir şeyler olmuş.

Ve biz yaşlanmışız.



Tadına vararak yaşamak, her anını anlamlandırmak...

Belki yaşamın bu hızını kabullendirebilir.



Gençken yapacak çok şey var! Ama yanında yapmamak için bir dolu sebep.

Şımarıklıklar, burun kıvırmalar, mazeretler, hemencecik öfkelenmeler ve moral bozuklukları ile geçip gidiyor zaman. Geçip gidiyor önümüzden.

Bu gidişe öylece bakıyoruz. Hiçbir şey yapmadan, öylece bakıyoruz sadece.



Gençken yapacak ne çok şey var!

Ama yapmıyoruz.

Yaşlanınca da yapacak çok şey olacak ama "yapamayacağız"

Biri demişti; ruhum genç, her şeyi yapmak istiyor ama bedenim bana ihanet ediyor, yapamıyorum.

Hareket kabiliyetimiz sınırlanıyor bir kere.

Yolda bazen ürkek, minicik, bebek adımlarıyla yürüyen yaşlı kadınlar, adamlar görürüm...

İşte o anlarda içime bir coşku gelir, şükrederim defalarca; yürüyebiliyorum, istersem koşabilirim. Nereye gitmek istersem gidebilirim. Bir cesaretleniyorum yaşamaya...

Yükseliyorum...

Ama yükselmek için aşağıdaki birini mi görmek lazım ki?



Bazen diplere düşüyoruz ya…

Bir daha hiç çıkamayız, kimse, hiçbir sebep bizi o kuyudan çıkaramaz gibi gelir ya…

Belki öyle anlarda neler yapabileceğimizi düşünmek iyi gelir?

Sağlıklı olduğumuz için, vaktimiz olduğu için, paramız olduğu için, tüm uzuvlarımız eksiksiz çalıştığı için, hayatımızdaki sevgili insanlarımız için, bizi mutlu eden ne varsa onlar için...

Çıkar mıyız o karanlık dipsiz kuyulardan?



Denemek lazım.

Teslim olmamak lazım.

Kontrolü elden bırakınca içimizdeki bizi öyle pek de sevmeyen öbür biz, meydanı boş bulup çıkıyor, hakkımızda ağza alınmadık laflar ediyor, özgüvenimizi zedeliyor, var olan durumu iyice dramatize edip, elimizi kolumuzu bağlayarak çözümsüzlüğe inandırıyor.

Gözümüzdeki ışığı üfleyip söndürüyor zevkle...

O kötü biri.



Ona inanmayı seçebiliriz elbette. Desteklendiğini bilerek daha da coşacak, sizi o dipsiz kuyunun altındaki dibe çekmeye devam edecek büyük bir iştahla.

Sonunda da derin mutsuzluğunuzdan mutlanarak, sizi melankolinizle baş başa bırakıp çekip gidecek.

Artık siz odalara mı kapanırsınız, uyur musunuz, ağlar mısınız, bağırıp çağırır mısınız, doktorlara mı koşarsınız, ilaçlara mı sarılırsınız, orası onu ilgilendirmez. O kendine düşeni layığıyla yaptı.

O arada ne oldu? Er ya da geç sonlanacak ömrünüzün bilmem kaç saati ya da günü aktı gitti.

Karanlık.



Birkaç gün kalsa ömrümüz, o ”kötü biz’e” teslim oluşumuza yanar mıyız sizce?

Hani o mutsuzlukla bozuk para gibi harcadığımız saatlerimiz, günlerimiz ömrümüze eklenemeyecek ya, gitti gider ya…



Yaşamak bir garip geliyor bana bazen.

Oyun gibi. Yiyoruz, içiyoruz, yatıyoruz, kalkıyoruz, güneş doğuyor, gece oluyor, yaz geliyor, kış geliyor kavga ediyoruz, eğleniyoruz, ağlıyoruz, gülüyoruz. Bir dolu zıtlık, bir dolu uyum bir arada bir şeyler yapıp duruyoruz. Geri sayım devam ediyor o arada...

Aslında çok cesur olduğumuzu düşünüyorum bir de. Yani günün birinde hepimiz gideceğiz buralardan... Ne zaman ve nasıl bilmiyoruz ama yine de yeni güne korkusuzca uyanabiliyoruz.



E, n’apayım yani?

N'apalım?

Kendi egemenliğimizi ilan edelim o zaman...

Yaşamın içine yayılalım iyice.

İçimizdeki o kötü sesli, kötü kalpli, çirkin, yaramaz, şımarık, tatminsiz ve bizi hiç ama hiç sevmeyen, bizim için minicik bir iyilik düşünmeyen “biz”e bir sağ, bir de sol kroşe çakalım:-)

Düşsün yakamızdan, sussun, bizi sevmeyi denesin azıcık…

Yapamıyor mu? Bırakın kendi haline, sökün atın, defedin gitsin diyemiyorum, çünkü bir yerlere gidemez kendisi, sizin bir parçanız ya, o bakımdan.

Yapacağımız ne? Ona iyi olmayı öğretmek belki.

Ya da asıl biz'e, iyi olan biz'e, bizi sevmesi, sayması, özen göstermesi, dinlemesi, yol göstermesi, sakinleştirmesi ve çok ama çok sevmesi için izin verelim. Ona bırakalım meydanı, başımızın üstüne çıkaralım. Gözünün içine bakalım. Bırakalım biri teslim alacaksa bizi, o alsın. Ona ellerimizi kaldıralım, tamam, sana teslimim, al beni, ne yaparsan yap, diyelim.



O'dur bizi pamuklara sarıp iyileştirecek olan. Hastalanmamıza bile izin vermeyen, bize, hep o yaşlı amcaların, teyzelerin, minik, bebek, ürkek adımlarını gördüğümde gelen yaşam enerjimizi verecek olan.



İçimize bir iyi, bir kötü biz var.

Bir yazımda biz üç kişi yaşıyoruz; ben, keyfim ve kâhyası, demiştim.

Son zamanlarda dördüncü kişiyi fark ettim. Hani o kötü olan.

O hep oradaydı da ben şimdi fark ettim. Kodladım, etiketledim, şekillendirdim.

Hiç güzel değil o.

Güzellik seviyorum oysa her yerde, her şeyde...

E, o zaman ne işim var ki onunla?

Bire karşı üçüz şu anda.

Beni teslim almaya çabaladığında size yazdıklarımı hatırlayacağım ben de...



Hayat geçip gidiyor.

Baş döndürücü bir hızla.

Gün bitiyor, hafta bitiyor, ay bitiyor, yıl bitiyor…

Hayat bitiyor.



Gün gelecek yaşlanacağız.

Yapılacaklar, yapmak istediklerimiz olacak ama biz "yapamayacağız."

Takatimiz olmayacak, ağzımızın tadı olmayacak, ruhumuz ayakta olsa bile bedenimiz yarı uykulu bize ihanet edecek.



Annem, ben diyet yaparken şunu demişti; “Kızım dişiniz kesiyorken yiyin.”

Dişimiz kesemeyecek zamanı gelince, bizim olmayan dişlerimiz olacak ağızlarımızda, gençken kütür kütür dişlediğimiz elmalardan aynı tadı alamayacağız. Dişlerimiz elmaya yapışıp kalacak belki de:-)



Aklımıza düşeni anında hayata geçiremeyeceğiz, kolumuzu bacağımızı istediğimiz, içimizden geldiği gibi oynatamayacağız; gözümüz keskinliğini yitirecek, ne uzağı, ne yakını adam gibi göremiyor olacağız; kafamızın üstünde, boynumuza asılı, başucumuzda, çantamızda, oramızda buramızda dünyayı net görebilmek için bir dolu yedekli gözlüğümüz olacak...



Saçlarımız dökülecek, boyumuz kısalacak, derimiz kırışacak, damarlarımız görünecek dışarıdan, bakışlarımız buğulanacak.

Nasıl bir bakış açısıysa bu yaşlılığa:-)

İsterseniz sizi yaşlandırmayalım Nuray'cım, diyen ilahi bir ses duyacağım az sonra, göreceğim günümü :-)



Tamam, yaşlanmak da güzel diyeceksiniz, bir dolu şeyi aşmış bitirmiş, huzura ermiş olacağız falan. Ama bir kulübe gidip dans edemeyeceğiz mesela…

Evde oturup çocuklarımızın ziyaretini bekleyeceğiz. Torun torba seveceğiz.

Geçmiş gitmiş günlerimizi en ince ayrıntısına kadar hatırlayacağız.

Sabahın köründe uyanacağız. Zaman geçmeyecek, gün bitmek bilmeyecek. Tavuk gibi erkenden uyuyacağız. Hatta televizyonda bir şeyler izlemeye çalışırken uyuklayacağız, içimiz geçecek, hadi yatağına geç dendiğinde; uyumuyorum, gözümü dinlendiriyorum diyeceğiz:-)

Tiyatroya sinemaya gitmeye cesaret etmişsek, karanlık ya, gönlümüze göre uyuyacağız. :-)

Belki nasılsın dendiğinde, nasıl olayım, gün dolduruyoruz işte, diyeceğiz...

Günlerimiz, gün doldurmakla geçecek, tatsızlaşacak, artık bitsin diyeceğiz belki.



Yok, ben bu yaşlılıktan çekeyim elimi.

Hiç iyi tarafını bulamadım:-)

İçimdeki kötünün işi bu kesin.

Yaşlılarınız size yaşlanmanın iyiliklerini söyler kesin. Vardır mutlaka iyi tarafları da.

Ben de yaşlanayım isterim.

Tüm yazdıklarımı yaşayayım.



Annem hastalanmadan önce yaşlanmakla ilgili takıntılarım vardı. Otobüste, yolda, orada burada yaşlı insanları incelerdim çaktırmadan. Nasıl damarlar çıkmış, off, cildi kırışmış, ay bu benekler de neyin nesi, saçlar da gitmiş. Durup durup soru sorayım isterdim onlara. Yaşlanınca hayat nasıl görünüyor oradan? Ne yapmak lazım gençliği mutlu geçirmek için?

Bakın ben gencim, hadi söyleyin, ne yapayım?

Bir dolu deli saçması düşünce…



Annem hastalandı.

Durum ciddi. Doktorlar çok geç falan diyor. Yapılacak bir şey yok.

Nasıl yani, nasıl yani, diye şaşakalıyorsun...

Annemin yaşı falan silinip gidiyor. Yaşamak ve sağlık çıkıyor gün yüzüne.

Ve sonra gördüğün her yaşlı insan için şunu düşünüyorsun;

Ne şanslı, bu yaşa kadar sağlıkla gelebilmiş...

Ne şanslı, ne şanslı...



Ben de, siz de şanslılardan olalım.

Yaşlanalım, buruşalım, kısalalım, gözlerimiz birbirimizi seçemesin ama yaşayalım.

Tadını çıkara çıkara hem de.

İçimizdeki bizi, keyfimizi ve kâhyasını baş tacı edelim.

İçimizdeki kötünün hakkımızda ya da hayatımızdaki olaylar ya da kişilerle ilgili söylediklerine gülüp geçelim.



Elimizde ne varsa bizi mutlu eden, yatıp kalkıp şükredelim.

Şükrettikçe sadece bizi mutlu edenleri görelim, bayan kötü çekilsin köşesine, bizi bir daha mutsuz edemeyeceğini anlasın, haddini bilsin...

Sevelim, sevildiğimizi hissedelim, sevdiğimizi hissettirelim.

Çözümsüz hiç bir şeyin olmadığını bilelim.

Olan ya da olmayan her şeyin bizim için hayrı olacağını düşünüp, olmayan şeyler için üzülmeyelim.

Genişleyelim, geniş geniş, ferah ferah bakalım.

Dapdar alanlara hapsetmeyelim düşüncelerimizi, hislerimizi, davranışlarımızı.

Ne olacaksa oluyor, ne olmayacaksa olmuyor.

Elimizden geleni yapıp durmayı, susmayı, beklemeyi bilelim.

Teslim olalım sakinliğe, huzura...



Yaşamak da yaşlanmak da, hızla geçen zaman da bize değmeyecek o zaman.

Söylenmeden, üzülmeden, kırmadan, kırılmadan, mutlulukla bitireceğiz yolculuğumuzu.

Yaşama sıramızı devrettiğimiz çocuklarımız devam edecek bu döngüye.

Onlar bari bizim sükûnetimizi alsınlar da ne geliyorsa onu yaşasınlar.



İyi yaşayalım, iyi yaşatalım.

Ömrümüz sağlıklı olsun.

Ruhla, bedenle.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...