Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Mayıs 2009

İyi ki doğmuş olabilirim :-)





3 yıl önce yazdığım doğum günü yazımı paylaşıyor olacağım sizinle.

Sonra da bugün yazdığım doğum günü yazım gelecek.

Buyrun bakalım.
:-)

****


Az önce 11.05.2007 tarihine ilişti gözüm. Telefonumun ekranındaki tarih.
Bir anda pişmiş kelle oldum.
Mutlu mutlu baktım ekrana…
Sevdiğim bir arkadaşımdan gelen ilk kutlama mesajını okudum…
Yine bir mutlandım.

Ben var ya, saatler her 11:05’i gösterdiğinde de aynı hissiyata bürünüyorum.

Eğer rastlamışsam onbiri beş geçen saate, seviniyorum işte. Tanıdık, bildik, sevdik rakamlar çünkü.
Normal miyim?
Hayır.:-)
Ama kime ne zararım var ki?
Aşk duyuyorum başkalarına anlamsız gelmesi muhtemel çok şeye.
Mesela ayakkabılarıma, çantama, saatime, sehpamın üzerinde duran bir objeye, vazgeçemeyeceğim halka küpelerime, çektiğim bir fotoğrafa, okuduğum kitaba, filmin tekine…

Bu tarihi çok seviyorum işte, niyeyse...
Dünyaya viyakladığım tarih olmasından şüpheleniyorum.
Siz emin olun ama. Öyle gerçekten. :-)

Saat 23:00 civarı, evde gerçekleşen doğumun mucizelerinden biriyim ben de…

Yarın, yurdun dört bir yanından, Türkî Cumhuriyetlerden ve dış temsilciliklerden gelecek kutlamaları kabul ediyor olacağım. :-)

Şımarıklığı had safhada tutacağım kesin.
Güzel bişey.
Lazım bişey.
Şımarıklık.
Uzundur kendime yapmadığım kıyağım olsun bugün.

Bugün benim mutlu olduğum gün. Hep mutlu olmayı dilediğim.
Özel geçsin istediğim, özel hissettirilmek istediğim.
Diğer günlerden farklı olmasından mutlu olduğum.
Gün bitip 12 Mayıs’a dönüldüğünde içimin burulduğu.
Her defasında çocuk gibi dudak büküp, “bitti mi şimdi bugün?” diye üzüldüğüm.
Kaç gün kaç gece kutlayasım olan doğum günüm…

Bu yıl dışarıda şenliklerle kutlamayacağım.
Evde olacağız. Çekirdek aile, anişkom, ablalarım, yeğenler…
Yine çok mutlanacağım.
Yine çok özel hissedeceğim.
Yine gece yarısı, “tüh, bak gördün mü, yine bitti” diyeceğim.

“Çocuğumsu” Nuray biraz daha “büyümüşsü” olacak.
Azıcık ama.
1970 sabit, ardından gelen yıllar oynak, durmuyor durduğu yerde.
Amman durmasın da…
Yaşayacak güzel günlerim var daha…

İşte böyle…
Yazayım, bildireyim dedim.
Peşinen söyledim bugün şımarık olurum diye.

İyi ki doğdum değil mi? :-)



******

2007 yılında yazmışım bu doğum günü yazısını.
Gün ışığına çıkarmadım hiç. Neden bilmem.
Bugünü bekledi belki.

O yıl 37’yi bitirip 38’den gün almaya başlamışım.
Ben zannediyorum ki bu yıl da 38’i bitirip 39’dan gün alacağım.
Ama şüphelerim var yani.
Sakin sakin bekliyorum doğum günümü.
Bir gün, bir sitede (www.annecocuk.com) dost sandıklarımla ( :-)) yaş hesabı yapayım iki satır dedim.
Onlar ne dedi?
Sen bu yıl 40 oluyorsun!
Var ya bunu lök diye söylediler biliyor musunuz?
Ne alıştırma, ne bir şey.
Vallahi, işte burada söylediler, inanmazsanız bakın;
http://www.annecocuk.com/modules/newbb/viewtopic.php?forum=1&topic_id=105236

O gün bugündür hazmetmeye uğraşıyorum.
Neyseki bitirdiğimiz yaşı söyleyecekmişiz. Dostgiller bunu da dediler.
Ben de kendimle konuşuyorum;
Nuraycım, canım. Şimdi sen 40 yaşına gireceksin ama bak korkma, bitirdiğin yaşı söyleyecekmişsin bir yıl boyunca.
Yani bir yıl daha 39 yaşındasın.
(Olleyyy! :-))

40 yaş bana korku verirdi.
Daha gelmesine çok vardı ama garip bir şekilde kadınların dönüm noktası sayardım. Yani hayatı 40 a kadar yaşadılar, tamam şimdi geri dönüyorlar.
Öyle değilmiş galiba.
Yani onların yalancısıyım ben hala.
Belki 40 yaşını paytak paytak adımlamaya başladığımda anlayacağım, yolun ilerisi var mı yoksa çıkmaz sokaktan geri mi dönüyoruz diye.

Pek renk vermiyorum, nötr ortalık.
Sessiz hatta.
Duygusuz.
Ama kötü değil yani.

2007 yılındaki doğum günü yazım neşeli.
Keyifli.
Coşkun.
Şımarık.
Anneli.

Bu yıl doğum günü nasıl geçecek bilmiyorum.
Elbette yine mutlu geçsin istiyor ve umuyorum o ayrı.
Hatta sabah erken kalkıp günün tamamını sindire sindire yaşayayım diyorum.
Ama yani eskiden duyduğum coşkuya bakınıyorum.
Yok ortalıkta şu saat itibariyle. (23:45)
Belki yarın günle birlikte içime doğar.
Yoksa 40 yaşın üstüne atacağım bu durgunluğu haberiniz olsun. :-)

Yine de ben iyi ki doğdum.
Kırk mırk :-p



(Gün 11 mayısa döndü, kelebekler içime kıpırdanmaya başladı.
Gün doğmadan neler doğar, boşa değil:-)
Ruh halim sağ üstte gördüğünüz fotoğraftaki gibi.
En sevdiğim halim; yaramaz, şımarık, keyifli :-))

Not:Siyah-beyaz portre fotoğraflarımın tümü Ayşe Selcen Güçhan tarafından çekilmiştir.
Emeğine bin teşekkür:-)

12 Nisan 2009

Yapabilirim ama yapmayacağım





Bu yazı nanemollalara yazıldı.
Mızmızlara yani.
Benim deyimimle “mıyıldaklara”. :-)

Başı çekiyor olmalıyım.
Bugün bir arkadaşımın organize ettiği fotoğraf gezisine gidecektim. Ne de sevinmiştim, büyük değişiklik olacaktı . Fotoğraf çekmeyi de özlemiştim zaten. Dünden yedek pillerimi bile hazırlamıştım.

Sabah bir kalktım, hava kapalı ve feci keskin bir soğuk var. Rüzgâr bir de.
Nasıl tadım kaçtı. Bütün hevesim gitti.
Fotoğraf çekmek için güneşli havayı tercih ederim ben. Bir de ilgimi dağıtacak bir şey olmayacak; ayağım rahat olacak, üşümeyeceğim, terleyip bunalmayacağım.
Bugünün soğuğu ve güneşsizliği bitirdi beni, konsantre olmadım bile olaya. Dolayısıyla gidemeyeceğimi bildirdim.

Mıyıldakların başı olma sebeplerimi açıklamaya devam edeceğim.

Bendeniz arazi insanı değilimdir. Dağ, dere, tepe dolaşayım, otların böceklerin içinde olayım, kamp kurayım falan. Salon kadınıyım sanırım :-)

Hatırlar mısınız, Babam ve Oğlum filminde bir teyze vardı, pikniğe gidiyorlar hani, teyze traktörün arkasında, şemsiyesiyle oturuyor. Güneş falan geçer kafasına, nesine lazım. :-)
Piknikte yeşile yayılmış herkes, o sandalyesini de getirmiş, onun tepesinde.
Hah, işte o benim. :-)
Aslında ondan belki bir tık aşağıdayım, çünkü yeşili severim ama aramızda bir şilte olursa daha çok severim.
Arılar, böcekler, keneler falan.
Korkarım, tırsarım, rahat edemem...
(Moralim bozulur, canım sıkılır, sen bilemezsin daha neler) Rafet el Roman söylüyordu hani :-), dilime dolandı şimdi. Seni seviyorummm, seviiiiyorum, diyordu ya, o şarkı :-)

Dağılmayalıııım.

Diyorum ki, yeşili, kuşu, çiçeği severim, bayılırım hatta ama yeşile nazır konforlu bir evde ikameti tercih ederim. Şöyle camımı açtığımda, mis gibi yeşili çekeyim içime, kuşlar şarkı söylesin kulağıma, gözüm gönlüm sevinsin. Ama evin içinde olacağım unutmayın ha. Beni doğanın ortasına bırakıp, burada uyuyup, burada yiyip içeceksin derseniz sevimsiz bişi olurum.
Demedi demeyin.:-)

Uçaktan korkardım, eh, biraz yendim galiba. Hala bayılmıyorum uçmaya ama uzağa erişmek için ışınlanamıyoruz henüz. Ay ben ışınlanırken de arıza çıkarırım kesin, ışık gözümü aldı, kıssanıza şunu biraz, dalga boyu kısa geldi, bak yarım burada kaldı falan :-)

Uzun tekne gezilerinde midem bulanır, başım döner, çıkartma yaparım.
Bir keresinde güneyde bir tekne gezisine çıktık.
Kaptanı intihara sürükledim, öyle diyeyim. :-)
Azıcık açılıp, sonra acilen, ilk gördüğümüz karaya çıkıyorduk. Ben de içimdekileri çıkarıyordum.
Bööğğ, iğrencim sanırım. :-)

Efendim, öyle çoook uzun yollar yürüyemem; susarım, acıkırım, ellerim titrer, sinirim bozulur, gıcık biri olurum, hem de acilen karnımın doyurulması gerekir. Sonracığıma, tuvaletim gelir, ayaklarım yorulur, belim ağırır, oturmak, dinlenmek falan isterim.

Birkaç yıl önce kuzenimle Paris’e gittik.
Kuzenim ve fakat kâğıt üzerinde neredeyse. Hayata geçirilmiş bir akrabalığımız yok. Birkaç kere onların Türkiye ziyaretlerinde karşılaşmışız; merhaba, nasılsın, iyi misin, hoş musun? Bu yani tüm kuzenliğimiz.

Ama yurtdışında inanılmaz güzel konuk ağırlıyorlar, müthiş sıcak, candan ve mahcup edecek derecede ilgili. Dolayısıyla bir de kan bağınız varsa tamamdır. Gerisi kaynaşmaya kalmış. Kaynaştık neyse ki.

Ben kendimi biliyorum, fekat kuzenimin nanemollalık rütbesi nedir, onu bilmiyorum.
Ablam gibi, benim tam tersim bir kişilikse yandım. O yandı hatta:-P. Sinir olur çocuk bana.
Neyse ki tam kalemim çıktı.

Sabah uyandık, kahvaltı edececeğiz. Baktım, ikimizin de suratlar sirke satıyor.
Uykumuzu alamamışız. Yorgunuz. Yüzümüzden okunuyor halimiz.
Neyse, dinlendik, toparlandık, çıktık.
Vurduk kendimizi Paris sokaklarına.
Şimdi ben biliyorum, iki dakika sonra mıyıldamaya başlayacağım. Yoruldum, susadım, acıktım, tuvalet.
Ufaktan, çocuğu ürkütmeden isteklerimi sıralamaya başladım.
Baktım, ben yoruldum diyince o da diyor;
Ya ben de. Dinlenelim, oturalım şurada biraz.
Acıktım kuzen, diyorum.
Valla ben de.
Hadi, bir şeyler yiyoruz.
Aman bayılıyorum kuzenin bu beni çeker hallerine. Hem nazımı çekiyor, hem de nazlı. Aynı dili konuştuğum biriyle tatil yapıyor olmak çok iyi geliyor. İki nanemolla, günü ayrı, gecesi ayrı güzel unutulmaz bir Paris anısı yapıyoruz.

Bitmedim daha.
Anlatmakla bitmem zaten :p

Ben hastayken de çok nazlıyımdır. Ha, ama bakın, pireyi deve yapmam. Yoktan var etmem, oynamam ama hani o pire tavşan kıvamına gelir bir şekilde:-p
Ne yapayım ilgiyi, sevilmeyi seviyorum ben:-)

Hastayken ya da bir yerime bir şey olmuşken, ne bileyim parmağımı kesmişimdir, kolumu çarpmışımdır, ayağımı ayakkabı vurmuştur falan, bu hallerdeyken öyle üstüne üstüne gitmem hiç bir şeyin, iş güç yapmam. Hemen dinlenme posizyonu alırım. :-) Feci kıymetli her şeyim, yazık etmek istemem, harcamam kendimi öyle.
Allahtan hayatımdakiler de harcamaz. Belki ben öğrettim bunu onlara. Arıza yaptığım zamanlarda bir şeyim yokmuş gibi devam etseydim, belki harcanabilirdim. Bilemedim. Ama kıymeti biliniyor insanın haberiniz olsun, daha doğrusu belki, ben kıymetliyim, ona göre davran, diyorsunuz bu nazlı yapısallığınızın beden diliyle. Onlar da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yapısal bişey bu galiba, evet. Sonradan olunan ya da oynanılan bir durum değil.

Benim tersim kişilikler de çok hem de çok kıymetliler elbet ama nazlanamıyorlar, tez canlılar, ağrıyla da, sancıyla da devam ediyorlar diye, çoğunun kıymeti bilinemiyor.
Ağrıyla sızıyla devam etmek "zorunda" olanlar konu dışı tabii. Nazlanmayı isteseler de muhatap bulamıyor onlar...

Ben annemin de nazlı kızıydım. Kızları içinde sanki en çok bana kıyamazdı. Anneme nazlanmayı, beni nazlamasını seviyordum çok. Özlüyorum.

Devam…

Yağmurlu havalarda dışarıda olmayı da sevmem mesela. Dışarı çıkmak için bir gün önceden plan yapılmış olsa da, mümkünse iptal ederim. Şeker olduğumu düşünüyorum sanırsam. Yağmurda erimekten ödüm kopuyor:-p

Üşümeyi de sevmem. Kimse bayılmaz herhalde ama ben sevmenin ötesinde gıcık oluyorum. Hani sarınayım sıkı sıkı, çıkalım dışarı, soğuksa soğuk, durumum yok. Konsantre olamıyorum, keyfini süremiyorum.

Tercihlerim vardır benim bir de. Bana “fark edenler” vardır. Hani bazılarına, şu mu- bu mu, diye sorarsınız, “fark etmez” derler. Ama bana birçok şey fark eder işte. Ha, fark etmediği durumlar da olur elbette ama fark ettiğinde söylerim mutlaka. Tabii teklif edeni mutsuz eden bir durum yaratmam, o ayrı.
Ne çok fark etmek dediğimi fark ettim bak :)

Tembellik hayat görüşümdür! Master’ım Garfiel’in dediği gibi ;
I can… but I won’t.
(Yapabilirim ama yapmayacağım) :-p

Yemek, temizlik, iş güç falan bunlar fani şeyler :-)
Eğlenelim, coşalım, gezelim tozalım, insanıyım ben.
Dolce Vita diyorum, başka bir şey demiyorum.:-)

Bir fotoğraf gezisi neler neler söyletti bana.

“Naneyim, mollayım. Mıyıldaklıkta alemi sollarım”, kamyon arkası yazımı da yazdıktan sonra, nazende yandaşlarımı ve bizim tam tersimiz yaradılışında olanlarınızı fikir beyanına davet ediyorum.

Biz size bir şey demeyiz, severiz olduğunuz gibi.
Ama siz bize gıcık olursunuz bilirim :-)

Buyurun, meydan sizin şimdi. :-)

Not: Yazıda kullandığım :-p işareti, "dil çıkarmak" anlamına geliyor. Bakın, başınızı sola eğin hafiften, iki nokta üst üste; göz, kısa çizgi; burun, p harfi dışarı çıkmış dil gibi görünecek gözünüze.
Çok yaramaz bi kız bu işaret. Erkekler kullanınca da yaramaz bi oğlan.
Bazen cuk oturuyor. Lazım geliyor.

Gülen yüzün de gözleri, burnu gülen dudakları var. Sola eğilelim yine:-)
Bilen çok da, bilmeyenler için eğildik sola doğru:-)

04 Ağustos 2008

Kabulleniş aslında vazgeçiş midir?






Erkeklere hitaben yazmıştım bu yazıyı ama kadınlar kendilerini gördüler..
Keşke erkekler de görebilseler kadınlara ne yaptıklarını, nasıl göründüklerini.
Yazımın sonunda yazdığım gibi, giden gitti geçmiş olsun, diyebilseler kendilerine.
Duygusal zekası düşük olsa da insani ve vicdani zekası yüksek erkekler diyebiliyor bunu.
Diyemeyenler de "sevdiği" kadının celladı oluyor.

***

Kabulleniş Aslında Vazgeçiş midir?

Kadın milleti bekler.

İster.

Umar.

Bekler.

Söyler.

Erkekler kendi aralarında bu beşliye “dırdır” diyorlar.

İstediklerini, beklediklerini söylerler diye.

Tabii ufak bir sorun var.

Söylemezler tek. Söyleyip dururlar! Tekrar tekrar.

Çünkü erkeklerin kulakları deliktir.

Birinden girer diğerinden çıkar.

Sevgililer gününde bir tane kulak tıkacı hediye etmeli onlara.

Tek, bir tane.


Ha bu arada söylemez, kapris yapar kadın, bu sefer de başka yafta!

Kaprislisin!

Hey Allah’ım!

Arkadaşlar, gelin size kadınları anlatayım azıcık.

Şimdi, siz hani evleniyorsunuz ya onlarla. Hani pek bir kibar, pek bir ilgilisiniz. Gözlerinin içine bakıyorsunuz falan.

Kulaklarınızı beş açıyorsunuz onlar konuşurken.

Bütün detaylarının peşinde oluyorsunuz ki türlü çeşit sürpriz yapabilesiniz.

Hani incelikten öleceksiniz neredeyse.

Ama başlarda. Aman burayı atlamayalım rica ederim, başlarda.

Sonra size bir haller oluyor, her birinize başka bir şey…

İncecik ruhunuz kalınlaşmaya başlıyor.
Kadınınızı dinlememeye başlıyorsunuz. İlgilenmez oluyorsunuz.

Seviyorsunuz, önemsiyorsunuz, ama için için.

Derinden. Öyle derin ki, ne siz, ne de biz alıp dışarı çıkaramıyoruz.

Hâlbuki iki ince davranışa, zarif bir teklife, bir çift büyülü lafa bakar...

Biliyorsunuz üstelik nasıl yapacağınızı.

Evveliyatınızı biliyoruz çünkü.

Bildiğinizi biliyoruz.

Yok ama siz kadına karşı üç maymunu oynamayı seçiyorsunuz.

Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum.

En güvenlisi.

Hiç bulaşmayayım daha iyi.

Maymun başınıza iş açar da haberiniz olmaz biliyor musunuz?
Bu suskunluk hiç hayra alamet değildir ilişkilerde. Karşı suskunluk olarak yansır size ki işte buna “kabullenmek” diyoruz.
Ama neyi?
Onlar size dırdır ederken siz aslında artı hanedesiniz. Dıştan dışa dertlerini derken, içlerini dökerken hâlâ “muhatapsınız” ki bu iyi bir şey.
Size dönük biri var karşınızda. Sizi "hala" önemseyen biri.
Bu, bu demek.

"Beni anla, benim istediğim şu, hiç de öyle kürksel, mücevhersel bir şey değil.
Beni dinle.
İhtiyaçlarıma karşılık ver.
Beni gör.
Kararlarımı desteklemesen de fikrini söyle.
Konuş benimle. Sen de benden bir şey iste, sor. Öyle yokmuşum gibi davranma. “Fark etmez” deme her defasında.

Hepiniz çizdiğim robot resme uymuyorsunuz elbet. Bazılarınızın elleri yok.
Üç maymuncu değilsiniz.
Duymuşsunuzdur, görmüşsünüzdür, bilmişsinizdir, yetmemiş anlamışsınızdır.
Hem onu hem de kendinizi paylaşmışsınızdır.
Kaybetmeden kazanmışsınızdır size dönük yüzü.
Sizi kutluyor, alkış, diyoruz. Kesmiyor, yıldızlı pekiyi veriyoruz.

Amma ve lâkin bazen “ihtiyaç sahibi” sizi olduğunuz gibi kabul etmiş olur hani. Her şeyinizle hâlâ aynı olmanıza rağmen.
Öbek öbek duygusal boşluklara rağmen, artık söylese de duymamanıza rağmen kabullenmiştir ya hani.

Ama bu kabullenişin sonucu nedir biliyor musunuz?

Hiç buna mesai harcamışlığınız var mı?

Aranızdaki mesafeden görebiliyor musunuz onu?

Seçebiliyor musunuz yüzünü?

Size artık anlatmıyor. Sizden hiçbir şey beklemiyor, istemiyor.

Farkında mısınız? Umurunuz da mı?


Öyle bir duvar örmüşsünüz ki önünüze, üstünde koca harflerle “yaklaşma çarparsın” yazıyor! O da yaklaşmıyor zaten, deli mi?

E, ne oldu? İkinizde de bir huzur bir huzur.

Ne soran var, ne isteyen, ne bekleyen.

Oh…

Bu sizin rahatlığınız, sizin tarafınızdan görülenler.

Kadın artık paylaşamadıkları, anlatamadıkları, içinde patlattığı öfkeleri, kırıla kırıla kırılacak yeri kalmamış haliyle karşınızda duruyor.

Sessiz. Sakin. Kabullenmiş.

Önceden neydi o öyle, hem kendisiyle didişiyor, hem sizinle.

Sus şöyle işte!

Ne huzurluyuz. Ne sorunsuzuz. Hiç kavga etmiyoruz artık, aman da ne güzel.

Hı hı.

Çok güzel.

Sizin o güzel diye gördüğünüz huzur aslında ne biliyor musunuz?

Hiçlik.

Yokluk.

İçi boş bir huzur.

İçi boş bir sükûnet.

Boş. Tükenmiş. Aşınmış.

Duygularından sıyrılmış.

Ruhen kilometrelerce uzakta.

Sadece beden olarak orada. Olmak zorunda olduğu kadar. O zorunluluk –herkese göre değişen- her ne ise, ortadan kalkınca o beden de oradan gidecek söyleyeyim...

Siz de arkasından bakakalacaksınız.

“Niye gitti ki, her şey güllük gülistanlıktı, ne oldu ki şimdi?

Ne olmadı ki mirim?

Kafanızı, gömdüğünüz kumdan çıkarabilseydiniz, görecektiniz ne olduğunu.

O kabullendikçe, siz rahatladınız.
O sustukça, sorun çözüldü sandınız.

Dokunsaydınız, bilmeye gönüllü olsaydınız ortaya dökülüp saçılacaklarla uğraşmak zor gelirdi size.

Nitekim hiç dokunmadınız. Bıraktınız dağınık kaldı.

Susmak kabullenmekti.

Kabullenmek vazgeçiş.

Bilmediniz.

Bilemediniz.

Bilmek istemediniz.

Üstelik vazgeçişi görmenize, duymanıza rağmen, sahiplenip geri dönüşe çeviremediniz. Üstünüze bile alınmadınız.

Bu da sizin seçiminiz.

Vazgeçildiniz.

Tebrik ederiz.

Şimdi çıkın kapısına kilit vurduğunuz dünyanızdan dışarı.

Koşun peşinden. Yapma etme iki gözüm, ben seni şöyle severim, böyle severim diye başkalaşın.

İlk günlerdeki adam olun görelim.

En iyisi, kararlı olduğunu görüyorsanız, bırakın rahat rahat vazgeçsin sizden.

Ne siz yorulun.
Ne de yorun.
Giden gitti.

Geçmiş olsun.

Ağustos 2008
Nuray İlbars Kömürcü

28 Aralık 2007

Saçımı Okşa








Saçımı Okşa

Kadınlar bilir.



Saçın okşanması başka bir duygudur.

Şefkat, sevgi, ilgi, huzur, sıcaklık, rahatlık, aşk.

Hepsini bir anda hissettirir insana…



Kimin saçını okşarsanız biraz daha sokulur size, sessizleşir, huzur kokar, üstünüze sindirir kokusunu.

Veriş-alıştır saç okşamak…



Sevginin başka türlü bir ifadesidir.

Pek özel, ince...



İncecik sevmektir... Cemal Süreya gibi, ince ince sevmektir.



El narindir, naziktir saçlarda gezinirken.

Ruha da dokunulur belli belirsiz...



Sakinleştirir saç okşamak.



Güldürür. Gevrek gevrek güldürür.



Aşkın en yalın halidir.



Dizlerine yatıp saçınızı okşayacak sevgili bir el, aşklı bir sevgili varsa, doğru dizlerine…





Mayın
Kestirip atsak şu kadınlığımızı
Kurtulsak kendimizden...
Dümdüz bir erkek olsak
Ne mutlular onlar!
Ne güçlüler...
Ne gamsızlar!


Mutsuz olsalar da bizim kadar eğilip bükülüp, kıvranıp, acımıyorlar…
Ya da içlerinde patlatıyorlar içlerindekini.


Onlar güvenli bölge.
Biz tepeden tırnağa mayın!


Elimiz neremize deyse güm, güm!
Ölmüyoruz da...


Sürünüyoruz!


(Kadın olmaktan bıktığım bir ara, bir kız arkadaşıma yazmıştım bunu…
Mayınlarımdan temizlendim.
Yaşıyorum, ölmeden :-))




Aşk olmadan olur mu?


Kocalar eğer iyiyse, dövmüyor, sövmüyorsa, kumarı, kahvesi, alkolü, sigarası, karı kız sevdası, gece hayatı yoksa...


Evine, karısına sadık, çocuklarına iyi baba, sorumluluklarını bilen koca, aileye iyi damat ve her şeyden önce düzgün ve "iyi" bir insansa...


Aşk olmadan da gider mi evlilik?
Tutkusuz, heyecansız, inişsiz çıkışsız, sakin sakin, yumuşak yumuşak...
Bu durum yaşlılarımızın yaşadığı bir sükûnet değil midir?
Gençliğe sığar mı bu haller? :-)


Hele bi yol deyiverin. :-)

16 Aralık 2007

Sor, bekle





Neden?

...

Susunca bitmiyor ama. Cevap lâzım.

...

Bir daha "neden" diye sormamam için, neden?

...


Bitişlerin ardından sessizliğe boğulmak, susan için güzel bir şey belki.

Susmak nefis. Susmak kolay.

Cevap bekleyen için kötü.

Kötü.



Konuşunca konuşursunuz, sorarsınız, söylersiniz, belki saldırırsınız, savunma beklersiniz.

Kavgacı olursunuz bir parça

Sahibi vardır kavganın. İki kişisinizdir.

Kendi kendinizle kavgaya terk edildiğinizde tekme tokat, kötü işte.

Biriyle didişmenin sonu bitiştir, devamdır, belki durmaktır.

İlle hallolur sonunda. Yürür gidersiniz.



Suskunluk duruyor durduğu yerde.

Durduruyor.

Bekletiyor.

Kötü.



Bazen aslında söyleyemediklerimiz için susarız değil mi? Hani söylesek bir yere varmayacak, ya da vardığı yeri kırıp dökecek. İşte ondan susarız.

Ama bazen kırılıp dökülmek için bile duymak istiyor insan.

Hatta beklemek yerine, duyup kırılmak daha bir yeğlenilir oluyor.



“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”

Bilince söylemek lâzım.

Ederini öderiz.

Ödenmeyecek, hazmedilmeyecek, kabullenilmeyecek, unutulmayacak bir şey var mı?

Zaman hepsinin üstünden silindir gibi geçiyor. Sıkıysa kabullenmeyin, unutmayın sonunda.

Zaman. Haşin sevgili.



Ama zamanın işlemesinden önce yapılacak şeyler var daha.

Susan konuşacak.

Nedeni, nasılı söylenecek.

Etekte kalmış irili ufaklı ne varsa, hepsi dökülecek ortaya.

Öyle tali yollara kaçılmayacak.

Ana yoldan, ana yoldan.



Taş kafa mı yaracak, batacak mı bir yerlere.

Olsun, kan revan içinde kalmak, sessizliğin sesiyle sağır olmaktan iyidir.



Duyduk mu duymaya ihtiyaç duyduklarımızı?

Tamam.

Aynanın buğusu gitti. Baktığımızı daha net görüyoruz.

Sindireceğiz olanı biteni şimdi.

Yap-bozun eksik parçalarını yerli yerine koyup, beli bükük soru işaretlerine yol vereceğiz.

Sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp her şeyden, kendimizi zamanın şefkatli kollarına teslim edeceğiz.



Evvel zaman içinde kalbur saman içinde başka bir suskun gelecek belki.

Baştan konuşkan, sondan suskun.

Konuşacağız bitmez kelimelerle, noktasız, virgülsüz.

Her bir harfi içimize çekip mutlana mutlana.

Zaman geçecek.

Sen öyleydin, ben böyledim, sen şunu yaptın, ben bunu dedim’li sisli günler başlayacak.

Asla vazgeçmem’ler yalan olacak.

Gelinen yoldan tek başına geri adımlar duyulacak.

Her gün bir adım geri.



Sonra yine nedenler, nasıllar.

Karşılığında koskocaman susluklar.

Cevapsız kalmanın ümitsizlikleri.

Sonra ümitsizlikten çıkarılan ümitler.

Askıya bırakılmış aşklar.



Birlikte konuşup, birlikte susmak en iyisi.

En iyisi.



Aynı anda âşık ol.

Aynı anda vazgeç.

Sonların en temizi, en hasarsızı.

Bir tarafın kalbi atarken, diğerininki sus pussa, o şifalı zamanın geçmeyeceği tutar.

Öbürünün kalbi de sus pus oluncaya kadar.



Kalp sessiz, sus pus.

Güvenli limanlarda demirli.

Dalgasız denizin sükûnetinde.

Yeni bir dalga gelir, alır götürür belki.

Sağlam bir yelkenliyle.

Deniz bilgesi, adı gerçek, kendi gerçek, özgür ruh.

Sözünün eri.

Vazgeçmeyi hiç bilmeyen biri.


En sonunda…

Söz gümüşse, sukut altın değil.

Susmayı marifet sananlar, iyilikle eş tutanlar, suskunluğun buz gibi soğuk çirkinliğine bürünenler..

Gördünüz, çözülüp, susmayınca, rahat.

Soran, bekleyen rahat.

Susan rahat.



Biter, gider, he ne ise.

Sonsuzluk, bitimsizlik bize göre mi?

Değil.



O zaman, korkmadan, kaçmadan, bekletmeden, ümidin ümitsizliğinde debelendirmeden söyleyin, söylenin ve gidin.



Güle güle’miz hazır, cebimizde.

Korkmayın.

Buyrun işte.

Güle güle...

04 Aralık 2007

Ne zaman? Nerede? Nasıl?



Sabah kalkıyorsun.

O gün uçacaksın, bilmem nereden nereye.

Hazırlanıyorsun heyecanla.

Hadi, belki sıradan bir uçuş, heyecan da yok.

Gidiyorsun hava alanına.

Güvenlik kamerasında fiyakalı görünüyorsun, son kez göründüğünü bilmeden.

Geçiyor, oturuyorsun koltuğuna. Emniyet kemerini bağlıyorsun, aklına bin tane düşünce gelip gidiyor.

Biri çocuğunu düşünüyor, biri kocasını, sevgilisini, ana babasını., arkadaşını, işini.. Herkesin aklında türlü çeşit düşünce, iyi, kötü…

Uçağın düşme ihtimali bile sıyırıp geçiyor içeriden, ufak ufak…

Sonra ne oluyorsa oluyor, hayatının sonuna geldiğini görmeye başlıyorsun. Farkına vara vara. Hani uykuda gitmek bir parça iyi sanki. Uyumaya yatıyorsun, haberin yok uyanacak mısın, ne olacak?

Ama uyanıksın, gözün açık, bilincin açık. Düşmekte olduğunu görüyorsun. Film şeridi geçiyor mu bilmiyorum o gözlerden ama korkunun en derininin, en şiddetlisinin, en çaresiz çaresizliğin geçtiği kesin.

Kucağındaki minicik bebeğe sarılıyorsun, anne de yanında sana ve senin bebeğine sarılmaya çalışıyor…

Bir yanda annen, bir yanda bebeğin gidiyorsunuz işte.

Oysa ne çok mutluydunuz hepiniz, bebeğin mis kokusunu çekip çekip duruyordunuz içinize.

Bebek daha 1,5 aylık.

Geleceksiz bebek.

Tüm geçmişi 45 günden ibaret bebek. Hiç bir şey anlamadı dünyadan, yaşamaktan. Belki bir iki güldü belli belirsiz. O kadar.

Simdi annesinin yanında, birlikte uyuyorlar, deliksiz…

“Sen en güzel yerinde olsan da yaşamın

Alırlar götürürler bir yerlere zamansız.” (*)


Ne zaman, nerede, nasıl götürecekler bizi? Yaşamımızın neresinde olduğumuzun hiç önemi olmadan…

Tavşan ürkekliği duyuyorum bazen içimde.

Hastalıkla mı? Kazayla mı? Uykuda mı? Aniden mi?

Nasıl?

Bugün son mu? Uyurken, “yarın var mı?”

Evden çıkarken, “dönüş”.

Bir yerden bir yere giderken “varış”, sağ salim hem de..

Hepsi soru.

Hiç bir şeyden haberimiz yok.

Öyle, geldiği gibi yaşıyoruz. Bilmemek lazım tabii.

Her şeyi de bilmemek lazım öyle.

Bu düşüncelere saplanmadan kaçıp gidiyorum. Kalırsam fena çünkü.


Günü gün etmeye çalışmak lazım işte.

Yok, o ne der, yok, aman kızar mı? Bekleyeyim, istemeyeyim, susayım, aramayayım, soru sormayayım, alma, giyme, gitme, gelme…

Sonra alsın götürsünler sizi.

Kucağınızda kalakalsın istediklerinizin, yapamadıklarınızın hepsi…


Ertesi güne gözümü açmayı bile lütuf görür oldum.

Eh hadi bakalım, bugün de yaşıyoruz diye. Yaşıyoruz, çoğul, evet çünkü çoğulumun içinde tüm İstanbullular var.

Depremi bekliyorlar burada, bütün bilir kişiler. Söyleyip duruyorlar. Söyleniyorlar hatta. "Yapın bir şeyler!" Hem devlete, hem bize.

Ne yapıyor hem devlet, hem biz, bilmiyorum.

Ben hiç bir şey yapmıyorum.

Nerede silkeleneceğimden habersizim çünkü. Evde mi, sinemada mı, sokakta mı, arabada mı?

Tevekkül içindeyim. Teslimiyet hali. Yapacak bir şeyimin olmayacağını düşünme hali. Yaşayacağım varsa yaşayacağım, kadere direnmeme, inatlaşmama hali.

Çoooookkk uzun yıllar daha yaşamayı isterim. Ama bir dezavantajı var, bütün yakınlarınızın gidişine göz tanıklığı ediyorsunuz. Her gidişte bir parça götürüyorlar sizden. Ufacık kalıyorsunuz. Yaş büyüyor ama iç kalmıyor dayanacak. Ya da belki tam tersi, taşa dönüyorsunuz, göre göre hissizleşiyorsunuz…

Devam ediyor ama yemeniz, içmeniz, nefesiniz, her şeyiniz kaldığı yerden devam ediyor. Zaman alıp götürüyor, gidenden üstünüzde, içinizde ne kaldıysa.

“Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
Iyi günler bekliyorsan hele
Iyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yasamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu” (**)



Bu şiirin her satırındayım!

Yaşamak güzel şey!


Dışarı da güneş var şimdi, soğuğa rağmen.

Evler ne güzel, yerinde duruyor. Ağaçlar az yapraklı ama nazlı nazlı salınıyorlar.

Hayat yaşıyor.

Nefes alıyor.

Arabalar sesli, çocuklar sesli, rüzgâr sesli, sessizlik bile sesli ve onun sessizliğini dinlemek bile beni mutlu ediyor.

Hal böyleyken gitmek fikri biraz hüzünlendiriyor.

Gidenleri görmek, “ne zaman, nasıl acaba” diye sorduruyor, ardından da “bırak yahu yaşamana bak, sana ne zamanından, nasılından. Yaşa yaşayabildiğinin en güzelini, bekle ve gör.” Dedirtiyor içten içten…


Sağlıkla yaşlanmayı dilerim. Hayatımdakilerin huzuruna, sağlığına şahitlikle birlikte…


Sabah kalkıp buradan oraya giden ve giderken bir daha görmeyeceklerini, duymayacaklarını, nefes almayacaklarını bilmeyen 56 kişi, dilerim ki çok güzel hayatlar yaşamışsınızdır. Dilerim ki şimdi olduğunuz yerde de afiyettesinizdir.


Onların yakınları…

Evinizde, içinizde yangın var biliyorum.

Sönecek, korlanacak.

“Yandı bitti, kül oldu” olacak.

Biraz zaman gerek.


O zaman sizin için çok çabuk geçsin…

Sabrınız acınızdan daha derin olsun…






(*) Ümit Yaşar Oğuzcan- Ölüme Gazel

(**) Melih Cevdet Anday- Yaşamak Güzel Şey


http://www.gazeteci.tv/yazarDetay.asp?GuvenlikID=64O66O70O70O
gazeteci.tv sayfa linki.

20 Kasım 2007

“Kadın âşık olunca öper”





“Erkek iş olsun diye öper.”
Ben demedim bunu. Televizyonda duydum, bir erkekten. :-)

Ama ben demiş kadar olayım yani. Gövdemi siper edebilirim kolaylıkla.

Öyle işte.
Kadın illâ aşk ister, illâ ambiyans ister, illâ süslü püslü- ama içten geldiğine inandığı- sözler duymak ister.
Hayran olmak ister. Hatta bayılmak ister adamın hallerine, hareketlerine…
Öyle kolay mıdır teslimiyet?
Bir kıpırtı olmadan, o kıpırtı sizi aşklı dudaklara itmeden öpmek olur mu?
Olmaz.

Biz böyleyiz arkadaş.
Vakit lazım. Etkilenmek lazım.
Daha ötesi, aşk lazım.

Erkeklerde nasıl bir hassasiyet (!) varsa, uygun bir ortamda gördüğü, uygun bir kadınla öpüşebilir de, aşk yapabilir de. (Making love “aşk yapmak” Seviyorum işte bu gavurca tanımlamaları. Mesela bir de “wish you the best”leri var ki.. Ayrılırken söylenecek son sözün içini öyle bir dolduruyor ki, benim için başka söz yok yani. Her şeyin en iyisini diliyor işte daha ne olsun?)

Ne diyordum? Yine erkeklere sataşıyordum değil mi? :-)
Yahu, bırakın sataşayım ne olacak yani? Bir siz varsınız, bir de biz. Yeri gelir kadınlara da sataşırım ne olacak?
Siteyi okuyanların çoğu erkekmiş de bilmem ne de…
Bir yorumcu demişti bunu. Eee? Son yazımda izin verir misin kocacığım? demiştim, erkeklere sinir olmuştum yine.
“Niye yani, niye sizden izin almak zorundaymışız” falan dedim ya hani. Bir tanesi adam gibi cevap verdi mi? Hayır. Niye böyle yaptıklarını açıkladı mı?
Bir tanesi anladı, ama yanlış anladı. :-)
Biz onlara zaten söyleyecekmişiz gideceğimiz yeri. Onlar bostan korkuluğu muymuş? Sanki ben öyle dedim. Vallahi kendi yakıştırması. İyi de durdu hani. :-)

Yine saptım yolumdan.
Kadınla erkeğin aşk yapmakla ilgili farklılıklarından söz ediyordum.
Erkeklerin nasıl bu kadar seçici olmadan, bodoslama bu işe dalıyor olduklarına inanasım gelmiyor doğrusu.
Nasıl yani? Daha yeni gördün ayol! Hırlı mı hırsız mı? Hasta mı, ne?
Ama libido başka bir şey tabii. Erkelerinki özellikle.
İmtiyaz sahibi onların libidosu (!)

Geçin bunları.
Biz de yok mu sanıyorsunuz? En alasından var hem de. Ama seçiyoruz. Kalbimiz atsın, bir tanıyalım, bir kanımız ısınsın.Eli yüzü temiz mi, kadir kıymet bilir mi, bizi nerede görür, anlamımız nedir onun için? Daha bir sürü detay çıkar da.
Oooo, bunlarla mı uğraşacağız dersiniz siz.
Diyedurun.
Gidin ne yapıyorsanız yapın.
Yaptığınız sizi ve diğerini bağlar.
Bize ne.?
Ben benim gibi düşünenlerle sohbet ediyorum zaten.
Benim gibi düşünmeyenler ilk akıllarına geleni döşeniyorlar şu anda yorum olarak. :-)
Bir de benim gibi düşünmeyen kadınlar da sizinle “making love” durumundalar zaten. :-)

Kadınlar içinde bir de aşk olsun ama aşk yapmak olmasın diyenler var biliyor musunuz?
Ben biliyorum.
Hep size mi çatacağım. İşte sıra kadına geldi. :-)
Simdi arkadaşlarım, hemcinslerim. Birine âşıksanız, hani aşk yapmak için benim dediğim şartlarınız da mevcutsa, üstelik bunu âşık olduğunuz adama da hissettiriyorsanız niye kaçınırsınız aşk yapmaktan? Arkadaş takılalım, liseliler gibi kalbimiz pıt pıt atsın ama o
kadar. Ama liseli yaşında mısınız siz? Hele karşınızdaki adam? Yahu size âşık! Aşkın hakkını vererek yaşamak istiyor. Her şeyiyle.
Siz? Hayır, böyle kalalım.
Olmuyor işte.

Aşk dokunmak, dokunulmak ister.
Aşkı bedeninden verip, bedeninizden almak ister.
Bütün yollar buna çıkar bir kere.
Kaçamazsınız.
Er ya da geç çıkar.
(Biz geç çıkarırız, erkekler er çıksın ister :-) )
Yok, asla derseniz, konu konuşulur konuşulur, aynı noktada düğümlenir. Sonra başa dönülür.

Ne yapmak lazım?
Hiç.
Bu türlüsü, henüz erkeğin “tamam, sen nasıl istiyorsan öyle olsun” demesiyle sonuçlanmadı şimdiye kadar. Erkek hep dedi ki, “ya aşk yapmak ve aşkım, ya hiç.”
Aşkını da aldı gitti sonra. Hiç oldu.

Peki, olmaz mıydı? Aşk yapmak olmadan âşık olmak olmaz mıydı?
Soruyorum işte.
Ben ilk aşkıma öyle bir âşıktım ki.
Bayramdan bayrama tokalaşmaktan ibaretti tensel temasımız.
Ama aşktı. Hem de en şiddetlisinden.
Şimdi en temiz, en el değmemiş, en masum aşk diye etiketledim onu.
Ne oldu? Aşk yapmadan aşk değil miydi o?
Demek ki olunca oluyormuş.

Belki şartlar belirleyici her durumda.
Ama size bir sır.
Eğer sabreder, adam gibi adam olursanız, ne istediğinizi temcit pilavı gibi kadının önüne koyup durmazsanız, kadını “kadın” gibi hissettirseniz, zamanla ikinizin de yolu aynı yola çıkacaktır.
Yolunu gözlediğiniz yola.
Er ya da geç.
Bekleyin ve görün.

Şu kadınları anlamadınız ya.
Olsun. Ben anlatıyor olacağım.
Dinleyedurun siz.
İçinizden bir “doğru” anlayan çıkarsa, bir kadın ve doğal olarak hemen akabinde siz mutlu olmuş olacaksınız.
Daha ne olsun? :-)



nurayilbars@gmail.com

14 Kasım 2007

Gitsin Bir Daha Gelmesin


Bu yıl.
Bitmekte olan yıl.
İki bin yedi yılı.
Nisan ayına kadar sıradandı her şey.
Sıradan bir yıldı işte.
Nisan ayının on yedinci gününe kadar.
Bilinmezliklerle doluydu on sekizinci nisan günü.
En az bir ay daha karanlık. Ne oluyor, ne bitiyor bilmeden.

Aydınlandık sonra.
Bildik ne olacak, ne bitecek.
Tedavi şekline karar verme aşaması.
Karar sonrası “acaba doğru mu yaptık?” iç çekişmesi.
Kemoterapiler.
Ağrılar.
Ağlamalar.
Çaresizlikler.
Öfke nöbetleri.
İsyanlar.
Ten acıları, kalp ağrıları.
Yine çaresizlik, yine çaresizlik…

Üç buçuk ay.
Nisan ayının on yedinci gününden sonraki üç buçuk ay.
İki bin yedi yılının karanlık üç buçuk ayı.
Yoğun bakım kapısında, iyileşecek, çıkacak oradan diye beklenen ümitli bir sürü saat.
Edilen, sayısı yok dualar.
Doktorların “her şeye hazırlıklı olun” telkinleri.
Sabahlara kadar dışarıda bekleşirken, her şeye hazırlıklı olun’lara karşı beslenen ümitler. Nakledilecek daha iyi bir hastane, tek kişilik oda. Kendi kendimize sevinçlenmeler, iyileşeceğine beslediğimiz solmak bilmeyen, gül gibi inanç…

Ve bir haber.
Bitti.
Beklemeler, istemeler, dilemeler, dualar…
Hepsi bitti.
İki bin altının yılbaşında yanındaydık oysa.
Bitmemişti hiçbir şey.
Biteceğini de kimse aklına bile getirmemişti.
Biraz kalmıştık yanında, yeni yılını kutlamıştık. Uzun, sağlıklı ömürler dilemiştik.
Onunki ne uzun oldu, ne sağlıklı.
Bizimki meçhul.
Bu yıl doğum günümde çağırmıştım.
İyi ki de çağırmıştım.
Yemekler yapmıştım.
Tüm aileyi toplamıştım başıma.
Sohbetler etmiştik. Gülmüştük, yemiştik, içmiştik.
Evime son gelişiydi.
Bilmiyordum.
İyi ki gelmişti.

Bu yılbaşı yok.
Zaten iki bayram yoktu.
Benim doğum günümde de olmayacak.
Ben çağıramayacağım, yiyelim, içelim, gülelim, sohbet edelim diye.

Onların yılbaşları, bayramları, doğum günleri nasıl geçiyor acaba?
Farkındalar mı? Takvimleri falan var mı?
Gördüler mi birbirlerini?
Annem babamı gördü mü? Abimi?
Onlar üç kişilik aileler orada.
Eğer karşılaştıysalar tabii.
Biz de burada üç kişiyiz, onlardan geriye kalan üç kişi. Altı kişilik kocaman aileden kalan üç kişi.

Bu yıl geçti işte.
Bir, seksen sekiz yılı kötü geçmişti.
Hani öyle maddi zorluklar, aldanmalar, yalanlar, iş kayıplarıyla değil.
Can kaybıyla.
Abimin canıyla.

Bir doksan iki yılı kötü geçmişti.
O da can kaybıyla.
Babamın.

Bir de bu yıl.
Canlarımızın en canının kaybıyla.
Annemizin kaybıyla.

Hiçbir şey anlamadım ben bu iki bin yediden.
Gitsin ve mümkünse bir daha gelmesin.
Gelmeyecek zaten.
Ben artık kimseyi kaybetmek istemiyorum.
Öyle bir yıl gelecekse eğer, ben kaybolayım en baştan.
İnsanın annesi babası gittikten sonra yarılanıyor.
Hele anne.

Anne olunca biliyor insan ”anne” ne demek.
Annenin yokluğu ne demek çocuğa.

Yıllar önce televizyonda izlemiştim.
Kimsesiz çocukları gösteriyordu. Minik bebecikler. Anne yok, baba yok. Boğazıma koca bir yumruk oturmuştu, hatırlıyorum.
Annesi yoksa ona kim bakacak, bakan olur ama anne gibi olacak mı?
Anne gibi olur mu?
Ben minik bebecik değilim, koca kız oldum, tamam.
Ama…
Kimse beni annemin sevdiği gibi sevmeyecek mesela.
Korumayacak.
Arkamda durmayacak.
Hayatında kendinden önce getirmeyecek.
El istediğimde hiç düşünmeden, koşarak gelmeyecek yanıma.
En birincisi olmayacağım kimsenin bir daha.
Kimse beni onun sevdiği gibi sevmeyecek.

İki bin yedi.
Git ve lütfen geri gelme.
Ne sen, ne de sana benzeyen hiçbir yıl.
Beni rahat bırak.
Bana nefes aldır.
Hasarsız, ayrılıksız, incinmesiz, acımasız, terksiz bırak beni bu yıl.
Ve her yıl.
Mümkünse.
Her yıl.

İçimin ortaya saçılıp döküldüğü son iki bin yedi yılı yazısı.
Bundan sonrakiler daha keyifli olacak.
Çünkü yola çıkan yıl keyifli olacak.
Mutlu olacak.
Olsun…
Sana, bana, ona.
Nefes almak isteyen herkese.
Mutlu mutlu, sağlıklı, iç huzurlu bir sürü yıl dilerim…






Koku


Sevdiğimiz kokular var, sevmediklerimiz…

Hepsinin içinde anlar var, anılar var.



İyi ya da kötü hatıraları canlandıran tetikleyici kokular…



Duyduğumuz bütün kokular koku belleğimizde arşivleniyor.

Bir kere duyduğumuz kokunun anı, onu ikinci kez duyduğumuzda dejavu yaşatır gibi canlanıyor.  Koku alma duyumuzu kaybettiğimizde hem geçmişle hem anla bağımız kesiliyor.



Benim de kokulu bir anım canlanmıştı birkaç yıl önce…

Bakınız şöyle:



Peeling.

Kadınlar bilir. Cildimizi ölü hücrelerden arındırıp, yenilemeye yarayan, genellikle içinde minik granüller olan kremle yapılan işlem. Soyma işlemi. Aynı zamanda yüzümüzdeki siyah noktalarımızdan da kurtuluyoruz bu sayede.

Günlerden bir gün aynanın karşısında peeling yapıyorum. Krem sürüyorum yüzüme. Burnumun üstündeyim, kremle minik minik masaj yapıyorum. Ama garip bir şeyler hissediyorum. Bir hoşluk, bir keyif hali…

Hayır hayır, siyah noktalarımdan kurtuluyorum diye değil. Ama niye bilmiyorum.

Böyle mutlu mutlu sürüyorum kremi, yüzümde gevrek bir gülüş. Niye mutlu ediyor bu krem beni, derken derken…

Evreka! Krem leylak kokuyor!

Evet! Leylak!



Bağlantıyı kurayım da ne ilgisi olduğu çıksın ortaya…



Malum, on yaşımın çocukluğu şimdiki gibi değildi. Sokaklarda oynardık biz. Bahçelerde ağaçlara tırmanır,  dutu, eriği, kirazı ağacın yerlere kadar meyve dolu dallarından yerdik.



Annemiz bilirdi nerede, kiminle olduğumuzu. İşine gücüne bakardı. Aklında bin soru, içinde kuşkuyla beklemezdi bizi camda. Güven vardı o zamanlar.

Ağaç tepelerinde dolaşan, güllerin, leylakların mutlu çocuklarıydık.



Leylaklı bahçe.

Arkadaşımla oynadığımız kocaman, etrafı leylaklarla çevrili güzelim bahçe…

Her defasında, eve dönerken, arkadaşımın annesi bir kucak dolusu leylak toplar verirdi bana.

O leylaklar, evdeki tombik cam vazonun içine konurdu güzelce. Ev misler gibi leylak kokardı…

O evin annesi, babası, abisi, kardeşleri hep bir aradaydı. O evde mutluluk vardı, bolluk vardı, huzur, keyif vardı. Çocukluğun en sevgili vazgeçilmezleri oradaydı, birlikteydi.



Leylak, güzel çocukluğun kokusunu getirdiği için mutlu etmişti beni.

Çocukluğumu üzerimde taşımak ve hep o mutlu gülüşle dolaşmak için leylak kokulu parfüm alacağım. Kendime hediyem olsun bari. Mevsimi gelince de kendime koca bir demet leylak göndereyim oldu olacak :-)



Ben bir keresinde de, yolda bir kadının peşine takılmıştım. :-)

Kadın annemin sürdüğü kremden kokuyordu çünkü.

O koku da çocukluğumdan gelmişti. Annem, arkadaşlarına çaya giderken makyaj yapardı hafiften. Ben de bir kenarda durur onu izlerdim. Öyle sinmiş ki belleğime o fondötenin kokusu, yolumu değiştirip, bir süre daha kenarda annesini izleyen küçük kız olmak için, annem kokulu kadını takip etmiştim…





Bebek gıdısı kokusunu bilir misiniz?

Hele de kendi bebeğinizse ve birkaç gündür yıkanmamışsa. :-)

Anneler bilir bu kokunun nefasetini… Yıkandıktan sonra kendi kokuları gider, şampuanın, sabunun satın alınan kokusu yerleşir tene. Ama asıl ten kokusudur sevilen... Bebek kokusudur.



Ev kokusu.

Her evin kendine has bir kokusu vardır. Eşyaların, ev sakinlerinin kokuları sinmiştir. Bazıları temizlik kokar. Bazıları yaşanmışlık.

Belleklerimizde çocukluklarımızdan kalan ev kokusu, aile büyüklerinin ve kendi evlerimizin kokusu olsa gerek. Babaannemlerin evinin kokusu mesela. Bir kere daha duysam, babaannemi görmüş kadar olurum herhalde… O kadar çok yer ediyor işte.



Yağmurdan sonra toprak kokusu. Tertemiz yıkanmış toprak kokusu.



Oruçlu ve açlıktan ölmek üzereyken, çocukluğun pide kuyruğundaki nefis ramazan pidesi kokusu.



Anne elinden çıkmış kuru köfte kokusu. Ne tadı, ne kokusu başkasınınkine benzemezdi, benzemeyecek…



Eskinin salatalık, domates, kavun, karpuz kokusu… Eskiden olduğu gibi kokmuyor hiçbiri. Ne koku, ne tat… Annem salata yaptığında evi salatalık kokusu sarardı. O kokuyu bir kere daha duyabilsem, annemin yaptığı güzelim dolma, pilav ve salatalı sofranın muhteşem fotoğrafı gelecek gözümün önüne, yine mutlanacağım biliyorum.




Koku duyunuzu kaybetmemek için burun yollarınızı açık tutun. :-)



Zira koku almak için, havanın burundan beyne giden yolda mutlaka bir tur atması gerekiyor.



Güzel kokulu, mutlu anılar dilerim…

Mutluluk koklayın hepiniz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...