Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

04 Ağustos 2008

Kabulleniş aslında vazgeçiş midir?






Erkeklere hitaben yazmıştım bu yazıyı ama kadınlar kendilerini gördüler..
Keşke erkekler de görebilseler kadınlara ne yaptıklarını, nasıl göründüklerini.
Yazımın sonunda yazdığım gibi, giden gitti geçmiş olsun, diyebilseler kendilerine.
Duygusal zekası düşük olsa da insani ve vicdani zekası yüksek erkekler diyebiliyor bunu.
Diyemeyenler de "sevdiği" kadının celladı oluyor.

***

Kabulleniş Aslında Vazgeçiş midir?

Kadın milleti bekler.

İster.

Umar.

Bekler.

Söyler.

Erkekler kendi aralarında bu beşliye “dırdır” diyorlar.

İstediklerini, beklediklerini söylerler diye.

Tabii ufak bir sorun var.

Söylemezler tek. Söyleyip dururlar! Tekrar tekrar.

Çünkü erkeklerin kulakları deliktir.

Birinden girer diğerinden çıkar.

Sevgililer gününde bir tane kulak tıkacı hediye etmeli onlara.

Tek, bir tane.


Ha bu arada söylemez, kapris yapar kadın, bu sefer de başka yafta!

Kaprislisin!

Hey Allah’ım!

Arkadaşlar, gelin size kadınları anlatayım azıcık.

Şimdi, siz hani evleniyorsunuz ya onlarla. Hani pek bir kibar, pek bir ilgilisiniz. Gözlerinin içine bakıyorsunuz falan.

Kulaklarınızı beş açıyorsunuz onlar konuşurken.

Bütün detaylarının peşinde oluyorsunuz ki türlü çeşit sürpriz yapabilesiniz.

Hani incelikten öleceksiniz neredeyse.

Ama başlarda. Aman burayı atlamayalım rica ederim, başlarda.

Sonra size bir haller oluyor, her birinize başka bir şey…

İncecik ruhunuz kalınlaşmaya başlıyor.
Kadınınızı dinlememeye başlıyorsunuz. İlgilenmez oluyorsunuz.

Seviyorsunuz, önemsiyorsunuz, ama için için.

Derinden. Öyle derin ki, ne siz, ne de biz alıp dışarı çıkaramıyoruz.

Hâlbuki iki ince davranışa, zarif bir teklife, bir çift büyülü lafa bakar...

Biliyorsunuz üstelik nasıl yapacağınızı.

Evveliyatınızı biliyoruz çünkü.

Bildiğinizi biliyoruz.

Yok ama siz kadına karşı üç maymunu oynamayı seçiyorsunuz.

Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum.

En güvenlisi.

Hiç bulaşmayayım daha iyi.

Maymun başınıza iş açar da haberiniz olmaz biliyor musunuz?
Bu suskunluk hiç hayra alamet değildir ilişkilerde. Karşı suskunluk olarak yansır size ki işte buna “kabullenmek” diyoruz.
Ama neyi?
Onlar size dırdır ederken siz aslında artı hanedesiniz. Dıştan dışa dertlerini derken, içlerini dökerken hâlâ “muhatapsınız” ki bu iyi bir şey.
Size dönük biri var karşınızda. Sizi "hala" önemseyen biri.
Bu, bu demek.

"Beni anla, benim istediğim şu, hiç de öyle kürksel, mücevhersel bir şey değil.
Beni dinle.
İhtiyaçlarıma karşılık ver.
Beni gör.
Kararlarımı desteklemesen de fikrini söyle.
Konuş benimle. Sen de benden bir şey iste, sor. Öyle yokmuşum gibi davranma. “Fark etmez” deme her defasında.

Hepiniz çizdiğim robot resme uymuyorsunuz elbet. Bazılarınızın elleri yok.
Üç maymuncu değilsiniz.
Duymuşsunuzdur, görmüşsünüzdür, bilmişsinizdir, yetmemiş anlamışsınızdır.
Hem onu hem de kendinizi paylaşmışsınızdır.
Kaybetmeden kazanmışsınızdır size dönük yüzü.
Sizi kutluyor, alkış, diyoruz. Kesmiyor, yıldızlı pekiyi veriyoruz.

Amma ve lâkin bazen “ihtiyaç sahibi” sizi olduğunuz gibi kabul etmiş olur hani. Her şeyinizle hâlâ aynı olmanıza rağmen.
Öbek öbek duygusal boşluklara rağmen, artık söylese de duymamanıza rağmen kabullenmiştir ya hani.

Ama bu kabullenişin sonucu nedir biliyor musunuz?

Hiç buna mesai harcamışlığınız var mı?

Aranızdaki mesafeden görebiliyor musunuz onu?

Seçebiliyor musunuz yüzünü?

Size artık anlatmıyor. Sizden hiçbir şey beklemiyor, istemiyor.

Farkında mısınız? Umurunuz da mı?


Öyle bir duvar örmüşsünüz ki önünüze, üstünde koca harflerle “yaklaşma çarparsın” yazıyor! O da yaklaşmıyor zaten, deli mi?

E, ne oldu? İkinizde de bir huzur bir huzur.

Ne soran var, ne isteyen, ne bekleyen.

Oh…

Bu sizin rahatlığınız, sizin tarafınızdan görülenler.

Kadın artık paylaşamadıkları, anlatamadıkları, içinde patlattığı öfkeleri, kırıla kırıla kırılacak yeri kalmamış haliyle karşınızda duruyor.

Sessiz. Sakin. Kabullenmiş.

Önceden neydi o öyle, hem kendisiyle didişiyor, hem sizinle.

Sus şöyle işte!

Ne huzurluyuz. Ne sorunsuzuz. Hiç kavga etmiyoruz artık, aman da ne güzel.

Hı hı.

Çok güzel.

Sizin o güzel diye gördüğünüz huzur aslında ne biliyor musunuz?

Hiçlik.

Yokluk.

İçi boş bir huzur.

İçi boş bir sükûnet.

Boş. Tükenmiş. Aşınmış.

Duygularından sıyrılmış.

Ruhen kilometrelerce uzakta.

Sadece beden olarak orada. Olmak zorunda olduğu kadar. O zorunluluk –herkese göre değişen- her ne ise, ortadan kalkınca o beden de oradan gidecek söyleyeyim...

Siz de arkasından bakakalacaksınız.

“Niye gitti ki, her şey güllük gülistanlıktı, ne oldu ki şimdi?

Ne olmadı ki mirim?

Kafanızı, gömdüğünüz kumdan çıkarabilseydiniz, görecektiniz ne olduğunu.

O kabullendikçe, siz rahatladınız.
O sustukça, sorun çözüldü sandınız.

Dokunsaydınız, bilmeye gönüllü olsaydınız ortaya dökülüp saçılacaklarla uğraşmak zor gelirdi size.

Nitekim hiç dokunmadınız. Bıraktınız dağınık kaldı.

Susmak kabullenmekti.

Kabullenmek vazgeçiş.

Bilmediniz.

Bilemediniz.

Bilmek istemediniz.

Üstelik vazgeçişi görmenize, duymanıza rağmen, sahiplenip geri dönüşe çeviremediniz. Üstünüze bile alınmadınız.

Bu da sizin seçiminiz.

Vazgeçildiniz.

Tebrik ederiz.

Şimdi çıkın kapısına kilit vurduğunuz dünyanızdan dışarı.

Koşun peşinden. Yapma etme iki gözüm, ben seni şöyle severim, böyle severim diye başkalaşın.

İlk günlerdeki adam olun görelim.

En iyisi, kararlı olduğunu görüyorsanız, bırakın rahat rahat vazgeçsin sizden.

Ne siz yorulun.
Ne de yorun.
Giden gitti.

Geçmiş olsun.

Ağustos 2008
Nuray İlbars Kömürcü

28 Aralık 2007

Saçımı Okşa








Saçımı Okşa

Kadınlar bilir.



Saçın okşanması başka bir duygudur.

Şefkat, sevgi, ilgi, huzur, sıcaklık, rahatlık, aşk.

Hepsini bir anda hissettirir insana…



Kimin saçını okşarsanız biraz daha sokulur size, sessizleşir, huzur kokar, üstünüze sindirir kokusunu.

Veriş-alıştır saç okşamak…



Sevginin başka türlü bir ifadesidir.

Pek özel, ince...



İncecik sevmektir... Cemal Süreya gibi, ince ince sevmektir.



El narindir, naziktir saçlarda gezinirken.

Ruha da dokunulur belli belirsiz...



Sakinleştirir saç okşamak.



Güldürür. Gevrek gevrek güldürür.



Aşkın en yalın halidir.



Dizlerine yatıp saçınızı okşayacak sevgili bir el, aşklı bir sevgili varsa, doğru dizlerine…





Mayın
Kestirip atsak şu kadınlığımızı
Kurtulsak kendimizden...
Dümdüz bir erkek olsak
Ne mutlular onlar!
Ne güçlüler...
Ne gamsızlar!


Mutsuz olsalar da bizim kadar eğilip bükülüp, kıvranıp, acımıyorlar…
Ya da içlerinde patlatıyorlar içlerindekini.


Onlar güvenli bölge.
Biz tepeden tırnağa mayın!


Elimiz neremize deyse güm, güm!
Ölmüyoruz da...


Sürünüyoruz!


(Kadın olmaktan bıktığım bir ara, bir kız arkadaşıma yazmıştım bunu…
Mayınlarımdan temizlendim.
Yaşıyorum, ölmeden :-))




Aşk olmadan olur mu?


Kocalar eğer iyiyse, dövmüyor, sövmüyorsa, kumarı, kahvesi, alkolü, sigarası, karı kız sevdası, gece hayatı yoksa...


Evine, karısına sadık, çocuklarına iyi baba, sorumluluklarını bilen koca, aileye iyi damat ve her şeyden önce düzgün ve "iyi" bir insansa...


Aşk olmadan da gider mi evlilik?
Tutkusuz, heyecansız, inişsiz çıkışsız, sakin sakin, yumuşak yumuşak...
Bu durum yaşlılarımızın yaşadığı bir sükûnet değil midir?
Gençliğe sığar mı bu haller? :-)


Hele bi yol deyiverin. :-)

16 Aralık 2007

Sor, bekle





Neden?

...

Susunca bitmiyor ama. Cevap lâzım.

...

Bir daha "neden" diye sormamam için, neden?

...


Bitişlerin ardından sessizliğe boğulmak, susan için güzel bir şey belki.

Susmak nefis. Susmak kolay.

Cevap bekleyen için kötü.

Kötü.



Konuşunca konuşursunuz, sorarsınız, söylersiniz, belki saldırırsınız, savunma beklersiniz.

Kavgacı olursunuz bir parça

Sahibi vardır kavganın. İki kişisinizdir.

Kendi kendinizle kavgaya terk edildiğinizde tekme tokat, kötü işte.

Biriyle didişmenin sonu bitiştir, devamdır, belki durmaktır.

İlle hallolur sonunda. Yürür gidersiniz.



Suskunluk duruyor durduğu yerde.

Durduruyor.

Bekletiyor.

Kötü.



Bazen aslında söyleyemediklerimiz için susarız değil mi? Hani söylesek bir yere varmayacak, ya da vardığı yeri kırıp dökecek. İşte ondan susarız.

Ama bazen kırılıp dökülmek için bile duymak istiyor insan.

Hatta beklemek yerine, duyup kırılmak daha bir yeğlenilir oluyor.



“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”

Bilince söylemek lâzım.

Ederini öderiz.

Ödenmeyecek, hazmedilmeyecek, kabullenilmeyecek, unutulmayacak bir şey var mı?

Zaman hepsinin üstünden silindir gibi geçiyor. Sıkıysa kabullenmeyin, unutmayın sonunda.

Zaman. Haşin sevgili.



Ama zamanın işlemesinden önce yapılacak şeyler var daha.

Susan konuşacak.

Nedeni, nasılı söylenecek.

Etekte kalmış irili ufaklı ne varsa, hepsi dökülecek ortaya.

Öyle tali yollara kaçılmayacak.

Ana yoldan, ana yoldan.



Taş kafa mı yaracak, batacak mı bir yerlere.

Olsun, kan revan içinde kalmak, sessizliğin sesiyle sağır olmaktan iyidir.



Duyduk mu duymaya ihtiyaç duyduklarımızı?

Tamam.

Aynanın buğusu gitti. Baktığımızı daha net görüyoruz.

Sindireceğiz olanı biteni şimdi.

Yap-bozun eksik parçalarını yerli yerine koyup, beli bükük soru işaretlerine yol vereceğiz.

Sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp her şeyden, kendimizi zamanın şefkatli kollarına teslim edeceğiz.



Evvel zaman içinde kalbur saman içinde başka bir suskun gelecek belki.

Baştan konuşkan, sondan suskun.

Konuşacağız bitmez kelimelerle, noktasız, virgülsüz.

Her bir harfi içimize çekip mutlana mutlana.

Zaman geçecek.

Sen öyleydin, ben böyledim, sen şunu yaptın, ben bunu dedim’li sisli günler başlayacak.

Asla vazgeçmem’ler yalan olacak.

Gelinen yoldan tek başına geri adımlar duyulacak.

Her gün bir adım geri.



Sonra yine nedenler, nasıllar.

Karşılığında koskocaman susluklar.

Cevapsız kalmanın ümitsizlikleri.

Sonra ümitsizlikten çıkarılan ümitler.

Askıya bırakılmış aşklar.



Birlikte konuşup, birlikte susmak en iyisi.

En iyisi.



Aynı anda âşık ol.

Aynı anda vazgeç.

Sonların en temizi, en hasarsızı.

Bir tarafın kalbi atarken, diğerininki sus pussa, o şifalı zamanın geçmeyeceği tutar.

Öbürünün kalbi de sus pus oluncaya kadar.



Kalp sessiz, sus pus.

Güvenli limanlarda demirli.

Dalgasız denizin sükûnetinde.

Yeni bir dalga gelir, alır götürür belki.

Sağlam bir yelkenliyle.

Deniz bilgesi, adı gerçek, kendi gerçek, özgür ruh.

Sözünün eri.

Vazgeçmeyi hiç bilmeyen biri.


En sonunda…

Söz gümüşse, sukut altın değil.

Susmayı marifet sananlar, iyilikle eş tutanlar, suskunluğun buz gibi soğuk çirkinliğine bürünenler..

Gördünüz, çözülüp, susmayınca, rahat.

Soran, bekleyen rahat.

Susan rahat.



Biter, gider, he ne ise.

Sonsuzluk, bitimsizlik bize göre mi?

Değil.



O zaman, korkmadan, kaçmadan, bekletmeden, ümidin ümitsizliğinde debelendirmeden söyleyin, söylenin ve gidin.



Güle güle’miz hazır, cebimizde.

Korkmayın.

Buyrun işte.

Güle güle...

04 Aralık 2007

Ne zaman? Nerede? Nasıl?



Sabah kalkıyorsun.

O gün uçacaksın, bilmem nereden nereye.

Hazırlanıyorsun heyecanla.

Hadi, belki sıradan bir uçuş, heyecan da yok.

Gidiyorsun hava alanına.

Güvenlik kamerasında fiyakalı görünüyorsun, son kez göründüğünü bilmeden.

Geçiyor, oturuyorsun koltuğuna. Emniyet kemerini bağlıyorsun, aklına bin tane düşünce gelip gidiyor.

Biri çocuğunu düşünüyor, biri kocasını, sevgilisini, ana babasını., arkadaşını, işini.. Herkesin aklında türlü çeşit düşünce, iyi, kötü…

Uçağın düşme ihtimali bile sıyırıp geçiyor içeriden, ufak ufak…

Sonra ne oluyorsa oluyor, hayatının sonuna geldiğini görmeye başlıyorsun. Farkına vara vara. Hani uykuda gitmek bir parça iyi sanki. Uyumaya yatıyorsun, haberin yok uyanacak mısın, ne olacak?

Ama uyanıksın, gözün açık, bilincin açık. Düşmekte olduğunu görüyorsun. Film şeridi geçiyor mu bilmiyorum o gözlerden ama korkunun en derininin, en şiddetlisinin, en çaresiz çaresizliğin geçtiği kesin.

Kucağındaki minicik bebeğe sarılıyorsun, anne de yanında sana ve senin bebeğine sarılmaya çalışıyor…

Bir yanda annen, bir yanda bebeğin gidiyorsunuz işte.

Oysa ne çok mutluydunuz hepiniz, bebeğin mis kokusunu çekip çekip duruyordunuz içinize.

Bebek daha 1,5 aylık.

Geleceksiz bebek.

Tüm geçmişi 45 günden ibaret bebek. Hiç bir şey anlamadı dünyadan, yaşamaktan. Belki bir iki güldü belli belirsiz. O kadar.

Simdi annesinin yanında, birlikte uyuyorlar, deliksiz…

“Sen en güzel yerinde olsan da yaşamın

Alırlar götürürler bir yerlere zamansız.” (*)


Ne zaman, nerede, nasıl götürecekler bizi? Yaşamımızın neresinde olduğumuzun hiç önemi olmadan…

Tavşan ürkekliği duyuyorum bazen içimde.

Hastalıkla mı? Kazayla mı? Uykuda mı? Aniden mi?

Nasıl?

Bugün son mu? Uyurken, “yarın var mı?”

Evden çıkarken, “dönüş”.

Bir yerden bir yere giderken “varış”, sağ salim hem de..

Hepsi soru.

Hiç bir şeyden haberimiz yok.

Öyle, geldiği gibi yaşıyoruz. Bilmemek lazım tabii.

Her şeyi de bilmemek lazım öyle.

Bu düşüncelere saplanmadan kaçıp gidiyorum. Kalırsam fena çünkü.


Günü gün etmeye çalışmak lazım işte.

Yok, o ne der, yok, aman kızar mı? Bekleyeyim, istemeyeyim, susayım, aramayayım, soru sormayayım, alma, giyme, gitme, gelme…

Sonra alsın götürsünler sizi.

Kucağınızda kalakalsın istediklerinizin, yapamadıklarınızın hepsi…


Ertesi güne gözümü açmayı bile lütuf görür oldum.

Eh hadi bakalım, bugün de yaşıyoruz diye. Yaşıyoruz, çoğul, evet çünkü çoğulumun içinde tüm İstanbullular var.

Depremi bekliyorlar burada, bütün bilir kişiler. Söyleyip duruyorlar. Söyleniyorlar hatta. "Yapın bir şeyler!" Hem devlete, hem bize.

Ne yapıyor hem devlet, hem biz, bilmiyorum.

Ben hiç bir şey yapmıyorum.

Nerede silkeleneceğimden habersizim çünkü. Evde mi, sinemada mı, sokakta mı, arabada mı?

Tevekkül içindeyim. Teslimiyet hali. Yapacak bir şeyimin olmayacağını düşünme hali. Yaşayacağım varsa yaşayacağım, kadere direnmeme, inatlaşmama hali.

Çoooookkk uzun yıllar daha yaşamayı isterim. Ama bir dezavantajı var, bütün yakınlarınızın gidişine göz tanıklığı ediyorsunuz. Her gidişte bir parça götürüyorlar sizden. Ufacık kalıyorsunuz. Yaş büyüyor ama iç kalmıyor dayanacak. Ya da belki tam tersi, taşa dönüyorsunuz, göre göre hissizleşiyorsunuz…

Devam ediyor ama yemeniz, içmeniz, nefesiniz, her şeyiniz kaldığı yerden devam ediyor. Zaman alıp götürüyor, gidenden üstünüzde, içinizde ne kaldıysa.

“Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
Iyi günler bekliyorsan hele
Iyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yasamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu” (**)



Bu şiirin her satırındayım!

Yaşamak güzel şey!


Dışarı da güneş var şimdi, soğuğa rağmen.

Evler ne güzel, yerinde duruyor. Ağaçlar az yapraklı ama nazlı nazlı salınıyorlar.

Hayat yaşıyor.

Nefes alıyor.

Arabalar sesli, çocuklar sesli, rüzgâr sesli, sessizlik bile sesli ve onun sessizliğini dinlemek bile beni mutlu ediyor.

Hal böyleyken gitmek fikri biraz hüzünlendiriyor.

Gidenleri görmek, “ne zaman, nasıl acaba” diye sorduruyor, ardından da “bırak yahu yaşamana bak, sana ne zamanından, nasılından. Yaşa yaşayabildiğinin en güzelini, bekle ve gör.” Dedirtiyor içten içten…


Sağlıkla yaşlanmayı dilerim. Hayatımdakilerin huzuruna, sağlığına şahitlikle birlikte…


Sabah kalkıp buradan oraya giden ve giderken bir daha görmeyeceklerini, duymayacaklarını, nefes almayacaklarını bilmeyen 56 kişi, dilerim ki çok güzel hayatlar yaşamışsınızdır. Dilerim ki şimdi olduğunuz yerde de afiyettesinizdir.


Onların yakınları…

Evinizde, içinizde yangın var biliyorum.

Sönecek, korlanacak.

“Yandı bitti, kül oldu” olacak.

Biraz zaman gerek.


O zaman sizin için çok çabuk geçsin…

Sabrınız acınızdan daha derin olsun…






(*) Ümit Yaşar Oğuzcan- Ölüme Gazel

(**) Melih Cevdet Anday- Yaşamak Güzel Şey


http://www.gazeteci.tv/yazarDetay.asp?GuvenlikID=64O66O70O70O
gazeteci.tv sayfa linki.

20 Kasım 2007

“Kadın âşık olunca öper”





“Erkek iş olsun diye öper.”
Ben demedim bunu. Televizyonda duydum, bir erkekten. :-)

Ama ben demiş kadar olayım yani. Gövdemi siper edebilirim kolaylıkla.

Öyle işte.
Kadın illâ aşk ister, illâ ambiyans ister, illâ süslü püslü- ama içten geldiğine inandığı- sözler duymak ister.
Hayran olmak ister. Hatta bayılmak ister adamın hallerine, hareketlerine…
Öyle kolay mıdır teslimiyet?
Bir kıpırtı olmadan, o kıpırtı sizi aşklı dudaklara itmeden öpmek olur mu?
Olmaz.

Biz böyleyiz arkadaş.
Vakit lazım. Etkilenmek lazım.
Daha ötesi, aşk lazım.

Erkeklerde nasıl bir hassasiyet (!) varsa, uygun bir ortamda gördüğü, uygun bir kadınla öpüşebilir de, aşk yapabilir de. (Making love “aşk yapmak” Seviyorum işte bu gavurca tanımlamaları. Mesela bir de “wish you the best”leri var ki.. Ayrılırken söylenecek son sözün içini öyle bir dolduruyor ki, benim için başka söz yok yani. Her şeyin en iyisini diliyor işte daha ne olsun?)

Ne diyordum? Yine erkeklere sataşıyordum değil mi? :-)
Yahu, bırakın sataşayım ne olacak yani? Bir siz varsınız, bir de biz. Yeri gelir kadınlara da sataşırım ne olacak?
Siteyi okuyanların çoğu erkekmiş de bilmem ne de…
Bir yorumcu demişti bunu. Eee? Son yazımda izin verir misin kocacığım? demiştim, erkeklere sinir olmuştum yine.
“Niye yani, niye sizden izin almak zorundaymışız” falan dedim ya hani. Bir tanesi adam gibi cevap verdi mi? Hayır. Niye böyle yaptıklarını açıkladı mı?
Bir tanesi anladı, ama yanlış anladı. :-)
Biz onlara zaten söyleyecekmişiz gideceğimiz yeri. Onlar bostan korkuluğu muymuş? Sanki ben öyle dedim. Vallahi kendi yakıştırması. İyi de durdu hani. :-)

Yine saptım yolumdan.
Kadınla erkeğin aşk yapmakla ilgili farklılıklarından söz ediyordum.
Erkeklerin nasıl bu kadar seçici olmadan, bodoslama bu işe dalıyor olduklarına inanasım gelmiyor doğrusu.
Nasıl yani? Daha yeni gördün ayol! Hırlı mı hırsız mı? Hasta mı, ne?
Ama libido başka bir şey tabii. Erkelerinki özellikle.
İmtiyaz sahibi onların libidosu (!)

Geçin bunları.
Biz de yok mu sanıyorsunuz? En alasından var hem de. Ama seçiyoruz. Kalbimiz atsın, bir tanıyalım, bir kanımız ısınsın.Eli yüzü temiz mi, kadir kıymet bilir mi, bizi nerede görür, anlamımız nedir onun için? Daha bir sürü detay çıkar da.
Oooo, bunlarla mı uğraşacağız dersiniz siz.
Diyedurun.
Gidin ne yapıyorsanız yapın.
Yaptığınız sizi ve diğerini bağlar.
Bize ne.?
Ben benim gibi düşünenlerle sohbet ediyorum zaten.
Benim gibi düşünmeyenler ilk akıllarına geleni döşeniyorlar şu anda yorum olarak. :-)
Bir de benim gibi düşünmeyen kadınlar da sizinle “making love” durumundalar zaten. :-)

Kadınlar içinde bir de aşk olsun ama aşk yapmak olmasın diyenler var biliyor musunuz?
Ben biliyorum.
Hep size mi çatacağım. İşte sıra kadına geldi. :-)
Simdi arkadaşlarım, hemcinslerim. Birine âşıksanız, hani aşk yapmak için benim dediğim şartlarınız da mevcutsa, üstelik bunu âşık olduğunuz adama da hissettiriyorsanız niye kaçınırsınız aşk yapmaktan? Arkadaş takılalım, liseliler gibi kalbimiz pıt pıt atsın ama o
kadar. Ama liseli yaşında mısınız siz? Hele karşınızdaki adam? Yahu size âşık! Aşkın hakkını vererek yaşamak istiyor. Her şeyiyle.
Siz? Hayır, böyle kalalım.
Olmuyor işte.

Aşk dokunmak, dokunulmak ister.
Aşkı bedeninden verip, bedeninizden almak ister.
Bütün yollar buna çıkar bir kere.
Kaçamazsınız.
Er ya da geç çıkar.
(Biz geç çıkarırız, erkekler er çıksın ister :-) )
Yok, asla derseniz, konu konuşulur konuşulur, aynı noktada düğümlenir. Sonra başa dönülür.

Ne yapmak lazım?
Hiç.
Bu türlüsü, henüz erkeğin “tamam, sen nasıl istiyorsan öyle olsun” demesiyle sonuçlanmadı şimdiye kadar. Erkek hep dedi ki, “ya aşk yapmak ve aşkım, ya hiç.”
Aşkını da aldı gitti sonra. Hiç oldu.

Peki, olmaz mıydı? Aşk yapmak olmadan âşık olmak olmaz mıydı?
Soruyorum işte.
Ben ilk aşkıma öyle bir âşıktım ki.
Bayramdan bayrama tokalaşmaktan ibaretti tensel temasımız.
Ama aşktı. Hem de en şiddetlisinden.
Şimdi en temiz, en el değmemiş, en masum aşk diye etiketledim onu.
Ne oldu? Aşk yapmadan aşk değil miydi o?
Demek ki olunca oluyormuş.

Belki şartlar belirleyici her durumda.
Ama size bir sır.
Eğer sabreder, adam gibi adam olursanız, ne istediğinizi temcit pilavı gibi kadının önüne koyup durmazsanız, kadını “kadın” gibi hissettirseniz, zamanla ikinizin de yolu aynı yola çıkacaktır.
Yolunu gözlediğiniz yola.
Er ya da geç.
Bekleyin ve görün.

Şu kadınları anlamadınız ya.
Olsun. Ben anlatıyor olacağım.
Dinleyedurun siz.
İçinizden bir “doğru” anlayan çıkarsa, bir kadın ve doğal olarak hemen akabinde siz mutlu olmuş olacaksınız.
Daha ne olsun? :-)



nurayilbars@gmail.com

14 Kasım 2007

Gitsin Bir Daha Gelmesin


Bu yıl.
Bitmekte olan yıl.
İki bin yedi yılı.
Nisan ayına kadar sıradandı her şey.
Sıradan bir yıldı işte.
Nisan ayının on yedinci gününe kadar.
Bilinmezliklerle doluydu on sekizinci nisan günü.
En az bir ay daha karanlık. Ne oluyor, ne bitiyor bilmeden.

Aydınlandık sonra.
Bildik ne olacak, ne bitecek.
Tedavi şekline karar verme aşaması.
Karar sonrası “acaba doğru mu yaptık?” iç çekişmesi.
Kemoterapiler.
Ağrılar.
Ağlamalar.
Çaresizlikler.
Öfke nöbetleri.
İsyanlar.
Ten acıları, kalp ağrıları.
Yine çaresizlik, yine çaresizlik…

Üç buçuk ay.
Nisan ayının on yedinci gününden sonraki üç buçuk ay.
İki bin yedi yılının karanlık üç buçuk ayı.
Yoğun bakım kapısında, iyileşecek, çıkacak oradan diye beklenen ümitli bir sürü saat.
Edilen, sayısı yok dualar.
Doktorların “her şeye hazırlıklı olun” telkinleri.
Sabahlara kadar dışarıda bekleşirken, her şeye hazırlıklı olun’lara karşı beslenen ümitler. Nakledilecek daha iyi bir hastane, tek kişilik oda. Kendi kendimize sevinçlenmeler, iyileşeceğine beslediğimiz solmak bilmeyen, gül gibi inanç…

Ve bir haber.
Bitti.
Beklemeler, istemeler, dilemeler, dualar…
Hepsi bitti.
İki bin altının yılbaşında yanındaydık oysa.
Bitmemişti hiçbir şey.
Biteceğini de kimse aklına bile getirmemişti.
Biraz kalmıştık yanında, yeni yılını kutlamıştık. Uzun, sağlıklı ömürler dilemiştik.
Onunki ne uzun oldu, ne sağlıklı.
Bizimki meçhul.
Bu yıl doğum günümde çağırmıştım.
İyi ki de çağırmıştım.
Yemekler yapmıştım.
Tüm aileyi toplamıştım başıma.
Sohbetler etmiştik. Gülmüştük, yemiştik, içmiştik.
Evime son gelişiydi.
Bilmiyordum.
İyi ki gelmişti.

Bu yılbaşı yok.
Zaten iki bayram yoktu.
Benim doğum günümde de olmayacak.
Ben çağıramayacağım, yiyelim, içelim, gülelim, sohbet edelim diye.

Onların yılbaşları, bayramları, doğum günleri nasıl geçiyor acaba?
Farkındalar mı? Takvimleri falan var mı?
Gördüler mi birbirlerini?
Annem babamı gördü mü? Abimi?
Onlar üç kişilik aileler orada.
Eğer karşılaştıysalar tabii.
Biz de burada üç kişiyiz, onlardan geriye kalan üç kişi. Altı kişilik kocaman aileden kalan üç kişi.

Bu yıl geçti işte.
Bir, seksen sekiz yılı kötü geçmişti.
Hani öyle maddi zorluklar, aldanmalar, yalanlar, iş kayıplarıyla değil.
Can kaybıyla.
Abimin canıyla.

Bir doksan iki yılı kötü geçmişti.
O da can kaybıyla.
Babamın.

Bir de bu yıl.
Canlarımızın en canının kaybıyla.
Annemizin kaybıyla.

Hiçbir şey anlamadım ben bu iki bin yediden.
Gitsin ve mümkünse bir daha gelmesin.
Gelmeyecek zaten.
Ben artık kimseyi kaybetmek istemiyorum.
Öyle bir yıl gelecekse eğer, ben kaybolayım en baştan.
İnsanın annesi babası gittikten sonra yarılanıyor.
Hele anne.

Anne olunca biliyor insan ”anne” ne demek.
Annenin yokluğu ne demek çocuğa.

Yıllar önce televizyonda izlemiştim.
Kimsesiz çocukları gösteriyordu. Minik bebecikler. Anne yok, baba yok. Boğazıma koca bir yumruk oturmuştu, hatırlıyorum.
Annesi yoksa ona kim bakacak, bakan olur ama anne gibi olacak mı?
Anne gibi olur mu?
Ben minik bebecik değilim, koca kız oldum, tamam.
Ama…
Kimse beni annemin sevdiği gibi sevmeyecek mesela.
Korumayacak.
Arkamda durmayacak.
Hayatında kendinden önce getirmeyecek.
El istediğimde hiç düşünmeden, koşarak gelmeyecek yanıma.
En birincisi olmayacağım kimsenin bir daha.
Kimse beni onun sevdiği gibi sevmeyecek.

İki bin yedi.
Git ve lütfen geri gelme.
Ne sen, ne de sana benzeyen hiçbir yıl.
Beni rahat bırak.
Bana nefes aldır.
Hasarsız, ayrılıksız, incinmesiz, acımasız, terksiz bırak beni bu yıl.
Ve her yıl.
Mümkünse.
Her yıl.

İçimin ortaya saçılıp döküldüğü son iki bin yedi yılı yazısı.
Bundan sonrakiler daha keyifli olacak.
Çünkü yola çıkan yıl keyifli olacak.
Mutlu olacak.
Olsun…
Sana, bana, ona.
Nefes almak isteyen herkese.
Mutlu mutlu, sağlıklı, iç huzurlu bir sürü yıl dilerim…






Koku


Sevdiğimiz kokular var, sevmediklerimiz…

Hepsinin içinde anlar var, anılar var.



İyi ya da kötü hatıraları canlandıran tetikleyici kokular…



Duyduğumuz bütün kokular koku belleğimizde arşivleniyor.

Bir kere duyduğumuz kokunun anı, onu ikinci kez duyduğumuzda dejavu yaşatır gibi canlanıyor.  Koku alma duyumuzu kaybettiğimizde hem geçmişle hem anla bağımız kesiliyor.



Benim de kokulu bir anım canlanmıştı birkaç yıl önce…

Bakınız şöyle:



Peeling.

Kadınlar bilir. Cildimizi ölü hücrelerden arındırıp, yenilemeye yarayan, genellikle içinde minik granüller olan kremle yapılan işlem. Soyma işlemi. Aynı zamanda yüzümüzdeki siyah noktalarımızdan da kurtuluyoruz bu sayede.

Günlerden bir gün aynanın karşısında peeling yapıyorum. Krem sürüyorum yüzüme. Burnumun üstündeyim, kremle minik minik masaj yapıyorum. Ama garip bir şeyler hissediyorum. Bir hoşluk, bir keyif hali…

Hayır hayır, siyah noktalarımdan kurtuluyorum diye değil. Ama niye bilmiyorum.

Böyle mutlu mutlu sürüyorum kremi, yüzümde gevrek bir gülüş. Niye mutlu ediyor bu krem beni, derken derken…

Evreka! Krem leylak kokuyor!

Evet! Leylak!



Bağlantıyı kurayım da ne ilgisi olduğu çıksın ortaya…



Malum, on yaşımın çocukluğu şimdiki gibi değildi. Sokaklarda oynardık biz. Bahçelerde ağaçlara tırmanır,  dutu, eriği, kirazı ağacın yerlere kadar meyve dolu dallarından yerdik.



Annemiz bilirdi nerede, kiminle olduğumuzu. İşine gücüne bakardı. Aklında bin soru, içinde kuşkuyla beklemezdi bizi camda. Güven vardı o zamanlar.

Ağaç tepelerinde dolaşan, güllerin, leylakların mutlu çocuklarıydık.



Leylaklı bahçe.

Arkadaşımla oynadığımız kocaman, etrafı leylaklarla çevrili güzelim bahçe…

Her defasında, eve dönerken, arkadaşımın annesi bir kucak dolusu leylak toplar verirdi bana.

O leylaklar, evdeki tombik cam vazonun içine konurdu güzelce. Ev misler gibi leylak kokardı…

O evin annesi, babası, abisi, kardeşleri hep bir aradaydı. O evde mutluluk vardı, bolluk vardı, huzur, keyif vardı. Çocukluğun en sevgili vazgeçilmezleri oradaydı, birlikteydi.



Leylak, güzel çocukluğun kokusunu getirdiği için mutlu etmişti beni.

Çocukluğumu üzerimde taşımak ve hep o mutlu gülüşle dolaşmak için leylak kokulu parfüm alacağım. Kendime hediyem olsun bari. Mevsimi gelince de kendime koca bir demet leylak göndereyim oldu olacak :-)



Ben bir keresinde de, yolda bir kadının peşine takılmıştım. :-)

Kadın annemin sürdüğü kremden kokuyordu çünkü.

O koku da çocukluğumdan gelmişti. Annem, arkadaşlarına çaya giderken makyaj yapardı hafiften. Ben de bir kenarda durur onu izlerdim. Öyle sinmiş ki belleğime o fondötenin kokusu, yolumu değiştirip, bir süre daha kenarda annesini izleyen küçük kız olmak için, annem kokulu kadını takip etmiştim…





Bebek gıdısı kokusunu bilir misiniz?

Hele de kendi bebeğinizse ve birkaç gündür yıkanmamışsa. :-)

Anneler bilir bu kokunun nefasetini… Yıkandıktan sonra kendi kokuları gider, şampuanın, sabunun satın alınan kokusu yerleşir tene. Ama asıl ten kokusudur sevilen... Bebek kokusudur.



Ev kokusu.

Her evin kendine has bir kokusu vardır. Eşyaların, ev sakinlerinin kokuları sinmiştir. Bazıları temizlik kokar. Bazıları yaşanmışlık.

Belleklerimizde çocukluklarımızdan kalan ev kokusu, aile büyüklerinin ve kendi evlerimizin kokusu olsa gerek. Babaannemlerin evinin kokusu mesela. Bir kere daha duysam, babaannemi görmüş kadar olurum herhalde… O kadar çok yer ediyor işte.



Yağmurdan sonra toprak kokusu. Tertemiz yıkanmış toprak kokusu.



Oruçlu ve açlıktan ölmek üzereyken, çocukluğun pide kuyruğundaki nefis ramazan pidesi kokusu.



Anne elinden çıkmış kuru köfte kokusu. Ne tadı, ne kokusu başkasınınkine benzemezdi, benzemeyecek…



Eskinin salatalık, domates, kavun, karpuz kokusu… Eskiden olduğu gibi kokmuyor hiçbiri. Ne koku, ne tat… Annem salata yaptığında evi salatalık kokusu sarardı. O kokuyu bir kere daha duyabilsem, annemin yaptığı güzelim dolma, pilav ve salatalı sofranın muhteşem fotoğrafı gelecek gözümün önüne, yine mutlanacağım biliyorum.




Koku duyunuzu kaybetmemek için burun yollarınızı açık tutun. :-)



Zira koku almak için, havanın burundan beyne giden yolda mutlaka bir tur atması gerekiyor.



Güzel kokulu, mutlu anılar dilerim…

Mutluluk koklayın hepiniz.

İzin verir misin kocacığım?

İzin Verir misin Kocacığım?
Erkek olarak doğmuş olmayı istemişliğim çoktur. “İyi ki kadınım” demişliğim de. Kadın olmayı biliyorum, seviyorum ama erkek olmayı bilmediğim için tam anlamıyla “keşke!” diyemiyorum haliyle. Bunu bana ancak bir erkek der: “İyi ki erkek olmamışsın. Taşınır yük değil!” :-)

Bazen öyle olduğunu düşünürüm. Dağlar, taşlar var sırtınızda. Bazen kelebekler kadar özgürsünüz. ( Bu özgürlük kısmını ayrıca yazacağım. Şimdilik başka bir konuda sataşacağım size :-) )

Keyfin yanında zorunluluklarınız var belinizi büken. Aslında sizi hiç şikâyet ederken görmedim. Yani “nedir bu arkadaş, çalışıp para kazanmak zorunda olan ben, koruyucu, kollayıcı etiketimin altını doldurmak için güçlü olmak zorunda olan ben, ota tüye ağlamamam gereken ben, sevgilimi-karımı mutlu etmek zorunda olan ben, çocuğuma disiplini, düzeni sağlaması gereken “otorite” ben…”

Sizi şikâyet halinde görmedim hiç dedim ya. Niye? Bizden feyz alsanıza biraz. Aslında yok yok, iyisiniz böyle. Bozmayın doğanızı. Bizdeki çeneyi sizde düşündüm de bir an. Kâbus gibi! Yani siz bize bir de çene yapıyorsunuz diye, biz çeneyi ikiye katlamak zorunda kalacaktık! Neyse ki denge baştan kurulmuş. :-)

Düşünüyorum sizi, ne kadarınızı tanıyorum, hakkınızda ne biliyorum, diye…

Kadının olduğu yerde erkek de var. Baba, kardeş, çocuk, koca, sevgili, arkadaş, dayı, amca, yeğen, kuzen, patron, komşu. Benim hayatımda duran erkekleri düşünüyorum. Hepsinin karakteri ayrı. Yaşayışı ayrı. Davranışı, hissi ayrı. Ama bildikleri, öğrenip ezberledikleri tek şey var:

Erkek kadından bir tık üstün!

Derdim ne erkek karşıtlığı, ne de yandaşlığı. Sadece durup bakıyorum hepsine. Gördüğüm, inceden inceye, “ben güçlüyüm, seni korurum, ben hâkimim, ben söz sahibiyim, dolayısıyla ben ne dersem o olur” tavrı.

Siz biraz güçlüsünüz evet. Bizi koruyacak cesarete de sahipsiniz. Ama bunlar üstümüzde söz hakkı sahibi olmanızı sağlamaz. Yani siz ne derseniz o olmaz artık. Eskiden öyleydi. “Höt” dediniz mi, otururdu kadınlarınız. Şimdi de o sesle irkilip, sağına soluna çaresizce bakınan, ne yapacak bir şeyi, ne gidecek bir yeri olmayan kadınlar var. Ve evet “höt” deyince oturuyorlar. Ama bu size bayıldıklarından ya da saygılarından değil. Dedim ya, çaresizlikten.

Bu kemik bir hikâye. Hala güncellenip duruyor üstelik. Ne zaman tamamen temizlenir, kökü kazınır bu “höt”ün bilmiyorum. Ama bilin ki öfkedir sizin kadına bıraktığınız tek his ve biliyor musunuz, öfke, sevgiyle küs.

Eskinin kadınlarından olmadığıma seviniyorum. Doğru zamana gönderilmişim. Bu zamanda, eskinin ruhuyla karşılaşsaydım fena olurdu. Benim eğilmez, bükülmez şahsiyetim sivrilirde sivrilir de batardı hepimize.
Dik başlıyım ben, dik başlı. Aklıma yatmayanı yaptıramazsınız bana. İnanmadığıma inanmış gibi yaptığımı göremezsiniz. İnanmadığımı söylerken duyamazsınız.
Hükmedilmeye karşı direncimi, hissimi bilseniz…

Kadın mı hükmettiriyor kendine acep, yoksa hükümdar doğmuş adamla mı karşılaşılıyor?
Yani “bana hükmet” komutunu biz mi veriyoruz onlara, yoksa onların zaten genlerinde olan baskın karakter mi ortaya çıkıyor?

Bize “eksik etek” derler. “Saçı uzun, aklı kısa” derler. “Elinin hamuruyla erkek işine karışma” derler. Aslında bilmezler bizdeki akıl hem onlara hem bize yeter. Elimizin hamurunu yıkar da karışırız işinize, en az sizin kadar da iyi yaparız.
Yok, sen ne dersen o olacak öyle mi?

Niye?

Neden egemen olmak istiyorsunuz bu kadar? Nemize? Biz kendimizi korumayı bilmiyor muyuz? Gerçi korumaya çalıştığımız da sizsiniz ya, o da ayrı bir paradoks. Ha, pardon siz kendinizi bildiğiniz için, bizi hemcinsinizden sakınma gereği duyuyordunuz zaten. :-) Bize güvensizliğinizin altında yatan tek sebep kendinizsiniz. Yok, öyle de değil, aslında siz bize güveniyorsunuz da etrafa güvenmiyorsunuz. :-)
Size bir şey diyeyim mi? Kadın isterse yapar. Yani sizi paranoyaya sürüklemiş gibi olmayayım ama kadınınız yalnız başına kaldığında “eğer isterse” her şeyi yapar. Hani tek başına tatile gidemezler ya! Hani tek başına gece dışarı çıkamazlar ya! Hani kadınların evlendikten sonra sadece arkadaşı olan “erkek arkadaşları” olamaz ya! Geçin bunları. Kandırmayın kendinizi. “Ben dedim, yapmadı, gitmedi” olmasın. Eğer isterse, ne yapacaksa -korkunuz her ne ise- sizin yanınızda da yapar!
Gücünüz, iktidarınız elinizde patlar, anlamazsınız.

Bilmiyorsunuz söyleyeyim, kadınların otokontrolleri vardır. Yani tatilde de, gece dışarı çıktığında da, evli ya da sizinle birlikte olduğu halde var olan erkek arkadaşıyla da nasıl olacağını bilir. Nerede, nasıl davranacağını. Sebep-sonuç ilişkisini sizden çok daha hızlı kurar onlar.

Dolayısıyla kadın kısmının ne işi var orada burada, kırsın dizini otursun beyinin (!!!) yanında. (Yalnız, tek ünlem yetmedi burada bana. Erkeklerinize bey, kadına bayan dememeye başlarsanız, ünlem teke iner diye düşünüyorum. :-) )

Kim verdi bir kere bu hakkı size? Sizden izin mi alacak mışız adımlarımız için?

Bey, yarın arkadaşımla yemek yiyeceğiz dışarıda, izin verir misin?

Anneme gideceğim, iznin var mı?

Yahu bir kere neden izin alıyoruz? İzin mercii olarak kim atadı sizi hayatımıza?
Siz bizden daha mı iyi biliyorsunuz bir adım sonramızın bize iyi mi kötü mü geleceğini? O kadar öngörünüz var mıydı sizin?

Kadın, aklına düşeni, kendisine doğru geleni ve belki sadece istediği bir şeyi yapacak mesela. Niye size soracak ki? Erkek olarak hayatında olduğunuz için, size aklıyla da mı teslim oldu? Hani kendisi yapamıyor mu istediğini, sizin izniniz olmadan?

Saygı diyorlar buna bazen. Sizce?

Kadının kendisine dediği: “Sen onay vermeden adım atamıyorum.”

Adamın kadına dediği: “Ben onay vermeden adım atamazsın.”

Oysaki kadın biliyor ne zaman ne yapacağını, nasıl davranacağını. Aklımız öyle çok ki, siz isteseniz, birazını size vereceğiz. O kadar da kalbimiz iyi yani.
Ama siz tam kapasite akıl olduğunu sanıyorsunuz. :-) Büyük yanılgı…

Bakınız demeye çalıştığımı yanlış anlamayınız, anlaşılma lüksümü elimden almaya kalkışmayınız.
Şudur dediğim: Kadın size atacağı adımı söyler zaten. Haberiniz olur yani. Bazen size danışılır, şöyle mi, böyle mi, diye, ama bu, siz erkek olduğunuzdan ve her şeyi bizden daha iyi bildiğinizden değil, sadece insan olduğunuzdan, hayatınızda olan biri olduğunuzdan, fikrinizi önemsediğinden. Buradan ”ipler bende” fotoğrafı çıkmasın. Kimsenin ipi kimsede değil. Herkes kendini bilir. Ne yapacağını, ne yapmayacağını. Birbirinin hayatına girmekle üzerinde hak sahibi olunmaz. Ne kadın erkeğin, ne de erkek kadının.

“Karıcım, yapabilir miyim, edebilir miyim?” diyen erkekler de var. Bu durumda da sizin arkanıza geçerim dağlar gibi. Bu da yanlış. Bu işler insanın raconuna ters. İnsan oluşa. Tekliğe. Bir başkası tarafından idare edilmek fikri baştan kayıp bana. Hele evlilikte koca tarafından himaye ve idare edilmek, aklımın ve bünyemin reddettiği bir durum.

İzin mekanizmalı ilişkilerin kendi içlerindeki dinamiğine sözüm yok. Alan razı, veren razı ise ortada sorun da yok.

Ama bastırılmaya, hükmedilmeye çalışılan kadınların varlığına, adamların yazıp, hatunları oynattıkları senaryolarla tek kalıba sokulmaya çalışmalarına, bir tek kere verilmiş olan yaşama haklarının erkek tarafından maddelendirilmesine
s i n i r o l u y o r u m.

Bu kadar.
:-)

Sessiz Ve Ruhsuz Masalar

Sessiz Ve Ruhsuz Masalar
Bugün bir cafede oturdum tek başıma, bir şeyler yedim…
Arada bir tek başınalığı seviyorum.
Dışarıda ve tek başınayken insanları gözlemlemeyi de seviyorum, çaktırmadan…

Sabah erken saatlerdi. İnsanlar birer ikişer gelmeye başladılar.
Bir kadın, bir erkek oturdular görüş alanıma.
Bir şeyler yediler sessiz sedasız.
Sonra kadın sigarasını tellendirmeye başladı. Adam da gazete okumaya.
Kimse kimseyle konuşmuyor. Başka başka taraflara bakıyorlar. Arada tek tük, kırık dökük laflar.
Ruhsuz.
Kim bilir kaç bin yıllık çift.
Genç de görünüyorlardı aslında. Hani evli değil de sevgili gibi…
Dedim, yazık yahu ne çabuk tükendiniz?

Misler gibi aşk kokan masalardaki sevgililer geldi aklıma.
Hatta oradan ayrıldıktan sonra, başka bir yerde gördüm iki sevgili.
Güldüm kendi kendime.
Bir onlara bak, bir de bunlara…
Kadın ve adam el ele, adam arada öpüyor kadının ellerini, parmaklarını…
Birbirlerine aşklı aşklı bakıyorlar.
İki adet sarmaş dolaş pişmiş kelle! Nasıl mutlu, nasıl aşkın içine düşmüş!
Mütemadiyen konuşuyorlar...
Gençken ve âşıkken yaptığınız saatler süren telefon konuşmalarınızı hatırlayın…
Hiç bitmezdi değil mi?
Ne bulurduk o kadar konuşacak yahu! :-)

Aşk ve yıllanmış evlilik-ilişki çok çabuk açık ediyor kendini.

Onu diyecektim. :-)


“Aşk Ölmez, Biz Ölürüz”

Sertab Erener’in bu şarkı. Sözlerini Demir Demirkıran’la yazmışlar. Sevgililerdi bir ara. Umarım hala öyledirler.
Müziği çağırdı ilk duyduğumda. Sözleri de, olduğun yerde kal, dedi. Kaldım.
Hatalar, yeminler,
Bitişler, başlangıçlar,
Yalanlar, suskunluklar,
Kıskançlıklar, terk edişler,
Pişmanlıklar, yalvarışlar

Kırılmasın diye durur kalbim
Usul usul bedeni aşar aşk
Aşk ölmez biz ölürüz
Kırılmasın diye durur kalbim
Usul usul bedeni aşar aşk
Aşk ölmez biz ölürüz
**

Kırılmasın diye, kalbinizi durdurmamanızı dileyerek…
Aşk için lafım hiç bitmez bilen bilir ama bu ara halim yok.
En kısa zamanda eski neşeli elbisemi giyip, aşka, sağa sola sataşacağım günler de gelecek...
Çünkü...
Aşk ölmez, biz ölürüz...

Fotoğrafların Dili

Hiç toplu fotoğraflarda kendinize baktınız mı?
Yanınızdakine sarılmış mısınız?
Yoksa elleriniz bağlı mı?
Dokunmuş musunuz?
Yanınızdaki size?

Ben bu ara fotoğraflara o gözle bakıyorum…
Bir yerlerde okumuştum galiba, beden dilinin fotoğraflarda da konuştuğunu…

Bir bakın bakalım…
Sevmediğiniz biriyle çekildiğiniz fotoğraflar söyleyecek demek istediğimi.
Bu yazıyı fotoğraflardaki diğerleri de okursa hiç değilse yalandan sarılsın bundan sonrakilerde.
Öncekilerin hesabını da verirsiniz artık. :-)

H a t ı r l a y a m ı y o r u m!


Bir ben miyim unutan?

Peşimden gelen var mı?

Kalabalıklarla birlikte mi silmeye başladık yaşadıklarımızı?



Yakın geçmiş, çok kısa sürede uzak geçmişe dönüşüyor artık.



Hani uzakları hatırlamıyordum, tamam.

Çocukluğumu, gençliğimi öyle adamakıllı hatırlamıyorum.

Elimde kalan birkaç kare fotoğraf. O kadar.

Ama yakın geçmişime ne oluyor?

5 yıl öncesini hatırlayamıyorum!

Silinmedi elbette ama. Silikleşiyor işte.

Bir anı yaptıkça, eskisi siliniyor.

Hafızama ne oldu benim?

Yaşadıklarımın çoğu flu!

Zaman ve yer mevhumu karışık...

Hepsi uçuşuyor havada… Bir yıl öncesinden bir şey sorun, toparlayıp anlatabilirsem bravo bana!



Günlük unutkanlıklar kayda değer değil o kadar. En fazla buzdolabının kapısını açıp ben ne alacaktım, diye boş boş bakıyorum iki dakika…

Üçüncü dakikada geliş yolumu geri dönerek hatırlıyorum.

Ama gün aya dönünce, ay yıl olunca bir şeycik kalmıyor kafacığımın içinde...



Anneme taziye için memleketten tanıdıklarımız geldi.

İçlerinden biri benim çocukluk arkadaşım “mış”.



Kız anlatıyor: “hani sokakta oynardık beraber, benim askılı bir elbisem vardı çiçekli, sen çok severdin. Hani bir arkadaşımız vardı, gider alırdık evinden onu da.”

Kız kendini paralıyor hatırlamam için!

Yahu önümde duruyor hani.

Yüzünü görmesem, anlatsalar neyse, hatırlayamamam normal.

Kız değişmiş desem, illa bir hatırlatıcı vardır yüzünde, halinde, tavrında.

E, anlattıkları yetse?

Yok…



Mahcup bile olmaya başladım artık.

Hep diyorum, n’olur yanlış anlama, hani “pardon kimdiniz hatırlayamadım?”değil, hatırlayamıyorum!

Gerçekten!

Yok!

Silinmiş...



Bir yerde okumuştum.

Travmatik olaylar yaşayanlar insanlarda olurmuş bu türlü silinmeler…

Asıl silmek istedikleriyle beraber diğer anılar da uçar gidermiş…

Bu mu? Bilmiyorum…



Bir güzel tarafı var ki kötü olayları da hatırlayamıyorum. Onlarda silinip gidiyorlar.

Beni üzmüş biri mesela.

Ne üzüldüğüm zamanki ruh halimi tekrar hissedebiliyorum, ne de niye üzdüğünü.

Kabataslak her şey. Burası iyi gerçekten.

Geriye kalan tek tük iyi hatıra belki içimdeki huzurun kaynağı.

İçimde tortu kalmıyor.

Kendisi yok ki tortusu, gölgesi olsun.



Çocukluğum güzeldi…

O her şeyiyle kalsaydı iyiydi.

Unutuyor olmama üzülüyorum…

Hepimizin bir arada olduğu, şu anda hayatımızda teknolojinin geliştirdiği ne varsa onların olmadığı, sade, dupduru, oyunlu, sohbetli, komşuluklu, eli ayağı çamurlu çocukluğumun bütün fotoğrafları kalsa iyiydi.

Siyah beyaz olurdu hepsi ama şimdiki renksizliğin içinde en canlı renk gibi görürdüm ben hepsini…



Yaşlandığım zaman uzak geçmiş yakınlaşacak, yakın geçmişim uzayacak sanırım…

Öyle der yaşlılar.

Onlar dün yediklerini unutur, kırk yıl öncesini ince ince, dantel dantel anlatırlar size…

Hayran hayran dinlerim ben de.



Annem anlatırdı… Bir de tatlı tatlı anlatırdı ki, yaşatırdı.

Küçüklüğünden kalma ne varsa anlattı birlikte olduğumuz zamanlarda...

Özlemle, her anının ardına iç çekerek.

İnsan hem hatırlıyor, hem de özlüyor demek ki.

Hatırlamamak yine iyi aslında.

Hatırlamazsam, özlemem.



Annemi unutmam mümkün olabilir mi acaba?

Şu ara, ya onu özlersem, ne yapacağım? Diye konuşuyor içimdeki ses korkunç korkunç, panikle.



Ve bu benim annemin gidişini reddetmiş halim.

Kabul edip, özlemeye başlayacağım günleri şimdiden unutmak istiyorum.



Ve h a t ı r l a y a m a m a k.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...