Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

23 Kasım 2015

Unutmadan



Aklımdayken yazayım dedim. Ne yazacağımı bile unutacak yerdeyim.

Etrafımdaki neredeyse herkes aynı şeyi söylüyor: 
Her şeyi unutuyorum.

Eskiden annelerimiz çocuklarının isimlerini karıştırırdı. Bütün çocukları sayar da sonunda bizim adımızı bulurdu.
Ben de anneme benzedim.
Ama o kadarıyla kalsam iyiydi. Küçücük mutfakta tezgâhla dolap arasında gidiyor hafıza. Dolabı açıp bakıyorum boş boş. Niye açtım? Tezgâha geri dönüp neye ihtiyacım olduğunu görerek hatırlıyorum sebebimi. Hadi bu basit, benim jenerasyonumda çoğu kimse yaşıyor bunu. Ama mesela sabah almam gereken ilacımı alıp almadığımı hatırlayamamam tehlikeli artık. Öğle vakti almam gerektiğini hatırlayıp, ya sabah içtiysem diye o dozu atladığım oluyor.

Bunlar devede kulak, dedirtecek bir hikâye dinledim yakın bir zamanda. Kuaförümle ne kadar bunadığımızı konuşurken o anlattı. :-)
Ortaköy’den Kuruçeşme’ye bir arkadaşıyla buluşmak için çıkıyor. Yürüyerek gitmek istiyor. Yolda bir arkadaşı arıyor. Yolun yarısına kadar telefonla konuşuyor.  Bir anda telefonunu dükkânında unuttuğunu hatırlıyor. (!) Geri dönüyor. Dükkâna gelinceye kadar da telefonla konuşmaya devam ediyor. Dükkana vardığında şarjı bitiyor. O anda anlıyor ki telefon elinde! 
Nasıl ama? :-)
Yemek yiyip yemediğini bile hatırlamıyormuş, o kadar yani. :-)

Annem gözlüğü gözündeyken yana yakıla gözlüğünü arardı. Ablam da aynını yapıyor. Üstelik biri boynuna asılı, biri kafasında biri de gözündeyken, gözlüğümü bir yerde mi unuttum diye panikliyor:-)
Çoğumuzun isim hafızası tertemiz. Tanıdıklarımız gittikçe azalıyor.
Telefonunun alarmını kuruyorsun da niye kurduğunu bilmiyorsun. 
Şuursuzlukta zirvedeyiz. :-)

B12 vitamini en favori vitaminimiz oldu artık. Hap kesmiyor, iğne oluyoruz.  Hadi 40-45 yaşından sonra artık yaşlanmaya başlıyor bütün hücrelerimiz, beyin de payına düşeni alıyor ama gençlere ne oluyor? Günü yaşıyor, dünü unutuyorlar. Bizden daha hızlılar. Hadi bizde birkaç kırık dökük anı ve fotoğraf var eskiye dair. Onlar son birkaç saatlerini bile unutacak haldeler.
Artık hiçbirimiz telefon numaralarını ezberlemiyoruz. Telefonun hafızasına emanet, rehberimiz olmadan bir hiçiz. Sapa bir yerlerde şarjımız bitse ortada kalacağız. Birinden telefon bulsak bile kimi arayacağız? Numarası yok. Yakınlarımızın numaralarını bir kâğıda yazıp cüzdanımıza koyalım bari. 
Cüzdanımızı evde unutmadığımız bir gün şarjımız biterse iyi olur. :-)

Gülüyorum da, hiç de komik değil aslında. Bazen endişeleniyorum. Bu gidiş nereye? Yaşımız kaç daha? Bu haller yaşlılık halleri değil miydi? Kafamızda bin düşünce, halledilecekler, halledilemeyenler, beklentiler, geçmiş, gelecek, hepsinin eli kolu yakamıza yapışmışken kafa karışıyor haliyle. İki üç gün öncesi bile hiç yaşanmamışçasına silinebiliyor.

Aslında unutmanın iyi bir tarafı da var. Düşünsenize yaşadığınız her anı, her duyguyu, gördüğünüz, konuştuğunuz herkesi, konuşulanları, rakamsal her şeyi hatırladığınızı? Bu hatırladıklarımızın içinde öfke, hüzün, nefret ve acı da var. Nasıl baş edebilirdik?  
Beyin travmatik yaşanmışlıkları silme eğilimindeymiş neyse ki ama o zaman dilimine ait başka verileri de silebiliyormuş yanında. Mutsuzlukla birlikte depo mutluluklarımız da uçup gidiyor...

Kitap okumak, radyo dinlemek, stresten ve sizi üzecek kişi ve olaylardan, haberlerden olabildiğince uzak durmak, iyi uyumak, bulmaca, iskambil, satranç gibi zihni aktif tutacak oyunlar oynamak, temiz havada spor yapmak, yürümek, sosyal aktivitelere katılmak, insanlarla iletişimde olmak, sigara ve alkolden uzak durmak, arkadaş ve aile ilişkilerini sıkı tutmak, yabancı dilde kelimeler öğrenmek, planlı yaşamak, sağlıklı bir beyne sahip olmamız için yapmamız gerekenler.

Bir de iyi besleneceğiz ki beynimize yeterli besin gitsin, beyin sermayeden yemesin.
Sermaye az malum. :-)

Aşağıda internetten alıntıladığım unutkanlıkla ilgili iki test var. Hangi seviyede olduğunuza bakın bakalım. Artık yaşlı genç dinlemiyor malum. Tehlikeli sınıra varmadan önlem almakta fayda var.


Testi 1

• Sık kullandığım telefon numaralarını zor hatırlıyorum
• Eşyalarımı koyduğum yeri hatırlamıyorum
• Okumayı bıraktıktan sonra kaldığım yeri hatırlamakta güçlük çekiyorum
• Alışverişe çıkarken alışveriş listesine ihtiyaç duyuyorum
• Randevuları, tarihleri, organizasyonları unutuyorum
• Alışverişe çıktığımda neler yapmayı planladığımı unutuyorum
• Tanıştığım insanların isimlerini hatırlamakta güçlük çekiyorum
• Televizyonda izlediklerimi hatırlamakta güçlük çekiyorum
• Söylemek istediklerimi ifade etmekte zorlanıyorum
• Dilimin ucuna gelenleri söyleyemiyorum
• Tanıştırılan insanların isimlerini hemen unutuyorum
• Bir başkasını dinlerken aklımdakileri unutuyorum
• Yazı yazarken, bilgisayar ve hesap makinesi kullanırken hata yapıyorum
• Tek bir konuya yoğunlaşamıyorum
• Okuduğum şeye konsantre olamıyorum
• Söylenenleri hemen sonra unutuyorum
• Yaptıklarımın iyi olduğundan emin olabilmem için yavaş yapmak zorundayım
• Kafamın içi boşalmış gibi hissediyorum
• Günlerden hangi gün olduğunu unutuyorum

Puanlama:

Asla: 0
Seyrek: 1
Bazen: 2
Sık sık: 3

Değerlendirme:

0 - 15 puan: Hafızanız çok iyi, sorun yok. Normal yaşantınıza devam edebilirsiniz.

15 - 25 puan: Küçük sorunlar başlamış, dikkatli olun.

25 - 35 puan: Sınırdasınız. İleride sorun çıkmaması için önerileri uygulayın.

35 puan üzeri: Uzman yardımı almanız gerekir.

Test 1 Kaynak: milliyetcomtr 


Test 2

Vereceğiniz her "Evet" cevabı için kendinize 1 puan verin.

•  Hafıza sorunu yaşıyor musunuz?
•  Bir işe konsantre olurken zorlanıyor ve sık sık kafanız karışıyor mu?
•  Çok iyi tanıdığınız birinin zaman zaman ismini unuttuğunuz oluyor mu?
•  Çoğu zaman geçmişle ilgili bazı ayrıntıları hatırlayıp da dün ne yaptığınızı unuttuğunuz anlar oluyor mu?
•  Haftanın hangi gününde olduğunuzu unuttuğunuz oluyor mu?
•  Bir şeyleri aramaya kalkıp da sonradan ne aradığınızı unuttuğunuz oluyor mu?
•  Ailenizden birileri ya da arkadaşlarınız, sizin eskisine nazaran daha unutkan     olmaya başladığınızı söylüyorlar mı?
•  Sıklıkla zihinsel bir yorgunluk hissediyor musunuz?
•  1 Saatten fazla bir işe konsantre olamadığınızı hissediyor musunuz?
•  Sık sık anahtarınızı unuttuğunuz oluyor mu?
•  Sürekli söylediğiniz bir şeyi tekrar ediyor musunuz?
•  Bir şeyleri öğrenirken artık zorlandığınızı hissediyor musunuz?
•  Bazen yapmaya çalıştığınız bir şeyi bir anda aslını unutuyor musunuz?
•  Herhangi bir şey için kullanacağınız rakamları, bir yere not etmeden hatırlayamıyor musunuz?

PUANLAMA

1-5: Hafızanızla ilgili büyük bir probleminiz bulunmuyor, ancak sizin yine de hafızanızı daha da keskinleştirmek için doğal takviyeler ve güçlendiriciler kullanabilirsiniz.
6-10: Hafızanızın kesinlikle bir güçlendiriciye ihtiyacı var, beyniniz zor durumda. Unutkanlıktan kurtulmak için kimi egzersizler uygulamalı ve stresten uzak durmalısınız.
11-14: Önemli ölçüde hafıza düşüşü yaşıyorsunuz ve bunun üzerine bir şeyler yapmak zorundasınız. Bir uzmana görünüp bu hafıza düşüşünün nedenini araştırmalısınız. Belki de stres hormonlarındaki dengesizlikten de böyle bir sorun yaşıyor olabilirsiniz.

Test 2 Kaynak: Danışman Psikolojik Hizmetleri

17 Kasım 2015

Tatlı Sözlük


Küçük çocukları konuşturmak, o küçümen dünyalarındaki filozof hallerini izlemek hem eğlenceli hem şaşırtıcı gelmiştir hep..
Yeni nesil çocukların anneleri ne yiyip ne içiyorsa artık, çocukları inanılmaz bir zekayla doğuyorlar. Acayipler hatta:-)
Bazen korkutucu.!
Ama içlerinde saf ve belli ki çok hassas olanları da var..
Nasıl biliyor, ne arada öğrendi, bunu nasıl düşünebildi, demiyor muyuz her duyduğumuza şaşırarak..
Çok akıllılar, çok eğlenceliler, çok tatlılar.. smile ifade simgesi
Twitter'da "Tatlı Sözlük" kullanıcı adıyla bu minik bilginlerin veciz sözleri yayınlanıyor.
Canınız sıkıldığında girin okuyun.
En sevdiklerimi yayınlıyorum...
Yüzünüzde kocccaaaaman bir gülücükle bitireceksiniz.
Garanti:-)
****
-Kızım, sana süt yapayım mı?, "Yorulmak istiyosan yap, ne diyim!", Elifnaz Yücel (5.5 Yaşında)
"Anne, ben aşık oldum, içim dışıma fırladı gitti resmen", Emre Gürbüz (5.5 Yaşında)
Hapşıran komşumuz "hep birlikte yaşayalım" deyince: "Anne ben bu kadınla birlikte yaşamak istemiyorum!", İlay Çarık (4.5 Yaşında)
-Kızım, ne o elindekiler?, "Tükürdek yiyorum anne", İlk kez çekirdek yiyen Sıla (4 Yaşında)
""Anne, beni ne güzel yapmışsın.Teşekkür ederim", Lal Ege (3.5 Yaşındayken)
"Anne,hangi elbisemi giyiim?",- Kırmızı çiçekleri olanı giy,o sana çok yakışıyor, "Hayır anne! Ben istediğimi giyicem!", Ekin (4.5 Yaşında
Alışverişte: "Bakar mısınız! Bu ayakkabıların 10 numara küçüğü var mı acaba?", Tara Güner (6 Yaşında)
-Oğlum oraya çıkma olur mu?,"Olur değil anne!!", Arhan (2.5 Yaşında)
''Anne, bazen kalbin acıdığında arkanı dönüp yalnız kalmak iyi gelebilir'', Jülide Ela Özant (4 Yaşında)
4 Aylık kardeşi yanağını ısırmaya çalışınca: "Biz yemek değiliz kardeşim, annem ve ben insanız.",
-Yatalım mı? Uykun geldi.,"Senin uykun gelince yatalım", Eda (6 Yaşında)
"Anne, sağduyu, sağ gözünle bakmak mı demek?", Onur Efe Peker (4.5 Yaşında)
Kendisine kızan annesine: "Sen galiba beni gözden çıkardın!", Ada Can Gümüş (4 Yaşında)
-Eğer hasta olursan, dondurma yiyemezsin., "Ben zaten dondurma yediğim için hasta oluyorum", İlkim(5 Yaşında)
Banyoda açık olan suyu kapatıp:"Bu suyun sonu var anne, ben mi önemliyim, dünya mı?", Arda (6Yaşında)
-Gaz çıkaran arkadaşı için:"Anneeee, gelir misin! Mert içini odama boşaltıyo", İlkim Naz Yamak(4.5 Yaşında)
Dişi sallanmaya başlayınca:"Annecim, dişlerim dökülünce de beni sevecek misin?", Ediz Demir (5Yaşındayken)
-İleride karına pırlanta alma tamam mı, "Üzgünüm anne, O ne isterse almak zorundayım, O'nu mutsuz edemem", Ediz Demir (3.5 Yaşında)
"Annecim sen eğilme, karnında bebek büzüşmesin. Ben yaparım işleri...Bir doğsun onu sıvıra sıvıra yiycemben" , Nisa Ayyıldız (5 Yaşında)
"Annecim, kızmana gerek yok.Konuşarak anlaşabiliriz, sakince anlat bana", Kerem (4 Yaşında)
Çiçek hastası olduğunu öğrenince:"Anne, yapraklarım da çıkcak mı?", İrfan Yıldız (5 Yaşında)
"Anne, kör ne demek sana öğreteyim mi?'' -Neymiş öğret bakalım, "Kör demek, erkek demek'', Aytuna(3,5 yaşında)
''Siz bana neden 6 yaş verdiniz ki ?Ben daha kendimi o kadar büyük hissetmiyorum. '' Beste (6 Yaşında)
Misafirlikte: "Anne eve gitmek istiyorum", - Neden oğlum, daha yeni geldik, "Evimdeki huzuru burada bulamıyorum", Oğuz (9 Yaşında)
"Anne, uyuyamıcam, uykum ağzımdan kaçtı", Kayra Gürbüz (3.5 Yaşında)
Annesi kızınca: "Bana öyle bakma anne! Kalbimi deliyorsun", Yağmur Kır (6 Yaşında)
İşten dönüp koltuğa uzanan babasına: "Oh oh ohhh! Biz burda boyama yapalım, sen orda keyif çatıştır!", Sina (5 Yaşında)
Kola siparişi veren yan masaya müdahale ediyor: "Kola içerseniz, gerilirsiniz!"= Geğirirsiniz, Ege (4 Yaşında)
Komşunun köpeği 5 yavru doğurunca: "Yuh! Bu köpek saymasını bilmiyo galiba", Eralp (5 Yaşında)
-Dikkat et tatlım, yağ çok kızgın., "Niye kızmış ki? Ben bişey yapmadım", Burçak Atalay (3.5 Yaşında)
"Sorun bende değil anne, sorun sende. Sen benim istediğim gibi yemek yapamıyorsun", Lale Koşan (5.5 Yaşında)
"Anne, kardeşimi göbeğinde taşımana gerek yok, yumurtla O'nu, sonra kuluçkaya yatarsın", Zehra Aydın (4.5 Yaşında)
Annem babamı öpünce, babamın gözleri kalp kalp oluyo", Büşra Yıldızdoğan (4.5 Yaşında)
Pırasayı görünce: "Benim kendime ayit lezzet sırlarım var, bu yemeyi yiyemem!", Görkem (6 Yaşında)
Annesi yemeği yakmış: "Burun şişirici bi koku var burda. Yine mutfak deneyi mi yapıyodun?", Ege (4.5 Yaşında)
"Anane bugün seni çok üzdüm ama karnımda çok kurt var galiba, kurtlandım sanırım" , @KayraBarlas(3.5 Yaşında)
Kendisine bakan yaşlı teyzeye :"Bana neden bakıyorsun? Yoksa bi fotoğrafımı mı istiyorsun?" Hüner (4 Yaşında)
"Anne benim karnım susadı" Baran (3 Yaşında)
"Baba, böyle inatçı olmaya devam edersen, daha çok kel olucaksın, haberin olsun", Alya Güneş (5 Yaşında)
"Sündüs'ü buzdolabına koyalım orda beklesin, ben büyüyünce çıkarırız, evleniriz.", Yiğit (5 yaşında),(Sündüs 25 Yaşında)
"'Yengemi kaybettim ve düştüm''= Dengesini kaybetmiş ve düşmüş, Şule (4 Yaşında)
-Kızım, eğer balık yersen çok akıllı olursun, "Kendi çok akıllı olsa bu tabakta olmazdı, beni nasıl akıllı yapıcak?!", Çağla (5 Yaşında))
-Neden uyumuyorsun kızım?, "Annecimm vucudum uyudu, sıra gözlerimde, şimdi onları da uyutucam", Delfin (4.5 Yaşında)
"Ceren ablacım, senden ayrılırken gözlerimden duygular fışkırıyo." Deniz Karagülle ( 3 Yaşında)
"Ben seninle oynamak istemiyorum hala, ben yaşlı kızla oynamak istiyorum"=Babaannesiyle oynamak istiyormuş, Demir (4 Yaşında)
"Kocaman bir midem var, şişkoladım artık" Eren (3,5Yaşında)
"Artık abla oldum, bezimi kendim bağlayabilirim!"Ece (3.5 Yaşında)
"Baba, gerçekten akıllı bi beynin varsa; bana kumandalı araba alırsın!", Atakan (5 Yaşında)
Gece altına kaçırmış: "Annee, koş koşşş, sen bana ıslak pijama giydirmişsin.", Yasin Efe Dirik (3 Yaşında)
Aşık olduğu 22 yaşındaki abla, yüzük almak için paran var mı diye sorunca: "Sünnet paralarım var", Samet (7 Yaşında
Komşularının oğlunun tüp bebek olduğunu öğrenir: "Ya çocuğun tüpü biterse?..... Yazık valla!", İrem Yalın (5 Yaşında)
Üzgünlüklerimi siler misin annecim vütven?"= Gözyaşlarımı siler misin?, Selin Yurdageç (3 Yaşında)
Anne ayaklarıma kara su indi, biraz daha yürürsek o suda boğulucam!", Güneş Öztop (6 Yaşında)
Allah Baba'nın kulakları tıkanmış olabilir. Hep dua yaptım duysun diye, hiç konuşmadı benle" Cem, (5 Yaşında, ana dili İngilizce)
"Şu an sinirlerim üflemeye ve kızmaya başladı.", Kayra Barlas (3.5 Yaşında)
Anne, içimde bi mutlu varr", Rlif (4 Yaşında)
Su içerken koynundan içeri su dökülünce: "Annecim, gönlümden içeri su girdi", Umut Alp (4 Yaşında)
Grip olan annesini öpmek ister: - Tatlım, öpme, hastalığım sana geçmesin, "Annecim, öpiim de benim iyiliğim sana geçsin", Zeynep İşler (4.5)
Tatil demek; okul dememek!", Ecrin (5 Yaşında)
Bana Türkçe konuşmayı öğrettniz! Neden şimdi de İngilizce öğrenmemi istiyosunz? O zaman İngilzce konuştursaydınız beni bebekken!", Gökalp-5
Anne neden benimle konuşmuyosun, küs müyüz?, -Hayır canım, film izliyoruz, "Ama beni rahatsız edebiliğsin, ben kızmam", Sudelal (3 Yaşında)
Banyodan çıktıktan sonra buruşmuş ellerine bakıp: "Anneaaa, ellerim eskimiş!", Telvin (2 Yaşında)
İşte böylee:-)
Çocuklar, çok yaşayın emi:-)

21 Ağustos 2015

Bir Gün Ortadan İkiye Kırılır


İlk yarısı sevinç, ikinci yarısı hüzün.

Bir araya geldiğinizde sohbetin dibini bulamadıklarınız vardır hani. Konu konuya bağlanır, iç içe geçer, daldan dala atlanır, dedikodu yapılır, ağlanır, gülünür...
O da öyle. Konuşmaya doyamadıklarımdan.

Onu anlatmıştım daha önce burada: ( Yaşamak için Sebebiniz Var mı? )
Dualar etmişti tanıyan tanımayan herkes.
Tanımadan sevmişlerdi onu pek çok.

O gözlerinin içi gülen, bıcır bıcır konuşan kadın son altı aydır biraz sessizleşti.
Ne yapsın? Nelerle savaşıyor. Konuşmaya hali yok ki.
Bulantıyla ve kusmayla ve hatta ağrılarıyla samimi. Artık benimle değil.
Onlar yalnız bıraktığı zaman da uykuya sığınıyor. Dolayısıyla konuşamıyoruz.
Olsun.
O uyuyorken dinleniyor ya, ateşkes var ya vücudunda.
Konuşmasın benimle. Yeter ki uyusun dinlensin.
Yanındayken nefes almaya korkuyorum. Hareketsiz oturuyorum ki uyanmasın, savaş başlamasın.

Bir dönem içinde yangınlar var. Buz yiyerek söndürmeye çalışıyor. Buzlu soğuk sular, soğuk meyve suları içiyor. Yok, yine dinmiyor yangın...

Bir zaman geliyor;  ne buz, ne su, ne yemek... Ağzını bağlıyor bu defa. Ama yine de damar yoluyla da olsa aldığı her besin onu zorlayarak, yorarak ağzından çıkmayı başarıyor.

Burnundan midesine giden hortumla mücadelesi ayrı bir macera...
Her ameliyat sonrası yaşadığı ayrı sıkıntı, bağırsaklarına bağlı torbayla yaşamaya çalışması ayrı...

Onlarca ameliyat geçirdi büyüklü küçüklü... Kaç kereler vücudunun bir yeri iyileşirken, diğer yeri bozulup acil müdahaleler yaşamak zorunda kaldı.
Hayatımda gördüğüm en savaşçı, en dirençli, en inatçı ve en inançlı kadındır o.

Aldığı kemoterapilerin yaparken yıktıklarıyla, mide bulantıları ve kusmalarla, yiyememelerle, tüm bunların ve sekiz ay boyunca hastanede kalmasının yarattığı psikolojik çöküntüyle savaşmak ama yine de inancını korumak, tevekkülle bu süreci yaşamak öyle her yiğidin harcı değildir.

Yanında gece refakat ettiğim zamanlar oldu. Birlikte kol kola hastane koridorlarında volta attığımız zamanlar da... Gündüz televizyonda izlediklerimizi çekiştirip eğlendiğimiz günlerimiz vardı.
Hep umutluyduk ikimiz de.
O, ne olacak sonum bilmiyorum, deyip birazcık yoldan saptığında; İyi olacak, emin ellerdesin, takip ediliyorsun, tedavini alıyorsun, biz de yanındayız, hepsi geçecek, an olarak kalacak bunların hepsi, göreceksin, diyordum.
Onun iyi olup hastaneden çıkacağına, o iyice zayıflamış güzel yüzünün yine sağlıkla ışıldayacağına inancım tamdı benim.
Aşkla bağlı olduğu oğluna ve kocasına ve güzel evine kavuşacağına. Oğluyla -söylediği gibi- deniz tatiline çıkacağına... İstediği altı yılı Allah'ın ona vereceğine emindim. Oğlunu evlendirecek, yerini yurdunu yapacaktı. Sonra ne olacaksa olsundu ona. Öyle demişti bana.
Ben bu hastalığın onun yanından kalkıp gideceğini düşündüm hep.

Kalkıp gitti hastalık dört yılın sonunda.
Ama arkadaşımın elinden tutup gitti.

Bir gün ortadan ikiye kırılır.
İlk yarısı sevinç, ikinci yarısı hüzün.

Sabahki sevincimi paylaşmak için mutluluk gözyaşlarıyla aradığımda nefes alamadığı ve iyi olmadığı söyleniyor bana.
Gözyaşım akıyor ama artık mutlu değil...

Çıkıp yanına gidiyorum. Daha önce de böyle kötü oldu. Uyudu, uyandırılamadı iki gün. O zaman da gittim. Herkesler yanındaydı. Gidecekti sanki..
Korktum, ağladım, elini öptüm, giderse diye vedalaştım, hakkını helal et, benim varsa helal olsun dedim için için.

Çok şükür ki ertesi gün uyandı.
Uyumadan önce söylediklerini, uyandıktan sonra konuşulanları hiç bir şeyi hatırlamıyordu.
Dalgasını geçtik. Neler neler söylediğini ona hatırlattık, nasıl da uydurmuşum dedi, güldü...
Dönmüştü.
Ne güzel...
Sonraki bir hafta sonunu bütün ailesiyle geçirdi. Cümbür cemaat...
Ne güzel..
Ne çok mutlu oldum.

Bir hafta sonra telefonda onun iyi olmadığını, nefes alamadığını duyunca yine gittim.
İçeri girdim.
Yanındakiler ağlıyordu.
O da oradaydı ama yoktu.
Bu defa dönmemek üzere gitmiş.
Ağrısın  sızınızı, bulantısını, tatsızlığını, her şeyini yanına alıp gitmiş.
Ağladım.
İnanamadım. bitmeyen ümidim vardı, hani iyileşecekti, bitecekti hepsi, an olacaktı, üstüne konuşulacaktı sadece.
Hayır, hayır, hayır... :(
Gitmiş.
Güzel yüzünü son kez görsem mi, en son gördüğüm gibi mi kalsa içimde bilemeden ağladım.
Görmek istedim yine de.
O güzel hokka burnu küçücük kalmış. Öyle zayıf ki.
Dokunamadım ona.
Önceden helalleşmiştim ama yine de içimden konuştum pek çok...

Alıp götürdüler sonra.

Rukiyeciğim, canım güzel arkadaşım...
Seni yeni yatağına birakıp eve geldik ya, işte o gecem çok zor geçti.
İnşallah sen zorlanmamışsındır.

Hani seni asansöre koyup götürürlerken arkandan ağlayarak, lütfen cennete git, cennete git, dedim ya.
Bak yolunu şaşırma, istikamet doooğru cennet...
Ben ne bilirim aslında..
Allah biliyor ve içime öyle düşürüyor ki sen zaten şimdi oradasın.

O cin gibi, içleri gülen gözlerin var hep aklımda.
Son gördüğüm yüzünü bastırıyor.

Sen iyiyken Ortaköy'de yaptığımız kahvaltının keyfi, çocuklarımızı çekiştirmelerimiz, bitimsiz sohbetlerimiz, güzel kalbin, sabrın, inancın, yavruna aşkın, ailenin her bir ferdine kol kanat oluşun, tanımasan bile yardım dileyen birini boş göndermeyişin, sokakta gördüğün her hayvanı sahiplenme isteğin, insanlığın, asaletin ve tevekkül gücünle kalbimin en derininde saklayacağım seni.

Güle güle git inşallah.
Yeni dünyanda huzurlu ol...




10 Ocak 2015

Cemal Süreya

Hastanede On Üç Geçiresim Var 

Mazhar Alanson’un “Hüznün Kuşları” şarkısını bilir misiniz? Biliyorsunuz mutlaka, duyunca hatırlarsınız. Sözlerini yazının sonuna koydum, bakın gelin isterseniz, ben beklerim.  Hatırladınız 
değil mi? Çok güzel şarkıdır. Sözlerinin birçoğu Cemal Süreya’nın şiirlerinden alınarak bestelenmiştir.
Hayatıma farklı kavramlar getirmiştir bu şarkının sözleri. 
“Sen tutar kendini incecik sevdirirdin.” 
İşte ben bundan sonra “ince ince sevmek” ne demek, düşünür oldum... İnce ince sever oldum sonra. 
İnce ince konuşmayı, ince ince düşünmeyi, ince ince özlemeyi, ince ince sızlamayı öğrendim. Sevdim hepsini de. Ama en çok ince ince sevilmeyi sevdim. Her şey inceldi Cemal Süreya’dan sonra...
Cemal Süreya konuk bana bugün. Hastanede on üç gün geçirme istediğimi dillendiren adam. 
Şair, baba, eş, dost... Hisleriyle resim yapan şiirci. İkinci Yeni Akımı’nın (*) demirbaşlarından. 
Şiiri “anlaşılsın” diye değil, sadece “anlatmak” için yazan sıradışılardan. Her kelimesiyle “dediğimi değil, kastettiğimi anla” diyen adam. Kafiye olsun diye yazmamış hiç. Takım elbiseli, kravatlı, cilâ pabuçlu değil. Yaka paça bir yanda, ağzına ne geliyorsa diyen biri, benden biri 
Onunla bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştık. Yok, tokalaşmadık. Gözlerimiz temas etmedi tanışırken. Tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyleyemedik birbirimize. O yok çünkü. O da gidenlerden. 
Gitmiş ama ta oralardan kalkıp, şiirleriyle beni yolumdan çevirdi. Oysaki ben şiirsevmez ve okumazgillerdendim. 
Onu bilen ve yaşayanların anlattıklarıyla sevdim onu. Her kelimesiyle, her hissiyle. “Gönlünde herkese yer olan biriydi Cemal Süreya. Her anlamda bonkördü. Genlerinde ağalık vardı, doğru! Vermekle elde edilen ağalık... Dikkat edin henüz işinin başında olan birinin değerlendirirken bile cömerttir o, bonkörlüğü elden bırakmaz! Kırmadan, gücendirmeden, överek eleştirir. Sessizliğin ardından fırtınaları olan bir insandı. Alçakgönüllülükte üstüne yoktu ama onurlu davranmasını da bilirdi. Değerinden kuşku edenlerle bir arada bulunmazdı.”
Sözünün eriymiş bir de. Öyle ki bir arkadaşıyla girdikleri iddiada, kaybederse soyadındaki y’lerden birini atacağını söylemiş. Bu yüzden bir y’si eksik Cemal Süraya’dır o. (Asıl adı Cemalettin Seber’dir.)
Aslında o hala nefes alıyorken tanıştırılsaymışız sevinirdim. Ama gidince çok üzülürdüm. Hele bir de aşkım olurdu ki, üzüntü az gelirdi tarife. Tanıdığım insanlar hayatımdan ve dünyadan gidince çok ağlıyorum, çok üzülüyorum. Tanımadıklarıma olmadığı kadar... İyi ki tanımadım onu, içten ağlayamadım. 
Keşke tanısaydım, ağlardım.
Kendime hediye ettiğim ilk şiir kitabı Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri’dir. Kitaplarımı çizerek okurum ben. Gözümü parlatan, “bence de, bence de!” dediğim, ait hissettiğim her kelimenin altını çizerim. 
Bu kitapta o kadar çok altı çizilecek kelime vardı ki! Kelime, cümle, şiirin tümü! 
Kıyamadım kitabı çizmeye. Ama dayanamadım işte, sevdiğim şiirlerini ya da mısralarını yıldızladım. Kitabı yıldıza boğdum, minicik yıldızlar ama... Onu incitmeyecek kadar minik. Sanki beni izliyor da, yıldızlamadığım şiirlerini sevmediğimi sanıp, bana gönül koyuyor gibi geldi bazen. Öyle parmak ucunda dolaştım ki kitabın içinde. Nefesimi tutarak… Güzelleme, Aşk, Sizin Hiç Babanız Öldü mü? Hamza, Şu da var, Karne, Banko, Tek Yasak, Kahvaltı, Sayım, Üvercinka, Ülke, Şarap, Park, Üstü Kalsın... Hepsi yıldızlı. Hem şiirler, hem de şiir içindeki mısralar... Daha gözümün değdiği birçoğu var buraya yazmadığım, hala değmediği de. Sırayla bütün hislerine dokunacağım, alacağım kitaplarını. 
On Üç Günün Mektupları’nı istiyorum önce. Beni dağıtacak biliyorum. Olsun. Toplarım kendimi sağımdan solumdan. Hiç yapmadığım şey mi? 
Öyle bir âşık ki eğer yaşıyor olsaydı kapısına dayanabilirdim “bana âşık olur musunuz?” diye! 
Olur muydu acaba? 
Bana da şiirler, on üç günlük mektuplar yazar mıydı?
İnce ince sever miydi beni de? 
Bana da der miydi, “öyle güzel, öyle düzeltici ki seni sevmek.
“Gözlerinsiz edemem” der miydi mesela? 
“Alınyazısının tek okunaklı yeri” olur muydum ben de? 
Beni düşünürken de baktığı her şeyi sever miydi acep? 
Soluğumdan öper miydi ki? 
Bir çiçek gibi yolunu kesseydim? 
Belki ikimiz de babasızlığımıza yanardık birbirimizin omzunda ağlarken... 
Sonra “Sizin hiç babanız öldü mü?” diye sorardık başkalarına.
Cemal Süreya 59 yıl yaşamış sadece. 
Gitmeden önce bir şiir yazmış ve bu şiiri Sunay Akın’a göndermiş. Sormuş beğendin mi diye, Sunay Akın: “Çok güzel hocam da, ne gerek vardı böyle bir şiire” demiş. 
Aldığı cevap: “Merak etme Sunay, gün gelir senin de içine düşer böyle bir şiir.” 
Bu şiirinden yedi gün sonra da gitmiş zaten...
“Ölüyorum tanrım. 
Bu da oldu işte. 
Her ölüm erken ölümdür. 
Biliyorum tanrım. 
Ama ayrıca, aldığın şu hayat… 
Fena değildir... 
Üstü kalsın.”
Hayatı pırıltılı mutlulukla dolu değil ama aşkları göz kamaştırıcı. Birçok kadın değmiş hayatına onca yılda. Yedi yaşındayken kaybettiği anneciğinden sonra, hayatına giren kadınlardan şefkatlenmek 
istemiş hep. Şefkatli olanlarının göğsünde huzurlanmış. Son eşi “bayan en nihayet” in ona söyledikleri, o güne kadar inandığından almış, başka bir gerçekle yüzleştirmiş acı acı... 
“Hep annemin ben çok küçükken öldüğünden söz ederim ya, Birsen başka düşünceler de üretiyor bu konuda: Gerçekte benim bir sürü annem varmış. Bunlar zaman içinde, beni birbirlerine fırlatır dururlarmış. Top kimin elinde kalırsa, o anne bana bir süre bakmak zorunda görürmüş kendini. 
Buymuş gerçeğim. 
Acı... 
Tersini düşünürdüm. Kadınlar, topu yakalamak için özel çaba gösterirler sanırdım.”
Hayatına giren kadınlardan Oğlu Memo Emrah’ın annesini, Zuhal Tekkanat’ı sevmiş en çok... Ona yazdığı bir mektupla rastlaştım. 
Zuhal Tekkanat, bir rahatsızlığından dolayı on üç gün hastanede yatıyor. Cemal Süreya on üç gün boyunca her hastane ziyareti öncesi bir mektup yazıyor ona. Yanına gittiğinde bırakıyor, okusun diye. Ertesi gün bir yenisiyle çıkıp geliyor. Hayatı ve herkesi bırakıp gittikten sonra, mektupların hitap edileni, on üç günlük hastane mektuplarını derleyerek. “On Üç Günün Mektupları” adını verdiği kitabı çıkarıyor, “Bana da yazsaydı” dedim böyle aşklı mektup. 
Bana da “hayat!” deseydi. 
On üç mektuptan bir tanesini okuyacaksınız. Ben sizinle okuyamayacağım, zira her defasında gözlerime yağış iniyor. Göremiyorum okuduğumu. 
Sağanak yağış. Şakır şakır.
“Zuhal’im, hayat! 
Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz.” Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo’yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.
Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.
Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin... Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?
Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: “Jesuis un Sentimental.” O filmdeki adam gibi miyim nedir? Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür. 
Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni. 
Yaşayacağız. 
Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım. Aşk büyüdü, aşk!
Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım. 
Yüzüğünden öperim. 
( 12 Temmuz 1972 )”
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden hastanede on üç gün geçiresim var...
** 
Hüznün Kuşları
Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde 
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını 
Bir bir denemişim bütün kelimeleri 
Yeni sözler buldum seni görmeyeli
Kuliste yarasını saran soytarı gibi 
Seni görmeyeli 
Kasketim eğip üstüne acılarımın 
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın 
Kardeşim olan gözlerini unutmadım 
Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat
Sen tutar kendini incecik sevdirirdin 
Bir umuttum bir misillemeydin yalnızlığa 
Şanssızım diyemem kendi payıma 
Hain bir aşk bu kökü dışarda 
Olur böyle şeyler ara sıra 
Olur ara sıra
(*) İkinci Yeni Akımı 
1950’li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan gibi şairlerin başını çektiği bir şiir ve edebiyat akımı. Ortak özellikleri; dilin alışılmış kalıplarını yıkmak, sözdizimini zorlamak, değiştirmek ya da bozmak oldu. Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. 
Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çabaladılar, yer yer anlamın yittiği görülür şiirlerinde. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmektir.


24 Aralık 2014

Elde Börek



Beşiktaş pazar yolunda güzel, şirin bir cafe fırın Elde Börek.
Bir anne almış kızını yanına, güzel yemekler yaparken yaparken bakmış herkesler beğeniyor, talep çok, işi büyütmüş, kocaman bir atölye mutfak kiralanmış. Marifetli anne, eli lezzetli ev kadınlarıyla birlikte çalışmaya başlamış.Lezzet katlanmış, sığamamış o mutfağa.
Önce Beşiktaş Cumartesi pazarında kocaman bir tezgah açmışlar. Yetmemiş arkasından Beşiktaş'ta bir dükkan açmışlar.

Hamur işleri ve yemeklerin çoğu büyük mutfakta hazırlanıp Beşiktaş'a geliyor, burada pişiyor. Sıcacık, taze taze..Zeytinyağlılar ve öğle yemekleri annemizin gelini tarafından hazırlanıyor. Çalışanların hepsi kadın ve yaptıkları her şey çok lezzetli. Bir kere mekana kadın eli değdiği öyle belli ki.. Pırıl pırıl her şey, her yer; güler yüz başınızı çevirdiğiniz her yerde:-)
Kendinizi evinizde gibi hissediyorsunuz..




Kahvaltı, börek, poğaça, çeşit çeşit ev reçelleri, kek, mantı, kurabiyeler, börek, baklava, zeytinyağlılar, ev yemekleri ne ararsanız var...
Yemeğe misafiriniz var ve her şeye yetişemeyecekseniz; önceden anlaşıp oradan yemek sipariş edebilirsiniz. Ya da çaya misafiriniz var, siz çayı koyun, gerisini onlara bırakın:-)

Girişte sizi bu güzel zeytinyağlı dolmalar karşılıyor. Sevenleri için baştan çıkarıcı bir lezzet. Gören zaten baştan çıkıp bir adım atıyor içeriye :-)













Anne eli değmiş nefis ev yapımı reçeller.. Hem kahvaltıda sunuluyor hem de isterseniz satın alabiliyorsunuz..
Masaya gelen her şeyi yerinden organik alıyorlar. Kendileri ne yiyorsa misafirlerine de onu yediriyorlar. Peynir yerinden, zeytin yerinden, tereyağı, zeytinyağı en hasından, 
Börekler tabii ki elde açılıyor:-) Ne demişler?  Elde Börek:-) 










Kahvaltıya gittim iki kere.. Daha arkadaşlarımla gideceğim..
Yemeklerini deneyeceğim sonra da..İlk sıraya mantıyı koydum elbette:-)

Elde Börek hakkında daha fazla bilgi için:
Elde Börek
Telefon:0532 221 21 86- 0216 441 44 14 

Şimdiden afiyet olsun:-)






29 Kasım 2014

Bilmemek Aslında İyi Bir Şey





Geçen yıl yazdığım ve bastırdığım kitabım için Facebook'ta sayfa açmamıştım. Arkadaşım önerdi. Açtım. Söz dinlerim:-)

Yazdıklarım geçen yıl yaptığım iki imza günüyle tanıdığım tanımadığım birçok kişiye ulaştı. Tanıdıklarım, beni tanıyanlar, blogdan takip edenler güzel sözleriyle mutlu ettiler.
Tanımadıklarımın yorumları da ayrıca değerliydi..



Yazı yazmak, kitaba dönüştürmek vs. zaman alan, sancılı bir süreç ama kitap okura ulaştıktan sonra başlıyormuş asıl sancı:-) Ne düşünüyorlar, kendilerinden bir şey buldular mı? Sevdiler mi? Hissettiler mi? Öyle çok karışıyor ki insan.. Ama sonra zaman içinde güzel yorumlar çözüyor, rahatlatıyor..

Kitap hala kitapçılarda satılmıyor:-) Kitabı edinmek için Facebook'ta özel mesajla Didem Bostancı Ünüvar ile iletişime geçebilirsiniz.

Yeni yazılar yazabilmek, kelimelerime birlikte dokunabilmek umuduyla..

Not: Beğendiğiniz, ben de böyle hissediyorum dediğiniz, kelime, yazı, paragraf her ne ise o, burada ya da Facebook sayfamda paylaşmanız çok mutlu ederdi. Yenilerini yazmaya itici güç olma ihtimali
yüksek:-)


Facebook sayfama 'Bilmemek Aslında İyi Bir Şey" diye arattığınızda ulaşacaksınız:-)

27 Ekim 2014

Seramik Tencere ve Tava



                                                                            Ceraware

Yıllardır kullandığımız çelik tencerelerden sonra teflonlar çıktı piyasaya. Kullandık, hooop, modası geçti.
Şimdi seramik zamanı.
Ne zamandır ben de bakınıyorum seramik tencere ve tavalara.
Şekil, desen, renk... Seç seçebilirsen. Öyle zarif ve şıklar ki, sanki tencere değil aksesuar alıyorsunuz mutfağınıza:-)



Teflonların zararlı içeriklerinden seramiklerde yok. Daha sağlıklı.
Yapışmıyor, çizilmiyor, fırında da kullanılabiliyor. Doğrusu benim en hoşuma giden kısmı da bulaşık makinesinde yıkanabiliyor. Tembelim ne yapayım; bulaşık, iş güç zaten sevmiyorum, bir de tencere mi yıkayacağım:-)



                                                                         Ceraware

Bir takım kırmızı seramik tencere ve seramik tava alayım diyorum. Ee, beş kuruş fazla olsun, kırmızı olsun:-)

28 Eylül 2014

Küçüklük Gözlerim

Hafta sonu Cağaloğlu yokuşunda gördüm küçüklük gözlerimi. Önce gördüğüm; bir anne ve yanındaki çocuklardı. Uzaktan çektim, sonra yaklaştım yanlarına. Anne tedirgindi. Küçük kız habersizdi benden. Bir yandan izin istemem gerek biliyorum, bir yandan çekiniyorum ama yine de çekiyorum.. Annenin rahatsız olmadığını görünce ben de rahatladım. Küçümeni çekmeye devam ettim.. Çekerken fark etmedim. Sonradan gördüm ki bu gözlerle kan bağım var benim... Küçüklük gözlerim aynı böyle bakardı, kocaman kocaman.. Bir yandan üzülüyorum gözkardeşimin sokakta oluşuna..Bir yandan küçümen gözlerimle tekrar karşılaştığım için seviniyorum... Fotoğraflara her bakışımda içimde bir sıcaklık Tekrar gidip göresim var gözlerimi. Sevesim var küçük güzelliği..




                                                               Hala habersiz onu çektiğimden...


Elindeki şişe kapağıyla oynamaya devam ediyor...


Beni gördü, ne yaptığımı anlamaya çalışıyor...


Tedirgin...


Meraklı...


Ürkek... Beden dili bile kapalı bana...


Kızmaya başladı sanırım:-)


Adını sordum. Cevap vermedi. Annesine sordum. "Suriye" dediğini anladım sadece..Beni anlamadılar, ben de onları ama niyetim kötü değildi, bildiler...


Annesiyle konuştuğumu, annenin bana sıcak davrandığını görünce rahatladı. 


Çektiğim fotoğrafları gösterince sevindi:-)


Beden dili de çözüldü:-)


Ve mutlu son:-)






İşte bu da benim küçüklük gözlerim:-)

Not: Sokakta yaşayan tüm çocuklara ve annelerine Allah yardım etsin dilerim.. Çocuklar o hayatı seçmiyorlar yaşamak diye... Çocuklarını dilendirerek onların üzerinden yaşamlarını sürdüren anne babalara kızgınım, kırgınım... Ama bir şeyler satarak, yaşam savaşı vermeye çalışanlar kalbime dokunuyor her defa...  Emek veriyor çünkü, el açmıyor sapasağlamken... Ya da sapasağlam bedenine engelli görüntüsü verip kandırmıyor vicdanlarımızı.. Yine de her şekilde, herkes kendi cehenneminde yaşıyor. Hangisi neden o halde bilmiyoruz..
 İyilik yağsın hepsinin üstüne...




02 Eylül 2014

Hangi Mevsim?


Yaptığım bir istatistiğe göre; kim hangi mevsimde doğmuşsa o mevsime meftun.
Ben bahar çocuğuyum mesela; Mayıslıyım. Bahar dalları, ılık tatlı esinti, güneş, çiçek böcekle gelin bana.
Kış sevmem, soğuk. Her daim üşürüm. Kışın hiç ısınmayan ayaklarım, kulaklarım ve burnum var benim:-)

Sonbaharı sevmem, hüznünü istemem. Erkenden kararan hava hüzünlendirir, küstürür. Günler kısalır, hava durgunlaşır, güneş eteklerini toplayıp başka ülkelere raksa gider.
( Milyar yıllık güneşi de rakkas yaptım ya:-) )
Oysa günler uzayınca, aydınlanınca ben de  ışıklanıyorum, barışıyorum.

Yaz...Sıcağını sevemediğim yaz. Bu yıl nefes aldırmadı. Hareket etme, klimalı serin bir yerde öylece kal, dedirtti. Güneşin alnında çalışmak zorunda kalanlara dualar ettirtti.

Her mevsim kendi çocuğunu koynunda pışpışlıyor.
Her çocuk kendi mevsimine ait, mutlu.

Kışın üşüyoruz. Yazın pişiyoruz:)
Sonbahar hüzün. Bahar mutluluk.
Yazınca fark ettim; sonbahar ve bahar duygu yüklü, romantik. Diğer ikisi yaramaz çocuk:-)

Olsun, yine de dört mevsimi sıcağıyla, soğuğuyla, duygusuyla yaşadığımız bir ülkede doğduğuma şükrediyorum.

Hüzünlü sonbaharınız hayırlı olsun sonbahar çocukları.
Baharımı bekleyeceğim ben daha...

Not: Yazıverin siz de, hangi mevsimlisiniz?
Ait misiniz mevsiminize?
Nesine bir de...


22 Nisan 2014

Okumak ve yazmak biter mi?





Biri bana bitmez, durur, ara verir biraz,desin.
Aylardır kitap okuyamıyorum, aylardan daha fazla aylardır şöyle kendini yazdıran yazılar yazamıyorum..
Varsa yoksa fotoğraf ve Instagram.
Tamam fotoğraf çekmeye bayılıyorum ama yanında yazı da yazsam fena mı olur yani?
Çıkmıyor tek cümle. Buraya kadar yazdıklarım kendimi şikayet. Yazıdan saymıyoruz:-)
Yazı yazmak ne ki? Aklına düşen bir kelimenin, içine düşen bir hissiyatın peşinden gitmek. Seni buraya getirip bilgisayarın başına oturtuyor. Sonra beyin parmaklara emir veriyor harflere basması için.
Hepsi bu.
O hissi özledim işte.
Kendimle konuşmayı, içimin, kalbimin, aklımın kuytularında, bazen varlığından bile haberim olmayan kelimelerin ekrana düşmesini özledim.
Serüven.
Başlarsın, nereye gideceğini, nasıl sonlanacağını bilmezsin. Ama istersin ve başlarsın.
E, isteyeyim ve başlayayım artık diyorum.. :-)




15 Ocak 2014

Ben yazdım, ben yazdım:-)





Yazmak, kendimi ifade edebilmemin en güvenilir yolu. Konuşmaktansa yazmak.
İnsanlar konuşa konuşa, Nuraylar yazışa yazışa:-)
Telefonla aramaktansa mesaj yazmayı tercih edenlerdenim.
Konuşarak çözülmeyen sorunları mail yoluyla çözmeye çalışanlardanım. Tamam, konuşurken, ses, mimik, jest, vücut dili destek kuvvettir fakat karşılıklı kendini savunmaya çalışırken, birbirinin sözünü kesiverirken, söyleyeceğini unutmuşken, tam olarak kendini anlatamayabiliyor insan.

Yazarken bir yazıp bin düşünebiliriz. Laf ağızdan bir kere çıkmaz. Elli kere form değiştirerek, ekleyerek, çıkartarak diyebiliriz lafımızı.
Öfkeyle yazmıyorsak; yumuşak yumuşak, empatiyle, anlayarak; gerçekten ne dediğini acele etmeden, düşünerek tane tane yazarak kendini anlatmak, doğru iletişim için iyi bir yol bana göre.
Yazmayan, konuşmayı tercih edenler var.
Bu da onların doğru yolu.

Yazmayısevengiller familyasından biri olarak bu blogu vücuda getirmek, hayatla iletişmek için de iyi bir yoldu.
Başımıza ne gelmiş, eşim dostum nelerden geçmiş, o, bu, şu niye öyle diyor, neden öyle davranıp düşünüyor; böyle olsa ne olur, olmazsa ne olur, diye bir dolu soru, konu doluşturdum bu bloga.
Gözü yaşlı yazılar dışında yazmak hep mutlu etti. Aslında onlar da içimdeki kederi, zehri gözümden akıtmak için yol oldular bana.
Evet, onları yazmak da iyi geldi.

Sonra... Kelimelerimin bir kitaba doluşması gerektiğini duyar oldum beni okuyanlardan.
Yazdıklarım baş uçlarında dursunmuş, hepsini bir arada ellerinde görmek isterlermiş. Duymak hep mutlu etti ama bu hep onlar için bir istekti, benim için bir hayal.
Gerçekleştirilebilir ama zamana yayılıp bekletilen, gerçek olsun diye çok da çabalanmayan bir hayal.
Hayalim doğum günümde hediye edilene kadar öyleydi en azından...

Nasıl, ne zaman bastırabilirim dediğim yazılarım, arkadaşımın sevgili çabalarıyla beni çooook mutlu etsin, sevinçten ağlatsın diye bir kitaba dönüştü.

Fitil ateşlendi. Hayal, gerçeğin yollarına düştü. :-)
Sıra, blog yazılarımı okumaya, seçmeye ve düzenlemeye geldi.
Kitapta olsun dediğim yazılarımı topladım verdim matbaaya.
Sıra sıra, inci inci dizilip geldiler elime:-)

Profesyonel değil, iddialı hiç değil, sadece tarihin tozlu raflarında yerini alsın, bu dünyadan geçtiğimi sevdiğime, sevenime hatırlatsın, kalplerinin bir köşesinde yazılı olarak durayım diye yapılmış bir iş bu.

Yazı başlığım şımarık, yaramaz, içten bir bildiri.
Bilin diye sadece.

İçten falan ama havalara girip imza günü bile yaptım:-)
Beni okumak isteyenlere ulaşmamın yolu buydu. Çünkü kitap yayın evi çıkışlı değil. Yazmak ve paylaşmak keyifti, zevkti, heyecandı benim için. Ama bir kitabı bastırmak, basım sürecindeki koşturmalar, bandrol, reklam, yayın evi vs. bunlarla uğraşmak zor geldi. Bu yüzden kendim bastırdım. Yani bütün müzik marketlerde ve D&R'larda bulamayacaksınız:-)
İlk imza günüme gelemeyenler için bir kere daha toplanacağız. Toplandığımız yerde bulunur diye düşünüyorum:-)
Havam bitmedi, kalanı bir dahaki sefere:-)
Havam batsın ayrıca:-p

İşte böyleyken böyle:-)
Yani, evet:
Ben yazdım, ben yazdım! :-)





14 Aralık 2013

Allah iyiliğinizi versin:-)


Bir kitapta okumuştum.
Birbirimize iyi şeyler dilerken olumsuz anlamları olan kelimeler kullanmamalıymışız.
Mesela, araba alan birine "kazasız belasız kullan" dememeliymişiz ya da çocuğu olan birine "Allah acısını göstermesin."
Ayrıca;
"Allah dert tasa vermesin."
"Allah ayırmasın."
"Allah dert verip derman aratmasın."
"Allah ele ayağa düşürmesin."
"Allah kötüyle karşılaştırmasın."
Dememeliymişiz.

Benim aklıma bunlar geldi de, kim bilir daha ne güzel (!) dileklerimiz var..
Bu sözleri nerede duysam huzursuzlanıyorum. İyi bir şey söyleyeyim derken bir dolu kötü söz çıkıyor ağızdan... Ama tabii alışmış dilimiz. Üstelik güzel bir şey söylediğimizi düşünüyoruz, içimizde de zerre kötülük yok.

Ama bakın iyi dileklerimizin içindeki olumsuz kelimelere;
Kaza, bela, dert tasa, ele ayağa düşmeler, kötülerle karşılaşmalar...
Ha, mesela bir de kötü güne saklanan paralar var:-)

Hiç aklımızda olmasa, asla kast etmesek bile, ağzımızdan çıkıp evrene yayılan enerjide  kaza bela, dert tasa düşüncesi var.

Güzel günlerde, sağlıkla, mutlulukla kullan; Allah bebeğine güzel günler göstersin; uzun yıllar birlikte yaşayın; Allah hep iyilerle karşılaştırsın; sağlıkla yaşa ya da iyi günler için sakladığım para demek hiç de zor değil aslında.
Aklınıza yine eskisi, olumsuzu gelir ama yenisiyle olumluya değiştirme oyunu bir süre sonra yeni alışkanlığınız olacak. :-)
Garanti:-)

Korkularımızı, endişelerimizi iyi niyetlerimizden ayırıp evren kardeşe güzel sözler söylemek lazım.
O tatlı dil seviyor. :-)

Okuyucuya güzel bir dilekle huzurdan ayrılıyorum:
Allah hepinizin iyiliğinizi versin emi. :-)








12 Aralık 2013

Şive


                                               
Oyunculukta önemlidir. Eğer yöresel bir işe soyunmuşsanız hakkını vermek gerekir.
Sinemada, tiyatro da ya da televizyonda, bir oyuncuyu izlerken -şive yoksa eğer- gerçekten oymuş gibi gelir ya hani, sanki gerçekten öyle biri yaşıyor gibi.  Hiç garipsemezsiniz, yolda görünce dizideki, filmdeki adıyla seslenmeler de bundandır belki...
Ama şive olup da gerçeğe uygun yapılamıyorsa, gerçekten öyle biri varmış gibi gelmiyor bana. Şiveye takılmaktan oyunculuğu göremiyorum, filme kaptıramıyorum kendimi. Hep bir rahatsız izliyorum.

Deli Deli Olma diye bir film vardır. Kars'ta çekilmiş, müthiş bir Tarık Akan - Şerif Sezer filmidir.
Ben de Karslıyım. Doğum yerim Kağızman olsa da Kars'ta konuşulan şiveyi çok iyi bilirim.
Filmi heyecanla izlemeye başladım. Hikaye, mekan, oyunculuklar mükemmel! Film genel olarak müthiş fakat şive yine olmamış!
Hayal kırıklığı yaşıyorum her defasında.. Öylesine zorlu şartlarda böyle güzel bir film çekeceksin ve şive bu kadar eğreti duracak! Birkaç ay orada yaşayıp, ciddi ciddi o dili üstlerine giymeliler. Bazı oyuncular koçlarla çalışıyorlar, eğitim alıyorlar ama yine olmuyor, yine olmuyor...
Olduranlar var tabii haklarını yemeyeyim ama genel olarak böyle bir eksiklik var oyuncularımızda.

O güzelim Babam Ve Oğlum filmi mesela.. Orada da Hümeyra beni tedirgin etti. Ege şivesi yapacak, İstanbul'a kayıyor habire. Yani ya oralısındır, ya buralı. İkisinin ortasında gidip gelindiği zaman olmuyor işte. Güzelim film tatsızlaşıyor...

Ama şöyle bir şey var o yörenin şivesini bilmeyenler için bu bir sorun değil. Onlar rahat rahat izliyorlar. Benim kadar takılmıyorlar. Ben de hepsine hakim değilim ama kulak dolgunluğum var bir şekilde ve tüm şiveli işleri diken üstünde izliyorum:-)

Dün başlayan Sevdaluk dizisi.
Karadeniz şivesi, taklidi kolay görünen ama bence en zor olan şivelerden biridir. Dizideki herkeste bir çaba var ama birkaç harfi yuvarlayarak maalesef Karadenizli olunmuyor.
Bu dizi İstanbul şivesiyle ya da şivenin hakkı verilerek yapılsaydı bayıla bayıla izlerdim .Demet Akbağ ve Erdal Özyağcılardan söz ediyoruz.
Ama yine hayal kırıklığı...

Yine söylüyorum; şiveli işler yapılmadan önce çok sıkı eğitim alıp, yöre halkıyla uzun zaman geçirildikten ve oralı gibi konuşabildikten sonra işe başlanması gerektiğini düşünüyorum. Aslında bunun sıklıkla yapıldığını da biliyorum ama neden olmuyor onu bilmiyorum..
Bilenler bilmeyenlere söylesin:-)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...