Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
14 Haziran 2009
Çok hayırsız çıktın!
-Niye??
-Ne arıyorsun, ne soruyorsun!
Ne arayıp, ne sormuşsam belli bir süre, yani bir süre konuşmamışsak, sen de beni arayıp sormamışsın demek...
Ben de sana mı diyeyim şimdi?
Aa çok hayırsızsın!
Oldu mu? Konuşmamıza başlayabilir miyiz şimdi?
Demeyin böyle yahu..
Ben aramışım, gönlümden geçmiş sesini duymak istemişim, demeyin böyle!
Vallahi bir daha aramaya iç bırakmıyorsunuz!
Ben artık siz de biliyorsunuz ki arada bir içime kaçarım. Kaybolurum. Kimse görsün, duysun, kimseyi duyayım, göreyim istemem. Kayıp zamanlarımda bana haber gelir bir de, “Nuray hiç aramıyor.”
Allahım! Aramıycam işte!
Bir kere de siz beni arayın! Niye benden bekliyorsunuz ki hep? Aramacıbaşı mıyım ben?
Aa niye bu kadar sinir yaptım ben şimdi? :)
Neyse..
Konuşmayı en sevdiğim insan modeli aradığımda "sesini duymak ne güzel" diye söze başlayanlardır..
Ben öyle derim çünkü, aradığına sevindim derim. Sevinmişssem eğer. :)
Yıllarca haberleşmeyip, bir telefonla aynı sıcaklıkta birbirimizi bıraktığımız yerde bulduğumuz arkadaşlıklarımı da seviyorum ben...
Hele de sorgu sual yoksa başlangıçta, tadından yenmez sohbetimiz.
Aramasam da sormasam da siz benim arkadaşımsınız..
"Sevgili"msiniz..
Budur yani.
Aramamı bekleyen bir dolu arkadaşım, akrabam var..
Öylesine arayıp, “nasılsın?” diyebileceklerim var.
Demiyorum.
Bazen şu oluyor; “sonsuza kadar kimseyi arayıp sormadan yaşayabilirim” hissi geliyor.
Siliniyor bütün bağlarım bazı bazı.
Bazen oturur telefon defterimden de silerim geçmişimi.
Kimleri arıyorum, aramak istiyorum?
Hımm, kalsın bu.
Bu? Yok, sil şekerim.
Buna ne dersin? O akraba ya. Kalsın kalsın. Nereye kadar silebilirsin. Hep hayatında olacak.
Bunu ne ben ararım, ne o beni arar.
Sil!
-Silmek istediğinizden emin misiniz?
-Evet!
Öf ya bu telefonlar da ne çok soru soruyor!
Sil dedik işte birden vazgeçip, “aa, yok yok silme ben onu istiyorum hayatımda” mı diyeceğim? Sil gitsin işte!
Bu telefon numaralarını silme hadisemi anlamaz kimse. Niye siliyorum ki?
Bilmem..
Gereksiz geliyor galiba.. Anlamsız belki. Canım öyle istiyor da olabilir.
Yaptığım ve yapmadığım herşey istediğim için.
Biz bir bedende üç kişi yaşıyoruz. Ben, keyfim ve kâyhası.
İstemediğimiz hiç birşeyi yapmıyoruz.
Yapmak zorunda olduklarımızın dışında.
Paradoks mu?
Değil.
Hepimizin sosyal bir kimliği var.
Anneyseniz çocuğunuzu aç bırakamazsınız örneğin. Bunun istemekle ya da istememekle ilgisi yoktur.
Hımm.. Galiba başka bir zorunluluk da yok annenin çocuğunu doyurması dışında...
Annem bazen der, kızım işte şu doğum yapmış, şunun şusu dünya değiştirmiş, şu yeni ev aldı.. Hani bunları der, görünmez parantezin içinde görünmez harflerle de şu vardır: “Bir ara sen onları.”
Ben de “haa öyle mi?” falan derim. “Ararım birara” diye de eklerim utanmadan.
Arar mıyım? Keyfim ve kahyasına danışırım. Onay çıkarsa eyvallah.. Şimdiye dek pek az çıktı. Artık herkes yavaş yavaş kabulleniyor beni galiba...
Ne güzel...
Yaşasın özgürlük!
Gereklilik istemiyorum hayatımda.
Ben benimim. Sahibim benim. Kendimle ilgili kararlarımın hepsi benim olsun.
Şunu yapmak gerek, bunu aramak gerek, şuraya gitmek gerek.
Kendi başıma kalsam yemek yemek bile gerek değil yani.
Onu da canım isterse.
Bana baskı yapmayınız.
Bana şunu yap bunu yap demeyiniz. “Nuray artık hiç aramıyor” diye haber göndermeyiniz, buz gibi soğuyorum sizden bilesiniz. Arayın. Seni, sesini özledim deyin. Konuşun benimle kapatın. İkinci defa da isterseniz beni duymak, yine siz arayın. Ama ne olur benden beklemeyin.
Ben kendimi vefasız ilan ediyorum.
Hayırsızım ayrıca.
Ben kabul ettim kendimi böyle.
Siz de kabullenin n’olur?
Telefon edince “hayırsızsın” diyorsunuz ya, ben ne diyorum?
“Aa evet ya hayırsız çıktım niye öyle oldum ki?” Geyiğe vuruyorum işte görün.
Demeyin aynı şeyi elli kere.
Ben sesinizi duymaktan mutlu oluyorum, arayan ben olmasam da...
Benden endişe etmeyin. Hayırsızım, sevgisiz değilim size.
Ben eskiden böyle değildim. Bir haller oldu bana. Sadece sırt üstü yatıp uyuyacağım ıssız, sessiz adaya doğru hazırlanmakta mıyım acaba?
Yemek derdi yok, temizlik yok, alışveriş yok, ne bulursan onu ye.
Aa bi dakka, adada balıktan başka ne yenir ki?
E ben balık sevmem..
Deniz hayvanatlarının hiçbirini sevmem..
E Nuray sen de yani! Ne yapacaksın? Kum mu yiyeceksin?
Seveceksin balık ve deniz doğumlu hayvanatların hepsini.
Herşey birarada olmuyor güzelim!
Neyse arada bir belki şehre inerim karnımı doyurmak için.
-Nasıl ineceksin? Yüzerek mi? Yüzme bilmediğini aleme ilan ederim bak.
-Ettin bile tüüü sana!
Arkadaşlar..
Bu yazı bitmiyor.
Bağlayamıyorum bir türlü :)
Kâhyacım ne dedin, pardon duyamadım?
-Gerek yok güzelim, bırak istediğin yerde.
-Aa doğru diyorsun vallahi, niye kasıyorum ki?
Al işte bıraktım.
Uzak geçmişe inanç
Fotoğraf çekmeyi severim ben.
Keyiftir, eğlencedir.
Fotoğraf bakmayı da severim. Hani güzel çekilmiş şiir gibi fotoğraflar olur ya. Geçer karşısına, öylece bakarsınız. Büyülü büyülüdürler.
Bazılarıyla oynanır. Işığıyla, rengiyle, boyutuyla. Teknoloji aştı kendini!
Yapamadığınız şey yok fotoğrafta!
Aman ne güzel. Teknolojinin karşısında durup öylece bakalım mı?
Faydalanacağız elbet.
Tamam, peki. Siz faydalanın ama ben almayayım.
Ben gözünüzün görüp çektiği kareyi rica edeyim.
Üstünde kafa yorduğunuz, orasıyla burasıyla oynadıgınız fotoğrafı sanat fotoğrafı diye ayırıyorsunuz ya, hah, ona siz bakın. Bir de sevenleri.
Ben sevmiyorum.
Saf hali lazım bana. O keyif veriyor bir tek.
Gerçek olan o. Diğerleri yalan :-)
Emek çok mutlaka ama bana yalan..
Ben soyut resim de sevmem. Baktığımı göreyim istiyorum çünkü...
Ben tarihe de inanmaz oldum biliyor musunuz?
Yıllar yıllar öncesinden gelen hiçbir şey beni ikna edemez oldu.
İnandığım tek ben.
Benim ikinci kişilerim.
Eh, belki üçüncüler.
Onların da gerçek olduklarına inanmalıyım tabii.
Yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını bana gerçek gerçek duyurduklarını bilmeliyim. Kesmemeli, emin olmalıyım.
Öyküler de gerçek değil. Yaşanmamış. Yaşanması istenmiş. Belki düşünülmekte ama yaşanmamış.
Yazanın inandığı, düşündüğü ama gerçek değil.
Tamamen kurgu. Yok olan şeyi var gösterme.
Ben kandırılmış hissediyorum öykülerle.
Büyük yetenek, o kadar kelimeyi anlam bütünlüğü kurarak ardarda dizmek...
Buna lafım yok. Bana bıraktığı tat ve düşünce bu sadece.
-Mışlı, -mişli hikayeler, dedikodular beni kesmiyor.
Pat pat basacak o ayak yere. Geçmişin gölgesinden sıyrılıp gelirken bozulmuş olur onlar. Kaç ele, kaç dile değer o kelimeler.
Efsaneler örneğin...
Kendin yaz, kendin inan. Ama inanıyorlar başkalarının yazdıklarına.
Cilt cilt kitaplar var.
Hadi 20 yıla kadar inancımı koruyabilirim. Hadi 30 diyelim...
30 yıla sağlam tanıklığım var çünkü. Tanık bensem sorunumuz yok bu arada.
Ama ben doğmadan önce yaşananlara, hele hele benim soyum sülalem oluşmadan yazılıp çizilenlere hiç inanasım yok.
Yalan dolan mı hepsi?
Yooo.
Belki yaşanmıştır hepsi belki birçoğu.
Ama ben inanmıyorum.
Ben gerçeğim. Benim düşündüğüm, yaşadığım, bildiğim. Dünüm, bugünüm.
Benim çemberimdekiler gerçek. Düşündükleri, yaşadıkları, bildikleri.
Çemberden çıkınca ipi ucu kaçıyor.
Paranoya değil.
“Acaba mı?” değil.
Sorgu sual hiç yok.
Yaşanmış birşeyler.
Öyle mi? Işıklandırıyor mu yolu?
Hani, geçmişimi biliyor muyum?
Anlatıldığı kadarıyla evet.
Tamam.
Uzak geçmişin tarihine ilgisizliğimin altında da bu yatıyor sanırım.
Ben tarih oluyorum yakından.
Uzak tarih bana uzak...
13 Haziran 2009
Sevgi Sevmek
Yaş on üç.
Komşumuzun oğlanına fena halde aşığım. O da bana.
Aşklarımın ilki.
En el değmemişi.
En unutulmazı.
En temiz pak olanı.
Diğerleri kirli miydi?
Bilmem… Kirli değil de, onun gibi değildi işte.
Kalbimin üzerinde izleri var hepsinin.
Yahu, hepsi dediğim de kaç kişi?
Bir elin parmağını geçmez.
Aşklarımın ilkiyle hiç dokunmadık birbirimize. Telefonda seslerimiz aşk yaşadı sadece. Bir de birbirimizi gördüğümüzde kulaklarımızda atan kalplerimiz aşk yaşadı en derininden.
İki ev ötedeydi evleri. Arabasıyla evimizin önünden geçeceği zaman duyduğum heyecanı bir daha hiç yaşamadım herhalde…
Kulağım hep seste olurdu. O geçecek, bana bakacak, güleceğiz birbirimize çaktırmadan. Gözlerimiz “seni seviyorum” diyecek, kimsecikler duymadan…
“Mavi mavi masmavi” şarkısını söylerken duymuştum bir keresinde. O anda hissettiğim kıskançlığı da bir daha yaşamadım ben.
Şarkı mavi gözlü. Benim gözler kahverengi.
Güneşte ela oluyor. Bal rengi bazen.
Her halükarda mavi değil yani. :-)
E, kime söylenmişti o şarkı?
Küçücük kalbim ne acımıştı. Sinirlenmiştim çok.
Şarkının teki, onun dilinde mavi gözlünün birine söyleniyordu belki.
Ne acı.
Ama ne tatlı kıskançlıklardı…
Onu çok sevdim, çok. Bir elin parmağı aşklarımdan sonra da sevdim. Hep başka bir yerde durdu benim için.
Durmakta.
Annem aşk yaşamaya "sevgi sevmek" derdi o zamanlar:-)
Ben daha küçüğüm. Sevgi sevecek yaşta değilim. Aslında ateş bacayı çoktan sarmış, sevgi sevilmiş de annemin haberi yok ama haberi olsun istiyor.
Böyle bana yumuşak yumuşak davranıyor, anlatayım sevdiğim sevgimi diye.
Ben de annemin yumuşak yüzüne aldanıp anlatıveriyorum.
Sen misin sevgi seven!
Daha sözüm bitmeden elinde terlik, arkamdan koşturan bir anne!
Senin daha yaşın ne?
Hem de komşumuzun oğlanı!
Hatırlıyorum, annem dolma sarıyordu ben anlatırken, dolmayı falan bırakıp koşturmuştu peşimden. :-)
İnsan söz geçiremiyor kendine işte.
Yaşa başa mı bakıyor?
Seviyordum ne yapayım?
Âşıktım.
Sevgi sevmek kötü bir şey değildi, anneme anlatamadım bunu. Anlatmama fırsat da vermedi zaten.
Sevgi seven var mı aranızda?
Vardır elbet…
Kesin bunu okuduktan sonra onu düşündünüz, yüzünüz de pişmiş kelle ifadesi…
Yok mu düşüneceğiniz biri?
Gölgelendiniz değil mi?
Silgim olsa gölgelerinizi silecek, yerine alev alev bir güneş çizecek kalemim olsa…
Mutlanırdık hep beraber ne güzel…
Aslında âşık olmak şart değil. Vardır sağınızda solunuzda öyle ya da böyle sevdiğiniz biri…
Arkadaştır, eştir, çocuğunuzdur, anne babanızdır, kardeşinizdir…
“Seni seviyorum” demek lazım.
“Seni sevdiğimi söylemek için aradım.” dedim az önce bir arkadaşımın telefonuna bıraktığım sesli mesajda.
Sırf bunun için aramak lazım birilerini. Söylemek lazım “seni seviyorum” diye.
Nasıl ruh okşayıcı, yüz güldürücü, iç sevindirici sevdiğini söylemek.
Şu nasıl, bu nasıl, demeden, hiç bir sebep olmadan aramanızın önünde arkasında.
Sadece” seni seviyorum” demek için aradım…
Deneyin.
Mutlu edin.
Mutlu olun.
Ben seni seviyorum.
Okuyan her kimsen.
Seni seviyorum diyenin yoksa ben seni seviyorum.
Sevenin varsa, ben de fazladan seviyorum, var mı zararı?
Tanıdıklarımı hele, daha bir seviyorum.
Bana gözü, kalbi, sesi, sevgisi değmiş herkesi…
Üzmüş olsun, terk etmiş olsun, ağlatmış olsun, hayal kırıklığı yaşatmış olsun…
Olsun…
Sevdim.
Severim hala.
Başka başka çekmecelerde durur içimde.
Etiketleri başkadır.
Ama severim hala.
Kaç kişi okuyacaksa bu yazıyı…
Umarım ki hepsi sevgi seviyordur.
Ve dilerim ki kuytularında saklamıyorlardır sevgilerini.
Duyuruyorlardır, hissettiriyorlardır, sakınmıyorlardır...
04 Haziran 2009
Yaşlanınca
Gençlik fotoğraflarımıza bakıp iç geçirecek miyiz acaba?
Vay bee!
Amma güzelmişim, bir tane kırışıklık yokmuş, göz kapaklarım düşmemiş, gıdık falan da yok, saçlarım gür..
Ne bileyim işte, o zamanki halimizle, bu zamanki halimize imrenecek miyiz acaba?
Çok acıklı geliyor bana bu durum.
Bazen görüyoruz mesela, sanat camiasındakiler daha iyi örnek demek istediklerim için..
Çok yaşlanmış bir kadın ya da erkek..
Eski siyah beyaz fotoğraflarına ya da filmlerine bakıyorsun, müthiş!
Şimdiki haline bakıyorsun...
Hüzün..
Diyorum, acaba yaşlandığımızda da o halimizi kanıksamış olacak mıyız?
Hani nasıl şimdi çocuk halimize öykünmüyoruz.
Çocukluğumuzu istiyoruz geri, o ayrı ama ben hep maneviyatını özlerim çocukluğumun, görünüşümü değil.
Ben 5-6 yıl önceki fotograflarıma bakmaya çekiniyorum mesela...
Ya daha güzel olduğumu görürsem?
Ya çizgi olmuşsa bir yerimde?
Ya yüzümün ifadesi değişmişse?
Tamam, hastalık derecesinde değil bu dediklerim.
Ama işte ince ince dokunuyor vallahi...
Ben galiba yaşlılığımda aksi, uyuz, gıcık, bir ihtiyar olacağım..
Giden gençliğime ağıt yakmakla meşgul olacağım için :-)
Yaşlılığımda yanımda olacaklar için üzülüyorum:-)
Bakmayın abartıyorum ama..
Ne bileyim işte..
Öyle..
Haziran 2009
01 Haziran 2009
Ben galiba "Okancı" oldum artık.
Önceleri okansevmezgillerdendim.
Beyazseverdim.
Son zamanlarda Beyaz’dan uzaklaşmaya başladığımı görüyorum.
Seçtiği konuklardan olabilir.
Bir de Okan’ı izledikçe Beyaz'ı izleme ihtiyacı duymaz oldum :)
Nasil bir bağlantı kurduğumu bilmiyorum ama.
Kim kimin hangi eksiğini kapatıyor yani..
Cumartesi gecesi Disko Kralı'nı sonuna kadar izledim.
Bir kere daha anladım. O gece ve devamlı izleyenler ne dediğimi anlar.
Okan Bayülgen akıllı adam seviyor.
Ben de seviyorum.
O halde ben Okan Bayülgen’i seviyorum :)
İlk zamanlar izleyici telefonlarına olan agresif tavırları itici geliyordu bana da.
Ama şimdi şu ayrımdayım;
Bu adam, “merhaba, nasılsın, iyi misin, sana bayılıyorum” muhabbetini sevmiyor. Vakit kaybı olarak görüyor.
Bunu tartışırsınız, doğru mudur, yanlış mıdır?
Fakat adamın bunu sevmediğini ve zılgıt yiyeceğini bile bile ne demeye “Merhaba, nasılsın, iyi misin, sana bayılıyorum” der ki bir insan?
Ara, zekânı ortaya koy, hal hatır sorma. Paparayı yeme. Aleme madara olma.
Sor en baba sorunu, varsa tabii..
Yoksa arama işte..
Ama onlar da bir şekilde renk veriyor programa..
Seviyorum artık Okan’ı.
Baba olacak olmasını.
Anne baba ayrılığıyla ilgili ettiği sözleri.
Kaba, agresif, rahatsız tavrının arkasında gördüğüm yüzü..
Tanımak isterdim, hayatımda olsun isterdim.
O iki kelimeyi etmeyi isteyip, zinhar kullanmamak üzere.
Nasılsın, sana bayılıyorum:-)
Haziran 2009
10 Mayıs 2009
İyi ki doğmuş olabilirim :-)
3 yıl önce yazdığım doğum günü yazımı paylaşıyor olacağım sizinle.
Sonra da bugün yazdığım doğum günü yazım gelecek.
Buyrun bakalım.
:-)
****
Az önce 11.05.2007 tarihine ilişti gözüm. Telefonumun ekranındaki tarih.
Bir anda pişmiş kelle oldum.
Mutlu mutlu baktım ekrana…
Sevdiğim bir arkadaşımdan gelen ilk kutlama mesajını okudum…
Yine bir mutlandım.
Ben var ya, saatler her 11:05’i gösterdiğinde de aynı hissiyata bürünüyorum.
Eğer rastlamışsam onbiri beş geçen saate, seviniyorum işte. Tanıdık, bildik, sevdik rakamlar çünkü.
Normal miyim?
Hayır.:-)
Ama kime ne zararım var ki?
Aşk duyuyorum başkalarına anlamsız gelmesi muhtemel çok şeye.
Mesela ayakkabılarıma, çantama, saatime, sehpamın üzerinde duran bir objeye, vazgeçemeyeceğim halka küpelerime, çektiğim bir fotoğrafa, okuduğum kitaba, filmin tekine…
Bu tarihi çok seviyorum işte, niyeyse...
Dünyaya viyakladığım tarih olmasından şüpheleniyorum.
Siz emin olun ama. Öyle gerçekten. :-)
Saat 23:00 civarı, evde gerçekleşen doğumun mucizelerinden biriyim ben de…
Yarın, yurdun dört bir yanından, Türkî Cumhuriyetlerden ve dış temsilciliklerden gelecek kutlamaları kabul ediyor olacağım. :-)
Şımarıklığı had safhada tutacağım kesin.
Güzel bişey.
Lazım bişey.
Şımarıklık.
Uzundur kendime yapmadığım kıyağım olsun bugün.
Bugün benim mutlu olduğum gün. Hep mutlu olmayı dilediğim.
Özel geçsin istediğim, özel hissettirilmek istediğim.
Diğer günlerden farklı olmasından mutlu olduğum.
Gün bitip 12 Mayıs’a dönüldüğünde içimin burulduğu.
Her defasında çocuk gibi dudak büküp, “bitti mi şimdi bugün?” diye üzüldüğüm.
Kaç gün kaç gece kutlayasım olan doğum günüm…
Bu yıl dışarıda şenliklerle kutlamayacağım.
Evde olacağız. Çekirdek aile, anişkom, ablalarım, yeğenler…
Yine çok mutlanacağım.
Yine çok özel hissedeceğim.
Yine gece yarısı, “tüh, bak gördün mü, yine bitti” diyeceğim.
“Çocuğumsu” Nuray biraz daha “büyümüşsü” olacak.
Azıcık ama.
1970 sabit, ardından gelen yıllar oynak, durmuyor durduğu yerde.
Amman durmasın da…
Yaşayacak güzel günlerim var daha…
İşte böyle…
Yazayım, bildireyim dedim.
Peşinen söyledim bugün şımarık olurum diye.
İyi ki doğdum değil mi? :-)
******
2007 yılında yazmışım bu doğum günü yazısını.
Gün ışığına çıkarmadım hiç. Neden bilmem.
Bugünü bekledi belki.
O yıl 37’yi bitirip 38’den gün almaya başlamışım.
Ben zannediyorum ki bu yıl da 38’i bitirip 39’dan gün alacağım.
Ama şüphelerim var yani.
Sakin sakin bekliyorum doğum günümü.
Bir gün, bir sitede (www.annecocuk.com) dost sandıklarımla ( :-)) yaş hesabı yapayım iki satır dedim.
Onlar ne dedi?
Sen bu yıl 40 oluyorsun!
Var ya bunu lök diye söylediler biliyor musunuz?
Ne alıştırma, ne bir şey.
Vallahi, işte burada söylediler, inanmazsanız bakın;
http://www.annecocuk.com/modules/newbb/viewtopic.php?forum=1&topic_id=105236
O gün bugündür hazmetmeye uğraşıyorum.
Neyseki bitirdiğimiz yaşı söyleyecekmişiz. Dostgiller bunu da dediler.
Ben de kendimle konuşuyorum;
Nuraycım, canım. Şimdi sen 40 yaşına gireceksin ama bak korkma, bitirdiğin yaşı söyleyecekmişsin bir yıl boyunca.
Yani bir yıl daha 39 yaşındasın.
(Olleyyy! :-))
40 yaş bana korku verirdi.
Daha gelmesine çok vardı ama garip bir şekilde kadınların dönüm noktası sayardım. Yani hayatı 40 a kadar yaşadılar, tamam şimdi geri dönüyorlar.
Öyle değilmiş galiba.
Yani onların yalancısıyım ben hala.
Belki 40 yaşını paytak paytak adımlamaya başladığımda anlayacağım, yolun ilerisi var mı yoksa çıkmaz sokaktan geri mi dönüyoruz diye.
Pek renk vermiyorum, nötr ortalık.
Sessiz hatta.
Duygusuz.
Ama kötü değil yani.
2007 yılındaki doğum günü yazım neşeli.
Keyifli.
Coşkun.
Şımarık.
Anneli.
Bu yıl doğum günü nasıl geçecek bilmiyorum.
Elbette yine mutlu geçsin istiyor ve umuyorum o ayrı.
Hatta sabah erken kalkıp günün tamamını sindire sindire yaşayayım diyorum.
Ama yani eskiden duyduğum coşkuya bakınıyorum.
Yok ortalıkta şu saat itibariyle. (23:45)
Belki yarın günle birlikte içime doğar.
Yoksa 40 yaşın üstüne atacağım bu durgunluğu haberiniz olsun. :-)
Yine de ben iyi ki doğdum.
Kırk mırk :-p
(Gün 11 mayısa döndü, kelebekler içime kıpırdanmaya başladı.
Gün doğmadan neler doğar, boşa değil:-)
Ruh halim sağ üstte gördüğünüz fotoğraftaki gibi.
En sevdiğim halim; yaramaz, şımarık, keyifli :-))
Not:Siyah-beyaz portre fotoğraflarımın tümü Ayşe Selcen Güçhan tarafından çekilmiştir.
Emeğine bin teşekkür:-)
12 Nisan 2009
Yapabilirim ama yapmayacağım
Bu yazı nanemollalara yazıldı.
Mızmızlara yani.
Benim deyimimle “mıyıldaklara”. :-)
Başı çekiyor olmalıyım.
Bugün bir arkadaşımın organize ettiği fotoğraf gezisine gidecektim. Ne de sevinmiştim, büyük değişiklik olacaktı . Fotoğraf çekmeyi de özlemiştim zaten. Dünden yedek pillerimi bile hazırlamıştım.
Sabah bir kalktım, hava kapalı ve feci keskin bir soğuk var. Rüzgâr bir de.
Nasıl tadım kaçtı. Bütün hevesim gitti.
Fotoğraf çekmek için güneşli havayı tercih ederim ben. Bir de ilgimi dağıtacak bir şey olmayacak; ayağım rahat olacak, üşümeyeceğim, terleyip bunalmayacağım.
Bugünün soğuğu ve güneşsizliği bitirdi beni, konsantre olmadım bile olaya. Dolayısıyla gidemeyeceğimi bildirdim.
Mıyıldakların başı olma sebeplerimi açıklamaya devam edeceğim.
Bendeniz arazi insanı değilimdir. Dağ, dere, tepe dolaşayım, otların böceklerin içinde olayım, kamp kurayım falan. Salon kadınıyım sanırım :-)
Hatırlar mısınız, Babam ve Oğlum filminde bir teyze vardı, pikniğe gidiyorlar hani, teyze traktörün arkasında, şemsiyesiyle oturuyor. Güneş falan geçer kafasına, nesine lazım. :-)
Piknikte yeşile yayılmış herkes, o sandalyesini de getirmiş, onun tepesinde.
Hah, işte o benim. :-)
Aslında ondan belki bir tık aşağıdayım, çünkü yeşili severim ama aramızda bir şilte olursa daha çok severim.
Arılar, böcekler, keneler falan.
Korkarım, tırsarım, rahat edemem...
(Moralim bozulur, canım sıkılır, sen bilemezsin daha neler) Rafet el Roman söylüyordu hani :-), dilime dolandı şimdi. Seni seviyorummm, seviiiiyorum, diyordu ya, o şarkı :-)
Dağılmayalıııım.
Diyorum ki, yeşili, kuşu, çiçeği severim, bayılırım hatta ama yeşile nazır konforlu bir evde ikameti tercih ederim. Şöyle camımı açtığımda, mis gibi yeşili çekeyim içime, kuşlar şarkı söylesin kulağıma, gözüm gönlüm sevinsin. Ama evin içinde olacağım unutmayın ha. Beni doğanın ortasına bırakıp, burada uyuyup, burada yiyip içeceksin derseniz sevimsiz bişi olurum.
Demedi demeyin.:-)
Uçaktan korkardım, eh, biraz yendim galiba. Hala bayılmıyorum uçmaya ama uzağa erişmek için ışınlanamıyoruz henüz. Ay ben ışınlanırken de arıza çıkarırım kesin, ışık gözümü aldı, kıssanıza şunu biraz, dalga boyu kısa geldi, bak yarım burada kaldı falan :-)
Uzun tekne gezilerinde midem bulanır, başım döner, çıkartma yaparım.
Bir keresinde güneyde bir tekne gezisine çıktık.
Kaptanı intihara sürükledim, öyle diyeyim. :-)
Azıcık açılıp, sonra acilen, ilk gördüğümüz karaya çıkıyorduk. Ben de içimdekileri çıkarıyordum.
Bööğğ, iğrencim sanırım. :-)
Efendim, öyle çoook uzun yollar yürüyemem; susarım, acıkırım, ellerim titrer, sinirim bozulur, gıcık biri olurum, hem de acilen karnımın doyurulması gerekir. Sonracığıma, tuvaletim gelir, ayaklarım yorulur, belim ağırır, oturmak, dinlenmek falan isterim.
Birkaç yıl önce kuzenimle Paris’e gittik.
Kuzenim ve fakat kâğıt üzerinde neredeyse. Hayata geçirilmiş bir akrabalığımız yok. Birkaç kere onların Türkiye ziyaretlerinde karşılaşmışız; merhaba, nasılsın, iyi misin, hoş musun? Bu yani tüm kuzenliğimiz.
Ama yurtdışında inanılmaz güzel konuk ağırlıyorlar, müthiş sıcak, candan ve mahcup edecek derecede ilgili. Dolayısıyla bir de kan bağınız varsa tamamdır. Gerisi kaynaşmaya kalmış. Kaynaştık neyse ki.
Ben kendimi biliyorum, fekat kuzenimin nanemollalık rütbesi nedir, onu bilmiyorum.
Ablam gibi, benim tam tersim bir kişilikse yandım. O yandı hatta:-P. Sinir olur çocuk bana.
Neyse ki tam kalemim çıktı.
Sabah uyandık, kahvaltı edececeğiz. Baktım, ikimizin de suratlar sirke satıyor.
Uykumuzu alamamışız. Yorgunuz. Yüzümüzden okunuyor halimiz.
Neyse, dinlendik, toparlandık, çıktık.
Vurduk kendimizi Paris sokaklarına.
Şimdi ben biliyorum, iki dakika sonra mıyıldamaya başlayacağım. Yoruldum, susadım, acıktım, tuvalet.
Ufaktan, çocuğu ürkütmeden isteklerimi sıralamaya başladım.
Baktım, ben yoruldum diyince o da diyor;
Ya ben de. Dinlenelim, oturalım şurada biraz.
Acıktım kuzen, diyorum.
Valla ben de.
Hadi, bir şeyler yiyoruz.
Aman bayılıyorum kuzenin bu beni çeker hallerine. Hem nazımı çekiyor, hem de nazlı. Aynı dili konuştuğum biriyle tatil yapıyor olmak çok iyi geliyor. İki nanemolla, günü ayrı, gecesi ayrı güzel unutulmaz bir Paris anısı yapıyoruz.
Bitmedim daha.
Anlatmakla bitmem zaten :p
Ben hastayken de çok nazlıyımdır. Ha, ama bakın, pireyi deve yapmam. Yoktan var etmem, oynamam ama hani o pire tavşan kıvamına gelir bir şekilde:-p
Ne yapayım ilgiyi, sevilmeyi seviyorum ben:-)
Hastayken ya da bir yerime bir şey olmuşken, ne bileyim parmağımı kesmişimdir, kolumu çarpmışımdır, ayağımı ayakkabı vurmuştur falan, bu hallerdeyken öyle üstüne üstüne gitmem hiç bir şeyin, iş güç yapmam. Hemen dinlenme posizyonu alırım. :-) Feci kıymetli her şeyim, yazık etmek istemem, harcamam kendimi öyle.
Allahtan hayatımdakiler de harcamaz. Belki ben öğrettim bunu onlara. Arıza yaptığım zamanlarda bir şeyim yokmuş gibi devam etseydim, belki harcanabilirdim. Bilemedim. Ama kıymeti biliniyor insanın haberiniz olsun, daha doğrusu belki, ben kıymetliyim, ona göre davran, diyorsunuz bu nazlı yapısallığınızın beden diliyle. Onlar da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yapısal bişey bu galiba, evet. Sonradan olunan ya da oynanılan bir durum değil.
Benim tersim kişilikler de çok hem de çok kıymetliler elbet ama nazlanamıyorlar, tez canlılar, ağrıyla da, sancıyla da devam ediyorlar diye, çoğunun kıymeti bilinemiyor.
Ağrıyla sızıyla devam etmek "zorunda" olanlar konu dışı tabii. Nazlanmayı isteseler de muhatap bulamıyor onlar...
Ben annemin de nazlı kızıydım. Kızları içinde sanki en çok bana kıyamazdı. Anneme nazlanmayı, beni nazlamasını seviyordum çok. Özlüyorum.
Devam…
Yağmurlu havalarda dışarıda olmayı da sevmem mesela. Dışarı çıkmak için bir gün önceden plan yapılmış olsa da, mümkünse iptal ederim. Şeker olduğumu düşünüyorum sanırsam. Yağmurda erimekten ödüm kopuyor:-p
Üşümeyi de sevmem. Kimse bayılmaz herhalde ama ben sevmenin ötesinde gıcık oluyorum. Hani sarınayım sıkı sıkı, çıkalım dışarı, soğuksa soğuk, durumum yok. Konsantre olamıyorum, keyfini süremiyorum.
Tercihlerim vardır benim bir de. Bana “fark edenler” vardır. Hani bazılarına, şu mu- bu mu, diye sorarsınız, “fark etmez” derler. Ama bana birçok şey fark eder işte. Ha, fark etmediği durumlar da olur elbette ama fark ettiğinde söylerim mutlaka. Tabii teklif edeni mutsuz eden bir durum yaratmam, o ayrı.
Ne çok fark etmek dediğimi fark ettim bak :)
Tembellik hayat görüşümdür! Master’ım Garfiel’in dediği gibi ;
I can… but I won’t.
(Yapabilirim ama yapmayacağım) :-p
Yemek, temizlik, iş güç falan bunlar fani şeyler :-)
Eğlenelim, coşalım, gezelim tozalım, insanıyım ben.
Dolce Vita diyorum, başka bir şey demiyorum.:-)
Bir fotoğraf gezisi neler neler söyletti bana.
“Naneyim, mollayım. Mıyıldaklıkta alemi sollarım”, kamyon arkası yazımı da yazdıktan sonra, nazende yandaşlarımı ve bizim tam tersimiz yaradılışında olanlarınızı fikir beyanına davet ediyorum.
Biz size bir şey demeyiz, severiz olduğunuz gibi.
Ama siz bize gıcık olursunuz bilirim :-)
Buyurun, meydan sizin şimdi. :-)
Not: Yazıda kullandığım :-p işareti, "dil çıkarmak" anlamına geliyor. Bakın, başınızı sola eğin hafiften, iki nokta üst üste; göz, kısa çizgi; burun, p harfi dışarı çıkmış dil gibi görünecek gözünüze.
Çok yaramaz bi kız bu işaret. Erkekler kullanınca da yaramaz bi oğlan.
Bazen cuk oturuyor. Lazım geliyor.
Gülen yüzün de gözleri, burnu gülen dudakları var. Sola eğilelim yine:-)
Bilen çok da, bilmeyenler için eğildik sola doğru:-)
04 Ağustos 2008
Kabulleniş aslında vazgeçiş midir?
Erkeklere hitaben yazmıştım bu yazıyı ama kadınlar kendilerini gördüler..
Keşke erkekler de görebilseler kadınlara ne yaptıklarını, nasıl göründüklerini.
Yazımın sonunda yazdığım gibi, giden gitti geçmiş olsun, diyebilseler kendilerine.
Duygusal zekası düşük olsa da insani ve vicdani zekası yüksek erkekler diyebiliyor bunu.
Diyemeyenler de "sevdiği" kadının celladı oluyor.
***
Kabulleniş Aslında Vazgeçiş midir?
Kadın milleti bekler.
İster.
Umar.
Bekler.
Söyler.
Erkekler kendi aralarında bu beşliye “dırdır” diyorlar.
İstediklerini, beklediklerini söylerler diye.
Tabii ufak bir sorun var.
Söylemezler tek. Söyleyip dururlar! Tekrar tekrar.
Çünkü erkeklerin kulakları deliktir.
Birinden girer diğerinden çıkar.
Sevgililer gününde bir tane kulak tıkacı hediye etmeli onlara.
Tek, bir tane.
Ha bu arada söylemez, kapris yapar kadın, bu sefer de başka yafta!
Kaprislisin!
Hey Allah’ım!
Arkadaşlar, gelin size kadınları anlatayım azıcık.
Şimdi, siz hani evleniyorsunuz ya onlarla. Hani pek bir kibar, pek bir ilgilisiniz. Gözlerinin içine bakıyorsunuz falan.
Kulaklarınızı beş açıyorsunuz onlar konuşurken.
Bütün detaylarının peşinde oluyorsunuz ki türlü çeşit sürpriz yapabilesiniz.
Hani incelikten öleceksiniz neredeyse.
Ama başlarda. Aman burayı atlamayalım rica ederim, başlarda.
Sonra size bir haller oluyor, her birinize başka bir şey…
İncecik ruhunuz kalınlaşmaya başlıyor.
Kadınınızı dinlememeye başlıyorsunuz. İlgilenmez oluyorsunuz.
Seviyorsunuz, önemsiyorsunuz, ama için için.
Derinden. Öyle derin ki, ne siz, ne de biz alıp dışarı çıkaramıyoruz.
Hâlbuki iki ince davranışa, zarif bir teklife, bir çift büyülü lafa bakar...
Biliyorsunuz üstelik nasıl yapacağınızı.
Evveliyatınızı biliyoruz çünkü.
Bildiğinizi biliyoruz.
Yok ama siz kadına karşı üç maymunu oynamayı seçiyorsunuz.
Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum.
En güvenlisi.
Hiç bulaşmayayım daha iyi.
Maymun başınıza iş açar da haberiniz olmaz biliyor musunuz?
Bu suskunluk hiç hayra alamet değildir ilişkilerde. Karşı suskunluk olarak yansır size ki işte buna “kabullenmek” diyoruz.
Ama neyi?
Onlar size dırdır ederken siz aslında artı hanedesiniz. Dıştan dışa dertlerini derken, içlerini dökerken hâlâ “muhatapsınız” ki bu iyi bir şey.
Size dönük biri var karşınızda. Sizi "hala" önemseyen biri.
Bu, bu demek.
"Beni anla, benim istediğim şu, hiç de öyle kürksel, mücevhersel bir şey değil.
Beni dinle.
İhtiyaçlarıma karşılık ver.
Beni gör.
Kararlarımı desteklemesen de fikrini söyle.
Konuş benimle. Sen de benden bir şey iste, sor. Öyle yokmuşum gibi davranma. “Fark etmez” deme her defasında.
Hepiniz çizdiğim robot resme uymuyorsunuz elbet. Bazılarınızın elleri yok.
Üç maymuncu değilsiniz.
Duymuşsunuzdur, görmüşsünüzdür, bilmişsinizdir, yetmemiş anlamışsınızdır.
Hem onu hem de kendinizi paylaşmışsınızdır.
Kaybetmeden kazanmışsınızdır size dönük yüzü.
Sizi kutluyor, alkış, diyoruz. Kesmiyor, yıldızlı pekiyi veriyoruz.
Amma ve lâkin bazen “ihtiyaç sahibi” sizi olduğunuz gibi kabul etmiş olur hani. Her şeyinizle hâlâ aynı olmanıza rağmen.
Öbek öbek duygusal boşluklara rağmen, artık söylese de duymamanıza rağmen kabullenmiştir ya hani.
Ama bu kabullenişin sonucu nedir biliyor musunuz?
Hiç buna mesai harcamışlığınız var mı?
Aranızdaki mesafeden görebiliyor musunuz onu?
Seçebiliyor musunuz yüzünü?
Size artık anlatmıyor. Sizden hiçbir şey beklemiyor, istemiyor.
Farkında mısınız? Umurunuz da mı?
Öyle bir duvar örmüşsünüz ki önünüze, üstünde koca harflerle “yaklaşma çarparsın” yazıyor! O da yaklaşmıyor zaten, deli mi?
E, ne oldu? İkinizde de bir huzur bir huzur.
Ne soran var, ne isteyen, ne bekleyen.
Oh…
Bu sizin rahatlığınız, sizin tarafınızdan görülenler.
Kadın artık paylaşamadıkları, anlatamadıkları, içinde patlattığı öfkeleri, kırıla kırıla kırılacak yeri kalmamış haliyle karşınızda duruyor.
Sessiz. Sakin. Kabullenmiş.
Önceden neydi o öyle, hem kendisiyle didişiyor, hem sizinle.
Sus şöyle işte!
Ne huzurluyuz. Ne sorunsuzuz. Hiç kavga etmiyoruz artık, aman da ne güzel.
Hı hı.
Çok güzel.
Sizin o güzel diye gördüğünüz huzur aslında ne biliyor musunuz?
Hiçlik.
Yokluk.
İçi boş bir huzur.
İçi boş bir sükûnet.
Boş. Tükenmiş. Aşınmış.
Duygularından sıyrılmış.
Ruhen kilometrelerce uzakta.
Sadece beden olarak orada. Olmak zorunda olduğu kadar. O zorunluluk –herkese göre değişen- her ne ise, ortadan kalkınca o beden de oradan gidecek söyleyeyim...
Siz de arkasından bakakalacaksınız.
“Niye gitti ki, her şey güllük gülistanlıktı, ne oldu ki şimdi?
Ne olmadı ki mirim?
Kafanızı, gömdüğünüz kumdan çıkarabilseydiniz, görecektiniz ne olduğunu.
O kabullendikçe, siz rahatladınız.
O sustukça, sorun çözüldü sandınız.
Dokunsaydınız, bilmeye gönüllü olsaydınız ortaya dökülüp saçılacaklarla uğraşmak zor gelirdi size.
Nitekim hiç dokunmadınız. Bıraktınız dağınık kaldı.
Susmak kabullenmekti.
Kabullenmek vazgeçiş.
Bilmediniz.
Bilemediniz.
Bilmek istemediniz.
Üstelik vazgeçişi görmenize, duymanıza rağmen, sahiplenip geri dönüşe çeviremediniz. Üstünüze bile alınmadınız.
Bu da sizin seçiminiz.
Vazgeçildiniz.
Tebrik ederiz.
Şimdi çıkın kapısına kilit vurduğunuz dünyanızdan dışarı.
Koşun peşinden. Yapma etme iki gözüm, ben seni şöyle severim, böyle severim diye başkalaşın.
İlk günlerdeki adam olun görelim.
En iyisi, kararlı olduğunu görüyorsanız, bırakın rahat rahat vazgeçsin sizden.
Ne siz yorulun.
Ne de yorun.
Giden gitti.
Geçmiş olsun.
Ağustos 2008
Nuray İlbars Kömürcü
28 Aralık 2007
Saçımı Okşa
Saçımı
Okşa
Kadınlar bilir.
Saçın okşanması başka bir duygudur.
Şefkat, sevgi, ilgi, huzur, sıcaklık, rahatlık, aşk.
Hepsini bir anda hissettirir insana…
Kimin saçını okşarsanız biraz daha sokulur size, sessizleşir, huzur kokar, üstünüze sindirir kokusunu.
Veriş-alıştır saç okşamak…
Sevginin başka türlü bir ifadesidir.
Pek özel, ince...
İncecik sevmektir... Cemal Süreya gibi, ince ince sevmektir.
El narindir, naziktir saçlarda gezinirken.
Ruha da dokunulur belli belirsiz...
Sakinleştirir saç okşamak.
Güldürür. Gevrek gevrek güldürür.
Aşkın en yalın halidir.
Dizlerine yatıp saçınızı okşayacak sevgili bir el, aşklı bir sevgili varsa, doğru dizlerine…
Mayın
Kestirip atsak şu kadınlığımızı
Kurtulsak kendimizden...
Dümdüz bir erkek olsak
Ne mutlular onlar!
Ne güçlüler...
Ne gamsızlar!
Mutsuz olsalar da bizim kadar eğilip bükülüp, kıvranıp, acımıyorlar…
Ya da içlerinde patlatıyorlar içlerindekini.
Onlar güvenli bölge.
Biz tepeden tırnağa mayın!
Elimiz neremize deyse güm, güm!
Ölmüyoruz da...
Sürünüyoruz!
(Kadın olmaktan bıktığım bir ara, bir kız arkadaşıma yazmıştım bunu…
Mayınlarımdan temizlendim.
Yaşıyorum, ölmeden :-))
Aşk olmadan olur mu?
Kocalar eğer iyiyse, dövmüyor, sövmüyorsa, kumarı, kahvesi, alkolü, sigarası, karı kız sevdası, gece hayatı yoksa...
Evine, karısına sadık, çocuklarına iyi baba, sorumluluklarını bilen koca, aileye iyi damat ve her şeyden önce düzgün ve "iyi" bir insansa...
Aşk olmadan da gider mi evlilik?
Tutkusuz, heyecansız, inişsiz çıkışsız, sakin sakin, yumuşak yumuşak...
Bu durum yaşlılarımızın yaşadığı bir sükûnet değil midir?
Gençliğe sığar mı bu haller? :-)
Hele bi yol deyiverin. :-)
16 Aralık 2007
Sor, bekle
Neden?
...
Susunca bitmiyor ama. Cevap lâzım.
...
Bir daha "neden" diye sormamam için, neden?
...
Bitişlerin ardından sessizliğe boğulmak, susan için güzel bir şey belki.
Susmak nefis. Susmak kolay.
Cevap bekleyen için kötü.
Kötü.
Konuşunca konuşursunuz, sorarsınız, söylersiniz, belki saldırırsınız, savunma beklersiniz.
Kavgacı olursunuz bir parça
Sahibi vardır kavganın. İki kişisinizdir.
Kendi kendinizle kavgaya terk edildiğinizde tekme tokat, kötü işte.
Biriyle didişmenin sonu bitiştir, devamdır, belki durmaktır.
İlle hallolur sonunda. Yürür gidersiniz.
Suskunluk duruyor durduğu yerde.
Durduruyor.
Bekletiyor.
Kötü.
Bazen aslında söyleyemediklerimiz için susarız değil mi? Hani söylesek bir yere varmayacak, ya da vardığı yeri kırıp dökecek. İşte ondan susarız.
Ama bazen kırılıp dökülmek için bile duymak istiyor insan.
Hatta beklemek yerine, duyup kırılmak daha bir yeğlenilir oluyor.
“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”
Bilince söylemek lâzım.
Ederini öderiz.
Ödenmeyecek, hazmedilmeyecek, kabullenilmeyecek, unutulmayacak bir şey var mı?
Zaman hepsinin üstünden silindir gibi geçiyor. Sıkıysa kabullenmeyin, unutmayın sonunda.
Zaman. Haşin sevgili.
Ama zamanın işlemesinden önce yapılacak şeyler var daha.
Susan konuşacak.
Nedeni, nasılı söylenecek.
Etekte kalmış irili ufaklı ne varsa, hepsi dökülecek ortaya.
Öyle tali yollara kaçılmayacak.
Ana yoldan, ana yoldan.
Taş kafa mı yaracak, batacak mı bir yerlere.
Olsun, kan revan içinde kalmak, sessizliğin sesiyle sağır olmaktan iyidir.
Duyduk mu duymaya ihtiyaç duyduklarımızı?
Tamam.
Aynanın buğusu gitti. Baktığımızı daha net görüyoruz.
Sindireceğiz olanı biteni şimdi.
Yap-bozun eksik parçalarını yerli yerine koyup, beli bükük soru işaretlerine yol vereceğiz.
Sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp her şeyden, kendimizi zamanın şefkatli kollarına teslim edeceğiz.
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde başka bir suskun gelecek belki.
Baştan konuşkan, sondan suskun.
Konuşacağız bitmez kelimelerle, noktasız, virgülsüz.
Her bir harfi içimize çekip mutlana mutlana.
Zaman geçecek.
Sen öyleydin, ben böyledim, sen şunu yaptın, ben bunu dedim’li sisli günler başlayacak.
Asla vazgeçmem’ler yalan olacak.
Gelinen yoldan tek başına geri adımlar duyulacak.
Her gün bir adım geri.
Sonra yine nedenler, nasıllar.
Karşılığında koskocaman susluklar.
Cevapsız kalmanın ümitsizlikleri.
Sonra ümitsizlikten çıkarılan ümitler.
Askıya bırakılmış aşklar.
Birlikte konuşup, birlikte susmak en iyisi.
En iyisi.
Aynı anda âşık ol.
Aynı anda vazgeç.
Sonların en temizi, en hasarsızı.
Bir tarafın kalbi atarken, diğerininki sus pussa, o şifalı zamanın geçmeyeceği tutar.
Öbürünün kalbi de sus pus oluncaya kadar.
Kalp sessiz, sus pus.
Güvenli limanlarda demirli.
Dalgasız denizin sükûnetinde.
Yeni bir dalga gelir, alır götürür belki.
Sağlam bir yelkenliyle.
Deniz bilgesi, adı gerçek, kendi gerçek, özgür ruh.
Sözünün eri.
Vazgeçmeyi hiç bilmeyen biri.
En sonunda…
Söz gümüşse, sukut altın değil.
Susmayı marifet sananlar, iyilikle eş tutanlar, suskunluğun buz gibi soğuk çirkinliğine bürünenler..
Gördünüz, çözülüp, susmayınca, rahat.
Soran, bekleyen rahat.
Susan rahat.
Biter, gider, he ne ise.
Sonsuzluk, bitimsizlik bize göre mi?
Değil.
O zaman, korkmadan, kaçmadan, bekletmeden, ümidin ümitsizliğinde debelendirmeden söyleyin, söylenin ve gidin.
Güle güle’miz hazır, cebimizde.
Korkmayın.
Buyrun işte.
Güle güle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









