Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Ağustos 2009

Cansız hayallerimiz bilgisayara emanet




Fotoğraflarımız...



Eskinin siyah beyaz fotoğraflarını hatırlayın...

Yıllar yıllar öncesinin anne babalarını, onların çocukluklarını, anne babalarını, evlerini, bahçelerini, arkadaşlarını, eşyalarını, gülümsemelerini, danslarını, vesikalıklarını büyük bir ciddiyetle muhafaza eden siyah beyaz fotoğraflar...



Şimdi nerede bizim fotoğraflarımız?

Bilgisayarda.

Ne kadar güvenli?

Minicik bir virüse bakar.

Yedekliyoruz değil mi?

Yedekleriyle ve bilgisayarla birlikte çalınmasına bakar. ( İçinde bütün fotoğraflarımın olduğu USB belleğim, fotoğraf makinam ve iki bilgisayarım çalındı, oradan biliyorum. )

Dijital ortamda sakladığımız her şey her türlü riske açık.

Yıllar yıllar sonra tekrar bakmak üzere durdurduğumuz güzelim anlarımızın hepsi bir anda bir varmış bir yokmuş olabilirler.





Artık çoğumuz fotoğraflarını karta basmıyor.

Ama elimizde fotoğrafı hissetmek, üzerinde uzun uzun düşünmek,  anı elinde tutmak için karta basılmış fotoğraf çok başka, çok özel, dokunaklı.

Bence hata ediyoruz.

Anılarımızı bilgisayara teslim etmekle iyi etmiyoruz...

Elimizin altında durmalı.

Güvende.

Parmak izlerimizi bırakmalı çocuklarımıza.

Onlar da bizim gibi dokunabilmeli bıraktıklarımıza.

İki gözyaşı dökebilmeli fotoğrafımızın üzerine...

Ya da içi sevinerek bakabilmeli.

İlle de dokunmalı ama.

Öpebilmeli belki de.

Göğsüne bastırmalı bazen...



Sararıp solsak bile, ellerini attıklarında bulabilmeliler koydukları yerde.

Emin olmalılar ki oradaydık, hep orada olacağız, gitmeyeceğiz bir yerlere...



06 Ağustos 2009

Yazlıkçılar



Bizim hiç yazlığımız olmadı amca... (Boyun hafif yana eğik, kaşlar acı bana dilinde yukarı kalkık ve hisli bir sesle söylenecek)
:-)

Yazlığı olanlar hallerinden memnunlar mıdır, bilmiyorum.
Olmamaları gerek yani:-)

Yazlıkçı kimi duysam, her daim misafiri var.
Yahu bu kadın bütün kış çalışmış, gelmiş şurada iki denize girecek, ayaklarını uzatacak.
Hoop misafir.
Hadiii, kendine tost yapsan olur ama misafire yemek yapmak lazım.
Bulaşık çıkacak haliyle, mutfaktan burnunu uzatamayacaksın dışarı.
Çamaşıra ne demeli?
Makina hiç durmayacak.
Denize gidilecek, gelinecek, ev kum, pis olacak, temizlik ister her gün...
Ev sahibi denize gidebilecek mi, şaibeli. Onca insana hizmet lazım.
Deniz onun neyine bu durumda.
Eh, misafirler de oraya insaniyet namına gelmiş olacaklar bir zahmet. Yardım edecekler ev sahibine, tutacaklar bir işin ucundan.

Aslında bazen de yazlıkçılar kaşınıyor, bu da var yani.
Onlar çağırıyorlar, hatta bazen davet tarihlerini karıştırıyorlar ya da aynı zamanda davetsiz misafir düşüveriyor gökten.
Hadi bakalım, kimi, nerede yatıracaksın şimdi?
Curcuna! Kimse birbirini tanımıyor, gerginlik olabilir.
Desibeli dayanılmaz sesler olabilir, çocuk varsa yani kaçınılmaz zaten.
Kalabalık gelen çocuklu aileler için, aman tanrım! diyoruz ve mümkünse evi bırakıp uzaklara, ıssız bir adaya kaçıyoruz:-)

Bizim yazlığımız olsaydı ne yapardım?
Ben de kaşınangillerden olabilirdim:-)
Yani ablalarım, sevdiğim arkadaşlarım, yakın akrabalarım gelsin isterdim elbette ama..
Mümkünse ben davet edeyim.
Çünkü iki misafir arası dinlenmem gerek, yalnız kalmalıyım, yenilenmeliyim ve misafiri özlemeliyim.

İşte o zaman yazlık hepimize keyif olurdu.

Biz yine de yazlık işini öteleyeduralım.
Aman aslında bakarsanız ben kendimi bile yazlık evde ağırlamak istemem.
Yazlık, apart otel ya da pansiyon tatili bana göre değil. Ben gideyim, ayağımı uzatayım. Yemek önüme gelsin, temizliğim yapılsın, temiz havlu, çarşaf. Odam toplansın, utanmayayım, çamaşırım da yıkatayım:-)
Son gittiğimiz otelin yanında çamaşır ve ütü servisi vardı vallahi. Aman pek sevdim. Uzun soluklu tatiller için ideal.
Tam lüküs hayat yani.
Sen sadece ye, iç, denizine gir, git, yat uyu. Nefis!
Bu arada ben herşey dahil tatili tercih edebilirim.
Ama finansal açıdan yorucu, bir de mideye zeval verici. Gerekli gereksiz herşeyi yiyesi geliyor insanın.
Dönüşte de tüm yıl tatil taksidi ödetiyorlar insana, ne anladım bu tatilden ben şimdi?

Tatil dediğin kendini uyutmak, dinlendirmek, şımartmak, şefkat göstermek.
Paralanmak ne lazım?
O yüzden no yazlık, yes en tembel tatil :-)

31 Temmuz 2009

Bugün annemin dünyadaki son gününün ikinci yılı


İki yıl önce, bu saatte.

Öğlen 12 15 de gidecek...

Gitmesinden bir gün önce sabaha karşı, ablamla Kartal Devlet Hastanesi’nin bahçesindeyiz.



Annem yoğun bakım ünitesinde. Bir sürü kablolar, serumlar, iğneler bağlı elinde kolunda. Ağzında oksijen maskesi. Ayaklarından ve kollarından bağlanmış vaziyette. Kendini bilmediği için, kontrolsüz hareketleri serumları, iğneleri çıkabilir. O yüzden onu yatağa bağlamış doktorlar.



Gün içinde yanına girmiştim. En şirin halimle; iyi olacaksın annecim, biz seni bahçede bekliyoruz. Hep buradayız sakın merak etme. Herkesler geliyor, sana dua ediyor, iyileşip çıkacaksın buradan. Bekliyoruz seni, diyorum.

Bomboş gözlerle bakıyor bana. Gözlerimin tam içine bakıyor, çok derin ama boş. Sanki bakıyor ama görmüyor gibi.

Hemşire sesleniyor, Gülter Hanım, kızınız geldi, duyuyor musunuz beni? Annem hala bana bomboş bakıyor. Duyuyor mu, görüyor mu, bilmiyoruz.



Gözyaşlarımı gözüme tıkıştırıyorum annem görmesin diye. Boğazıma düğümlüyorum sonra hepsini. Annemle konuşuyorum, konuşuyorum, ayacıklarına dokunuyorum, seviyorum onları sonra, ben dışarıdayım, seni çok seviyorum, iyi olacaksın, diyorum.



İstemeye istemeye çıkmak zorundayım, hemşireler öyle diyor çünkü. Çıkarken arkama dönüp bakıyorum, annem bağlarından kurtulmak ister gibi sağa sola hareket ediyor sıkıntıyla. O halini görünce gözümde sırasını bekleyen tüm yaşlar bir anda boşalıyor. Önümü göremiyorum acıdan.



Çıkıyorum yoğun bakımdan, girerken giydiğim mavi elbiseleri, boneyi çıkarırken, hemşire, dua edin annenize, diyor. Sadece dua edin. Biz iyi bakıyoruz ama her şeye hazırlıklı olun.



Gün geçiyor. Gelenin gidenin haddi hesabı yok. Hastanenin bahçesindeki kafeyi mesken edindik. Eline yiyecek, içecek alan geliyor. Diğer elleri de şefkat, teselli, dostluk dolu. Yanımızdalar her daim. Annemi konuşuyoruz. Moraller veriyorlar.



Bazen ağlıyoruz omuzlarını veriyorlar. Sarılıyorlar bize. İyi hissettirmeye çalışıyorlar.

Gelemeyen, telefonla arıyor. Bu şefkate, bu aramalara sormalara ne çok ihtiyacı oluyor insanın... Durmadan açılan yaraları sarıyor her biri, pansumancı bunlar. Kıymetlilerimiz.



Oraya geleli beş gün olmuş. Beş gün önceye gidiyorum. Annem nasıl buraya geldi? Ne işi var yoğun bakımlarda?



Ağrılara teslim olmuş haldeyken, artık tesir etmeyen iğnelerden sonra, ağrı bandına geçmemiz gerekmiş. Ağrı bandını kullandığımız günün sabahı annem bir tuhaf olmaya başlıyor. Ateşi çok yüksek. Nabzı sükûnetini kaybetmiş. Deliler gibi. Konuşamıyor falan…



Neler oluyor derken, eve doktor geliyor, acilen kan testi yapmamız gerek diyor. Kan alınıyor. Test sonuçları geliyor kısa sürede. Hemen en yakın hastaneye götürün annenizi, kan değerleri alt üst olmuş, deniyor.



Ambulans geliyor. Ben yan odaya kaçıyorum. Annemin sedyeye alınışını göremiyorum. Görememek istiyorum çünkü. Ama anneme ses veriyorum, orada olduğumu anlasın diye. Çocuk gibi ağlayarak ama olsun.



Ambulansa konuyor annem. Biz arkasından takip ediyoruz onu. Hastaneye gidiyoruz. Müdahale odasına alınıyor. Annem elini kolunu kaldırıp duruyor. Ama bilinçsiz. Sağa sola, havaya oynatıyor kollarını. Ben daha fazla dayanamıyorum onu öyle görmeye. Çıkıyorum odadan. Ama kapının dibinde bekliyorum. Bir dolu evrak var peşinden koşulacak. Ben bozulmuşum. Servis dışıyım. Çalışmıyorum. Sadece ağlıyorum. Anneeeeeee, diye. Annesi gezmeye giden ama kendisini götürmeyen çocuk gibi ağlıyorum.

Aanneeeeeee…

Çıkan ses, içim, dışım çocuk yaşında.



Ablamlar, arkadaşları ve kuzenim koşturuyor oradan oraya. Allahtan onlar benden büyük. Akılları henüz başlarında.



Koridorda bir dolu hasta var, hasta yakınları var. Kadınlar durup saçımı okşuyorlar, ağlama kızım, iyi olur inşallah, diyorlar. Ben başımı omuzlarına koyup ağlamak istiyorum hiç tanımadığım insanların. Yanımda bir arkadaşım olsun istiyorum. Bana sarılsın, ben ağlayayım, sımsıkı sarılsın bana. Kimse yok. Çok ama çok yalnız hissediyorum.



Annemin yatış işlemleri yapılıyor. Servise alınacak. Asansörle çıkarılması gerek. Ben artık ağlamıyorum ama annemin yanına da gidemiyorum. Annemi bir daha öyle göremem. Görmemek istediğim için göremem.



Aynı asansöre binmiyorum. Kaçıyorum annemden. Çıkıyorum servis katına ama odasına gitmiyorum. Ablamlar koşturuyorlar. Gerekli şeyleri alıyorlar. Ben koridorda oturmuş öylece boş gözlerle bakıyorum etrafa. Hasta yakınları gelip konuşuyorlar benimle, bir şeyler soruyorlar falan, ben kadınların giydikleri şeylere bakıyorum. Annemin kıyafetlerine benzetip yine ağlamaya başlıyorum. Kadınlar beni susturuyor. Sus pus oluyorum. Taş kesiliyorum sanki. Elim kolum tutmuyor.



Ablamın yakın bir arkadaşı var, koşturuyor annem için. Hepimize diyor ki, biriniz kalacaksınız burada, geri kalanınızı bana götüreceğim, dinleneceksiniz, karnınızı doyuracağım, sakinleştirici bir ilaç vereceğim, geri geleceğiz.



Sessizce itaat ediyorum. Dediklerini yapıyoruz. Hastaneye ablam dönüyor. Zaten ben dönemem. Annemi bir daha öyle göremem. Takatim yok. Korkuyorum, küçülmüşüm, ufacık kalmışım.



Biz annemin evine gidiyoruz, dinlenip ertesi gün hastaneye gelmek üzere. Yolda giderken tek kelime etmiyorum. Taş kesilmiştim ya hani.

Eve gidiyoruz. Evde şöyle bir dolaşıyorum. Annemin odasının kapısını açıyorum. Annemi göremiyorum haliyle. İçeri gidiyorum. Oturuyorum. Bir anda içimden sanki bir canavar çıkıyor. Anneeeee... diye bağıran bir canavar. İçimde ağlayamadığım zamandan beri biriken her şey çıkıyor canavarla birlikte.



O güne kadar tatsız, ürkek, bi lokmacık olan uykum, o gece deliksizleşiyor. Derin, huzurlu bir uyku uyuyorum. Sabah uyandığımda kendine gelmiş, çocukluğu, içinden çıkan canavarla birlikte dışarı salmış, aklı başında, annesi için koşturacak, annesini görecek cesarette biriyle karşılaşıyorum.

Kahvaltı ediyorum, güç topluyorum, neşeli halimi alıyorum yanıma, gidiyoruz hastaneye.



Annemi görüyorum, o da beni görüyor ama boş bakıyor biraz. Konuştuğumuzu pek anlamıyor gibi. Bir de konuşamıyor. Konuşmaya çalışıyor da, sanki dilsizmiş gibi. Ne dediğini anlamamız mümkün olmuyor. Gözlerimizle, mimiklerle, beden diliyle anlaşıyoruz neredeyse.



Ateşi fena hala. Cayır cayır yanıyor. Doktor geliyor, kan istiyor, gidip alıyoruz kan bankasından. İlaçlar istiyor, gidip alıyoruz. Buz tankları lazım, buluyoruz. Kompres için havlular getiriyoruz. Ama ateşi fena. Yakıyor. Durmaksızın soğuk kompres uyguluyoruz. Ateş düşüyor gibi oluyor. Fırlıyor yine. Nabız 134. Yüksek.



Doktorlar onlara düşeni, biz kendimize düşeni yapıyoruz. Yanındayken metin, cesur, moralli, güçlü; odadan çıkınca, omuzları çökmüş, bitik, gözü yaşlı, ciğeri, içi dışı yanığız hepimiz.



İki gün böyle geçiyor. Annemin yanında dönüşümlü kalıyoruz. Yüreği biten, artık annemi öyle görmeye dermanı kalmayan gidip eve dinleniyor, sabah gelip nöbeti devralıyor.



Bir gün annemin yutkunmakta zorlandığını fark ediyoruz. Doktoru çağırıyoruz. Boğazında biriken sıvıları aspire etmemiz lazım, diyor. Ben çıkıyorum odadan, ablam yanında kalıyor. Anneme müdahale edilecek. Dışarıda beklerken ablamı da odadan çıkarıyorlar. Ablamın yüzünde donuk bir ifade. Taş kesilmiş o da. Ne oldu diyorum, annem gitti mi? Hayır, diyor küçük kız kardeşinin çığlıklarını duyunca, sakin ol, bir şey yok, müdahale ediyorlar anneme, beni çıkardılar odadan.

Peki, sakinleşiyoruz.



Bir süre sonra annemi odadan çıkarıp yoğun bakıma indiriyorlar. Peşinden gidiyoruz ağlaya sızlaya. Ayaklarına dokunuyorum en son içeri alırlarken. Anne n’olur iyileş, n’olur iyileş, diye bağırıyorum beni duysun diye. Biraz bekliyoruz yoğun bakımın kapısında. Telefonu numaranızı bırakın, siz gidin bahçede bekleyin, bir şey lazım olursa biz sizi ararız, diyorlar.



Hastane bahçesinde bekleme süreci böyle başlıyor.

Son gece, yani iki yıl önce bu saatlerde, ablamla bekliyoruz hastanenin bahçesinde. Arabada oturuyoruz. Yoğun bakımın penceresinin dibine park etmişiz. Dualar ediyoruz anneme. Yanında, camın dibinde olduğumuzu hissetsin istiyoruz. Onu asla yalnız bırakmadığımızı bilsin.



Arada çıkıp dolaşıyoruz hastane bahçesinde. Acil servisin karşısında doğum binası var. Ablama diyorum ki, ne mutlu değil mi, bu binada ne çok insan doğuyor, anneler babalar ne çok mutlu oluyor. Ablam acil servis binasına bakıyor ve burada da ne çok insan kaybediliyor, ne çok insan ağlıyor, diyor…



İçimden, doğumun mutluluğunu görmeme seviniyorum.

Gidenleri göremiyor gözüm.

Görememek istiyor.



Biz arabada bazen iki büklüm uyumaya çalışarak, bazen oturup bekleyerek sabahı ediyoruz.

Annemden öğlen haber alacağız. Rutin bilgilendirme saatinde. O gün, en yakınlarımız akşama doğru gelecekler, telefonda öyle konuşuyoruz. Bahçedeki kafede oturuyoruz. Bir bakıyorum, akşama beklediklerimiz telefon ediyorlar, birazdan geleceğiz, diyorlar. Niye ki? Akşam geleceklerdi?



Telefon geliyor yoğun bakımdan. Ablamlar sen kal burada, diyorlar, beni bahçede bırakıp gidiyorlar. Geri dönüyorlar on dakika sonra. Ne oldu? Diyorum. Hiç, ilaç istediler, onu alıp götürdük.

Eh, peki.



Sonra bir telefon daha. Tekrar gidiyorlar annemin yanına. Biraz sonra geri geliyorlar.

Ne oldu? Hiç. Gittik geldik.

En yakınlarımız telefonda telaştalar, Nuray, her şeye hazırlıklı olalım, ben birazdan oradayım.

Neye hazırlanacağım yahu? Gelecekseniz de gelin yani.



Ablamları sakin görüyorum ya, ben de normalim, sakinim. Tekrar gidiyorlar ama artık sakinliğim yavaş yavaş elden gidiyor. Parçaları bir araya getirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hiç bu kadar çağrılmamıştık yoğun bakıma.

Akşam gelecek olanlar şimdi niye geliyorlar ki?

Ne demek yani hazırlıklı olalımlar falan?

Dizlerimin bağı çözülüyor. Ablama soruyorum bir şey mi oldu? Bana söylesenize.

Yok, bir şey, olsa ben böyle olur muyum?

Doğru, ikna oluyorum ama yine de fena içim. Ablamlar gidiyor, bahçede bir başımayım.



Bir telefon geliyor bana. Memleketimden. Oralara haber gitmiş, bana gelemeyen haber. Telefondaki ses diyor ki, başın sağ olsun.



Ne başın sağolsunu?

Fırlayıp gidiyorum yoğun bakıma. Ablamlar geri dönüyorlar bu defa arkadaşlarının kollarında ağlayarak.

Anlıyorum artık. Ben orada beklerken doktorlar annemin durumunun kötüye gittiğini söylüyorlarmış, kalbi duruyormuş, onlar çalıştırıyormuş. Ablamları çağırarak da bilgilendiriyorlarmış.



Ablamlar toz kondurmuyorlar anneme yine de, beklemiyorlar, hiç ama hiç istemiyorlar gitsin annem. O yüzden o kadar sakinler. Ama annem gidiyor. Kalbi son kez duruyor bir daha çalıştırılamamak üzere, sonra gidiyor.

Taş kesiliyorum yine.



Annemi göreceğim, diyorum. Nuray, n’olur görme diyorlar, bak kötü olursun, dayanamazsın.

Bende bir metanet bir metanet, yahu bırakın göreceğim!



Gidiyoruz annemi götürdükleri yere. Kolumda birileri bana destek, ama desteğe ihtiyacım yok, Dimdik ayaktayım. Fena halde metinim dedim ya...



Giriyoruz annemin olduğu odaya. Görevliye diyorum ki, annemi öpsem olur mu? O da diyor ki yok, rüyanda göremezsin öpersen. Peki diyorum ben de. Hiç sorgulamıyorum adamın dediklerini. Riske edemem bu durumu. Görüp göreceğim o kadar, artık göremeyeceğim. Bir de rüyama gelmezse?



Annemin yanaklarını seviyorum, sıcacık daha. Diyorum annecim haklarını helal et, varsa benim, helal olsun. Seni çok seviyorum. Seni üzdüysem hiç, affet beni.

İki damla gözyaşı düşüyor gözümden. Bağırıp çağırıp ağlamıyorum.

Sessiz sakin iki damla dökülüyor annemle vedalaşırken.



Çıkıyoruz yanından.

Taş kesiliyorum yine. Arabaya binip eve gidiyoruz, kendi evine. Yolda, olan bitenden o kadar uzaklaşıyorum ki, unutuyorum hatta. Ya, hava ne kadar güzel bugün, diyorum yanımdakine. Aa… Buraya alışveriş merkezi mi açılmış? Hımm, güzel olmuş.

Yanımdaki bana bakıyor şaşkınlıkla. Tanıdığı Nuray bu değil. Artık annesiz olan Nuray da bu olamaz. Kim ki bu kadın?

Derin derin nefesler alıyorum. Tertemiz. Sanki içim dışım yağmurla yıkanmış gibi tertemizim. Ferahım. Huzurluyum. Sanki annemi hastanede bırakmadım son kez görerek.



Eve geliyoruz. Duyanlar gelmiş tabii, yavaş yavaş kalabalıklaşıyor ev.

Geçiyorum balkona. Sessizim hala. Sessizsem korkarım kendimden. Arkadan gelen sesli olur çok. İçimden çok ses çıkar, canavarlar çıkar içimden...



Balkonda oturuyorum. Evinin önündeki akşamsefalarına takılıyor gözüm. Çok seviyordu onları.

Annemin minik kızı, çiçeklerini sahipsiz görünce Annem neredeeeee… diye bağırıyor bir anda.

Annemli çığlıklarla gözyaşlarımda boğuluyorum.



Ertesi gün annemi uğurlayacağız. Geliyor evinin önüne yeşil bir arabanın arkasında. Helal ediyoruz haklarımızı. Çok iyi bilirdik diyoruz hep bir ağızdan, onu tanıyan herkesle birlikte.

Camiye gidiyoruz. Başından bir dakika olsun ayrılmıyorum. Nöbet tutuyorum. Yalnız bırakamam orada öyle onu. Başucunda bekliyorum.



Götürüyoruz onu, bir daha asla göremeyeceğimiz yere götürüyoruz.

Bırakıyoruz orada.

Geri dönüyoruz.





Saat şimdi 02 30. Yaklaşık on saat sonra annem gitmiş olacak. İki yıl önce tabii.



İki yıl bitecek onsuz. Yarın annemin evine gideceğim, şimdi ablamın oturduğu, hala annemin evi dediğim eve. Annemi anacağız, konuşacağız, özleyeceğiz. İki yıl nasıl geçti gitti, diyeceğiz. Bileceğiz ki daha çok iki yıl geçecek, gidecek annemsiz.

O gitti. Biz kaldık.

O belki görüyor bizi gittiği yerden ama biz onu göremiyoruz.



Annem duyuyorsan beni, bu gece rüyama gelir misin?

Bak seni son kez öpmedim bu yüzden.



Gel tamam mı?

21 Temmuz 2009

Doğruyu Hazmedemeyen Yalanı Hakeder



Demişti biri.

O biri, annesine yalan söyleyerek erkek arkadaşıyla çıkmış, sonra annesini arayıp, arkadaşımdayım, demişti.

Neden böyle söyledin dediğimde de, yıllarca kulağımdan hiç gitmeyen, defalarca hazmedilemeyen yalanlarla onaylanan cümleyi söylemişti.

“Doğruyu hazmedemeyen yalanı hak eder. “



O anda yapılan hareket yanlıştı elbette. Ama söylenen çok doğruydu.

Evet, herkes her zaman doğruyu söylemek ister. Hamurda doğruluk var. Ben öyle olduğuna inanmak istiyorum ya da.

Fakat öyle zamanlar olur ki, muhatabımızın doğruyu kaldıramayacağını düşünürüz.



Yaşlıdır, hastadır, dar görüşlüdür, paniktir, aşırı tepkiseldir, sabit fikirlidir.

Yalanı tercih ettiren sebep çok…



Hayata geniş geniş pencerelerden bakmak lazım galiba. Her şeyin, herkesin başına gelebileceğini düşünerek ki yaşananlar da bundan farklı bir şey söylemiyor zaten…

En olmaz dediğimiz şey olmuyor mu?

En, yok canım bu yapmaz, dediğimiz kişi neler neler yapıyor?

O kadar da değil, dediğimiz şey, o kadar, hatta daha da büyük olmuyor mu?



Tacizler oluyor, cinayetler, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, yalanlar, sırtından bıçaklamalar, kalbinden bıçaklamalar, sahtecilikler, roller, düzenler, düzenbazlıklar…

Bütün bunlar hepimizin başına gelebilir. Gün gelir kendimiz için de asla yapmam dediğimiz şeyi yaparken buluruz. Yer, zaman, koşullar, ruh halleri ve daha birçok sebep getirir bizi o hiç gelmeyeceğimizi sandığımız noktaya…

O noktaya saplanıp kalmamak için birileriyle hislerimizi, yapmayı düşündüklerimizi, ya da yaptıklarımızı paylaşmak isteriz.



İçimizi açabilmenin tek yolu her şeyi ama her şeyi sakınmadan, saklamadan,süslemeden en saf haliyle anlatabileceğimiz, bize kucağını sonuna kadar açabilecek, koşulsuz sevebilecek, yargılamayan, anlayan, doğru bakabilen, sorundan çok çözüme odaklanabilen bir dost ele ihtiyaç duyarız. Kendi hatamızı da, bize yapılan hatayı da rahatlıkla söyleyip rahatlayabileceğimiz, belki yolun yarısından dönüp kâra geçebileceğimiz hallerde yanımızda olacak bir dost ele.



Genelde çocuklar gerçekleri saklamaya meyillidirler. Yerine allı pullu, inandırıcı, rahatlatıcı yalanlar sıralamayı yeğlerler. Çünkü anne babalar üzücü gerçeklerle yüzleşmekten kaçınırlar. Onlara hep doğru düzgün, akla yatkın, mantıklı, güzel, hoş, tatlı gerçekler lazımdır. Ama hayat onlara hep tatlı şeyler sunmuyor ki. Bazen öyle şeyler oluyor ki, çocukların iradeleri dışında gelişen, anneye babaya söylense kıyamet kopacak, yer yerinden oynayacak, hatta daha ileri gidilip, biri birini öldürecek! Eh bu durumda çocuk ne yapsın? Korkuyor, saklıyor, yalanlar buluyor. Evet, ama bazen gerçekten söyleyemiyorsun bazı şeyleri. Dediğim şeylerin hepsi de olabilir gibi geliyor çünkü. O kadar gözünü karartamıyor kimse, yürekli olamıyor. Korkaklık belki kaçıp saklanabilecek en güvenli liman olabiliyor.



Kendi iradesiyle, bilerek, severek ve isteyerek yapılan şeyler de var. Tatlı şeyler ama genelde yasak olan tatlı şeyler.

Merak, istek, özenti, önüne geçemedikleri gençlik coşkusu, düşüncesizce ve sonunu göremedikleri hatalar yapmalarına sebep oluyor.



Hata yapıldı.

Hata olduğu görüldü. Ortada büyük bir sorun var ve çözüm bekliyor en acelesinden. İlk başvurulacak makam neresi?

Anne ve baba.

O kime gidiyor?

Arkadaşına.

Niye? Çünkü onu en yargılamayan, onun gibi düşünebilen, her durumda onu anlayan, anlayışla kucak açan kişi o.

Anne baba ne yapacak?

Nasıl böyle bir şey yaparsın, ben sana ne dedim? Yaptığın affedilmez. Sen benim çocuğum olamazsın. Utanıyorum senden vs.

Daha bir dolu çocuğun onlardan koşarak uzaklaşmasına sebep olacak, anlamaktan, çözüm üretmekten yoksun, soruna saplanıp kalmış sözler, yaklaşımlar...



Çocuğa şunu demek onu nasıl hissettirir, nasıl bir yaklaşıma sokar merak ediyorum.



"Başına ne gelirse gelsin, ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap, ben senin yanındayım, her zaman elini tutuyor olacağım. Aramızda sevgiye, anlayışa, doğruluğa dayalı bir güven köprüsü olsun istiyorum.

Bu köprü ikimizin de üzerine titrediği çok kıymetli, ikimizin de güveni ve huzuru için gerekli bir köprü. İletişimimiz için, senin huzurlu ve mutlu bir hayat yaşaman için, daha az hataya düşüp, daha az bedel ödemen için gerekli, önemli bir köprü. Anlatmak, paylaşmak, yolunu kaybettiğinde birlikte bulmak, çözüm üretmek, olayları doğru analiz etmen için o köprüyü kullanalım.

Ama...

Bunlar için benim her zaman doğruyu bilmem gerekecek.



Ben senin gittiğin yolu daha önce gittim. Yolda ne var ne yok, kim var kim yok, iyi biliyorum. Sana mihmandarlık yapmama,  yolunu aydınlatmama izin ver. Karanlık sokaklara girdiğinde haber ver bana ki, yol haritası çıkarayım sana, oradan hemen çıkman için seni uyarayım, elimden geleni yapayım.

Yok, sen yine de diretirsen o yola girmeye, çıkışını bekleyeyim sabırla. Çıktığında o yolun karanlık yol olduğunu anlamış olmanı, uçurumdan düşmeden de dibi görebilmenin mümkün olduğunu görelim birlikte, yaranı bereni temizleyelim, sarıp sarmalayalım…"



Bazen ne desek boş. Çocukların karakterleri de bazdır dediklerimizi anlamaları konusunda.

Birine diyorsun ki, çocuğum, uçurum kenarında dolaşma düşersin, yaralanırsın, başına onarılmaz işler gelir.

Aklı başında, beklenen, olması gereken, mantıklı cevap nedir?

Düşünür, bakar, anlar ve der ki, tamam, doğru dersin.

Çekilir uçurum kenarından.



Diğerine aynını dediğinde aldığın cevap şu olabilir:

Ama ben dikkat ediyorum düşmemek için, bak şuradaki ağaca tutunuyorum, kenarında dolaşıyorum merak etme, ayağımı uzatayım bakayım düşer miyim; bir düşeyim bakayım, göreyim, çok acıyor mu, bir dahaki sefere dikkat ederim, düşmem vs.

Hayatı deneyimleme sevdalısıdır bu çocuk.



Tamam, hayatı yaşamadan, denemeden, düşüp kalkmadan, yara almadan, öğrenmeden büyüyemiyor insan.

Teoriyle yaşanmaz. Pratikte gereklidir.

Ama insan göz göre göre belaya bulaşmakta olan evladına, bulaşacağı şeyin sittin sene belki üzerine yapışıp kalacağına eminken, susamıyor, anlasın, dinlesin, kulak assın istiyor.

İşte kantarın topuzunu bu noktada ayarlamak gerekiyor. Ne kadar belaya batarsa batsın, ne kadar dönülmez yollara girerse girsin, arkasında, yanında elini tutacak, sinesini açacak, daraldığında başını göğsüne saklayacak, sakin, sevgili sıcak bir kimse gereklidir onlara.

Başına geleni anlayacak, ben sana demiştim demeyecek, güvende olduğunu hissettirecek, söylenecek tüm doğruları hazmedecek biri.



Aksi olduğunda kendisi kadar deneyimsiz arkadaşla suç ortaklığı yapılıyor, yanlış katlanarak büyüyor ve içinden çıkılmaz hale geliyor çünkü.



Doğruyu hazmeden, yalanı hak etmeyen annelerden olmak istiyorum ben.

Zaman gösterecek…


20 Temmuz 2009

Boğalara Sempati Duyuyorum


Burcu boğa olanlara pek tabii ki :-)
Benim burcum da boğa, ondan olabilir.

Burçlardan öyle çok anladığım söylenemez.
Kendi burcumu bilirim, genel özelliklerini bir de..

Dikkat ediyorum;
Ayrıdır görüşlerimiz.
Farklı kişiliklerizdir.
Farklı kültürlerden gelmişizdir.
Belki biraz yakın hissiyattayızdır.
Bazen aynı bakarız hayata.
Ortaklıklarımız vardır mulaka.
Bir şekilde mutlu eder bu ortalık.
Bir öğrenirim ki, boğa!
Hah işte, ben bu yüzden sana sempati duyuyorum:-)
Sanırım onlarda da var bu sempati.
Yani duydum, hissettim, bildim bazen..

Bu duygusal bağ sadece boğalar arasında mı var acaba?
Boğa kadınları genel özelliklerini yazar mı bir de?
Ortak noktalarımız çok mu, bakalım.

Ben mesela;

Ağırkanlıyımdır.

Tembelimdir.

Hırsım yoktur.

Arazi insanı değilimdir. Doğa içinde lüks severim ama öyle saray ihtişamı değil; şıklık, temizlik ve rahatlık isterim.

Nezakete bayılırım.

Akıl severim.

Paraya bayılmam, çoook fazlasını istemem hatta. Ama istediğimi alma lüksüm olsun mesela.

Sır tutarım.

Seçiciyim.

Karmaşık işler, ilişkiler bana göre değil. hayat düz, sade ve eğlenceli olmalı

İyimserim.

Sosyalim.

Dinlemeyi de anlatmayı da severim.

Orta karar duyguluyum.

Romans severim.

Kinci değilim. Zaman aşımına uğrar üzüldüğüm şeyler. Kötü gider, iyi kalır aklımda.

Cimri değilim. Para varsa harcamaya bayılırım.

Yemek yemeyi severim ama ayin değildir öyle. Bazı yemeklere bayılırım hani yerken çok mutlu olurum o kadar.

Programlı olmayı severim, isterim ama olamam bir türlü.
Ama olmam gerektiğinde de tıkır tıkır işletirim zamanı, o ayrı.

Sağlamcıyımdır.

Değişikliklere çok bayılmam.

Sürpriz severim ama akıllıysa.

Çok çok sabırlı değilimdir ama tezcanlı da değilim..

İlk adım karşıdan gelirse memnun olurum, adım atan pişman olmaz yani.

Güvenebilirsiniz bana.

Pratiğimdir.

Ilımlıyımdır genelde ama kendi isteklerim, bana fark eden şeyler de vardır.

Temkinliyim.

Rahatıma düşkünüm.

Hoşgörülüyüm.

Sakinim.

Sinirlenince sakin sakin giderim, öyle ani patlamalarım yoktur. Ama bardağın son damlası fena taşar. Akıllı olunacak, taşırılmayacak.
O zaman sevilebilir biridir, denebilir benim için. :-)

Güvende hissetmeyi severim, güven duygusu önemlidir.

Çabuk inanabilirim. ya da durumun beni iyi hissettirecek haline inanmayı "seçebilirim"

Günlük yaşamayı severim.
Öyle yatırım yapayım falan, tamam isterim ama yapamam ki
para biriktirebilengillerden olmayı isterdim yani..

Sabit fikirli değilim,
İnandığım şey, benim baktığım taraftan doğru gelir..
Ama caydırılmaya da açık olabilirim yani.
Aklıma yatarsa tabii :-)

İşte böyle :-)

Yabancı Ebeveynlerin Çocuk Yetiştirme Yöntemleri






Her ailenin kendine özgüdür evet.

Fakat onların bizden çok daha rahat olduklarını gözlemlemişimdir hep.



Hemen örnek vereyim.

Tatildeyiz, bir anne ve 3-4 yaşında bir çocuk, şezlongda uzanmışlar, anne kızına kitap okuyor.

Gayet sakinler.



Bize bakıyorum, hele ki çocuklar kumda oynuyorlarsa;

Başına güneş geçecek yavrucuum...

Dikkat et suya çok yaklaşmaaaa...

Kardeşle paylaşsana kovanı küreğini...

Kavga etmeyin!

Kime diyorum cocuuuummmmm!!! 



Tabii bunlar, oturduğumuz yerden, en yüksek perdeden çocukla iletişim kurma yöntemi.



Çocuk istemediğimiz bir davranışta bulununca da, yer ve zaman gözetmeden çata çat kavga edip, bağırabiliyoruz.



Yemek saatleri.

Çocukların önünde bir tabak. Onlar da anne babaları gibi çatal bıçak kullanarak yiyorlar yemeklerini. Sessiz, sakin.

Biz, elimizde tabak, büyük ihtimal peşlerinde koşuyoruz yesinler diye.

Öyle değilse, masadayız hep birlikte ama çocuğa yine biz yemek yediriyoruz.

Yabancıların çocukları çok daha küçükten kendileri yemeye başlıyorlar.



Anneler her şekilde rahatlar...

İki yıl önce şubat ayı çok soğuk ve karlıydı hatırlarsınız.

Kuzenimin arkadaşları geldi Hollanda'dan dört günlüğüne. Onlarla bir gün geçirdik.

Karı koca, üç yaşındaki çocuklarıyla gelmişlerdi.

Ve kadın sekiz aylık hamileydi!

Ben hayatta cesaret edemem o kadar küçük bir çocukla ve sekiz aylık hamilelikle yurtdışına çıkmaya. Hele ki karlı, buz gibi bir mevsimde.



Nasıl bir cesaret, nasıl bir rahatlık.

Kuzenime sıkı sıkı tembihledim, aman sıkı giyinsinler, çok soğuk burası, donuyoruz falan diye.

Gele gele içinde ince yünlü bir kazak ve ince bir ceketle gelmişti hatun.

Çocuğa giydirdiklerini söylüyorum; içinde sadece bir tulum body, üstünde tek parça, astronot tabir edilen bir mont.

Ben herhalde kat kat giyinir ve giydirirdim.

Lahana bebek ve ailesi olurduk kesin. :)



Dolmabahçe Sarayı'nı gezdik birlikte.

Herkes nasıl garipser bakıyordu kadına ve yanındaki çocuğa.

Hamile ve minicik çocuk ve Dolmabahçe?



Aslında ben çok özendim onlara.

Biz fazla ince eleyip, sık dokuyoruz.

Çok şey kaçırıyoruz o arada...



Çocukları yetiştirirken de öyle.

Tez canlıyız.

Her şeyi onlar yerine biz düşünüp yapıyoruz, sorumluluk vermeyi erteliyoruz, yapacaklarını biz söylüyoruz.

Bir şirin sözlerine kanıveriyoruz.

Gerektiğinde kararlı olamıyoruz, oluyoruz ama yarım bırakıyoruz yufka yüreklilikten.

Disiplinli olmayı bir türlü başaramıyoruz, bir yerden mutlak fire veriyoruz.



Onlara kendilerine güvenmeyi, aslında hayatta hep tek başına olduklarını öğretip, çaktırmadan güven duygusunu da ruhlarının en derinine zerk ediyor olmalıyız.

Ama biz ne yapıyoruz? Havada, karada, yağmurda, çamurda her zaman arkandayız evladım, yaslan bize, diyoruz. Tamam, yaslandıracağız elbette ama bir gün yaslanacak biri olmadığında da ne yapacağını biliyor olacak. Tek dayanağının aslında kendisi olduğunu bilecek.

Onun yerine düşünüp, karar verip, ne doğru, ne yanlış tespit edip, hayatı hazır paket hakinde onlara sununca, hayatın kendi çemberleri içinde yaşanandan başka bir şey olmadığı, her rengin pembe olduğu yanılsamasına düşüyorlar.

Bazen incinerek, hata yaparak, acı çekerek, düşerek, bir süre kalkamayarak, ağlamayı da bilerek öğrendikleri hayat lazım onlara.

Tek başına kaldıklarında şaşkın ördek yavrusuna dönmeyecekleri bir hayat.

Olmuyor, yüreğimiz yufkadan ince.

Kıyamıyoruz.



Her şeyiyle yolunda giden ebeveyn çocuk ilişkileri de var elbette.

Hatta yabancıların içinde de, görünen resme rağmen, yanlış giden şeyler vardır.

Belki bu disiplin, bu katılık, bu yalnız başına bırakmalar çocukları farklı yerden vuruyordur bilemiyoruz.

Ama benim dikkat çekmek istediğim, onların sakinlikleri, çocuklara sorumluluk, veriyor olmaları ve belki birazcık soğukkanlı oluşları.



Kanımız sıcak bizim.

Bazen denge kurmakta zorlanmamıza sebep olacak kadar.








19 Temmuz 2009

Sigara Yasağı Başladı, Yaşasın!




Sigara içenlerin, sigara-sohbet, sigara-kahve-çay ve sigara-içki keyiflerinden mahrum kalacak olmalarının tatsız bir durum olduğunu anladığımı söyleyip, onlar içinde çözümler üretilmesi gerektiğini düşündüğümü belirteyim önce.

Ama kabul edelim ki, içmeyenler için gerçekten "Yaşasın!" bir durum bu..
Birisi keyif yaparken, diğeri eziyet çekiyorsa, bu işe bir dur denilmeliydi zaten..

Gece dışarı çıktığımda zorlanıyordum en çok..
Astım ilacımı mutlaka alırdım yanıma, ne olur ne olmaz diye..
Birkaç kez ihtiyacım olmuştur..
Bir de eve geldiğimde üzerimde ne varsa yıkamam gerekiyordu..
Saçıma bile siniyordu sigara kokusu..

Bir yerde yemek yerken artık rahat rahat nefes alıyor olacağım için çoooooook mutluyum. :-)

Zor durumda kalarak, yaz-kış dışarıda sigara içmek zorunda kalan içicilere de bizim tarafa geçmelerini önerir ve dilerim..

İşletmeciler de bir süre müşteri sıkıntısı çekecekler ama herşey yoluna girecek, ilk yasakta olduğu gibi..

Gözümüz aydın olsun:-)

17 Temmuz 2009

Yılmaz Özdil





Takip ediyorum.
Seviyorum.
Bayılıyorum.
Gülüyorum.
Eğleniyorum.
Düşünüyorum.
Tanısam aşık olurum, biliyorum:-)
Baktığı yer, duruşu, tarzı, tavrı, sazı, sözü tam da benim sevdiğim gibi.
Boşa aşık olmam yani..

Hergün okuyorum.
Her okuduğumda yüzümde bir ifade, aklımda bir düşünce bırakıyor.
Demek istediğini bu kadar nokta atışlı, bu kadar farklı ama herkeslerden farklı, sıradışı, bu kadar çocuksu ve bu kadar eğlenceli anlatabilen başka bir yazar yok.

En sevdiğim yazısı aşağıda..
Sevilmez mi şimdi bu adam?
Aşık olunmaz mı?
:-)

*******

Benim annem doktor, seninki ne iş yapıyor bakalım?


- Başım ağrıyor...

- Saçını ıslak ıslak

kurutmadan

çıktın, ondan.

- Başım dönüyor...

- E bi şey

yemiyorsun,

açlıktan.

*

Benim annem

doktordur.

*

Kıçıma fitil sokan tek kadın.

*

Ne gülüyorsunuz...

Siz çok mu masumsunuz?

*

Eczacıdır aynı zamanda...

- Gözüm morardı.

- Gel, patates basayım.

- Kepeklerim azdı yaaa...

- Zeytinyağı süreyim.

- Arpacık çıktı.

- Sarmısak değdireyim.

*

Hemşiredir...

- Öf, terledim be.

- Gel, sırtına havlu

koyayım.

*

Röntgen mütehassısıdır...

- Öhhöeöö!

- İçme şu zıkkımı,

ciğerlerin doldu.

*

Ben henüz bebeyken,

anestezi uzmanıydı...

- Dandini dandini

dastaaana.

*

Bi ara sünnetçiydi...

- Çıkar, pansuman

yapıcam.

*

Ürologdu...

- Senin çişin niye

sarı bakiim?

*

Fizyoterapisttir...

- Dizim ağrıyor.

- Benim de belim

ağrıyor, geçer.

*

Diyetisyendir...

- Mis gibi türlü yaptım, sakın sokakta hamburger filan yiyip gelme.

- Ama anne...

- Aması maması yok,

cola da içme!

*

Cildiyecidir...

- Sırtımda sivilce çıktı.

- Çikolata yeme.

*

Laboranttır...

- Burnum akıyor.

- Üşütmüşsün sen... Şimdi ben sana bi ada çayı kaynatayım, rezene, bal, limon, tarçınla zencefili de ılık ılık iç, sırtına da rakıyla aspirini karıştırıp sürelim, sabaha bi şeyin kalmaz.

*

Psikiyatrdır...

- Nen var oğlum?

- Bi şeyim yok.

- Var var...

Canın sıkkın senin.

- Ya bırak, iyiyim ben.

- Yok yok, bilirim ben...

Bi şeyin var.

- Anne delirtme beni!

- Bak, gördün mü...

- Neyi gördüm mü?

- Bi şey var sende.

- Kendimi jiletliycem

şimdi...

- Sinirlerin bozuk senin.

*

Genetikçidir...

- Abinle sen babanıza çekmişiniz zaten, o da sinirli... Bütün kötü huylarınızı ondan almışınız.

*

Veterinerdir...

- Anne bu sene, Babalar Günü'nde babama Nataşa hediye edebilir miyim?

- Defol! Hayvan!

*

Hastayım ona... Hastasıyım.

15 Temmuz 2009

Senli Benli




Tanıştık.
Kesinlikle sizli-bizli.
Baktım çok şeker, çok kanım ısındı, bayağı bir sohbet etmişiz.
Hala siz.
Garip duruyor. I-ıh olmuyor böyle..
"Ben çok yakın hissediyorum, sen demem sorun olur mu?" diyorum en samimi halimle.
"Aa, tabii ki olmaz."
Süper. Rahatız.

Mağazada...
"Aa bu sana cok yakıştı"
Yetmedi.
"Canım"
!!!

Ya bana lütfen ne canım deyin, ne de sen, olmaz mı?
Biz tanışmıyoruz bile çünkü. Tanışalım, kaynaşalım, sevelim birbirimizi.
Eyvallah. Kasıntı değilim yani..
Ama yok. Ben az sonra çıkıp başka mağazaları dolaşacağım, belki bir daha hiç görmeyeceğiz birbirimizi.
Sen yok, siz var. Müşteriye saygıdır bu ayrıca.
İşe alırken bunu da belletmeliler.

Yakın bir arkadaşınız, kendi yakın arkadaşıyla tanıştırıyor sizi.
Siz.
Elbette.
Ama bakıyorsunuz ki hava çok samimi, o size "sen" dedi. Sen'e döner iş.
Rahatsızlık da vermez.

Gariptir. Bazı tanıştıklarımla sohbet ediyoruz, kaynaşıyoruz. Ben iznimi almış sen'e geçmişim, onlar hala siz'de.
Ama nasıl tuhaf duruyor.
Diyorum, benim garip bir duruşum, duvarım falan mı var? Bana niye hala siz diyorlar?
Hani konuşmalarımız yüzeysel olsa eyvallah, yok.
Neyse hepsini sen'e döndürdüm sonunda:) Israrla siz demelerine sen diyerek..

Çalıştığım yerlerde ne kadar samimi davranılırsa davranılsın üstüm olan birine asla sen demedim, demem.
Diyemem yani..

Tezgahtar, pazarcı, polis, doktor, hangi iş grubunda olursa olsun, tanımadığım herkes bana siz'dir.

Çocukların da yeni tanıdıkları büyükleriyle sizli konuşmalarını severim..

Babacığıma ve anneciğime ya da kayınpeder ve kayınvalideye siz demedim..
Diyemedim. Diyemezdim de.
Onu kaldırmaz bünye.
Babamız, annemiz ya, o bakımdan..
Siz diyebilenler öyle alışmışlardır, öyle rahattırlar, derler.
Biz demedik, demeyiz.

Neyse işte diyeceğim o ki, çoğu kimse hoşlanmıyor bu hitaptan..
Söyleyemiyor.
Ama rahatsız oluyor.
Haberiniz olsun:-)

Hatıra Defteri





İlkokul sona doğru başlar, ortaokulda pek bir önem kazanırdı hatıra defterlerimiz...
'Defterinde bana da kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için teşekkür ederim'le başlar, 'sepet sepet yumurta sakın beni unutma'larla biterdi..
O zamanların trend gönül almalarıydı bunlar belki..

Öğretmenlerimin ne yazacaklarını çok önemserdim ben.
Ah, bir de ilk aşkım ne yazmış diye okurken kalbim çıkacaktı yerinden, 15 yaşındaydım:-)

Bazılarının fotoğrafları var...
Bazıları şiirler döşenmiş adımın baş harflerine...
Beni bana anlatmış bazısı..
Bazısı sıradışı..
Bazısı komik..

Çok eğleniyorum hatıra defterlerimi okurken:-)
Hüzünleniyorum bazı..

Şimdilerde bakıyorum envai çeşit hatıra defteri var; kilitlisi, tüylüsü, allısı pullusu. Rengarenkler zaten..

Bir küçük hanıma alınacak en güzel armağan hatıra defteri..
Beni bile cezbediyorlar.
Kendime bir tane hediye edip, herkese yazdırsam mı ne? :)

I love you Bedüüük :-)

                                                             



Geçenlerde Fenerbahçe True Blue'da canlı izledim. Nasıl dinamik, nasıl eğlenceli sahnesi..
Süper eğlendiriyor, dansettiriyor. Canlı performansı şahane! Beyazların adamı. Bir de yakışıklı ki :-)
Sahne önünde olduğum için ortalık çok kalabalıktı, dansedemedim ama kollarım havada ritm tutmadan duramadım doğrusu. İnsanın kanını kaynatıyor zaten!
Cornetto reklamı için yaptığı şarkıyı da söyledi, Gel Aşka, o da çok eğlenceli..

Bedük, soyadını kullanıyor. Adı Serhat.
Ankara doğumlu. Cerrah bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu.
Bilkent Grafik Tasarım mezunu. 30 yaşında, evli.
Elektronik dans müziği yapıyor.
Çok da iyi yapıyor:-)

Yıllar önce Aykut Gürel'le tanışıyor ve bir süre sonra "Nefes Almak Zor" adlı albümünü yapıyor.
2007'de kendi kurduğu müzik şirketi Audiology Records'dan "Even Better" adlı ikinci albümünü çıkarıyor.
En son albümü Dance Revolution.

Bedük hakkında birazcık bilgimiz oldu değil mi?

Şimdilerde müzik çalarımda devamlı dinliyorum. Şarkılarını öğreneyim de iyice,
Beyoğlu'nda bir yerde çıkarsa, şöyle rahat rahat dansedebileceğim bir mekanda, ön saflara geçip şarkılarına eşlik ederek dansedeyim istiyorum.

I love you Bedüüük diye de bağıracağımdır, koydum aklıma :-)

Olurda kanınız bitlenir, ayıklanmak istersiniz;

Roundabout
Hot bitch
Automatic
Funkmaker
Disposable

Size yardım eder:-)
Dinleyin, dansedin..

http://www.bedukonline.com/beduk-beduk/
Resmi internet sitesi

Hiç Yanmamışsın??



Tatil dönüşlerinde duymuşsunuzdur siz de..
Siz bronzlaştığınızı, güzel göründüğünüzü falan düşünürsünüz, sizi ilk gören, aaa hiç yanmamışsın, der..
Hayda...
Ne diyeceksin?
Yandım canım yeterince..
Sonra lafı cevirirler, yani öyle çok kararmamışsın, iyi olmuş... :-)

Benim tenim güneşe hassas, yok öyle alerji falan olmuyorum ama ilk gün yatarsam güneşe, fena yanıyorum, canım acıyor, bir kaç gün dışarı çıkamıyorum falan..
Dolayısıyla kendimi güneşe 3.gün gösterebiliyorum ancak, yavaş yavaş..
E dolayısıyla kapkara olamıyorum yani...
Tatil uzun olacak da, ben de istediğim gibi bronzlaşacağım.
Bronz olmaya bayılıyorum ayrıca.
Daha bir sağlıklı, daha bir hoş ve güzel geliyorum kendime.

Ne diyordum, işte öyle hemen, aaa yanmamışsın, diyenlere ufaktan kızıyorum..
Hele geçenlerde biri, ay ışığında mı yandın? diye espri yaptı:-)


Bu yüzden, ben kimseye böyle şeyler demem..
Ne hoş olmuş tenin, çok yakışmış derim..
Yok yanmamışsa gerçekten, hiç birşey demem..

Yahu kimse tatile başkaları için tenini yakmaya gitmiyor ki..
Kendisi mutlu olacak kadar yansın yeter yani..

Demeyin öyle, demeyin..

14 Haziran 2009

Çok hayırsız çıktın!



-Niye??
-Ne arıyorsun, ne soruyorsun!

Ne arayıp, ne sormuşsam belli bir süre, yani bir süre konuşmamışsak, sen de beni arayıp sormamışsın demek...
Ben de sana mı diyeyim şimdi?
Aa çok hayırsızsın!
Oldu mu? Konuşmamıza başlayabilir miyiz şimdi?

Demeyin böyle yahu..
Ben aramışım, gönlümden geçmiş sesini duymak istemişim, demeyin böyle!
Vallahi bir daha aramaya iç bırakmıyorsunuz!

Ben artık siz de biliyorsunuz ki arada bir içime kaçarım. Kaybolurum. Kimse görsün, duysun, kimseyi duyayım, göreyim istemem. Kayıp zamanlarımda bana haber gelir bir de, “Nuray hiç aramıyor.”
Allahım! Aramıycam işte!
Bir kere de siz beni arayın! Niye benden bekliyorsunuz ki hep? Aramacıbaşı mıyım ben?
Aa niye bu kadar sinir yaptım ben şimdi? :)
Neyse..
Konuşmayı en sevdiğim insan modeli aradığımda "sesini duymak ne güzel" diye söze başlayanlardır..
Ben öyle derim çünkü, aradığına sevindim derim. Sevinmişssem eğer. :)

Yıllarca haberleşmeyip, bir telefonla aynı sıcaklıkta birbirimizi bıraktığımız yerde bulduğumuz arkadaşlıklarımı da seviyorum ben...
Hele de sorgu sual yoksa başlangıçta, tadından yenmez sohbetimiz.
Aramasam da sormasam da siz benim arkadaşımsınız..
"Sevgili"msiniz..
Budur yani.

Aramamı bekleyen bir dolu arkadaşım, akrabam var..
Öylesine arayıp, “nasılsın?” diyebileceklerim var.
Demiyorum.

Bazen şu oluyor; “sonsuza kadar kimseyi arayıp sormadan yaşayabilirim” hissi geliyor.
Siliniyor bütün bağlarım bazı bazı.
Bazen oturur telefon defterimden de silerim geçmişimi.
Kimleri arıyorum, aramak istiyorum?
Hımm, kalsın bu.
Bu? Yok, sil şekerim.
Buna ne dersin? O akraba ya. Kalsın kalsın. Nereye kadar silebilirsin. Hep hayatında olacak.
Bunu ne ben ararım, ne o beni arar.
Sil!
-Silmek istediğinizden emin misiniz?
-Evet!
Öf ya bu telefonlar da ne çok soru soruyor!
Sil dedik işte birden vazgeçip, “aa, yok yok silme ben onu istiyorum hayatımda” mı diyeceğim? Sil gitsin işte!

Bu telefon numaralarını silme hadisemi anlamaz kimse. Niye siliyorum ki?
Bilmem..
Gereksiz geliyor galiba.. Anlamsız belki. Canım öyle istiyor da olabilir.

Yaptığım ve yapmadığım herşey istediğim için.
Biz bir bedende üç kişi yaşıyoruz. Ben, keyfim ve kâyhası.
İstemediğimiz hiç birşeyi yapmıyoruz.
Yapmak zorunda olduklarımızın dışında.
Paradoks mu?
Değil.
Hepimizin sosyal bir kimliği var.
Anneyseniz çocuğunuzu aç bırakamazsınız örneğin. Bunun istemekle ya da istememekle ilgisi yoktur.
Hımm.. Galiba başka bir zorunluluk da yok annenin çocuğunu doyurması dışında...

Annem bazen der, kızım işte şu doğum yapmış, şunun şusu dünya değiştirmiş, şu yeni ev aldı.. Hani bunları der, görünmez parantezin içinde görünmez harflerle de şu vardır: “Bir ara sen onları.”
Ben de “haa öyle mi?” falan derim. “Ararım birara” diye de eklerim utanmadan.
Arar mıyım? Keyfim ve kahyasına danışırım. Onay çıkarsa eyvallah.. Şimdiye dek pek az çıktı. Artık herkes yavaş yavaş kabulleniyor beni galiba...
Ne güzel...
Yaşasın özgürlük!

Gereklilik istemiyorum hayatımda.
Ben benimim. Sahibim benim. Kendimle ilgili kararlarımın hepsi benim olsun.
Şunu yapmak gerek, bunu aramak gerek, şuraya gitmek gerek.
Kendi başıma kalsam yemek yemek bile gerek değil yani.
Onu da canım isterse.

Bana baskı yapmayınız.
Bana şunu yap bunu yap demeyiniz. “Nuray artık hiç aramıyor” diye haber göndermeyiniz, buz gibi soğuyorum sizden bilesiniz. Arayın. Seni, sesini özledim deyin. Konuşun benimle kapatın. İkinci defa da isterseniz beni duymak, yine siz arayın. Ama ne olur benden beklemeyin.
Ben kendimi vefasız ilan ediyorum.
Hayırsızım ayrıca.
Ben kabul ettim kendimi böyle.
Siz de kabullenin n’olur?
Telefon edince “hayırsızsın” diyorsunuz ya, ben ne diyorum?
“Aa evet ya hayırsız çıktım niye öyle oldum ki?” Geyiğe vuruyorum işte görün.
Demeyin aynı şeyi elli kere.
Ben sesinizi duymaktan mutlu oluyorum, arayan ben olmasam da...
Benden endişe etmeyin. Hayırsızım, sevgisiz değilim size.

Ben eskiden böyle değildim. Bir haller oldu bana. Sadece sırt üstü yatıp uyuyacağım ıssız, sessiz adaya doğru hazırlanmakta mıyım acaba?
Yemek derdi yok, temizlik yok, alışveriş yok, ne bulursan onu ye.
Aa bi dakka, adada balıktan başka ne yenir ki?
E ben balık sevmem..
Deniz hayvanatlarının hiçbirini sevmem..
E Nuray sen de yani! Ne yapacaksın? Kum mu yiyeceksin?
Seveceksin balık ve deniz doğumlu hayvanatların hepsini.
Herşey birarada olmuyor güzelim!
Neyse arada bir belki şehre inerim karnımı doyurmak için.
-Nasıl ineceksin? Yüzerek mi? Yüzme bilmediğini aleme ilan ederim bak.
-Ettin bile tüüü sana!

Arkadaşlar..
Bu yazı bitmiyor.
Bağlayamıyorum bir türlü :)
Kâhyacım ne dedin, pardon duyamadım?
-Gerek yok güzelim, bırak istediğin yerde.
-Aa doğru diyorsun vallahi, niye kasıyorum ki?

Al işte bıraktım.

Uzak geçmişe inanç



Fotoğraf çekmeyi severim ben.
Keyiftir, eğlencedir.
Fotoğraf bakmayı da severim. Hani güzel çekilmiş şiir gibi fotoğraflar olur ya. Geçer karşısına, öylece bakarsınız. Büyülü büyülüdürler.

Bazılarıyla oynanır. Işığıyla, rengiyle, boyutuyla. Teknoloji aştı kendini!
Yapamadığınız şey yok fotoğrafta!
Aman ne güzel. Teknolojinin karşısında durup öylece bakalım mı?
Faydalanacağız elbet.
Tamam, peki. Siz faydalanın ama ben almayayım.
Ben gözünüzün görüp çektiği kareyi rica edeyim.
Üstünde kafa yorduğunuz, orasıyla burasıyla oynadıgınız fotoğrafı sanat fotoğrafı diye ayırıyorsunuz ya, hah, ona siz bakın. Bir de sevenleri.
Ben sevmiyorum.
Saf hali lazım bana. O keyif veriyor bir tek.
Gerçek olan o. Diğerleri yalan :-)
Emek çok mutlaka ama bana yalan..

Ben soyut resim de sevmem. Baktığımı göreyim istiyorum çünkü...

Ben tarihe de inanmaz oldum biliyor musunuz?
Yıllar yıllar öncesinden gelen hiçbir şey beni ikna edemez oldu.

İnandığım tek ben.
Benim ikinci kişilerim.
Eh, belki üçüncüler.
Onların da gerçek olduklarına inanmalıyım tabii.
Yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını bana gerçek gerçek duyurduklarını bilmeliyim. Kesmemeli, emin olmalıyım.

Öyküler de gerçek değil. Yaşanmamış. Yaşanması istenmiş. Belki düşünülmekte ama yaşanmamış.
Yazanın inandığı, düşündüğü ama gerçek değil.
Tamamen kurgu. Yok olan şeyi var gösterme.
Ben kandırılmış hissediyorum öykülerle.
Büyük yetenek, o kadar kelimeyi anlam bütünlüğü kurarak ardarda dizmek...
Buna lafım yok. Bana bıraktığı tat ve düşünce bu sadece.

-Mışlı, -mişli hikayeler, dedikodular beni kesmiyor.
Pat pat basacak o ayak yere. Geçmişin gölgesinden sıyrılıp gelirken bozulmuş olur onlar. Kaç ele, kaç dile değer o kelimeler.

Efsaneler örneğin...
Kendin yaz, kendin inan. Ama inanıyorlar başkalarının yazdıklarına.
Cilt cilt kitaplar var.
Hadi 20 yıla kadar inancımı koruyabilirim. Hadi 30 diyelim...
30 yıla sağlam tanıklığım var çünkü. Tanık bensem sorunumuz yok bu arada.
Ama ben doğmadan önce yaşananlara, hele hele benim soyum sülalem oluşmadan yazılıp çizilenlere hiç inanasım yok.
Yalan dolan mı hepsi?
Yooo.
Belki yaşanmıştır hepsi belki birçoğu.
Ama ben inanmıyorum.

Ben gerçeğim. Benim düşündüğüm, yaşadığım, bildiğim. Dünüm, bugünüm.
Benim çemberimdekiler gerçek. Düşündükleri, yaşadıkları, bildikleri.
Çemberden çıkınca ipi ucu kaçıyor.

Paranoya değil.
“Acaba mı?” değil.
Sorgu sual hiç yok.
Yaşanmış birşeyler.
Öyle mi? Işıklandırıyor mu yolu?
Hani, geçmişimi biliyor muyum?
Anlatıldığı kadarıyla evet.
Tamam.

Uzak geçmişin tarihine ilgisizliğimin altında da bu yatıyor sanırım.
Ben tarih oluyorum yakından.
Uzak tarih bana uzak...

13 Haziran 2009

Sevgi Sevmek






Yaş on üç.

Komşumuzun oğlanına fena halde aşığım. O da bana.

Aşklarımın ilki.

En el değmemişi.

En unutulmazı.

En temiz pak olanı.

Diğerleri kirli miydi?

Bilmem… Kirli değil de, onun gibi değildi işte.



Kalbimin üzerinde izleri var hepsinin.

Yahu, hepsi dediğim de kaç kişi?

Bir elin parmağını geçmez.



Aşklarımın ilkiyle hiç dokunmadık birbirimize. Telefonda seslerimiz aşk yaşadı sadece. Bir de birbirimizi gördüğümüzde kulaklarımızda atan kalplerimiz aşk yaşadı en derininden.



İki ev ötedeydi evleri. Arabasıyla evimizin önünden geçeceği zaman duyduğum heyecanı bir daha hiç yaşamadım herhalde…

Kulağım hep seste olurdu. O geçecek, bana bakacak, güleceğiz birbirimize çaktırmadan. Gözlerimiz “seni seviyorum” diyecek, kimsecikler duymadan…



“Mavi mavi masmavi” şarkısını söylerken duymuştum bir keresinde. O anda hissettiğim kıskançlığı da bir daha yaşamadım ben.

Şarkı mavi gözlü. Benim gözler kahverengi.

Güneşte ela oluyor. Bal rengi bazen.

Her halükarda mavi değil yani. :-)

E, kime söylenmişti o şarkı?

Küçücük kalbim ne acımıştı. Sinirlenmiştim çok.

Şarkının teki, onun dilinde mavi gözlünün birine söyleniyordu belki.

Ne acı.

Ama ne tatlı kıskançlıklardı…



Onu çok sevdim, çok. Bir elin parmağı aşklarımdan sonra da sevdim. Hep başka bir yerde durdu benim için.

Durmakta.



Annem aşk yaşamaya "sevgi sevmek" derdi o zamanlar:-)

Ben daha küçüğüm. Sevgi sevecek yaşta değilim. Aslında ateş bacayı çoktan sarmış, sevgi sevilmiş de annemin haberi yok ama haberi olsun istiyor.

Böyle bana yumuşak yumuşak davranıyor, anlatayım sevdiğim sevgimi diye.

Ben de annemin yumuşak yüzüne aldanıp anlatıveriyorum.

Sen misin sevgi seven!

Daha sözüm bitmeden elinde terlik, arkamdan koşturan bir anne!

Senin daha yaşın ne?

Hem de komşumuzun oğlanı!

Hatırlıyorum, annem dolma sarıyordu ben anlatırken, dolmayı falan bırakıp koşturmuştu peşimden. :-)



İnsan söz geçiremiyor kendine işte.

Yaşa başa mı bakıyor?

Seviyordum ne yapayım?

Âşıktım.

Sevgi sevmek kötü bir şey değildi, anneme anlatamadım bunu. Anlatmama fırsat da vermedi zaten.



Sevgi seven var mı aranızda?

Vardır elbet…

Kesin bunu okuduktan sonra onu düşündünüz, yüzünüz de pişmiş kelle ifadesi…

Yok mu düşüneceğiniz biri?

Gölgelendiniz değil mi?

Silgim olsa gölgelerinizi silecek, yerine alev alev bir güneş çizecek kalemim olsa…

Mutlanırdık hep beraber ne güzel…



Aslında âşık olmak şart değil. Vardır sağınızda solunuzda öyle ya da böyle sevdiğiniz biri…

Arkadaştır, eştir, çocuğunuzdur, anne babanızdır, kardeşinizdir…

“Seni seviyorum” demek lazım.



“Seni sevdiğimi söylemek için aradım.” dedim az önce bir arkadaşımın telefonuna bıraktığım sesli mesajda.

Sırf bunun için aramak lazım birilerini. Söylemek lazım “seni seviyorum” diye.

Nasıl ruh okşayıcı, yüz güldürücü, iç sevindirici sevdiğini söylemek.

Şu nasıl, bu nasıl, demeden, hiç bir sebep olmadan aramanızın önünde arkasında.

Sadece” seni seviyorum” demek için aradım…

Deneyin.

Mutlu edin.

Mutlu olun.



Ben seni seviyorum.

Okuyan her kimsen.

Seni seviyorum diyenin yoksa ben seni seviyorum.

Sevenin varsa, ben de fazladan seviyorum, var mı zararı?



Tanıdıklarımı hele, daha bir seviyorum.

Bana gözü, kalbi, sesi, sevgisi değmiş herkesi…

Üzmüş olsun, terk etmiş olsun, ağlatmış olsun, hayal kırıklığı yaşatmış olsun…

Olsun…

Sevdim.

Severim hala.

Başka başka çekmecelerde durur içimde.

Etiketleri başkadır.

Ama severim hala.



Kaç kişi okuyacaksa bu yazıyı…

Umarım ki hepsi sevgi seviyordur.

Ve dilerim ki kuytularında saklamıyorlardır sevgilerini.

Duyuruyorlardır, hissettiriyorlardır, sakınmıyorlardır...


04 Haziran 2009

Yaşlanınca





Gençlik fotoğraflarımıza bakıp iç geçirecek miyiz acaba?
Vay bee!
Amma güzelmişim, bir tane kırışıklık yokmuş, göz kapaklarım düşmemiş, gıdık falan da yok, saçlarım gür..

Ne bileyim işte, o zamanki halimizle, bu zamanki halimize imrenecek miyiz acaba?

Çok acıklı geliyor bana bu durum.

Bazen görüyoruz mesela, sanat camiasındakiler daha iyi örnek demek istediklerim için..
Çok yaşlanmış bir kadın ya da erkek..
Eski siyah beyaz fotoğraflarına ya da filmlerine bakıyorsun, müthiş!
Şimdiki haline bakıyorsun...
Hüzün..

Diyorum, acaba yaşlandığımızda da o halimizi kanıksamış olacak mıyız?
Hani nasıl şimdi çocuk halimize öykünmüyoruz.
Çocukluğumuzu istiyoruz geri, o ayrı ama ben hep maneviyatını özlerim çocukluğumun, görünüşümü değil.

Ben 5-6 yıl önceki fotograflarıma bakmaya çekiniyorum mesela...
Ya daha güzel olduğumu görürsem?
Ya çizgi olmuşsa bir yerimde?
Ya yüzümün ifadesi değişmişse?

Tamam, hastalık derecesinde değil bu dediklerim.
Ama işte ince ince dokunuyor vallahi...

Ben galiba yaşlılığımda aksi, uyuz, gıcık, bir ihtiyar olacağım..
Giden gençliğime ağıt yakmakla meşgul olacağım için :-)
Yaşlılığımda yanımda olacaklar için üzülüyorum:-)

Bakmayın abartıyorum ama..
Ne bileyim işte..
Öyle..


Haziran 2009

01 Haziran 2009

Ben galiba "Okancı" oldum artık.



Önceleri okansevmezgillerdendim.
Beyazseverdim.

Son zamanlarda Beyaz’dan uzaklaşmaya başladığımı görüyorum.
Seçtiği konuklardan olabilir.
Bir de Okan’ı izledikçe Beyaz'ı izleme ihtiyacı duymaz oldum :)
Nasil bir bağlantı kurduğumu bilmiyorum ama.
Kim kimin hangi eksiğini kapatıyor yani..

Cumartesi gecesi Disko Kralı'nı sonuna kadar izledim.
Bir kere daha anladım. O gece ve devamlı izleyenler ne dediğimi anlar.
Okan Bayülgen akıllı adam seviyor.
Ben de seviyorum.
O halde ben Okan Bayülgen’i seviyorum :)

İlk zamanlar izleyici telefonlarına olan agresif tavırları itici geliyordu bana da.
Ama şimdi şu ayrımdayım;
Bu adam, “merhaba, nasılsın, iyi misin, sana bayılıyorum” muhabbetini sevmiyor. Vakit kaybı olarak görüyor.
Bunu tartışırsınız, doğru mudur, yanlış mıdır?
Fakat adamın bunu sevmediğini ve zılgıt yiyeceğini bile bile ne demeye “Merhaba, nasılsın, iyi misin, sana bayılıyorum” der ki bir insan?
Ara, zekânı ortaya koy, hal hatır sorma. Paparayı yeme. Aleme madara olma.
Sor en baba sorunu, varsa tabii..
Yoksa arama işte..

Ama onlar da bir şekilde renk veriyor programa..

Seviyorum artık Okan’ı.
Baba olacak olmasını.
Anne baba ayrılığıyla ilgili ettiği sözleri.
Kaba, agresif, rahatsız tavrının arkasında gördüğüm yüzü..

Tanımak isterdim, hayatımda olsun isterdim.
O iki kelimeyi etmeyi isteyip, zinhar kullanmamak üzere.
Nasılsın, sana bayılıyorum:-)

Haziran 2009

10 Mayıs 2009

İyi ki doğmuş olabilirim :-)





3 yıl önce yazdığım doğum günü yazımı paylaşıyor olacağım sizinle.

Sonra da bugün yazdığım doğum günü yazım gelecek.

Buyrun bakalım.
:-)

****


Az önce 11.05.2007 tarihine ilişti gözüm. Telefonumun ekranındaki tarih.
Bir anda pişmiş kelle oldum.
Mutlu mutlu baktım ekrana…
Sevdiğim bir arkadaşımdan gelen ilk kutlama mesajını okudum…
Yine bir mutlandım.

Ben var ya, saatler her 11:05’i gösterdiğinde de aynı hissiyata bürünüyorum.

Eğer rastlamışsam onbiri beş geçen saate, seviniyorum işte. Tanıdık, bildik, sevdik rakamlar çünkü.
Normal miyim?
Hayır.:-)
Ama kime ne zararım var ki?
Aşk duyuyorum başkalarına anlamsız gelmesi muhtemel çok şeye.
Mesela ayakkabılarıma, çantama, saatime, sehpamın üzerinde duran bir objeye, vazgeçemeyeceğim halka küpelerime, çektiğim bir fotoğrafa, okuduğum kitaba, filmin tekine…

Bu tarihi çok seviyorum işte, niyeyse...
Dünyaya viyakladığım tarih olmasından şüpheleniyorum.
Siz emin olun ama. Öyle gerçekten. :-)

Saat 23:00 civarı, evde gerçekleşen doğumun mucizelerinden biriyim ben de…

Yarın, yurdun dört bir yanından, Türkî Cumhuriyetlerden ve dış temsilciliklerden gelecek kutlamaları kabul ediyor olacağım. :-)

Şımarıklığı had safhada tutacağım kesin.
Güzel bişey.
Lazım bişey.
Şımarıklık.
Uzundur kendime yapmadığım kıyağım olsun bugün.

Bugün benim mutlu olduğum gün. Hep mutlu olmayı dilediğim.
Özel geçsin istediğim, özel hissettirilmek istediğim.
Diğer günlerden farklı olmasından mutlu olduğum.
Gün bitip 12 Mayıs’a dönüldüğünde içimin burulduğu.
Her defasında çocuk gibi dudak büküp, “bitti mi şimdi bugün?” diye üzüldüğüm.
Kaç gün kaç gece kutlayasım olan doğum günüm…

Bu yıl dışarıda şenliklerle kutlamayacağım.
Evde olacağız. Çekirdek aile, anişkom, ablalarım, yeğenler…
Yine çok mutlanacağım.
Yine çok özel hissedeceğim.
Yine gece yarısı, “tüh, bak gördün mü, yine bitti” diyeceğim.

“Çocuğumsu” Nuray biraz daha “büyümüşsü” olacak.
Azıcık ama.
1970 sabit, ardından gelen yıllar oynak, durmuyor durduğu yerde.
Amman durmasın da…
Yaşayacak güzel günlerim var daha…

İşte böyle…
Yazayım, bildireyim dedim.
Peşinen söyledim bugün şımarık olurum diye.

İyi ki doğdum değil mi? :-)



******

2007 yılında yazmışım bu doğum günü yazısını.
Gün ışığına çıkarmadım hiç. Neden bilmem.
Bugünü bekledi belki.

O yıl 37’yi bitirip 38’den gün almaya başlamışım.
Ben zannediyorum ki bu yıl da 38’i bitirip 39’dan gün alacağım.
Ama şüphelerim var yani.
Sakin sakin bekliyorum doğum günümü.
Bir gün, bir sitede (www.annecocuk.com) dost sandıklarımla ( :-)) yaş hesabı yapayım iki satır dedim.
Onlar ne dedi?
Sen bu yıl 40 oluyorsun!
Var ya bunu lök diye söylediler biliyor musunuz?
Ne alıştırma, ne bir şey.
Vallahi, işte burada söylediler, inanmazsanız bakın;
http://www.annecocuk.com/modules/newbb/viewtopic.php?forum=1&topic_id=105236

O gün bugündür hazmetmeye uğraşıyorum.
Neyseki bitirdiğimiz yaşı söyleyecekmişiz. Dostgiller bunu da dediler.
Ben de kendimle konuşuyorum;
Nuraycım, canım. Şimdi sen 40 yaşına gireceksin ama bak korkma, bitirdiğin yaşı söyleyecekmişsin bir yıl boyunca.
Yani bir yıl daha 39 yaşındasın.
(Olleyyy! :-))

40 yaş bana korku verirdi.
Daha gelmesine çok vardı ama garip bir şekilde kadınların dönüm noktası sayardım. Yani hayatı 40 a kadar yaşadılar, tamam şimdi geri dönüyorlar.
Öyle değilmiş galiba.
Yani onların yalancısıyım ben hala.
Belki 40 yaşını paytak paytak adımlamaya başladığımda anlayacağım, yolun ilerisi var mı yoksa çıkmaz sokaktan geri mi dönüyoruz diye.

Pek renk vermiyorum, nötr ortalık.
Sessiz hatta.
Duygusuz.
Ama kötü değil yani.

2007 yılındaki doğum günü yazım neşeli.
Keyifli.
Coşkun.
Şımarık.
Anneli.

Bu yıl doğum günü nasıl geçecek bilmiyorum.
Elbette yine mutlu geçsin istiyor ve umuyorum o ayrı.
Hatta sabah erken kalkıp günün tamamını sindire sindire yaşayayım diyorum.
Ama yani eskiden duyduğum coşkuya bakınıyorum.
Yok ortalıkta şu saat itibariyle. (23:45)
Belki yarın günle birlikte içime doğar.
Yoksa 40 yaşın üstüne atacağım bu durgunluğu haberiniz olsun. :-)

Yine de ben iyi ki doğdum.
Kırk mırk :-p



(Gün 11 mayısa döndü, kelebekler içime kıpırdanmaya başladı.
Gün doğmadan neler doğar, boşa değil:-)
Ruh halim sağ üstte gördüğünüz fotoğraftaki gibi.
En sevdiğim halim; yaramaz, şımarık, keyifli :-))

Not:Siyah-beyaz portre fotoğraflarımın tümü Ayşe Selcen Güçhan tarafından çekilmiştir.
Emeğine bin teşekkür:-)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...