Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Kasım 2007

Sığınak


Elvis Presley'in göğsü benim sığınağım…

Ne zaman bugünden kaçmak istesem, koşar gider ona sığınırım.

O da her zaman alır beni, güzelim şefkatiyle basar göğsüne.

Şarkılar söyler bana, saçlarımı okşar, sakinleştirir…

On üç yaşımın tüm şarkılarını tek tek dillendirir bana. Birlikte kalırız o yaşımda.

Bana yarenliğiyle huzurlanırım…

Çocukluğun, ilk gençliğin göbeğine düşeriz birlikte.

Hiç dönesim olmaz şimdiye.



Yıllar önce bir terapiste gitmiştim. Delirmeye ramak kala.

O demişti bana, “kaçıp saklanmak isterseniz, nereye gidersiniz?” diye, ama kendinizi iyi hissedeceğiniz bir yer.

Ben o ara “dans edebileceğim bir yer” demiştim.

O zaman öyleydi.

Kendimi en mutlu hissettiğim yer orasıydı. Herkesten kendimi soyutladığım, en mutlu olduğum yer. Beni üzen her şeye, herkese tepeden bakarak üzüntümü un ufak ettiğim yer. Kimseyi umursamadığım, kendi kendimin efendisi olduğum tek yer…



Siz de edinin kendinize bir sığınak. Daraldığınızda kaçıp saklanın. Tehlike geçinceye dek.

Bazen tehlikenin içinden yürümek lazımdır, korkudan üç buçuk atsak bile.

Ama bazen de keyfimiz ve kâhyasının emri doğrultusunda, adı korkaklık bile olsa saklanmak isteriz güvenli bir yerde. Her zaman da cesur olmaya gerek yok ki.

Madalya mı takacaklar?

Korkağız işte, insanız…

Korkmak lazım arada, insan olmak lazım…



Dünyada yaşamak yeterince korkunç. Aslında bir o kadar da keyifli mi ne?

Keyifli olduğu kadar eğitici, öğretici.



Son zamanlarda dünyadan keyif aldığım zamanlar sayılı.

Öğrendiğim şey çok…



Uzundur size bunları da anlatayım istiyorum da, gün bugünmüş…

Yaşamadan bilmiyor insan, bu hastalığı yaşayanların neler hissediyor olduklarını. Annem öğretti hepimize.

Şimdi duysam birini –umarım hiç duymam- hangi yollardan geçeceklerini, neye ihtiyaç duyacaklarını, neyle mutlu olup, neyle üzüleceklerini biliyorum artık.

Siz de bilin istedim…



Mesela, sevdiğiniz birinin sevdiği biri hastaysa, o sevdiğinizi arayın sorun arada…

Elini tuttuğunuzu, ona sıkıca sarıldığınızı hissetsin.

İnsan hastalığın ilk şokunu atlattıktan sonra, bu sıcaklığı duymanın ne kıymetli olduğunu anlıyor. Hatta ne çok “insan” varmış benim hayatımda, diye düşünüp mutlu bile oluyor.



O sevdiğinizin eğer çoluğu çocuğu, yaşlı büyüğü, hatta evde bakıma muhtaç bir hayvanı varsa, sahip çıkın onlara…

Evine gidin, onlarla vakit geçirin,

İnsanın sevdiği hastayken günlük rutinini kaybediyor.

Sevdiğine destek olması gerekiyor gücü, varlığı yettiğince.



Yemek yapın götürün sevdiğiniz evdeyse. İnsanın ne yemeği, ne evi eşiği gözü görüyor.

Sizin pişiremediğiniz bir kap yemek kıymete biniveriyor.



Madden destek olmayı önerin, hatta harekete geçin…

Hasta sevilene elde avuçta ne varsa dökülüyor zaten. Canla başla.

Ama böylesi naif davranışlar da insanı güvende ve iyi hissettiriyor.

İstendiğinden, beklendiğinden değil, duymak bile iyi geliyor işte…



Mutluluğun tarifi değişiyor.

Öncelikleriniz de.

İnsanlara, olaylara, dünyaya bakışınız da.

Birkaç adım geriden bakıyorsunuz olan bitene.

Hasta sevdiğinizin yediği yemekle tüy kadar hafifliyorsunuz, yemediğinde kayanın teki gelip oturuveriyor kalbinin üstüne.

Hastanız ağrısızken, her şey yolundayken, dünya tozpembe.

Ağrı geldiğinde, dünyanın rengi bir değişik.

En koyu kara.



Alakasız gelir belki ama şu andaki odağımız olması sebebiyle yazmak istedim;

Beni okuyan göz, hemoroidle yaşıyor ve doktora gitmiyorsa hemen yarına bir randevu alıp görünsün bir doktora ve gerekiyorsa ameliyatını olsun…

Asıl hastalığı hızını kesmiş, zamanında ameliyat olmadığı için tarifsiz ağrılar çeken bir annenin kızı olarak rica ediyorum sizden. Annem kadar canınız yanmasın diye.

Kaç gündür okuyorum internette, doktordan ve muayeneden çekinildiği için tedavi geciktiriliyor ve çok daha büyük ağrılar çekilmesine sebep olunacak hale geliniyormuş.

Yapmayın bunu…

Annem yıllar önce görünmüş doktora. O zamanlar bu tür ameliyatlar başarılı olmazmış. Hastalık nüksedermiş. Annemin doktoru da bunu öne sürerek ameliyat etmemiş.

Ve şimdi annem kemoterapi sürecinde olduğu için hemen ameliyat edilemiyor ve en az 1 ay beklemek zorunda ameliyat için.

Bu bir ay nasıl geçecek hiçbir fikrim yok.

Ağrı kesiciler bile etkisi yitirdi.

Varsa aynı sorun, gidin tedavinizi olun, kurtulun. Yoksa olmadık zamanlarda karşınıza dikiliverir canavar gibi.

Siz o canavarın acımasızlığıyla savaşırken, sizi seven de çektiğiniz acılara derman olamamaktan helak olur.

Yapmayın bunu, ne kendinize ne sevdiğinize.



Yazdım, ne hissettik, ne mutlu etti, ne üzdü.

Bize yapıldı bunların hepsi…

Hepsi oldu bize.



Aklından geçiren, dileklerini duaya döken, arayan soran, omzunu ağlamak için, elini yalnız değilsin demek için veren, her türlü destek olmak için koşturan akrabalarımıza ve bütün arkadaşlarımıza tek tek teşekkür ederim,

Ama az gelir…



Derin sevgimle…

“Sağ” olun.

Sağlıklı olun.

Sığınaklara ihtiyacınız olmayacak kadar güvende, o güzel başınızı kimselerin göğsüne saklamayacak kadar mutlu olun.

İç Döküntüsü


“Hangi bahane avutur bilmem

Hangi günahın bedeli bu

Kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem

Böyle intikam olmaz”



İntikam!

Doğru kelime bu galiba...

Bir şeylerin intikamı alınıyor bizden sanki...



Benim isyan edeceğim bir merci yok mu?

Gidip kapısına dayanacağım, hesap soracağım?

“Annemin ne günahı var, ne kötülüğünü gördün” diyeceğim?

Niye uyutmuyorsun? Niye her daim ağrı duyuyor?

Niye yemek yiyemiyor? Ne yaptı annem sana?

Herkese iyi bir şeyler yapmıştı oysa.

Onlar görülmedi mi? Sayılmıyor mu?

Öyle öfkeliyim ki! Şah damarım kabarıyor bazen öfkeden, gözüm dönüyor!

Biri sanki çok sevdiğiniz birini almış eline, evire çevire dövüyor...

Ölesiye canını yakıyor. İşkence gibi.

Biri bitmeden diğerini başlatıyor, nefes aldırmadan...



Uykusunu aldı gecesinden, yemeğini aldı önünden, huzurunu aldı içinden.

Kendine mi üzülsün, bize mi, bilmiyor...

Bunlar yaşadıklarımız. Yaşayacaklarımızdan bihaberiz...

Dayanma gücümüz sınanıyor sanki...

Niye ki?

Kime ne kötülüğümüzü gördün ki sevgili Allah?

Ne yaptık biz sana ailece?

Kimin canını yaktık?

Kimin malını çaldık?

Kime yalan söyledik?

Kimi üzdük bilerek, keyif alarak?

Biz onlardan değiliz. Sen de çok iyi biliyorsun bunu.

Niye?

Niye?

Niye?

Niye annem?

Niye biz?

Niçin acı çekiyor bu kadar?

Niye biz ona, o bize üzülüp duruyoruz?

Niye benim süslü püslü, ‘iyileşeceksin, her şey düzelecek’lerimi boğazıma diziyorsun? Niye takatimi kesiyorsun?

Niye yolumuzu kaybettiriyorsun?



Bu tarafta acıya dayanmak ve dirençli olmak, öbür tarafta mükâfatmış.

Annem yeterince iyi değil miydi bu tarafta mükâfatlanması için?

Nasıl yazıldı bu hastalık anneme?

Bizim annemize?

Neyin bedeli bu ödediği?



O da sorup duruyor, “ben sana ne yaptım?” diyor...

Duyuyorsun değil mi?

Ne yaptı gerçekten sana?



Hayatta başımıza gelen her şeyin sebebi var biliyorum ama sebebi aramaya, mesajları çözmeye yetecek kadar aklımız bile kalmadı.

Önümüz koca bir boşluk...

Nereye yürüdüğümüzü bile bilmiyoruz.

Hiç bir şey işe yaramıyor sanki.

Herkes bir bitki adı veriyor, kaynatılacak, ezilecek, çiğ, pişirilmiş, sıvı, katı...

İlaçlar tonla!

Serumlar, haplar, iğneler...

İki aydır içtiği ilaçları yan yana koysak, buradan köye yol olacak!



Köyünü nasıl özlüyor!

Çocukluğunu...

Eskilerden her söz açıldığında, “keşke o günler olsaydı” diye iç geçiriyor.

Yıllar önce ördüğü bir dantele gözü dalıyor, o güne ışınlanmak istiyor, biliyorum...



Ben de nisan ayı öncesine ışınlanmak istiyorum...

Annem bu hale gelmemiş. Bunları görmeyeyim.

Böyle bir başlangıç olmasın, annemin karaciğerinde ve bağırsağında kitle varmış...

Bunları bildiğim zamandan öncesinde yaşamak istiyorum hep.



Ben eski annemi geri istiyorum.

Sokağa çıkabilen, ona buna koşturan, sağlığı, nefesi elverdikçe, ondan medet isteyen herkese uzattığı elini istiyorum.

Giden kilolarını, saçlarını geri istiyorum...

Onların hepsi geri gelecek değil mi?

Peki, o zaman da kaybettiğim ümidimi geri istiyorum...

Ben annemi “benim annemi” geri istiyorum...

Şimdiki başka bir anne.

Çok acıyor her yeri.

Bir günü ağrısız geçmedi.

İlaç verip etki etmesini beklemekten başka bir halta yaramıyoruz!

Acizlik neymiş onu da öğrendik.



Ağrı insanın neresindeyse canı orada olurmuş. Bizim canımız annemizde.

Vücudumuzun ağrıyan yeri o artık.

Boğazımızın düğümü, kalbimizin yangını...

Sanki göbek bağıyla yeniden bağlandık anneme, karnına doluştuk yine...

O iyiyse biz de iyiyiz, o doyuyorsa biz de doyuyoruz, kötüyse ondan kötüyüz...

İsyan bayrağımız cebimizde, çıkarıp çıkarıp duruyoruz daraldıkça.

Bir işe yarıyor mu?

İsyan etmemeliyiz değil mi?

Sakin kalmalıyız, dua etmeliyiz, inancımızı yitirmemeliyiz...

Bunların karşılığında iyileşir mi annem?

Mucize var mı?

Bekleriz varsa... Dediklerinizi de yaparız.

Ama ya yoksa?



Hayatın mistik hallerinden korkar oldum artık.

Yarın neye uyanacağımı bilememekten.

"Alnımın ortasına benim müdahil olmayacağım ne yazılmış acaba?" diye ürkmekten.

Raydan çıkıp çıkıp oraya buraya çarpmaktan...

Ümitlenip sonra hayal kırıklığına uğramaktan...

Ürkek tavşan her şeyden ürker oldu...

Ama ayakta tutan bir şeyler var hala...

Ne, bilmiyorum...

Sağlam basıyorum. Annemin yanında sağlam durmam gerektiğini bilmemden belki...

Ama bazen, malzemeden çalınmış bina gibi, ufacık bir sarsıntıda bile düşüveriyor parçalarım...

Sonra kolonları sağlamlaştırıp, ayakta durmaya devam ediyorum.



İnsan yaşadıkça öğrenirmiş. Başına gelenlerden öğrenirmiş.

Biz çok bilgili bir aileyiz. Daha fazla bilmek istemiyoruz ama mümkünse.

Ha, dediğim gibi bir mucize varsa onu da öğrenelim, tamamdır.



Geçmişi düşününce bir iç sızısı...

Derin...

Geleceği düşününce bir boşluk ama korkulu bir boşluk.

Şimdiyi yaşamak lazım ama değil mi?



Şimdinin yaşanası olmasını diliyorum, içimdeki bütün gücümle!

Ve geleceğin korkunçlu olmamasını...

Cevap Geldi


Soruyordum hep.

Tamam, yaşıyoruz, afiyetteyiz şükür de…

Bir şeyler eksik. Tamamdır, diyemiyoruz bir türlü. Her birimizin sızlandığı bir şey var.

Kimimiz çok haklı. Kimimiz şımarıklıktan söylenip duruyor.

Var, daha da var olsun istiyor.



Ablam sağlık sektöründe çalışıyor. Öyle çok hastayla karşılaşmışlığı var ki. Biz gerekli gereksiz dara düştüğümüzde hep der, bak, sağlıktan ötesi yok, kimler geliyor, neler görüyorum. Sağlıklı olduğuna şükret!

Dinlerdim hikâyeleri, ya evet, haklısın, benimki de dert mi şimdi der, bir nefes alırdım.

Sonra o dert sandığım şeyle tekrar karşılaştığımda silinirdi sağlıklı olmanın ne olduğu.



Şimdi etrafımda gördüğüm herkes için içimden geçen şu:

Şükreder misiniz lütfen, ne olduğunu bilmediğiniz ama muhtemelen saymaya başlayacağınız günleri olan bir "en birinci yakınınız" var mı?

Yok.

Aman!

Neyse surat astığınız, bir gülüverin hele.

Geçsin gitsin.

Ha bir de, ya kendi gününüzü saymak zorunda kalsanız?

Kendimden de korkuyorum arada. Ya bende de varsa bir şeyler. Risk grubundayım. Ya çıkarsa şimdi, yarın, bir ay sonra, üç yıl sonra? Boşluğa düşüyorum bir an.

Çabucak çıkıveriyorum neyse ki.



Bir arkadaşım anne babasının yaşlılık hastalıklarından söz etti geçenlerde. Tansiyon, diz ağrıları vs.

Gelmiş geçmiş bütün hastalıklara şükredilmesi gerek gibi geldi onu dinlerken...

Tabii ki herkesin derdinin dozu kendine ayarlı. Kendi bilir, ne alır, ne verir başa gelen.

Amma ve lakin bu başka bir şey.

Kaçış yok, çıkış yok.



Annemin durumu hala netlik kazanmadı.

Ortalarda dolanıp duran, gerçek olmamasını umduğum ve onca insanın dua ettiği hastalığın cinsi belirlenmedi henüz.

Mucize olsun, böyle yalancıktan, şakacıktan bir şey olmuşmuş sanki de, gelmiş gitmiş diye geçiriyorum içimden.

Gerçekse eğer, ben hala alamadım içeri. Kapıda bekliyor.

Kapı kale kapısı, bin kilitli.



Ne bileyim işte durum böyle…

Cevap geldi demiştim başlıkta.

Şuna demiştim.

Hayatın anlamı, amacı, içi dışı her şeyi aslında hayatımızdakilerin afiyette oluşuna bağlı.

Bunu afiyetsizliğe düşmeden bilemiyor insan…

“Nedir, nedir, hayatın anlamı nedir? Var bir şeyler, ben kaçırıyorum. Neden hep bir yanım eksik gibi? Neden tamamlanamıyorum” demelerimizin cevabı buymuş.

Cevap geldi.



“Her şey eskisi gibi olsun” geçiyor içimden sıkça.

Ama biliyorum.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.



Ama en azından tamlığın, mutluluğun, ağız tadının, iç huzurunun, kafa rahatlığının ne olduğunu biliyorum artık.

Netliğin ne olduğunu.

Ota tüye laf etmeleri, o niye böyle, “aman niye şunu yapmadı, demedi”leri toplayıp verdim eskiciye.

Şimdi yenicinin getirdiklerine bakıyorum aval aval.



Tanıdığım, tanımadığım herkesler dua etti, güzel güzel enerjiler, ışıklar gönderdi. Mesajlar yazdı, aradı sordu, geldi elimi tuttu, sarıldı. Uzaktan dokundu elime, paylaştı içimdekini.

Hepiniz öyle iyi geldiniz ki.

Yolunda giden o kadar çok şeyin altındaydı ki isimleriniz.



Her şey çok daha iyi olacak.

Zamanı ters yüz edeceğiz birlikte.



Haftaya kadar güpgüzel gelişmeler olacak ve ben size son durumu

uça coşa yazıyor olacağım.



Sabah ola, hayrola...

Yalan


“Yalan, halkın onayladığı ve içgüdüsel olarak gerçeğe tercih ettiği tek sanat biçimidir.”

Jean Cocteau



İçgüdüsel olarak gerçeğe tercih edildiği kesin…

Gerçek çoğu zaman acıklıdır çünkü.



Cevabına katlanamayacağın soruyu sormayacaksın, derler bir de.

Sormadığım o kadar çok soru var ki.

Cevabını bildiğim için, duymaya katlanamayacağımdan emin olduğum bir sürü soru.

Susuyorum, kendime başka yalanlar uydurup, örtüyorum üstünü cevabın.

Böyle iyi.



Bekâr bir kız arkadaşım, erkek arkadaşıyla çıkmıştı ama annesine başka şeyler söylemişti. Neden annene onunla olduğunu söylemedin dediğimde “Doğruyu hazmedemeyen yalanı hak eder.” demişti.

O gün bugün, hem itip, hem çektiğim bir doğru oldu bu.

Doğru söylemediğim zaman kendime sorduğum sorunun cevabı hep buydu:

“Doğruyu hazmedemeyecek.”



Özdemir Asaf’ın Lavinia’sını bilir misiniz? Feridun Düzağaç’ın ilk bestesi.

Şiirin şarkıya dönüştükten sonra taçlanan hallerinden biri…

“Sana gitme demeyeceğim.

Ama gitme Lavinia

Yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim

İncinirsin, yine de sen bilirsin.”



Bu böyle…

Bazen gerçekten yalanlar isteriz ya.

Sorarız, sabırsızız çünkü, bile bile ateşe atarız kendimizi.

Ama cevabı doğru olmaz inşallah, diye de geçiriverir içimizden.

Olmuştur benim…

Sormuşumdur. Almışımdır cevabı buz gibi.

Sonra, “n’olur bana bazen yalan söyle” demişimdir, içim kırık dökük.

Demek ki tutacakmışız kendimizi, sormayacakmışız her şeyi.

Asıl, söylenmeyen yalanların incittiğini unutmayacakmışız.



Yalancının teki değilim ben. Doğrusu kimseye zarar vermeyecekse ve doğruluğuna inanıyorsam doğrudur söylediklerim.

Ama olur ya bazen mecbur kalıp bir şey uydururum, bu defa ortaya çıkarsa ne yaparım diye ödüm kopar. O yatsı vakti gelip mumun söndüğü an var ya, işte o an yer yarılsın da içine gireyim isterim.  Bu yüzden uzak ara durmaya çalışırım yalandan.



Yalan söylemek neyse de söyletilmek konusunda kötüyümdür.

Mesela durumu idare etmek hali vardır ya.

Anlık ama. Ben bu konuda su katılmamış bir anlamazımdır.

Hani birine bir yalan uydurulmuştur ve bunun devamı gereklidir. Ben çam devire devire doğruyu söylerim, o arada kaş göz edilir bana, öksürülür, hapşırılır, Nuray, sus! babında. Nerdee? Bir çuval inciri berbat etmek, deyince beni anacaksınız. O kadarım yani.

Uyarayım dedim.



Başkalarına söylediğimiz yalanlar…

“Ben hiç yalan söylemem” derken uzayan burunlarımızın bize ettiği hainlik.

Kaçamıyoruz işte yalandan.

Gölgemiz sanki…

Ama insanız işte, "mecburiyetten" söylüyoruz hepimiz.

Yani yalnız değilim değil mi?

Zaten bahsettiğim şu zararsız olanlardan, hani gönül yapanlardan, iyi hissettirenlerden. Sonradan ortaya çıksa da gülüp geçilebilenlerden.

“Ne olursa olsun doğruyu söylemek” işe yaramıyor bazen…

Evet, tam da böyle deriz hayatımızdakilere “ne olursa olsun bana doğruyu söyleyeceksin.” Yok işte. Doğru her zaman o kadar da iyi değil.

Rengi mümkün olduğunca açık tutulan, hayati değer taşımayan yalanlar hep cebimizde olacak.

Bu böyle gelmiş, böyle gidecek.



Mesela, ben anneme yalan söyledim.

Rengi ne bilmiyorum. Beyaz mı, pembe mi, mor mu?

Sadece söyledim ve şimdi kendi yalanıma inanmak istiyorum.

Ona, aslında içinde bulunduğumuz durum o kadar da kötü değil, dedim.

Ve buna inanmak istiyorum.

Kendimi ikna etmek istiyorum.

İçimde sorduğum soruların hepsi, iyi olacak, iyi olacak, diye cevaplansın istiyorum.

Ve yalan bu defa yalancıktan doğru olsun istiyorum.



“Yalan, yalan olduğu ortaya çıkıncaya kadar yalan değildir.”



Gerçek.

Yalanımı ortaya çıkarma.

Uzak dur annemden!

Annem


İdrak sorunu yaşıyorum.

Anlamam, kavramam, tanımam ve hazırlanmam gereken bir durum var. Fakat henüz idrak edemedim.

Kesinlik yok ondan mı acaba?

Yarın kesinleşecek.

Annem bizimle ne kadar daha yaşayacak, yaşarken canı çok yanacak mı, ne olacak, ne bitecek, hepsini yarın öğreneceğiz.

Ortada çok net bir şey yok aslında. Ama doktorun biri size “her şeye hazırlıklı olun” demişse hazırlanmak lazımdır değil mi?

Ama nasıl?



Daha anlayamadım ki hazırlanayım.

Çok derin, tarifsiz, çocukça bir şeyler var içimde. 

Dizlerimin bağı çözük. Elim ayağım zor tutuyor.

Kafamın içinde hem bin tane şey var, hem hiçbir şey yok. Böyle garip bir his…



Şok dedikleri bu olsa gerek. Hani, bir şeyden haberin oluyor.

Kötü bir şey. Dinliyorsun ama duymuyorsun denilenleri.

Duyuyorsun ama anlamıyorsun.

Anlıyorsun ama içinden çıkan ses boşluğa doğru yankılanıyor. Çıkan sesin ne olduğunu da bilmiyorsun.

Ağlıyorsun, tam olarak neye ağladığını da bilmiyorsun.

Derin bir bilinmezlik, derin bir boşluk.



Nelerle karşılaşacağımızı bilmiyorum.

Süreci biliyorum ama annem kadar bilmiyorum.

Babacığım geçmişti aynı yollardan.

Adı lazım değil, aynı hastalık.

Adım adım biliyor başına neler gelecek.

Öyle de akıllı ki aksi gibi. Saklanmaz da hiçbir şey. Bir bakışından anlar, sesinin tonundan çakar.



Babası okutmamış onu. Kız kısmı okumaz, demiş. Köy yeri, başka türlüsü beklenir mi?

Okusaymış bir şey olurmuş mutlaka…

Önemli biri, mühim bir şahsiyet.

Hoş onlardan çok daha fazla bir şey şu anda…

Genç bir kadınken, içinde kalan okuma hevesini yenemeyip, ilçede açılan Halk Eğitim Evi’nde okuma yazma kursuna gitmişliği var. Bu kurs, harfleri tek tek okuyup birleştirerek de olsa okuyabilmesini sağlamış. Rakamları da tanıyor.

Bu kadarcık okumasıyla, verin eline bir adres, koyun hiç tanımadığı bir şehre, gider bulur. Sorar, soruşturur, arar bulur. Cin gibi cin!



Bizim her şeyimizdir. Annemizdir. Başımız her dara düştüğünde, her ihtiyacımız olduğunda koşup yanımızda bitiverendir. Canımızdır, ciğerimizdir. Anlatılmazdır.

Tüm ailede baş tacıdır. Yeğenlerinin biricik halasıdır, teyzesidir. Onların yaşayan tek büyükleridir. Saygı duyduklarıdır. Çok, pek çok sevdikleridir.

İçi öyle iyidir, öyle güzeldir…

Üzmez, kırmaz. İşi gücü birilerine iyilik yapsın. Çocuk gibi sevinir. Hin hin planlar yapar, sürprizler hazırlar. Mutlu etsin, sevindirsin, şaşırtsın…



Hasta olan ona gelir, doktorlara o götürür. Gider bulur, kaydettirir, bekler. Gerekirse ameliyat ettirir. Başında bekler, evinde iyileştirir, gönderir memleketine. En son halamı iyileştirdi.

Halamın duasını duysun Allah.

Şimdi daha çok duysun.



Ben hep diyordum, Allah’ım, annem n’olur sonsuz olsun. Ya da ben ne kadar yaşayacaksam, o da o kadar yaşasın.

Dünyadaki herkese bir şey olur da anneme olmaz, olmasın yani. Öyle dilerdim içimden.

Ama öyle bir şey yokmuş.

Benim anneme de olan olacakmış.

Ama hala ısrarlıyım, olmasın n’olur?

Bugün gördüğüm gibi hep konuşsun, gülsün, normal davransın.

Hoş, bugünkü halimiz normal görünen bir anormallikti. Yani durum normal olmadığı halde oynayıp durduk hepimiz. Güldük, başka başka şeylerden konuştuk. Konu hiç açılmadı. Annem bizi üzmek istemiyor, biz onu. Yanında ağlamadık. O da ağlamadı. İçimize doğru dolduk.

Evinde şimdi, ben de buradayım. Yazayım istedim, gözüme inen yağmurdan görürsem, içimi dökeyim dedim.



Şimdi artık çok iyileşen var değil mi? Artık eskisi gibi değil hiç bir şey.

Tıp eski tıp değil, bin tane tedavi yöntemi geliştirildi. Hem iyi düşünerek, yüksek moralle de aşılıyor, geçiliyor artık.

Ameliyat olup yıllarca yaşayanlar varmış, duyuyorum.

Benim annemde yıllarca yaşayacak.

O sonsuz olmalı.



Bir yerde okumuştum; “Yazı yazanların en büyük sermayeleri kederleridir” diyordu.

Ben çok zenginim şu anda.

Bu zenginliğimi içimde büyütemedim. Tutamadım.

Paylaşayım, söyleyeyim istedim. Taştım, boğuldum kendimde…



Ben yine ateşten çembere giriyorum.

Bir kere daha.

Yeni, yine, yeniden.

Annem ve olacakları bir araya getiremiyor beynim şu an.

Onlar kendiliğinden bir araya gelince çemberin ateşi değecek tenime, o zaman yanmaya başlayacağım.



Beni tanıyanlar, tanımayanlar…

Şöyle, gücünüzün yettiğince, derinden bir üfler misiniz ateşe doğru?

Canım bir ihtimal daha az yanar belki…

Bir de çokça dua eder misiniz? İnandığınız neyse ona…

İçinizden iyi şeyler düşünür müsünüz onun için?



İyi düşünmeye, duaya, enerjiye inandım hep...

Her birinizden isteyeyim bunu dedim.

Kuvvetli ve kalabalık söylersek Allah duyar.

İnşallah duyar.

Duysun.



Lütfen…

Duysun…

Lütfen...

Ateşten Çember






Yaşamın altında mayınlar var.

Hangisi nerede, ne zaman patlayacak bilmediğimiz.



Yaşarız efendi uslu.

Sağlığımız yerinde.

Hayatımızdakilerin ağız tadı nefis. Bizimki de.

Tıkır tıkır işleyen bir mekanizmanın içindeyiz.

Mutlu tıkırtılı.



Bir gün, bir şeyler olur, olan olur, bir şey gelir başınıza.

Hepimizin başına farklısı geldi.



En kıymetlilerimiz artık bir daha bize görünmemek üzere gittiler belki, hiç istemeden, belki isteyerek.



Belki bir başka en kıymetlimiz sonsuza gitmedi ama terk etti.

Hani var ama yok.



Belki ailenin temeline dinamit kondu, iki saniyede toza buluta karıştı…



Belki işimizden, aşımızdan olduk.

Varlığımızın hepsi bir anda bir varmış, bir yokmuş oldu.



Aldatıldık belki. Kıskançlığın bileyli bıçağı battı göğsümüze.

Delilerden beter deli olduk.



Amansız hastalık geldi belki. Beklenmedik anda.



Canımız ciğerimiz, puzzle’ımızın son parçası evladımızdan olduk belki.



Her şekilde...

Acı bir gün tıklatıyor kapıyı…

Ölümden önce mutlaka en az bir kez.

Nietzsche‘yi doğrulamak için.

Öldürmeyecek acıyı göstermek için…



Canım çok yanmıştı bir keresinde…

Dışarıdaydım. Gözlerimde tonla yaş, önümdeki yola baktım şöyle bir…

Gözümden akanlardan görebildiğim, seçebildiğim; ateşten çemberdi.

Gerçekten hissettiğimdi bu.

Öyle korkmuştum ki.

Tavşan ürkekliğiyle, “beni koruyacak biri olsa da koşup arkasına saklansam” güvenini arayan bir çocuk titreyişiyle öylece kalakaldım.



Önümde harlı harlı, gürül gürül yanan bir ateşten çember vardı ve ben onun içinden geçip gitmek zorundaydım.

Şart mı şarttı.

Hayatı nefeslemeye devam etmek istiyorsam eğer, şarttı.

İstiyordum.

Yürümeye devam ettim.

Geçtim de ateşin içinden...

Bilmem kaçıncı kere…

Bir daha geçmemeyi isterken…



Çünkü…

Ateş yakar, ten acır.

İç acır.

Göz acır ağlamaktan…

Oh, tamam işte geçtim, gittim bitti, demek için çok zaman geçer.

Hani, şu ilaç olan zaman.

Hani, şu yanıklara merhem olacak olan şifalı zaman.



Zaman geçer gider.

Bakarsınız bedeniniz yanık içinde.

Öbek öbek, yama yama, iz iz.

Üfleye üfleye nefessiz kalırsınız bir süre…

Ateşten kalan korları gözünüzden düşenlerle soğutursunuz.

Aksak topal, yana yakıla yürürsünüz yolunuzu...

Acı kül etmediyse sizi…



Bilmem kaç zaman geçer üstünden…

Yandığınız gün aklınıza mıh gibi çakılıdır.

Ama aynı acıyı vermez artık.

En acısı bile nefes aldırır bir zaman sonra.

Ama ara ara, sanki göremediğiniz, soğutamadığınız bir kor kalmış sanırsınız içeride bir yerde.

Ne zaman patlayacağını bilmediğiniz volkan gibi lav kaynatır içeride.

Arada patlar.

Yine bir parçayı mutlaka yine içeride bırakarak…



Bir daha yanacak olursa, en azından yanmış yerleri tekrar yanamayacak olan bir başka kişi.

Şanslı kişi?

Başkalaşmış biri.

İçi taşlaşmış, katılaşmış biri.

Ve artık eski o olmayan biri oluveriyor insan...



Derisi kalınlaşmış, acı eşiği yükselmiş herkes…

Bir sonraki ateşi hiç görmeyin dilerim.

Oldu ya kaçamadınız, çıktı yine önünüze, bu defakinde içinizde derin nefesler olsun ateşi söndürecek.



Ateş cılız cılız yansın.

Farkına bile varmayın.

Acıtmasın…


İki Ay



Televizyona takıldı gözüm.

Bir kadın.

Doktor muayenehanesinde sonuç bekliyor.

Beklenen sonuç, duymak istenmeyesi olanlardan.

“Ne kadar ömrüm kaldı?” sorusunu sorduranlardan.

Kadın da haliyle soruyor.

Cevap; iki ay.

Kadın, gözü yaşlı atıyor kendini sokağa.

Deniz kıyısında yürüyor.

Ben o esnada ayaktayım, izliyorum olanı biteni.

Kadın ağlıyor, yürüyor, iç sesini konuşturuyor.

Ben durup bakıyorum ayakta.

Donakalmış, düşünekalmış halde.



Kadın iç sesiyle sohbete başlıyor. Sonra onunki susuyor, benim sesim başlıyor.

Ben olsam onun yerinde, ne yaparım?

Kalan o kadar az ki!

Nasıl sığdırabilirim hayatımı iki aya?

Tıkış tepiş yapsam olmaz. Tadı olmaz.

Doyasıya yaşasam, doyulacak gibi değil. Sadece iki ay.

Etrafındakilere söylesen, onların üzüntüsünden kendin üzülmeye fırsat bulamazsın. Söylemesen, süre dolunca pat diye gidivereceksin, onlar sana doyamayacak…

Tam bir panik hali!



Haksızlık.

Her şekilde haksızlık.

Aslında, ne kadar daha kaldığını bilmediğimiz nefesimize yaptığımız asıl haksızlık.

Nasıl alıyoruz onu?

Öylesine.

İş olsun diye.

Bilinçsizce.

Bırakmışız sisteme, bağlamışız otomatiğe. O biliyor yapacağını.

Oksijen al, karbondioksit ver.

Emriniz olur.

Tıkır tıkır işliyor maşallah.

Ama sadece nefes alıyoruz işte.

Şanslıyız hem de.

En son nerede nefesleneceğimizi bilmeme şansına sahibiz hem de.



Derin derin, içimize içimize doğru, gözümüze ışık, bedenimize afiyet, ruhumuza sükûnet getirecek nefesleri çekiştirmek varken…

Güne açılan gözün göreceklerine, yaşayacaklarına duyacağı heyecanlar varken…

Yarın değil, bir adım sonrasını bile bilmezken, kendimizi şuursuzca yokuş aşağı bırakışımız, bitiş çizgisini göğüsleyecek biri için ne büyük kayıp!



Trafikte çılgına dönüyoruz. Arkadaki arabanın aceleci kornası yüzünden. Yanımızdan geçerken küfürlü el kol işaretleri yapıyoruz. Çok delirmişsek, arabayı sağa çekip, adamı bir güzel dövüyoruz. Silahımız varsa temiz iş yapıp(!) alnının ortasından vuruyoruz!

Tahammül mü? O ne?



Paramızın olduğu kadarı için değil, olmadığı kadarı için vahlanıp, eksikleniyoruz.

Oysa para sadece yaşamak için.

Yaşamak kadarı makbul.

Sonrası fazla.

Hatta zarar. İstediğini aldın mı, yedin mi, gezdin mi? Tamam.

Hırs bumerang gibi. En çok da paranınki.



Kilolarımızla didişip duruyoruz. Eskilerimizin içine girmek için debeleniyoruz.

Ama almıyorlar.

Tartıdaki ibre çıkışta.

Kabulleniyor muyuz bu önlenemez yükselişi?

Hayır.

Ne yapıyoruz?

Hiçbir şey.

Hominigırtlak yiyoruz.

Üstüne bir güzel pişman oluyoruz.

Hareket yok. Düzenli ve dengeli yeme içme yok.

Sadece kendi kendimize söyleniyoruz.

Çok kilo aldım!

Ne olacak bu halim?

Artık veremiyorum da!

Aslında çok kolay, bir ayda toparlarım.

Pazartesi başlıyorum.

Evet. Tabii.

Pazartesiler tükendi.

Olsun işte. Ne işimiz olur ki gelivermeyen pazartesilerle?

Her günümüz hafta sonu tadında geçsin işte.

Yiyelim, içelim, eğlenelim.

Rahat bırakalım bünyemizde yuvalanan yağcıkları, tepecikleri, belimizdeki kalın halkacıkları…

Kabullenelim aynadaki yeni halimizi ya da bir şeyler yapıp eskimize kavuşalım.

İkisini de yapamıyorsak aklımıza bile getirmeyelim.

Canımızın istediği kadarını yiyip, kalkalım. Geçelim kanepeye uzanalım. Acıkırsak yine kalkarız mutfağa doğru. Hem hareket etmiş oluruz. J



Hayatımızdaki erkeklere takıyoruz sonra. Yok, şunu yapmadı, yok, bunu etmedi, böyle demiyor, şöyle hissetmiyor.

Düşelim bir kere adamların yakalarından. Bir nefes alsınlar. Yaşadıklarını anlasınlar bir.

Onlar da insan evladı, ağaç kovuğundan çıkmadılar ya!

(Bana bir şeyler oluyor. Bir iyilik geldi. Adamlar için iyi konuşur oldum.

İki ayım kalmış olabilir mi? :))



Yok, gerçekten artık teslim olmalı yaşadıklarımıza. Değiştirebiliyor muyuz?

Denedik mi evvela?

Denedik.

Değiştiler mi?

Hayır.

Peki, bırakıp gidebildiniz mi?

Hayır.

Oturun oturduğunuz yerde o zaman.

Hayır, kabullenmiyorum,  diyorsanız buyurun gidin o zaman.

Kapı şurada.

Ama bir şekilde, debelenmekten vazgeçin.

Teslimiyet güzeldir. Tevekkül.

Denizde sırt üstü yatıp, ellerinizi iki yana açmak gibi.



Kendi kendimizi mutlu edecek çok şey var dışarıda.

Herkes. Her şey.

Dokunabildiğimiz kadar.

Sözle, sesle, gözle.

Öyle de kolay ki…



Bir de bugünde var ne varsa.

“Şimdinin Gücü” adlı kitapta yazıyordu:

“Bugünün yemeğini dünkü yemeğin çöplerinden yapmayın.”

Dün yok. Yandı bitti kül oldu.

Yarın kime malum?

Elimizde pırlanta gibi gün var.

En kıymetlimiz. En hasımız.



Denizde sırtüstü yatıp, “teslim oldum” deyiniz.

Yakamozların oynaşmalarıyla gözlerinizi ovuşturup, en güzeliniz neyse ona sarılınız.

Çirkinlerinizi de güzeller bu.



Son söz.

İki aydan daha fazlam vardır umarım.

Bir de umarım ki iki ayım var kadar yaşarım…

Siz de…

Kullanmadığınız Eşyalarınız Dost Eller'e Teslim



Hepimizin evlerinde kullanmadığı bir dolu eşyası var.
Kıyafetler dolaplara sığmıyor. Evler, bodrumlar kullanılmayan eşyalarla dolu.
Elimizi nereye atsak yıllardır el değmediğimiz bir dolu şey. Varlığını bile unutmuşuz.
İşte o bizim unuttuğumuz ve artık ihtiyaç duymadığımız her bir eşyaya ihtiyaç duyan çok insan var.
Mesela şehir dışından İstanbul'a gelmiş, ancak bir ev tutabilmiş bir öğrenci. Ev var. İçi bomboş.
O eve sizin evinizden neler gidebilir?
Kullanılır durumdaki her türlü elektrikli eşya, tabak, bardak, kaşık, çatal, tuzluk, evet bir tuzluk bile onların işine yarayacaktır.
Halı, kilim, işte bir ev için gerekli olduğunu düşündüğünüz ne varsa..

Öğrencilerden başka, bir ayakkabıya, kabana, pantolona, gömleğe, elbiseye, bir çoraba bile ihtiyaç duyacak insanlarımız var.

Benim şimdiye dek yardım konusunda düşündüğüm hep şuydu; kullanmadığım ne varsa, ev eşyasından ayakkabıya, gece lambasından bardağa, artık olmayan ya da giymediğim bütün kıyafetler; çocukların hem tertemiz hem küçülmüş bütün kıyafetlerini toplasam, bir telefonumla gelip alsa birileri, götürse ihtiyacı olana verse.

Birilerinin ihtiyacı var, biliyorum.
Benim de vermek istediğim bir dolu eşya var.
Ama bir türlü bir araya gelemiyoruz.
Nereye, kime vereceğim?
Nasıl ulaştıracağım ayrıca?
Tamam, sosyal yardımlaşma dernekleri var, kurumsallaşmış yardım birimleri var ve hatta bireysel çabalarla “var”dan alıp “yok’a ulaştıranlar var evet ama bunlar değil benim dediğim.

Araştırıyorum. Arıyorum birkaç yer.
Deniz Feneri kullanılmış eşya ve giysi kabul etmiyor.
Kızılay’ı arıyorum aynı cevap!
Diğer kuruluşlar alıyorlar, güzel ama onların da araçları yok. Evden almıyorlar yani.

Araya araya en sonunda buldum Dost Eller'i !
Beşiktaş Belediyesi bünyesinde 2,5 yıldır hizmet veren bir yardım birimi.
Başkan İsmail Ünal tarafından hayata geçirilmiş bir organizasyon ve benim yıllardır aradığım yer!
Numarayı arıyorum. Telefonun ucunda bir güler yüz! Gülsen Hanım. Anlatıyorum size anlattıklarımı ve çekinerek “Size güvenebilir miyim?” diye soruyorum.
Sonuçta yardım edeceğiz ama o yardım yerine ulaşacak mı? Aracıyla yapılan yardımlarda bu türlü bir endişe duymak gayet insani.
Büyük olgunlukla “Lütfen gelin görün çalışmalarımızı, karşılıklı konuşalım” diyor.
Konuşmamızın ertesi günü gidiyorum, gerekli bilgileri alıyorum.
Sizinle paylaşma zamanı şimdi.

İşleyiş şu:
Önce Dost Eller’i arıyorsunuz. Diyorsunuz ki; benim evimde şu kadar giysi var, artık kullanmadığım ama çalışır durumda şu ev eşyam var, dolabım var, makinam var,  okunmuş ve hala okunabilir kitaplarım var, lütfen gelip alır mısınız? (Ansiklopedi, dergi vs almıyorlar.)
O da sizden telefonunuzu ve adresinizi istiyor. Listeye adınızı yazıyor.
Araçları eğer o anda müsaitse hemen, değilse ilk müsait olduğu zaman ki -iki günü geçmiyor- sizi arayıp teyit aldıktan sonra gelip, evinizden eşyalarınızı teslim alıyorlar.

Sizden aldıklarını Beşiktaş Çırağan’daki merkezlerine götürüyorlar. Her bir parça tek tek kayıt altına alınıyor. Ayrıştırılıyor. Şehir dışına gönderilecekler kolileniyor. Kalanlar askılara yerleştiriliyor. İhtiyaç sahibi vatandaşlar gelip istedikleri giysiyi, eşyayı seçip, beğenip alıyorlar. Tabii dağıtım yapılırken de kayıt devam ediyor.





Ev eşyaları en çok öğrencilerin işine yarıyormuş. Sosyal Yardımlaşma Dernekleri’nin eğitim kollarından talepler geliyormuş ihtiyaç sahibi öğrenciler için. Yardımlar geldikçe öğrencilerle irtibat kuruyorlarmış, merkeze gelip istediklerini alabiliyorlarmış.

Yolunuzun üstüyse, alın iki poşet fazlanızı, götürün bırakın... Araçlar, uzaktan yardım etmek isteyenlere gitsin. Ben diyorum bunu. Onların bir şey dediği yok. Beşiktaş ve çevresinden yakın-uzak demeyip mutlaka alıyorlar. Gönül koymuşlar bu işe. Hiç gocunmuyor, hiç laf etmiyorlar...
(Beşiktaş kadar sistemli, mağazalı vs olmasa da bu birim Eyüp, Şişli ve Sarıyer Belediyeleri'nde de varmış. En iyisi siz de kendi belediyenizi arayıp sorun.)

Bu organizasyonda görev alan herkes, bağışladığınız her kalem eşyayı ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak için büyük özveriyle çalışıyorlar. Onların elleri hem dost hem güvenilir. Gönlünüz ferah olsun.

Tek bir tuzluğun bile birinin işine yarayacağını bilmek, biri için bir şeyler yapıyor olmak iç ısıtıcı...
Sizin de belki vermek istedikleriniz vardır...
Bir de bu yazdıklarımdan bir kaç arkadaşınıza söz etseniz harika olur.
Birinizden biri, benim içimdeki heyecanı ve sevinci duyacaktır kesin...
Bir taneniz, bir tanesine ulaşsa kâr.


Adres:
Beşiktaş Belediyesi
Çırağan Cad.
No:77 Beşiktaş

Telefon: 0212 236 22 00
               0212 260 71 72


www.besiktas.bel.tr

DOST ELLER YARDIM ORGANİZASYONU

Kadın


Ve pek tabii ki “erkek” bugünkü konumuz.



“Biz kadınlar şunu isteriz, bunu isteriz! Hey erkek milleti, duy sesimizi!” diyorum ya ben arada.

Erkek milleti celâlleniverdi.

“Nedir bizimle alıp veremediğin kardeşim! Siz bizim ne istediğimizi bir kere sordunuz mu acaba? Hep bana hep bana oluyor mu?”



Peki olmuyor.

Biz kadınlar iyi dinleyicilerizdir. Sakın siz kötü anlatıcılar olmayasınız ya da hiç anlatamayıcılar?

Kendi dünyalarında mutlu mesut yaşamayı; konuşmaya, deşmeye ve problemlerle yüzleşmeye tercih edenler...

Hepiniz aynı değilsiniz. İçinizde harika âşıklar var. Mükemmel, romantik, dinleyen, anlayan, adam gibi adamlarınız var. Eşiniz bir daha dünyaya gelse sizi seçecek, o kadar çok seviliyorsunuz. O kadar “eşsiz”siniz. O kadar eşinize “eş”siniz.

Var yani sizin içinizde de iyiler.



Ama kadınlarda genel bir kanı oluşturmuşsunuz işte, suçlu biz değiliz...

Adınız çıkmış bilmem kaça. Nasıl indireceksiniz? İşiniz zor.



Biz biliyoruz, adamların bazıları evlendikten sonra değişirler. Hatta ilişkilerin başıyla ortalarında aynı değillerdir. Bir haller olur, değişirler işte! İlgilerini yitirirler. Eşlerini dinlemezler ilk gün gibi. Mesela, hani saatlerce telefona kaynardı ya kulağınız, sesini duymak için arardınız zaman mevhumunu unutarak. Şimdi “eve ne lazım, çıkıyorum” diye arıyorsunuz iş çıkışı, ayaküstü!

Hani diyorum, genelleme yapılacak kadar varsınız yani…



Tamam, bilemişsiniz kadınları. Fırsat buldukları her an saldırıya geçiyorlar.

Ama açık ve seçik söyleyeyim ki; biz, sizin bizden ne istediğinizi bilemedik henüz!



Çıkarın biriktirdiklerinizi. Biriken yoksa da bir içinize kulak verin; neden kadınlarınız “dırdır” edip duruyor size?

Acaba söyleyip söyleyip de sizde “tık” olmadığını gördüklerinden midir?

Niye tıklamıyorsunuz?

Havaya mı konuşuyoruz biz?

Nedir bizimle alıp veremediğiniz?

Gül gibi hatunlardan ne istiyorsunuz?

Niye hep ilk günle kıyasa sokuyorsunuz? Niye değişiyorsunuz?

Dırdır ediyoruz değil mi? Başımız mı ağrıyor çok sık?

Çok şey mi istiyoruz bazen? Yetişemiyor musunuz isteklerimize?

Çok mu konuşuyoruz?

Siz kadının “az “ olanını mı seviyorsunuz?

Az konuşanı, az isteyeni?



Evde yemek yapsın, ev işleri eksiksiz yapılsın, çocuk varsa mükemmel anne olunsun, soru sorulmasın lütfen! Problem varsa kendi başına çözülsün. Pembe, kir, pas tutmayan mutlu “teflon” dünyanıza girip zehir etmeyelim dünyayı size.

Ve başımız lütfen hiç ağrımasın. Siz her istediğinizde hazır ve nazır olalım? Bu mu?

Sıralamanızı merak ediyorum...



Biz, erkeklerden ne istediğimizi her yerde yazdık, söyledik.

Biliyor musunuz, bu söylenenler “söylenti” değil, gerçek.

Yaşanmışlıklardaki ortaklıkları bilseniz şaşarsınız! Ne kadar çok eş davranışlarınız var hemcinsinizle!

Bir de genellemeyin diyorsunuz!

Tamam, yine de iyi niyetimi takınıp genellemiyorum.

İyi örneklerim var. Onlar kurtarıyor sizi.



Benim bu duruşumdan “feminist” olduğumu çıkarırlar hep.

Hani şu, bence yanlış ve basitleşmiş anlamıyla “erkek düşmanı” değilim.

Kadınla erkeğin bir arada “var” olduklarına inanıyorum.

Kadın erkeksiz, erkek kadınsız “yok”.

Ama kadın, karşısında “erkek”, erkek, karşısında “kadın” görecek.

Cinslerin içleri farklı kavramlarla doluşunca, işte böyle “siz şöylesiniz, biz böyleyiz” kaosu yaşarız hep birlikte.



İlişkiler etki-tepki dinamiği üzerine kuruludur...

Nasıl etkiliyoruz sizi bilelim.

Siz artık etkinizin tepkisini ezberlemiş olmalısınız kadınlarınızdan :)

Bakınız: “dırdırdırdır..vırvırvır...”

Şimdi sıra sizde.



Yazılarımdan sonra hemcinslerine kol kanat gerip, “bir de bana sor, gel de bana sor” diyen erkekler.

Buyurun, sordum işte!

Size, mail yoluyla, “kestane kebap, acele cevap” diyorum.

Gelecek olan pek kıymetli cevaplarınızı derleyip, toplayıp yazacağım...



Cevaplarınızla ve yazacaklarımla elbet aydınlanmayacak iki cins.

Ama sizin de sesinizi duyacağız sonunda!

Bakın sustunuz, sustunuz, sıra size geldi işte gördünüz mü?



Elbet biz de uzlaşacağız. Bir orta yol vardır mutlak...

Dünyanın sonuna kadar vaktimiz var. :)

Beklemeye değer misiniz?

Bilmiyorum bizimle uzlaşmış modelinizi.

Hani değeceğinizi düşünüyorsanız bekleyelim diye dedim.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...