Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

11 Mayıs 2010

Bugün Benim İyi ki Doğdun'um :-)



Artık her yıl doğum günü yazısı yazar oldum. Bunu yapmayı seviyorum doğrusu.
Bir önceki yazının üstünden bir yıl geçmiş, inanmak zor...
Niye bu kadar aceleyle, koşa koşa geçti bilmiyorum. Hayat bu yaştan sonra böyle hızlanıyor mu acaba? Aslında şimdi yavaşlaması lazım değil mi?
Daha şimdi tanışmadık mı kendimizle? Neyi severiz, neyi sevmeyiz, neyi isteriz ya da istemeyiz daha yeni öğrenmedik mi?
Nasıl biri olduğumuzu daha yeni görüyorken... Tadımızı çıkara çıkara yavaş yavaş zaman geçirecekken dünyada, bu ne hız ki şimdi?

Neyse, ne yapalım, zaman yavaşlatıcımız yok henüz. Olursa seri üretime geçerim söz, biliyorum çok kişi ben gibi.:-)

Dün gece gün 11 Mayıs'a döndüğü saatlerde, kapımda bir demet papatya buldum. Sevdiceğim getirmiş. Gecenin o saatinde, kalkmış, düşünmüş beni, almış papatyasını dayanmış kapıma..
Ne güzel şey böyle sevilmek, böyle özel hissettirilmek, böyle değer görmek... Hem de sevdiğinden, özel hissettirmek istediğinden, kıymetlinden. Aynı karından doğmadığın ama öyle gibi hissettiğinden...

Ardından başka bir sevdiceğimden telefon mesajı... O da sevgisiyle birlikte iyi ki doğduğumu söylüyor.

Ertesi sabah yürüyüşe davet eden başka bir sevgilim, deniz kenarında bir cafede sohbetiyle, mis gibi adaçayıyla günümü taçlandırıyor.
Eve geliyorum, dünyanın en güzeli, en düşüncelisi, en hassası, en tatlısı, en en en sevgilim bana kahvaltı hazırlamış, zeytinin çekirdeklerini bile çıkarmış, ayıcık kalıplı tavayla yumurta yapmış, o zeytinleri ayıcığın gözleri yapmış, biberle ağız burun yapmış, sonracığıma, uğraşmış, ekmekleri kalp seklinde kesmiş, minik minik kalpli ekmeklere reçeller sürmüş, domatesler koymuş, yeşil çayımı da hazırlamış..
Nasıl eğlenceli, nasıl güzel, nasıl ince düşünülmüş bir masa...
Benim için yapılmış, emek verilmiş. Ne çok değeri var...
Bir de güzel kalbi pıt pıt atmış bunları hazırlarken.
Bundan daha güzel ne var ki?
Sevginin bu kadar cömertce üstüme yağıyor olmasından daha güzel ne var?

Telefonlar, mesajlar geliyor...
Doğum günlerimi her yıl önemsiyorum. Bu gün hep güzel geçsin, hep unutulmaz olsun, özel olsun istiyorum.
Günü yarıladım, içim ve yüzüm güleç.
İyi ki hayatımda sevdiğim ve beni sevenler var. Besliyorlar beni güzelim aşklarıyla..
Ne mutluyum, ne şanslıyım..

Gelelim yaş meselesine.
Bilen bilir, geçen yıla kadar yaşım, hele ki bu yaşlarım benim için meseleydi.
Ben hala 30'lu yaşları sayıklarken bir arkadaşım pat diye, sen 40 oldun, dedi. 40! Biz küçükken, 40 yaşındakilerin bir ayağı çukurda sanardık. Oooo çok büyük, kocaman, yaşlı, fazla bile yaşamış hatta :-)
Ama ne zaman ki insan o yaşa geliyor.. Ne çok yaşaması, az bile yaşadık daha, dedim ya, daha yeni yeni tanıyoruz kendimizi..

Tabii 25 yaşın dış cephesiyle bu yaşımın iç cephesinin kombinasyonunu çok isterdim mesela:-)
Tamam henüz dış cephede bozulma dökülme yok ama yani, 25 yaşı da kimse geri çevirmez değil mi? Ama ruhu orada kalsın tabii. Şimdiki ben'in ruhunu 25'lik Nuray'ın bedenine tıkıştırabilirim. Çok da mutlu olurlar birbirlerinden...
Tanıyorum ikisini de:-)

Geçen yıl 39'u bitirip 40'a girmiştim. Giden yaşıma sarılıp, hatta yapışıp kalmışken :-) yılın ikinci yarısında bir boşvermişlik geldi. Yaşımı soranlara 40 der oldum, hiç üzülmeden, sıkılmadan, utanmadan hatta :-)
Kabulum artık yeni yaşım.
Hele ki 40'ın da üstüne basıp geçtim..
41 kere maşallah'ım artık..

Cinebonus Sinemaları beni davet etmiş, gelin istediğiniz bir filmi izleyin diyorlar...
Bu nazik daveti geri çevirmeyeyim:-)
Şimdi gidip film seçeyim, gelen telefon ve mesajlarımla ilgileneyim..
Günümün geri kalanınında da kendimi şımartayım.
41. iyi ki doğdunum'u da gülümser hatırlayayım.

10 Mayıs 2010

25 Yıl Sonra


Bir arkadaşım, yıllar öncesinden, lise yıllarında sadece bir yılımızı birlikte geçirdiğim, hani kızların "erkek kanka" dedikleri türden bir arkadaşlığımızın olduğu biri, beni Facebook’tan arıyor, buluyor. O Amerika’da ben burada. Zaman içinde sağlam bir iletişim kuruyoruz.

Biraz zaman geçiyor. Buraya geliyor, görüşüyoruz. Sonra diyor ki, hadi lisedeki arkadaşlarımızı da arayıp bulalım, bir araya gelelim ulaşabildiklerimizle.
Tamam diyorum. O zaten birçoğuyla iletişimde, onlar da aralarında organize oluyorlar, herkes hatırasında hafızasında kalan bir arkadaşını bulup çıkarıyor geçmişten.

Ben de kendiminkileri. Benim hatırladıklarımın sayısı çok değil maalesef ki…
Hepimiz farklı hayatlar yaşadık. Hepimiz türlü sınavlardan, acılardan geçtik. Hayatında travmatik olaylar yaşayanlar, hafızalarından o yaşadıklarını çıkarırken, geçmişten de bir dolu hatıra, kişi ve olay çıkarmış. Benim hafızamdan çıkıp gidenler de yaşadıklarımla birlikte silinenlerden oldu.
Aslında tabii, aynı şehirde yaşamışım, aynı okulda okumuşum. Nasıl hatırlamıyorum? Üstelik onlar beni hatırlıyorlar. Ama ne kadar istesem de hatırlayamıyorum işte...
Ve hatırlamıyor olmayı, tanımıyorum, diye etiketliyorum ve doğal olarak iletişime geçemiyorum.
Zaten yapı olarak girişken biri değilim ben. Uzak görünürüm, soğuk dururum. Ben adım atamam birine doğru, tanımayınca hele…
Bir toplanalım, bir hatırlayayım, kaynaşalım sonra elbet iletişim kurarım. Nitekim öyle de oluyor.
Ama neyse ki bazılarını hatırlasam, bazılarını yeniden tanımış gibi olsam da hepsiyle sıcak bir iletişim kurabildim.
Toplantıya kadar görüşmediğim arkadaşlarım beni anlarlar umarım ki...

Doğu insanı sıcaktır, samimidir, dosttur, hamidir, güvende hissettirir insanı. Tüm arkadaşlarımda bu dostluğu, sıcaklığı ve güveni hissettim. Başka türlü bir duygu bu, sanki o topraklara has… Belki çok özlediğim ve kıymet verdiğim için doğduğum yere mal ediyorum ama öyle işte… Ve bu duyguyu tekrar hissettirdikleri için ayrıca teşekkür etmeliyim her birine.

Bu dostluğu tekrar bir araya getirme fikri zaman içinde eyleme dönüştü. Ne yaparız, kaç kişi toplarız, nerede oluruz, nasıl geliriz, nerede kalırlar vs. derken, toplantı günü geldi çattı.
İlk buluşma zamanının organizesi bana düştü.
Kahvaltı edelim önce, diye düşündük. Mekân aramaya koyuldum. Hem uzun vakitler bir arada olalım, hem kalabalığımızı kaldıracak bir yer olsun, hem şık bir yer olsun diye birçok mekân gezdim. En sonunda Baltalimanı Oba’da karar kıldım.

Daha önce Oba beni yurtdışından gelen misafirlerime mahcup etmişti. Boğazda, şık, sakin, güzel bir yer diye orayı seçmiştim. Maalesef ki en hassas olduğum konuda bozguna uğrattılar beni.
Belki çoğu kimseye göre önemsiz ama bir mekanın ya da evin tuvaletinin temiz olması, benim mutfaktan çıkan her türlü yemeği gözü kapalı, keyifle yiyeceğim anlamına gelir. Ama tam tersi oldu maalesef ki. Tuvaleti çok ama çok kötüydü, dışarıda, sinekli, pis kokulu, tuvalet kâğıtsız ve temiz değildi.
Orayı gördükten sonra kahvaltıda yediğim iki lokma da boğazıma dizilmişti zaten. Ve bir yumruk oturmuştu mideme, daha fazla sakın yeme, diye.
Oba beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Yetkililere söyledim, gözümdeki Oba’nın yerle bir olduğunu, nasıl böyle bir vurdumduymazlıkla orayı bakımsız bırakabildiklerini, mekânlarına yakışmayacak kadar kötü bir imaj verdiklerini söyledim.
Haklı buldular elbet, yenileyeceğiz zaten vs dediler. Yenilediler mi bilmiyorum..
Toplantımız için yer bakarken Oba’yı bir arayayım, şansımı bir kere daha deneyeyim bakalım, dedim. Belki yenilenmişlerdir. Emrah Bey’le görüştüm, yetkili kişiymiş, telefonda derdimi anlattım, böyle bir mahcubiyet yaşadığımızdan söz ettim, ama mekânın lokasyonunu çok sevdiğimden orayı tercih etmek istediğimi ama yine de tedirgin olduğumu söyledim.
Emrah Bey son derece kibar bir tavırla Oba’ya davet etti beni. Bu arada çok önemli bir detay; Oba’nın tek sahibi var ama iki ayrı işletme tarafından yönetiliyor.
Bizim ilk gittiğimiz yer diğeri yani girişinde boğaz köprülü kapısı olanmış.
Emrah bey’le konuşmaya önünde otopark olan Oba’ya gittim.(Toplantımız da orada yapıldı)
İki Oba’yı bu şekilde ayırabilirsiniz.
Büyük bir yer Oba, iç mekân, dış mekân, teras, deniz üstü. Manzarası inanılmaz, servis ve sunum, ayrıca çeşitlilik oldukça iyi.
Emrah Bey’le konuştuk, Terasta olmak istediğimizde karar kıldık.
Arkadaşıma seçimimi sundum, onayladı, brunch mekânımızı seçmiş olduk.

Sonunda aylar öncesinden planladığımız gün geldi. 8 Mayıs Cumartesi. Hepimiz heyecanlıydık. Birkaç arkadaşımla birlikte, bir gün önceden gidip her şeyin yolunda olduğunu görmek istedik. Yönetim değişmiş, Emrah Bey gitmiş, yerinde Güneş Hanım ve Melike Hanım gelmiş. İkisi de çok ilgiliydi ve çok yardımcı oldular bize.
Önceden konuşulan birkaç şey değişti ama her şeyi bizim isteğimiz yönde şekillendirdiler. Zorluk çıkarmadan, makul, mantıklı ve dostça tavır göstererek, Oba’nın bende kalan imajını yenileyip, parlattılar. Onlara teşekkür ederim, ilgileri, arkadaşlarımı konforlu ve mutlu ettikleri için. Herkes çok memnun kaldı, tabii onlar mutlu ve memnun ayrıldıkları için ben daha çok mutlu oldum.

Oba hem kişisel olarak hem dostlarımı ağırlayabileceğim kahvaltı, yemek, kahve molası vereceğim yerlerden biri oldu benim için. Giriş kapısı Boğaz Köprüsü görünümünde olan Oba hakkında da en kısa zamanda fikrimin değişmesini umarım elbette. Bir gün de orayı ziyaret etmeyi, bu defa haklarında güzel şeyler yazmayı isterim.

Toplantımıza dönüyorum tabiî ki; :-)
Arkadaşlarımız birer ikişer gelmeye başladı. Her gelen şaşkınlıkla bakıyor birbirine, özlemle sarılıyor, hemen sohbete koyuluyor.
İki ayrı masa hazırlanmıştı bize ama gelen, kalabalık olan masaya takılıp kalıyor. Çünkü sohbet orada, herkes orada…
Zaman geçtikçe ortak anıları olanlarla başka masalara da dağılıyoruz tabii…
Fotoğraflar çekiyoruz. Eskilerle yeni anılar yapıyoruz, her anı donduruyoruz tekrar tekrar çözüp bakmak ve keyiflenmek üzere.
Toplantımız kalabalıklaşıyor. İki öğretmenimizin de bize katılmasıyla kalabalığımız taçlanıyor.

Kahvaltı sonrası programımız Emirgân Korusu’na gitmek, ertesi gün de Boğaz turu yapmak. Fakat orada doğal olarak gelişen bir fikir ortaya atılıyor. Kahvaltıdan sonra Boğaz turu yapalım. Tamam, olur. En iyi ve makul fikir kimden geliyorsa onun peşine takılabiliriz. Çünkü amaç kimin, ne yaptığı değil; kimin, neyi iyi vakit geçireceğimiz şekilde planladığı. Hemen iki arkadaşımız gidip tekne ayarlıyorlar. Saat 16:00 da tekneyle boğaz turu yapılacak.
Brunch bitip, herkes tamamen sohbete odaklanınca Güneş Hanım’la konuştuğumuz gibi bizim için terasın hazırlandığını öğreniyoruz. Hep birlikte çıkıyoruz. Muhteşem deniz manzarası eşliğinde sohbetimizi sürdürüyoruz. Video çekimi yapıyoruz, herkes o güne ait içinde hissettiklerini söylüyor. Yine fotoğraflar çekiyoruz.
Harika sohbetler ediliyor.

Tekne turu zamanı geliyor. Emirgân İskelesi’nden tekneye biniyoruz. Şarkılarla, türkülerle, sıcacık çay, simit ve kete (Kars’ın en bilinen yiyeceklerinden biri, bir arkadaşımız bizim için yaptırmış, nasıl iyi geldi hepimize. Hem özlem giderdik, hem karnımızı doyurduk :-) ) eşliğinde güzelim Boğaz’da bir saat dolaşıyoruz.

Dönüşte arkadaşlarımızdan birinin organize ettiği Galata Köprüsü’nün altındaki ışıltılı restoranlardan birine, Yıldızlar Restoran’a gidiyoruz.
Güzel yemekler yeniyor, müzikle dostluk harmanlanıyor, eğleniyoruz, gülüyoruz…
Ben ayrılıyorum, diğerleri geceyi bir kulüpte dans ederek geçirmek üzere devam ediyorlar...

Ertesi gün tekrar buluşacağız ama İstanbul dışından gelen birçok arkadaşımız dönmek zorunda. Sayımız azalıyor bu yüzden. Gidenler de keşke aramızda olabilselerdi diyoruz ama keyfimiz kalanların varlığıyla da sürüyor.
Sultanahmet’e gidiyoruz. Meşhur köftesinden yiyoruz, Gülhane Parkı’nda dolaşıp yeşile yayılıyoruz, sohbet katığımız yine...
İstanbul’u en güzel gözle gören bir tepeye gidiyoruz sonra. Biraz rüzgarlı, üşüyoruz. Isınalım diye çay istiyoruz, ılık geliyor sıcak beklediğimiz çay ama olsun, sohbet ısıtıyor yine…

Akşamüzeri oluyor artık…
Aylardır beklediğimiz günün sonuna geliyor. Zamanın nasıl bu kadar çabuk, koşarak, hızla akıp gittiğine inanamıyoruz.
Hüzün basıyor ayrılacağımız için.
Sonraki buluşmamızı planlıyoruz heyecanla. Ayaküstü sohbete dalıyoruz, kopamıyoruz bir türlü.
Sonunda bir araya gelmiş olmamızdan duyduğumuz sevinci hissedecek dostlukta sarılıp kucaklaşıyoruz.
Tekrar görüşüp, özlem gidereceğimiz zamana kadar hoş kalmayı diliyoruz birbirimize…

Son zamanlarda geçirdiğim en güzel iki gündü.
Kendi hayatımızdan kopup başka bir hayata geçtik sanki iki gün içinde. Tüm odağımız, düşüncemiz, heyecanımız bu zamana aktı.
Dilerim ve umarım ki herkes benimle aynı düşünce ve hislerle ayrıldı birbirinden.

İşinden, ailesinden vakit çalarak bizimle olan heyecanını ve emeğini veren tüm Kağızman Liseli arkadaş ve öğretmenlerime, fikri ortaya atan ve gelişmesinde katkısı olan tüm arkadaşlarıma, bizi evimizde hissettiren, bir dediğimizi iki etmeyen Oba restoran ve tüm çalışanlarına, özellikle Güneş Hanım, Melike Hanım, Murat Bey, Gökhan Bey’e ve tüm Oba Restoran çalışanlarına teşekkür ederim.

21 Nisan 2010

Ayna





Herkes kendine âşık aslında...

Herkes kendi güzelliğini gösterene âşık.



Hayyam ne demiş?

“Bir put demiş ki kendine tapana:

Bilir misin niçin taparsın bana?

Sen kendi güzelliğine vurgunsun,

Ben ayna tutar gibiyim sana.”



Birini sevdiğinizde ya da âşık olduğunuzda sizi size anlattığı için, kendi içinizde gördüğünüzü size yansıttığı için onu seviyorsunuz, âşıksınız aslında.

Anneden gelen sevgiyle sevilebilir bir evlat olduğunuzu görmek istiyorsunuz.

Çocuklarınıza iyi anne.

Eşinize iyi eş.

Sevgilinize iyi sevgili.

Patronunuza iyi çalışan.

Komşunuza iyi komşu.



Herkesin elinde bir ayna var aslında ya da herkes tek parça ayna.

Kime tutuyorsanız o aynayı, güzelliğini yansıtıyorsanız, sizi seviyor, âşık oluyor.

Ama tabii kötü görünen yanlarını yansıtacak şekil de tutuyorsanız, pek aşktan sevgiden söz edemiyoruz.

En çok o tarafları aydınlatıyorsanız hele.

Tamam, kimse mükemmel değil. Ama herkesin içinde mutlaka güzel bir taraf var. Gülüşü, sesi, bakışı, duruşu, susuşu...

Onları gösterecek şekilde tuttuğunuz zaman aynanızı, eksikliklerine, güzel olmayanlarına kendi elindeki aynayla bakabilir o.

Kişi kendini bilir zira...

Ki zaten sizin elinizdeki aynadan o yanlarını zaten görür o, uğraşa, zorla yansıtmaya gerek yoktur.



Kadın aynalanmak istiyor.

Güzel olduğunu görmek istiyor. Değerli olduğunu, vazgeçilemezliğini, herkesten farklılığını, sevgililiğini, özel oluşunu.

Öyle hissediyorsa hele.

Aynadan gördüğü ne?

İçinde yaşamak olmayan bir çift soluk göz.

Cildin yüzüne taşmış mutsuzluk, karalık.

Hareketindeki yavaşlık.

Ağzındaki tatsızlık.

Ruhundaki öfkeli sessizlik.

Belli belirsiz biri.



Kadın kendini göremediği zaman körleşiyor.

Eksiliyor.

Yetersiz geliyor hayata.

Kendine bile bitiyor.



Oysa kadın o değil. Kadın daha fazlası. Kadın daha mutlusu, cildi daha parlağı, ağzı tatlısı, içi kıpır kıpırı, gözlerinden hayat fışkıranı...

İşte bir gün, bir ayna tutucu gelip kadına bu halini gösterince,

“Aslında sen busun değil mi?” deyince, hele ki o ayna tutucu, kadının şimdiye dek biriktirdiklerinin tam karşılığıysa, düşüncesi, insanlığı, içi, dışı, hayatı, iletişme yetisi…

Ve biliyor musunuz ki, bu aynayı kimin tuttuğunun pek önemi yok…

Onu iyi gösterecek, kendisinde gördüğü bütün pırıltıları yine kendisine aynı pırıltıyla yansıtacak birinin adı önemli değil.

Ruhunda da kendisini görsün yeter.

O zaman sırsız aynaya bakmayı bırakıp, ışıltılı ayna tutucunun aynasına bakabiliyor kadın…



Adamlar bunu anlamaz, bilmez, kafa bile yormaz.

Çünkü tek ayna kendisidir ve sadece o aynaya bakılır.

Unutur ki o aynanın sırrı gitmiştir artık ve hatta tuzla buzdur.

Bin parçaya bölünmüş aynadan gördüğü minicik kadınlar mıdır bakıp mutlu olması beklenen?

O gördüğü kendisi değil.

Buna ikna edemez kimse.

Kendini biliyor o.



Erkeklerin böyle bir aynaya ihtiyaçları var mı bilmiyorum, belki var ama o müthiş ketumlukları, dillerindeki, gözlerindeki, kalplerindeki mühürleri bunu anlamamıza engel.



Aynası her daim kendi güzel aksiyle parıldayanlar, ayna sahiplerine “Yansıyabildiğim en güzel aynam” desinler mi?

Desinler.

Bir de o aynayı silip parlatsınlar, kendi aynalarıyla da onu ona göstersinler mi?

Göstersinler.



Bahar geliyor.

Aşk zamanı.

Güneşin aynalara vurup gözlerimizi kamaştırma zamanı.

Gözlerin kör olma zamanı.

Aşktan.

Kendimizden…



11 Nisan 2010

Kırmızı





Son zamanlarda kırmızıyı çok ama çok sever oldum. Niye bilmiyorum. İçimi ısıtıyor görünce. Kırmızı bir şeylerim olsun istiyorum hep.

Az önce bir film izledim.
My Blueberry Nights. Film kırmızı.
Sanırım yönetmen de kırmızıyı seviyor. Öyle olmasaydı; kanepeyi, küpeyi, kırmızı ışıkları, koltuğu, bilekliği, oyun kartlarını, pullarını, tokayı, tabelayı, anahtarlığı, tişörtü, çantayı, önlüğü, çiçeği, ruju, elbiseyi, abajuru, neredeyse filmin her sahnesini kırmızıya boyamazdı.

Kesin benim kadar seviyor.

Filmi bir arkadaşım önerdi. O izle dediyse, izlerim.
O sevdiyse ve “ben sevdim, sen de sev” dediyse severim.

Sevdim.

Jude Law'a bayıldım. Kalemim. Çok tatlı, sıcak. Arkadaşım olsun isterdim çok. Tabii sonra bana da âşık olmasında hiçbir beis görmezdim :-)

Norah Jones şahane. İnsan bu kadar güzel, bu kadar duru, bu kadar sahici, bu kadar dudakları güzel olamaz. :-)
"Utanır insan, böyle güzel olunur mu?" adlı şarkıyı ona gönderiyorum:-)

Böyle bir şarkı var, gerçekten:-)

Filmin adını neden “Benim Aşk Pastam” diye çevirmişler, çevireni çevirip sormak istedim:-)
Yahu “Yabanmersinli Gecelerim” işte. Kız gece gece gidip yedi o yabanmersinli turtaları. O yüzden de filmin adını öyle koymuşlar. Ne diye kafandan isim yazarsın? Hayret bişi. Bir daha görmeyeyim.

Film akmıyor, ağdalı az biraz ama izlemeyi aklınıza koyduysanız, Norah Jones, Jude Law ve kırmızı seviyorsanız, siz filmle akıyorsunuz. Yani akmak isterseniz akıyorsunuz.

Ben istedim.

Adamlar, kadınlar…
Gidenler, kalanlar…
Ümitle bekleyenler, başkasına tercih edilenler…
"Onsuz yaşayamayacağını düşündüğün birine nasıl veda edebilirsin ki?"
Evet, hala âşıkken, nasıl vazgeçebilirsin ki? Böyle diyen, âşık olduğu ve hala vazgeçemediği adamı başkasıyla gören bir kadın.

Ümitle kavanozda anahtarlar saklayan, her gece barda ona servis açıp bekleyen, dudağına yabanmersinli turtanın üzerindeki dondurma bulaşmış kadını uyurken öpen adam.

Üç kadın ve bir adam daha. Elizabeth, üç kadın ve bir adamın hayatına değiyor, bir yerlerde, bir sebepten...
Üç kadının ikisi birbirinden güzel.
Geri kalan birini sevmedim çünkü Jeremy'yi terk etti. Bulsun bakalım ondan bir tane daha. Bulamaz. Güzel de değil zaten.

Elizabeth güzel.
Ve Jeremy onu yine uyurken, üzerinde yabanmersinli turtadaki dondurma bulaşığı olan dudağından öptü.
Gördüğüm en güzel öpüşme sahnesiyle film bitti.

Filmin her karesi hem renklerle hem kelimelerle dantel gibi işlenmiş. Büyüleyici, durup düşündürücü. Edilen her sözü başa sarıp sarıp anlamaya, algılamaya, hazmetmeye çalışacağınız bir film.
Film müziğini hiç demiyorum. İzlerken dinlemeniz lazım. Sonradan edinmeniz hatta.
Tekrar tekrar dinleyip, daha da çok sevmek için...
Filmdeki iç seslerden birinin dediklerini okuyacaksınız aşağıda.
Ama öyle hemen anlamayacaksınız. Düğümleneceksiniz. Sindirmek için zaman isteyeceksiniz. Tüm zamanlar sizin. Buyrunuz. :-)

"Sevgili Jeremy,
Birkaç gündür insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğreniyordum. Başaramadığıma memnunum.
Bazen başka insanlara bizi tanımlamaları ve kim olduğumuzu söylemeleri için ayna kadar güveniriz.
Her yansıma beni biraz daha kendim yapar."

Hadi şimdi nasıl düğümlendiyseniz öyle çözülün. :-)


Filmin künyesi, resmi sitesi ve sizi daha fazla düğümleyecek diyaloglarının olduğu sayfası.
http://www.imdb.com/title/tt0765120/quotes


Yapım:2007 ~ Çin, Fransa, HongKong
Tür:Dram, Romantik
Yönetmen:Kar Wai Wong
Senaryo:Kar Wai Wong, Lawrence Block
Müzik:Shigeru Umebayashi
Jude Law ... Jeremy
Oyuncular:
Norah Jones ... Elizabeth
Chad R. Davis ... Elizabeth's Boyfriend (as Chad Davis)
Katya Blumenberg ... Girlfriend
John Malloy ... Diner Manager
Demetrius Butler ... Male Customer
Frankie Faison ... Travis
David Strathairn ... Ofcr. Arnie Copeland
Adriane Lenox ... Sandy
Rachel Weisz ... Sue Lynne Copeland
Benjamin Kanes ... Randy
Cat Power ... Katya (as Chan Marshall)
Michael Hartnett ... Sunglasses
Natalie Portman ... Leslie
Michael May

02 Nisan 2010

Siyah Atkım


Şimdi keşke çirkin, zevksiz, herhangi bir atkı olsaydı dediğim ama hiç de öyle olmayan bir atkı.

Artık boynumda olmayınca, niye sıradan bir atkı olmadığına ağladığım bir atkı.

Siyah atkım.



Annemin ve babamın neredeyse tüm kardeşlerinde kalp hastalığı var. İlaçlar, ameliyatlar, krizler, kayıplar… Böyle bir geçmişe sahip olunca insan korkuyor, kalbe dair sıkıntısı olunca; kalbime bir baktırayım, sonra piyango bana da vurmasın, diyor.



Gittim. Türk Kalp Vakfı’na. İyi ağırlıyorlar. Sistem de iyi işliyor.

Tetkiklerim yapıldı, sonuçları aldım, doktorla görüştüm.

Kalple ilgili her şeyin yolunda olmasına sevinerek çıktım doktorun odasından.

Hazırlanıp gideceğim, bir bakarım atkım yok! Aldım mı acaba? Almış olmam lazım, her dışarı çıkışımda mutlaka alırım yanıma. Yanıma ya da boynuma. Bazen başka atkı alırım, ama siyah atkımı da çantama koyarım.

Niye?

O çok güzel diye.

Niye?

Rengi benim sevdiğim renk diye.

Niye?

Onu bana annem ördü diye.

Ve onu yanıma alınca, annem de benim gittiğim her yere geliyor, hatta beni soğuktan koruyor, kötü her şeyden koruyor gibi geliyordu diye.



Atkım yok…

Doktorun odasına bakıyorum yok, elektro odasına, efor odasına bakıyorum, danışmaya soruyorum yok. Ben fellik fellik aranırken bir temizlik görevlisi gördü beni.

Anlattım panikle, dedim, ben atkımı kaybettim. Siyah atkımı.

Ama herhangi bir atkı değildi. Annem ördü onu bana ve annem artık yok.

Kadın hemen telefonumu istedi, ben temizleyeceğim burayı, bulursam mutlaka ararım sizi, dedi.

Tamam, dedim.

Üzüldüm çok ama ümidimi de yanıma alıp çıktım.

Bulur da arar belki, diye.



Gece karışık bir dolu rüya gördüm, bir dolu insan. Tatsız uyandım.

Ağlamaklı.

Siyah atkım yok. Boynum çıplak kaldı.

Üşüyecek ki hep üşürüm ben...

Hadi boynumu kapatacak bir şey buluruz.

Şu hissettiğim şeyin üstünü ne kapatacak?

Atkımla birlikte annemi bir daha kaybettim sanki.



İçimi ısıtırken boynumu da ısıtacak başka bir siyah atkı daha var mıdır ki?

Bence yoktur.

Vardı da.

Sanırım artık yok.

Aramadı kimse.

04 Mart 2010

Huysuz Şirin




Bazı insanlar vardır, onlara her şey karanlık...

Aydınlığın da karanlık noktasını bulanlardandır onlar.

Mutluluktan mutsuzluk çıkaranlar.



Hayatımın bir dönemi ben de onlar gibiydim, anlamak zor değil bu yüzden.

Her şey yolundaydı değil mi? Takacak, üzülecek bir şey yok. Hop, ben bir şey bulur, üzer ve üzülürdüm.

Hayatımdakiler mutlu olmaktan korkar olmuştu belki de. Nuray şimdi ne bulup da olay çıkaracak diye. Ne çekilmezmişim :-)

Tabii o zaman da kendime çekilmez geldiğimden olacak bir terapiste gittim.

Anlattım hallerimi.

"Neden mutlu olmayı hak etmediğinizi düşünüyorsunuz?" diye sordu.

Taş gibi ağır, buz gibi soğuk bir soru.

Düşündüm...

Evet. Ben bunu kendime söylemiyorum ama tam da öyle davranıyorum. Mutluyum ama arıza çıkarayım da mutsuz olayım. Hak ettiğim bu çünkü.

Terapistim elini uzattı. Tuttum, birlikte çocukluğuma gittik :-)

Gezdik, dolaştık, güldük, ağladık. Sonunda bulduk sebebi.

Size söyleyecek değilim tabii :-)



Sonra ufak ufak değişmeye başladım. Sakinleşmeye. Ufacık tefecik pireler için yorganlar yakmamaya.

Her gürültüden sonra içime kaçıp, günlerce sessiz kalmamayı denedim.

Mutluysam mutluyum demeyi, o ruh halinde kalmayı ve

uzun süre çıkmamayı öğrendim.



Aslında en önemlisi, ben kendimi sevmeyi öğrendim. Sonra geldi her şey.

Eğer hemen bozuluyorsa keyfiniz, en ufacık bir şeyde, en olmadık şekilde ve en mutluyken belki de; o kadar da iyi hissetmeyi hak etmediğinizi düşünüyorsanız, kendinizi yeterince sevmiyorsunuz demek zaten.

Kendinizi berrak sularda gördüğünüzde ve içinizi kendinize ısıttığınızda o berraklığınızın ve sıcağınızın değişmesini istemiyorsunuz.

Bu haliniz keyif vermeye başlıyor.

Kendinizi sevince, kimseye de izin vermiyorsunuz tadınızı kaçırsın.

Sınırlarınız oluyor.

Öyle herkes sınırınızı aşıp, sizi har vurup harman savuramıyor.

İzin vermiyorsunuz.

Azalıyor sınırlarınız içinde kalanlar ama olsun, yetiyor.



Bu hallerin arkasına da her şeye iyi bakmak geliyor.

Aydınlıkta sadece ışık görüyorsunuz.

Karanlık taraflar olsa da, gördüğünüz ışığı çevirip oraları da aydınlatabiliyorsunuz çoğu kez.

Etrafınızdakilerde ışığınızdan faydalanıyor.

Onların karanlıklarını da aydınlatır oluyorsunuz.

Öyle bir ışıklı gözlüğünüz oluyor işte.

Geniş geniş bakıyorsunuz, o da olur, bu da olur, insan varsa her şey olur, diyorsunuz.

Her şeye ışıklı gözlükle bakınca, gördüğünüz şer de olsa, vardır bir hayrı, diyorsunuz.

Beklediğiniz, istediğiniz olmayınca, elimden geleni yaptım, olmadıysa benim hayrıma, diyorsunuz.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını görüyorsunuz.





Tabii insan oluş baki; arada devrilebiliyorsunuz, devrik devrik kalıyorsunuz bir süre. Sonra kalkıp devam ediyorsunuz kaldığınız yerden. Hem de gözünüzde daha parlak ışıklı bir gözlükle.



Gözlüğü kara olanlar var.

İflah olmaz karamsarlar. Cümleleri ama'lılar. Siz anlatırsınız, başka bir açıdan baktırırsınız, "ama" diye başlar, kendi karanlıklarında kalmak için sizi ikna etmeye çalışırlar.

Bazen ışık vurur yüzlerine biraz.

Ama gözlerine gelmez çoğu kez.

Siz dönersiniz arkanızı, o yine karartır kendini.

Belki öyle doğmuş onlar. Belki onlar da bir terapist eli tutmalılar :-)



Yıllar önce kötü bir havada dolmuş bekliyoruz, bir burcu arslanla.

Dolmuş geliyor. Hem de boş. Ne şans değil mi?

Tabii canım.

Geçiyoruz, arka koltuklara kuruluyoruz. Arslanımdan ilk çıkan sözler:

Dolmuşun arka koltuğunda oturmaktan nefret ederim :-)

O anda Huysuz Şirin'i anlıyorum.

Her şeyden nefret eden Huysuz Şirin'i.

Aslında daha çok Şirin Baba'yı anlıyorum :-)



Zordur mutsuz insanlarla yaşamak.

Siz yağmurun bereketine şükrederken o camları kirlenecek diye sinir olur.

Siz "gezelim, görelim, uçalım, coşalım" derken, o "ne gerek var" der.

Siz iyilik görürken o kötülük görür. Üstelik baktığınız aynı yerde.

Ne tatlı dediğinizde, nesi tatlı canım, diye acıtır tatlınızı.

Zordur onlarla yaşamak.



Onlar mutlu mudur mutsuzluklarından, bilmiyorum. Belki başka türlüsünü bilmiyorlar.

Belki mutsuzlukla besleniyorlar.

Hep asık ve bezgin, renksiz yüzleri, yolunda gitmeyen işleri, hem kendileri hem başkalarıyla bitmeyen didişmeleri, mutlu olanlara sinir olan halleri ömürlerinden çalıyor. Ayrıca ciltleri kırışıyor, koşa koşa yaşlanıyorlar, türlü çeşit hastalanıyorlar...



Belki denge kuranlar vardır.

Belki değişen, dönüşen, başkalaşan.



Kayıplarımız denge kurduruyor, değiştiriyor, dönüştürüyor, başkalaştırıyor.

O zaman anlıyorsunuz kimseye kalmaz dünya.

Siz kalıp o gitmişken dank ediyor.



Durun bir düşünün şimdi.

Sevinecek ne çok şeyiniz var. Şükredecek.

İyi ki var, iyi ki öyle, böyle diyecek sayısız şey.



Üzüldükleriniz var, belki sizin dışınızda gelişti, belki sizin hatanız, belki onun.

Ama oldu bir kere.

Soruna saplanıp kalmadan çözüme göz kırpmak isteyen varsa, ışıklı gözlüğümü verebilirim :-)



Yok, kalsın diyorsanız, Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın sizi :-)

Ama iyi yapsın mümkünse :-)

23 Şubat 2010

Aynı Dili Konuşmak




Herkesin kafasında bir erkek modeli var.
Görüntüyü geçiyorum. Beden zahiri. Nasıl kadınlar o incecik, o güzelim, o narin hallerini yılların kucağına bırakıverip öyle geçiyorlar, erkekler de öyle.
Onlar gençleşmiyorlar biz yaşlanırken ya da zayıflamıyorlar biz kilo alırken.
Eş zamanlı olarak görüntülerimiz değişiyor.
Bu sebepten, bırakalım nasıl göründüğümüzü.
Nasıl davrandığımıza, nasıl hissedip, hissettirdiğimize gelelim.

Kadınların erkeklerlerden istedikleri bellidir.
Üstelik çok kadında ortak dil kullanır bu konuda.
Önce istenildiği gibidir sanki herşey. Mutludur iki tarafta. Ama olanlar olur, çocuk, aile, arkadaş, para, başka biri ya da kendileri, ille bir sebepten farklılaşır herşey.

Elimizde bizi mutsuz eden biri var, ondan nasıl mutluluk çıkarabiliriz?
Bir sebepten kalmayı seçmişsek elbette..

Kimi kadınlar artı eksi dengesi kurup, benden daha beterleri var, diye istemekten, beklemekten vazgeçer.
Elindekinin ona verdiklerini görmeye çalışır. Olduğu gibi kabul eder herşeyi.
Bazen kabul eder ve vazgeçer, bazen kabul eder vazgeçmeden mutlu olmanın yollarına bakar.

Vazgeçmeden mutlu olmanın yollarına bakan kadınlar hayatlarını mutlu olarak tamamlayacaklar.
Diğerleri bitmek bilmez bir debelenme içinde, değiştirmeye çalışarak, hayatındaki erkekten bay mükemmel yaratmak için çalışıp çabalayacaklar.
İlişki de kadın da erkek de hırpalanacaktır.
Ne değişen bir adam, ne de adamı değiştirdi, tam da istediği gibi biri haline getirdi diye mutlu olan bir kadın olmayacaktır ortada.

Allah erkeği yaratırken aman çocuğum bak, bu kadın milletinin istediğini yapmaya gelmez, mutlu olurlar, bir de seni mutlu ederler falan, hiç uğraşma, bak işine, bildiğini oku. Kulağını tıka kadınına, burnunun dikine git, duyma sen onu, falan mı dedi acaba? Genetik koduna bunu mu nakşetti? :-)
Ama allahım, sen de biliyorsun, adam kadının dediğini yapınca, kadın adamı gerçekten mutlu edebilecek kıvama geliyor.
Hani sen bir gel ben 10 gelirim, modeli oluyor.
Bunu neden anlamıyor erkekler?

Kadınla sakin konuşmak, onu düşman bellemeden söylediği her şeye hayır, yok, olmaz, yanlış, benimki doğru falan dememek..

Ara sıra kadını dışarı çıkarıp, onunla yalnız, özel, başbaşa bir akşam geçirmek, sohbet etmek..

Kadın konuşurken gözünün içine bakmak, ilgiyle dinlemek, anlattıklarıyla ilgili sorular sormak...

Arada sırada eve kadının sevdiği bir yiyecekle ya da çiçekle gelmek.

Kadını özel hissettirmek.

Hayatında olduğu için şanslı olduğunu söylemek, kendisi için yaptıklarını gördüğünü, bildiğini ve taktir ettiğini dile getirmek.

Kadın hastayken şefkat göstermek. İlaçlarını takip etmek, bir bardak suyla vermek, yatağına yemek getirmek.

Çocuklarına şefkatli, sevgili, sabırlı bir baba olmak.

Özellikle arkadaşlarının ya da ailesinin yanındayken sevgisini göstermekten çekinmemek, orada yokmuş gibi davranmamak.

Hep kendisini haklı çıkarmamak, başka doğrular, başkalarının da doğruları olabileceğini kabul etmek.

Mükemmel olduğu inancına sarılmamak, hata yapabilme lüksü olduğuna, üstelik hata yaptığında kabul ederse bunun daha da yüksek bir davranış olduğuna inanmak.

Karısının yaptığı herşeyi önemsemek, takdir etmek.

Karısına, karıcım, sevgilim, aşkım, hayatım, hatta abartıp, hayatımın anlamı falan demek :-)

Karısını dinlemek, anlamak. Ama anlamak, yanlış anlamamak...

Dostluk göstermek, aynı takımda olduğunu unutmadan, en ufak bir tartışmada karşı takımın azılı taraftarı olmadan konuşmak, çözmek.

Çözüme odaklı olmak, soruna saplanıp kalmamak.

Romantik olmak, romansın şekli bile öğretildiği halde üç maymunu oynamamak.
Erkekler bilmez bazen kadın ne ister, ne bekler.. Durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan ne istediğimizi, ne beklediğimizi, neyle mutlu olduğumuzu anlatmamıza rağmen neden üç maymunu oynarlar, anlamak mümkün değil.

Sevgi? Ooo çok seviyorlar canım.
Peki kadına görünen?
Hiç.

5 Sevgi Dili diye bir kitap okumuştum yıllar önce, yazarı Gary Chapman.
Kadın ve erkeğin farklı diller konuştuğunu anlatıyordu.
Maalesef ki bu 5 dili aynı anda konuşamayanların evlilikleriyle çevrili sağım solum..

Bakın nelermiş bu 5 dil..

1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temas.


Benim konuştuğum dil 1,2 ve 5.
Hizmet davranışlarına bayılmıyorum ama konuştuğum diller anlaşılıyorsa düşünebilirim:-)
Bana hizmet edilmesine hiç ses çıkarmam bu arada :-)

Armağan konusu zor iş..
Takip ediliyor olmam lazım, neyi seviyorum, neyi hayal ediyorum bilinmeli..
Aslında diğer dillerin öğrenilmesini armağan olarak da kabul edebilirim:-)

Sizinki?
Ve tabii en önemlisi hayatınızın ortağı da sizinle aynı dili konuşuyor mu?
Denk düştünüz mü yani..

Evet deyin lütfen, lüütfeeen :-)
Öyle çok ki birbirinin dilinden bihaber olan..
Hani evet derseniz biraz sevinirim demiştim :-)

10 Şubat 2010

Çocuktan Önce- Çocuktan Sonra




Çocuğun evliliklerde dönüm noktası olduğuna inanırım.
Ya birleştirici ve yapıştırıcı olur, ya da uzaklaştırıcı.
Ya da ortada bir yerde tutar ama başladığı yerde duramaz evlilik.
İlle yol alır, bir yerlere doğru.
İlişki sağlam ve aşklıysa, yol aldığı yer farklı da olsa, yine de renkli ve eğlencelidir.
Tersi durumlarda çocuktan sonraki evlilikler türlü çeşit sorunlarla boğuşabilir.

Şimdi...
Çocuktan önce ve çocuktan sonra diye ikiye ayırdığım dönemi bir gözden geçirelim bakalım. Ya, yok canım, diyeceksiniz ya da evet evet işte aynen öyle oldu.

Ç.Ö
Eşler birbirine odaktır. Paylaşılan anlar çoktur, romantiktir, eğlencelidir, kalitelidir.
Sinema, tiyatro, yemek, çocuğa bakacak birini arama stresi olmadan özgürce planlanabilir.

Ç.S
Eşler çocuğa odaktır.
Paylaşılan anlar azdır, kalitesizdir, kesintilidir. Romans mı? :-)
Sinema, tiyatro, yemek. Birinden biri planlandı diyelim. Gitmeden önce, çocuğun siz yanında olmadan başına neler gelebileceği düşünülür, bir güzel strese girilir.
Bakıcı ayarlayıncaya kadar göbeğiniz çatlar. Anne ve kayınvalide kapısı çalınır önce, neyse ki onlardan biri her zaman kurtarıcınız olur. Çocuklarının birlikte vakit geçirmelerine razı ve isteklidirler zaten.
Hem torun baldan tatlıdır. Fırsat kollanmaktadır onlarla yalnız kalabilmek için.
Ayarlandı mı bakıcımız? Harika. Aklınız nispeten rahat, gider izlersiniz filminizi, yersiniz yemeğinizi. Ama seksen kere telefon etmekten kendinizi alamazsınız o ayrı. Çünkü siz yokken çocuğunuz uyuyamaz, yiyemez, hep ağlar falan diye düşünürsünüz. Azıcık delisinizdir. :-)
Çocuklarını emin ellere teslim edemeyenler için baş başa plan yapmak gerçekten zor ve sancılı bir süreçtir...
Birlikte vakit geçirilemeyince de aradaki mesafenin aralanması bir parça normaldir.


Ç.Ö
Tatilin düşüncesi bile keyiftir.
Bavulunuzu hazırlarsınız, çıkarsınız yola, varırsınız tatilinize. Deniz, kum, sevgili kabilinden kocanız ve siz ve aşk tabii.
İster yüzersiniz, ister şezlongunuzda güneşlenirsiniz, ister kitap okurken uyuyakalırsınız.

Ç.S
Tatil fikri bile sizi germeye yetebilir:-)
Çocuğunuz bebekse ayrı bir stres, yürümeye başlamışsa ayrı. Ancak 10 yaşından sonra eh, artık biraz rahatlayabilirsiniz, denebilir.
Yoksa tatile gitmeden koca bir bavul eşya, kendinizinkinden ayrı tabii.
Arabaya eşya taşıyan kocadan her defasında aynı serzeniş; ülke mi değiştiriyoruz, nasıl bir bavul sayısı bu, nasıl bir ağırlık? Oysa orada kocadan tek bir şey talep edilmez çocuk için, çünkü neredeyse çocuğa dair evdeki tüm konfor tıkıştırılmıştır bavullara!
Ayrıca yeme problemi zaten her zaman annenin ense mesafesinden takiptedir. Yemeyen çocuk zordur, yorucudur.
Koca zaten sevgililikten çıkmıştır ya da çıkarılmıştır. Yeni sevgili çocuktur iki taraf için de.
Öyle kafana eseni yapamazsın tatile geldim, diye.
Çocuk güneşte kalmayacak fazla.
Kremlendi mi?
Kumda oynuyor, ay su alıp götürecek şimdi!
Tamam şimdi kafasına güneş geçecek.
Bak çocuklar nasıl itip kakıyor çocuğu, çocuuuum, gel bakiim annenin yanına. Bir daha izin vermeyeceğim bak kumda oynamana, tak şu şapkayı kafana diyorum!
O yüzmek ister, siz yatmak istersiniz. Kitap okumak, güneşlenmek hayal. Kocayla arada çocuk yüzünden didişirsiniz.
Zaten yeri gelmişken söyleyeyim, çocuğa kadar hiç kavga etmeyen bir çift olabilirsiniz. Ama size garanti veriyorum, ilk kavganızı çocuk yüzünden yapacaksınız :-)
Hem de ne ateşli, ne ateşli :-)

Ç.Ö
Eşler kendilerinden sorumludur, hadi belki birbirlerinden.

Ç.S
Ben hep şunu derim özellikle anne için; bir kadının rahmine bebek düştükten sonra kadın için artık başka bir hayat başlamıştır. Hayatının sonuna dek artık sorumlu olacağı, asla vazgeçmeyeceği, gece gündüz onu düşüneceği, asla bencil olamayacağı biri giriyor hayatına. Yeni bir film başlıyor artık. Hayat sadece onun değil.
Filmin adı: Yaşamak iki kişilik.
Tamam, babalar da belki dahil edilebilir bu filme ama onlar yardımcı oyuncu bence.
Kadın; ana karakter, başrol oyuncusu.
Üstelik rölünü en iyi oynayan olmalı, verilebilecek tüm ödülleri hak ediyor olmalı. Kanından, canından, ruhundan, içinden çıkan birini taşıyor dünyaya...
Sonrada elinden gelenin en iyisini yapmaya çabalamakla geçiyor ömrü.
Güzel ama yorucu, bitmeyen bir süreç...

Ç.Ö
Kahvaltı ve yemek saatleri kesintisiz ve uzun zamanlara yayılabilir türdendir.

Ç.S
Kahvaltı ve yemek saatleri kesintilidir ve mümkün olan en kısa zamanda bitirilmesi gerekir. Minik bebeği olan bir anne çayını alsa sıcak içemez, yemeğini sıcak yiyemez, derler :-)
Doğrudur. Üstelik öyle bir ayarlarlar ki, tam sofraya oturduğunuzda ses verirler; bırak yemeği falan, gel benimle ilgilen!
İlgiye doymaz o minikler zaten :-)

Ç.Ö
Aklınıza eseni, aklınıza estiği anda yapabilirsiniz. Çantanızı, ceketinizi alır çıkarsınız.

Ç.S
Aklınıza eseni, aklınıza estiği anda yapamazsınız. Çünkü çocuğunuzun yemek ve uyku saatleri vardır. Onlara sadık kalmak istersiniz, denge bir kere bozuldu mu, düzeltmek zordur. Çantanızı, ceketinizi alıp çıkamazsınız. Çünkü o çantaya konacak şeyler var ya, oooo, hazırlarken bile günün yarısı geçebilir:-)
Maması, biberonu, emziği, bezi, vitaminleri, yedek kıyafetleri vs.. Ağır bir çanta ve bebek arabasıyla düşersiniz yollara. Eksizsiz çıkmışımdır inşallah, bişey unuttum mu acaba, soruları arasında çıkarsınız evden.

Ç.Ö
Arkadaşlarınızla bir arada olmak eğlencelidir. Tasasızdır, düşünmeden, gerilmeden, rahat, tatlı zamanlardır.

Ç.S
Arkadaşlarınızla bir arada olmak biraz gerginlik verir artık. Hele evde başka bir çocuk varsa... Bebekse evdeki, ortaktır konular; oooo, sabaha kadar sohbet edersiniz minikleri uyuttuktan sonra. Yok yaş farkı varsa, çocuk gürültü ediyorsa, bebeği habire kucaklamak istiyorsa, çocuk gripse, bebeğin civarında dolanıp hapşırıyorsa falan.. Geçirdiğiniz saatlere neşeli saatler diyemezsiniz. Gerilirsiniz, bebek uyumamakta direniyorsa ve ağlıyorsa zaten, hadi gidelim evimize de rahat rahat uyusun der, kalkar dönersiniz kös kös...
Ha çocuklar aynı yaştaysalar bu defa da kavga etme olasılıkları yüksektir. O da başka beter bir durumdur. Bazen çocuklar kavga eder iki dakika sonra barışırlar, anneler tatsızlaşır bu defa.
Oysa çocuklar unuttu gitti yahu!
Büyük olmakla çocuk olmak arasındaki fark bu:-)

Ç.Ö
Eşinizi kapıda karşılarsınız, öpersiniz, sarılırsınız. Sohbet edersiniz saatlerce. O işe giderken arkasından bakar, el sallar hatta pijamalarına ve yastığa bıraktığı kokuyla içinizi ısıtırsınız o gittikten sonra bile. O kadar âşıksınız ve bunu hissedecek bol zamana sahipsiniz yani. :-)

Ç.S
Artık eşinizi kapıda karşılamak hayaldir. O geldiğinde ya bebeğinizi emziriyor, ya altını değişiyor olursunuz. Uzaktan bir hoş geldin diyecek haliniz ve içiniz varsa dersiniz, demezseniz zaten o gelir yanağınıza bir öpücük kondurur. Ama hepsi o :-)
Sarılmalar, uzun uzun öpüşmeler uzay boşluğundan el sallıyor olur size.

Ç.Ö
Geceleriniz renklidir, özgürdür, heyecanlıdır, rengi kırmızıdır...

Ç.S
Geceler kesintilidir, tedirgindir, uykusuzdur ve bebeğe odaklıdır. Dar zamanlardır.
Rengi bebek rengidir:-)


Yazdığım şekilde yaşanmamış olabilir Ç.Ö-Ç.S dönemi. Kişilere ve ilişkilere özel farklılıklar elbette vardır.
İki çocuklu ve aşkları dorukta olanlar var.
İki çocuklu ve eşleri neden odunluğun doruğunda dolaşıyor, diye merak edenler de:-)
Çocuktan önceki düşünceli, nazik, aşklı adam yoktur artık.
Çocuktan önceki sevgilisi, sonra karısı haline geliyorsa, artık tek kişi yerine iki kişi sevilip merak ediliyorsa, sevgi ve ilgi ikiye bölünüyorsa…
Değişim kaçınılmaz belki.
Ha bir de, bazı kadınlar sevgililiğin yanında çocuk da olurlar evliliğin ilk yıllarında. Ama kendi çocukları olunca rol kaptırırlar. Anne olmak zorundadırlar, çocukluğu çocuk yapacaktır artık.
Çocuk gibi davranan, hisseden, hatta bazen öyle konuşan kadınları sever bazı erkekler, güçlü ve hami görürler kendilerini yanlarında. Otorite onlara bırakılmıştır, aktif rol ondadır. Kadının pasif oluşu hoştur onlara falan..
Ama sonra, çocukla birlikte kadın idareyi ele alır, çocukluktan uzaklaşır, mantıklı, kontrol delisi, romansdan uzak, çocukla ilgili her türlü kararda son sözü söyleyen, baskın, otoriter birine dönüşerek adamı pasifize eder.
Alın size çocuktan sonra kocaların değişim sebeplerinden biri daha:-)

Bu konu uzundur, derindir. Açıldıkça açılır insan.
Kapanmaya doğru adım atmak için son söz şunları diyeyim:
Bahsettiğim şekilde yaşanmayan, rahat, evliliğin başında neyse, çok az bir iki değişimle aynı tatla devam eden evlilikler var.
Çocuk rengi, kırmızıyla birleşip görülmemiş güzellikte bir renge boyayabilir ilişkiyi.
Çocuğun yetiştirilmesi konusunda anne-baba ortak görüşteyse...
İlişki sağlam temellere kurulmuşsa...
Taraflar anne baba olarak kadınlığı-erkekliği unutmaya yüz tutma yolunda değillerse....
Çocuk sahibi olmanın tekliğini ve şahaneliğini yaşayacak ruhsal sağlığa sahiplerse...
10 çocuk da yapsalar, evlilikleri Ç.Ö-Ç.S diye keskin hatlarla ikiye bölünmez.

Evli, çocuklu ve hala kadın-erkek anne babalara selam, çocuklarına öpücükler diyerek konuyu kapatıyorum :-)

01 Şubat 2010

Bana "Hayır" de



Arkadaşımsın çünkü.
Ya da komşum,
Ya da yakın akrabam,
Hayır diyebilmelisin bana..

Yapacağın başka bir şey vardır,
Başkasına söz vermişsindir,
Belki canın hiiiiç istemiyordur benim istediğim ya da teklif ettiğim şeyi..
Hayır de bana.
Diyebil.
Alınmıyorum, kırılmıyorum, kişisel algılamıyorum..

Rahatlık, lüks, huzur.
Düşünme, ne düşünürüm diye.
Bişeycik düşünmem.
Sen işine, keyfine bak, nasılsa yaparız, yapmasak ne olur ayrıca?

Ha ama tabii, bana zamanında, içinden geçtiği gibi, dürüstçe de diyeceğini.
Bekletmeden, adabınca yani.
Gerisini boşver.

Ben de senden aynı rahatlığı istiyorum.
Hayır diyeyim istemeyince.
Diyebileyim.
Kırılma, alınma, kişisel algılama.

Evet, "evet" duymak güzeldir.
Ama ben "evet" kadar "hayır" duyduğumda da mutlananlardanım.
O kendi istediğini yapıyor diye.
Hele de iyi hissediyorsa yaptığıyla..

Daha ne olsun canım.
Hayır yani :-)

22 Ocak 2010

Bana gitar çalıyor..




Sanki oturduk bir yerde.
Bir o, bir ben.
Bana şarkılar söylüyor.
Bodrum Bodrum diyor.
Buselik makamına.
Sarı laleler.
Sesi çatlıyor arada. Nota kaçırıyor, gitarı da sesi de takmıyor kimseyi. İçinden geldiği gibi, işte yanındaki bana söyler gibi.
Nasıl hoşum, nasıl tatlıyım.
Kulağım, ruhum...
Evet evet, kulağıma söylüyor, ruhuma.

Yıllar önce birine aşık oldum. O da bana.
Gitar çalardı o da.
İşte şimdi söylenen şarkıyı.
Güllerin içinden...
Yabancıydı ama Türkçe konuşmaya çabalıyordu benimle.
Yarım yamalak, sevimli Türkçesiyle söylerdi bu şarkıyı bana.
Tarihime kazındı şarkı.
Duydukça tatlı bir hüzne sarmak için içimi...

Nasıl güzel bu ses. Nasıl sevdalı.
Gitarın her teli ne nazlı, hem ne kararlı...
Alsın götürsün, nereye istiyorsa oraya.

Mazhar Alanson bana gitar çalıyor.
Kitabının arasına sıkıştırmış şarkılarını.
Şarkılarının hikayesini, kendi hikayesini, çocukluğunu, gençliğini anlatmış.
Komikliklerini, hüzünlerini, deliliklerini.
Çizdiği resimleri almış, yıllar yıllar öncesinin cansız hayallerini koymuş.
Farklı, denenmemiş, eğlenceli, sıradışı bir kitap.
Aslında kitap demiyor. Bir şey.

Adı her ne ise..
Samimi, sıcacık, hesapsız, kitapsız...
Mazharolmak.

Kitaplığımda sevdiğim kitaplar arasında nazlı nazlı duracak bu bir şey de...

Gözyaşlarımızı bitti mi sandın, diyor en son.
Tüm şarkılarını dinledim.
Bitti.
Gözyaşlarım da.

Erkeklerin İşi Kolay



Giyinme konusunda canım..

Bir kot, bir tişörtle yazı geçirebilirler..
Bir kot bir gömlekle de kışı..

Erkek olsaydım, kesin sayısız kotum, sayısız değisik renk ve modelde tişörtüm olurdu..
Hepsi de o kadar olurdu yani.

Kadınların işi zor.
Yok yakası bağrı açık-kapalı, yok askılı, yok uzun kollu, pırıltılı, düz, arkası açık, ipli, yazılı...
Efendim, etek uzun-kısa, elbise askılı, uzun, mini,
Ayakkabımız dolgu topuk, ince topuk, önü açık-kapalı..

Ha erkeklerin bir de takım elbise olayı var ama onlar da topu topu 4 parça ve şekil şemal belli, tamam oynarsın üstünde, farklı bir tarz çıkar ama işte pantolon, ceket, kravat, gömlek. Sıkarsan bir de cepken giydirebilirsin :-)

Klasik ve genel olarak düşünüyorum ben tabii..
Erkekler için de çesitlilik var ama bizim kadar çıldırtıcı değil yani..
Onlar bu yüzden kolay alısveriş yapıyor ve kadınların bunca didiklemesini anlamıyorlar.
Saatlerce bakın, dön dolaş. Onu beğenmez, bu olmaz...

Çeşit çok biz napalım?

Uzun zamandır kendim için alışveriş yapmıyorum.
Doğrusu kıyafet alışverişinden de pek hoşlanmıyorum. Mağazaya girmemle çıkmam birdir. Beğendiğim birşey olursa hemen denerim, olursa alır çıkarım.
Denemeden asla almam.
Almayacağım şeylere de bakmam.
Öyle saatlerce mağaza gezeyim, vitrin bakayım hallerim yoktur pek..
Alışverişsevengil kadınların yüz karasıyım denebilir bu durumda:-)

Ben yemek alışverişine bayılırım:-)
Alacağım bir şey yoksa da gider market dolaşırım, yine de ufak tefek bişeyler alır çıkarım falan..
Terapi gibi gelir..

Erkeklerin giyinmelerinden yemek alışverişine nasıl geçtim bilemedim...
'Sürekli yemek yiyip hiç kilo almak istemeyenler' grubunu destekliyor oluşumdan olmasın?:-)

Herkesle Başka



Bir arkadaşınız ya da komşunuz sizi çok komik buluyor.
Yanında hep espri yaparsınız..

Birisi, kimse işte...
Sizi beceriksiz ve sakar buluyor.
Her boy çam devirirsiniz onun yanında. Eliniz ayağınıza dolaşır..

Birisi de sizi karamsar buluyor.
Onunlayken arabesk olursunuz.

Rüküş bu kadın diyorsa, ona göründüğünüzde rüküş, yok çok şıktır fikrindeyse model gibi hatun.

Hiç olmadığınız kadar feminen mi hissediyorsunuz? Emin olun o öyle görüyor sizi. Yoksa siz her zaman öyle hissetmiyorsunuz yani.

Sevildiğinizi de hissedersiniz çok net. Sevilesi olduğunuzu anlarsınız bir kere daha.

Ama tam tersini duymak da mümkündür. Sizi sevmiyorsa hissedersiniz. Hani yıldız barışmaz der ya. Öyle küs küs durursunuz.

Artık karşılaştığım insanların hakkımda ne düşündüklerini biliyorum :-)

Tabii sık sık komik, feminen, sevilen, neşeli, şık ve becerikli olduğumu düşünenlerle karşılaşmayı temenni ediyorum:-)

Çocuklar ve Arkadaşları




Arkadaş çocukluk yaşlarında önemlidir.
Sırf çocukken değil, her yaşta kıymetlidir, anlamlıdır, olmazsa olmazdır.

Çocuklukta arkadaşla küsülür, barışılır, tekrar küsülür, tekrar barışılır:-)
Saftır, sevgilidir, komiktir bazen..
Çocuk arkadaşlar birbirlerine zarar vermez, olur arada itişme kakışma ama geçer gider işte..
Hatta anneler birbirine girer bu yüzden,konuşmazlar falan ama çocuklar o arada tekrar oyuna dalar, çocuk olmakla büyük olmak arasındaki farkı gözüne sokarlar insanın :-)

Çocukluk arkadaşının zararsızlığı, gençliğe geçildiğinde korku vermeye başlar..
"Arkadaş seçimi çok önemli"
Bunu duyarsınız her yerde..
Çocuk eğitimi kitaplarında, "çocuklarınızın kimlerle arkadaşlık ettiklerini bilin, ailelerini tanıyın" dendiğini okur, annenizden "aman çocuğum, çocuğunun arkadaşlarına dikkat et" sözünü duyarsınız her daim..

Neden önemlidir gençlikteki arkadaşlıklar?

Gençken, büyümeye başlarken, yanımızdaki arkadaşlarımızı yol arkadaşımız gibi görürüz..
Onlar bizi en iyi anlayandır, dilimizi en iyi konuşandır. aynı müziği dinler, aynı dünyada yaşarız.
Güldüklerimiz aynıdır, nefret ettiklerimiz de.
O ne diyorsa doğrudur.
Anne babanın dediklerine kulak tıkadığımızda duymak istediğimiz onların kelimeleridir.
Yaptığımız yanlışın yanlış olduğunu göremeyen yaşdaşlarımız, yandaşlarımızdır.
Dedikleri doğrudur, yaptıkları, giydikleri, gittikleri, aldıkları, verdikleri...
O kadar derindir ki bağımız, göbeğimiz bir kesilmiş gibi, "o uçurumdan atsa kendisini, sen de mi atacaksın?" der annelerimiz arkadaşa dönük yüzümüzü her gördüğünde..
Evet diyecek kadar da deli cesaretliyizdir:-)

Arkadaş sigara içer, biz de alır içeriz, o yapıyorsa doğrudur.
Anne baba anlatmış, o kadar örnekler vermiş.
I-ıh, arkadaşı en doğru.
Anne baba bilmiyor hiç bir şey.
Eski kafalı, baskıcı, benim için her şeyin en doğrusunu bidiğini sanan sabit fikirli!

"Sırrını söyleme sırdaşına, sırdaşın söyler sırdaşına" der anne.
Çocuk duymaz..
"Bu çocukla dolaşma, iyi biri değil bu, kötü alışkanlıkları var, iyi demiyorlar onun için" der,
Çocuk arkadaşına bakar, annesine bakar bir de...
Annesine gıcık olur, arkadaşına daha bir sıkı sarılır.
Çünkü anne hiç bir şey bilmez..
Her şeyi kötü görür.
Her daim onu en sevdiği arkadaşlarından etmek için kötü kötü senaryolar yazar.

Çocuk kördür.
Çocuk göremez, anlamaz, bilemez.
Ne doğru, ne yanlış.
Ona göre arkadaşı dünyanın en iyisidir.
Bir dolu şey paylaşmıştır. Hem annesinden daha çok anlar kendisini, iyi bir dinleyicidir, fikirlerine saygılıdır.

Evdeki baskı, her daim onu yap, bunu yap'lar, arkadaşında yoktur...
Ne yaparsa yapsın hep güler yüz, hep açık bir kapı vardır orada.
Tercih sebebidir.
Yaşdaş olmak sebebiyle dünyaları eştir, ait hissederler o dünyaya.

Arkadaş her yaşta önemlidir.
Fakat nasıl bir aileye mensup olduğu, kişiliği, onun arkadaş çevresi, kendi yaşadığı yer, alışkanlıkları vs. gençlikte çok daha önem kazanıyor.

Siz çocuğunuza iyi eğitim verdiğinizi düşünseniz de…
Ailesinden iyi eğitim almamış, bin bir sebepten maalesef ki anne babaların içini acıtan bir hayatı tercih etmiş, küfür, sorumsuzluk, saygısızlık, gibi kavramları giyinmiş çok sayıda arkadaş arasında "anormal" gibi duran çocuğunuzdan endişeleniyorsunuz.
"Sanki onlar normal, ben anormalim" diyen çocuğunuzdan acaba o da bir gün "normal" olur mu diye düşünüyorsunuz ekşi ekşi.

Bulduğunuz her fırsatta onun özel olduğunu,
Sahip olduğu erdemlerle ne kadar gurur duyduğunuzu,
Her zaman kendisi olmanın onu farklı bir konumda tutacağını,
Sıradan olmamanın tadını çıkarmasını,
Herkese eşit mesafede durup, kimseye farklı muamele yapmamasını fakat sınırlarını belirgin ve görülür şekilde çizmesini,
Elinde kriterleri olmasını ve seçimlerini bu kriterlere göre yapmasını,
Herkesten öğrenecek bir şeyi olduğunu ama öğrendiklerini doğru yerde doğru zamanda kullanabilme yetisini edinmesini,
Kalp kırmamasını, saygıyı, dürüstlüğü, sorumluluk duygusunu vs. vermeye çalışırsınız..

Bu çabanızın boşa gitmeyeceğini düşünür, çocuğunuzun hep anormal (!) kalmasını dilersiniz.
Çocuğunuzun arkadaşlarını ve ailelerini tanımaya çalışmak, çocuğunuza arkadaşının sağladığı konforu; anlaşılmayı, dinleniyor olmayı, saygıyı, her türlü paylaşımı, korkmadan, çekinmeden her şeyi anlatabilmeyi, ne yaparsa yapsın her zaman elini tutabilecek mesafede olduğunu bilmesini sağlayıp, bu güveni verdikten sonra, "arkadaş" ailelerin korkulu rüyası olmaktan çıkar mı acaba?

Yoksa her şeye rağmen çocuklar, arkadaş çevresindeki yanlışları göre göre, yanlışı doğru gibi algılamaya başlarlar mı?

Anne olmak ne zordur.
Ne çok sorusu vardır...
Anne sorar durur, elinden geleni yapar ama zamana bırakır her şeyi...
Olması gerektiği gibi.

mi?

:-)

Sor işaretli annelere selam olsun.
Soruları cevap bulsun.
Cevapları doğru olsun :-)

10 Ocak 2010

kırıldımnoktacom




Nil Karaibrahimgil yapmış bu siteyi.

Giriyorsun, neye kırıldığını yazıyorsun.

www.kirildim.com

Neye yarıyor bilmiyorum ama benim için iki satır yazmama yaradı.

Kırılmakla ilgili, artık kırılmamakla ilgili.



Yıllar yıllar önce çok kırılgandım ben. Ota tüye, herkese. Kolaydı kalbimi kırmak, gözlerime aynı anda yaş doluşturmak.

Kalbimde hissederdim bir şeylerin tuzla buz olduğunu, böyle minik bi sızı falan duyardım.



Liseyi Ankara'da okudum ben. Ailemden ayrı, sevgilimden, arkadaşlarımdan, evimden, okulumdan ayrı.

İnsan tanımadığı insanlar içinde olunca daha bir güvensiz, daha bir ürkek oluyor.

Kocaman bir okul, ben nokta kadar ortasında.

Herkes birbirini tanıyor, bir ben yabancıyım, tek başımayım.

Zaman geçiyor, biraz kaynaşıyoruz okuldakilerle.

Ama tabii ben zırhsızım. Ruhum çıplak.

Bilerek, bilmeyerek söyledikleri, yaptıkları her şey değiyor.

Biri bir şey diyor mesela, dönüp gidiyor arkasını. Kasıt yok belki, sıradan bir laf, bir hareket.

Ben anında gözleri yaşlı, kalbi sızılı küçük bir kız oluveriyorum.

Kendime kızmayı da bilmiyorum öyle olduğum için. Kızayım, sorgulayayım da kendime geleyim.

Öyleyim sadece. Kabul etmişim kendimi.



Sonra İstanbul'a geliyorum. Ailem de taşınıyor buraya.

Bir dolu tatsızlık yaşıyoruz. Tatsızlık demek tabii çok hafifletici.

Kalp kırıklığından daha derin bir şeyler yaşıyoruz ailece.



Zaman geçiyor. Çalışmaya başlıyorum. Bir dolu insan tanıyorum haliyle.

Ailede yaşadığım derin batıklar hala hassas küçük kız olmamı sağlıyor. Yani değişen pek bir şey yok. Hala kırılabilirim kolayca.

Safça, bazen aptalca şeylerle ağlayabilirim.



Daha da zaman geçiyor.

Hayatımda birçok yenilik oluyor, birçok kişi benimle yürüyor.

Zaman içinde ve en nihayetinde öğreniyorum kırılmamayı.

Kendime güvenimi kazanıyorum çünkü, kendimi sevmeyi öğreniyorum, değerimi biliyorum. Kimseye beni incitecek mesafede durmuyorum.

Uzaklaşıyorum biraz. Uzaktan bile görünüyor ama kendim için ne düşündüğüm.



Bir gün başka bir gurbete yolum düşüyor. Yine aileden ve tanıdık her şeyden uzağım.

Ama kırılgan küçük kız değilim artık.

Kocaman kadınım. Derisi kalınlaşmış, artık kolay kolay gözüne yaş doluşmayan, bir parça hissizleşmiş.

Bir şeyler olup bitiyor.

Normalde kalbimin kırıklığının dışarıdan duyulabileceği kadar büyük ve yüksek sesli bir şey oluyor. Hiç hak etmediğim.

Gerçekten de gözlerim dolmuyor. Ama böğürerek ağlıyorum gece gece.

Ağlıyorum, kızıyorum, kırılıyorum.

Geçiyor.

Bitiyor.

Fişi çekiyorum.

Buz kesiyorum.



Zaman geçiyor.

Hala kızıyorum ama kırılmıyorum.

Unutmuyorum çünkü o kırgınlığı. Tüm zamanlara yayılacak kadar etkili olduğunu düşünüyorum çünkü.

Hak etsem, tamam. Çabucak erir içinde. Ama değil.

Saçma, anlamsız, budalaca, terbiyesizce hatta. Yakışmayan halde.



Gün geliyor, o güzel değil de, bu güzel deniyor.

Diyen biliyor bunu ancak.

Sen de diyorsun ki, niye ki?

Anlamsız iki üç cümle daha ediliyor ardından.



Sonra gidip kırıldımnoktacom'a diyorsun ki.

Kırıla kırıla kırılacak bir şey kalmadı.

Yandı, bitti, kül oldu içimdeki tüm kırılgan camlar.

Şişe dibi kalınlığında cam döşedim kalbime. Yok, hatta cam da değil.

Bir güçle yüklenip onu da kırabilirler. Sen ne kadar istemezsen de, yol kat ettim desen de, an gelir kıracak kadar yakınına gelirler.

Beton.

Evet beton.

İçimdeki yumuşak, verimli, sevgili toprakta arada iki minik papatya biter, döner yüzünü güneşe.

O papatyalar tanığım olur yaşıyor olduğumun.

Hala yaşıyordur içim. Küçük kırılgan kızın külleri durur içimde. Küllerimden doğarım arada, papatyalar yeşertirim işte...



Diyeceğim odur ki:

Kimsede beni kıracak kadar güç kalmadı gayrı.

Verdiğim tüm güçleri aldım geri.



He-maaaan

Güç bende artık!  :-)



Durum bundan ibaret.


Okuyamıyorum



Aslında kitap okuyamıyor olduğumdan söz edeceğim ama okuyamıyorum deyince ilaç prospektüslerini okuyamıyor olduğum aklıma geldi:-)

İlaçların ne işe yaradıklarını bilmek isterim. Prospektüse bakarım mutlaka.
Yaklaşık bir yıl önce, hastayım, doktorun yazdığı ilaçlardan birinin prospektüsünü aldım, bakıyorum.
Bakıyorum ama göremiyorum.
Yakına getiriyorum kağıdı, ı-ıh!
Uzaklaştırıyorum, yine göremiyorum.
Dedim, kör oldum.. Yakını da uzağıda göremiyorsam neyi görüyorum bilemedim, nasıl görüyorum ya da :-)
Bi göz doktoruna gideyim de söylesin bari.

Kitap okuyamıyorum, evet. Diyeceğim bu aslında. Ama göremediğimden değil. Yazı puntoları henüz okuyabileceğim ebatta.

Elime aldığım her kitabın başına aynı şey geliyor bu aralar.
Önceden başucumda en az iki kitap olurdu. Uyumadan önce mutlaka okurdum. Mutlaka ama...
Bir sayfa, iki sayfa, sayfalarca..
Şimdi?
Alıyorum elime bir kitap, birkaç sayfa okuyorum, ille bir kusur bulup bırakıyorum. Bunda mantık hatası var, ne saçma.
Bu tarihi, hiç sevmem, sıkılırım, odaklanamam.
Bunda çok fazla isim var, kayboldum.
Çin'de geçen birkaç kitap var ama artık onları da sevmiyorum. Hep aynı.
Bu da fena değil ama mitolojiye daldı, ı-ıh, sevmem.
Ay bu iyi gidiyordu ama hayalet mayalet, hay allahım!
Bu da aşk anlatıyor, ama sıradan, bildik, sanki eskiden aynısı yazılmış üstelik..
Off...
Neden okuyamıyorum artık?

Bir kitap elimdeyken saydığım sayamadığım seksen sebepten yarısında bırakıp kitaplığıma koşuyorum, başka bir tane okuyabilir miyim, diye.
Aldığım her kitap aynı sona uğruyor..
Durmuş olabilirim. Bazen okursunuz okursunuz, artık alamazsınız. Ara vermek gerekir.
Zaten okumak da istemez bünye. Olmuştur bana da.
Ama bu defa öyle değil.
Ben istiyorum da okuyamıyorum.

Ne çok eğlenirdim oysa, ne çok severdim.
Çantamda bile taşırdım kitabımı. Bir yerde sıra beklerken, otobüste giderken, uçakta, bankta, plajda her yerde okurdum.

Kendime okuma saatleri ayırırdım, kitabımı alıp yatağıma uzanmak, kapıları kapatmak, televizyonu açmamak, tepe lambamı açıp, kitabın kişileriyle oradan oraya gitmek, o duygudan diğerine geçmek ne harikaydı.

Elimdeki son kurbanın adı Monte Kristo Kontu :-)
En son kitaplığa geri koyma kararı almıştım, vedalaşacaktım onunla da..
Ama bir şans vermeliyim artık.
Bu kadar naz niyaz..
Gözlerim prospektüsler gibi kitap puntolarını da seçemeyecek, göreceğim günümü:-)

Anı Sandığı



Evin sağı solu hatıra dolu.

Ortaokuldan beri yazdığım günlüklerim.
Derslerde arkadaşlarımızla birbirimize yazdığımız notlar.
Minik minik hediyeler, sevgiliden gelen, ayrılıkta geri verilmeyen..
Aşklı mektuplar, notlar...
Takmadığım, giymediğim ama derin anlamı, anısı olan takılar, giysiler..
Benim için özenle, sevgiyle hazırlanmış sevdiğim şarkıların CD'leri, Yunanca, İngilizce, Türkçe...
Yıllar önce babacığıma aldığım traş makinesi..
Anneme ait giyecekler, eşarpları, hırkası, gece lambası, cüzdanı, kahve fincanları..

Fotoğraflar, fotoğraflar...

Bunların hepsini bir yerde toplamak istiyorum..
Aslında keşke özel bir oda olsa. Sandığa sığamayacağımı düşündüm şimdi.
Askılara assam kıyafetleri.
Fotoğrafları duvarlarına.
Raflarda hediyeler dursa.
Girip girip dolaşsam geçmişimde.
Dokunsam hepsine tek tek.
İçime çeksem herşeyi, herkesi, bütün mutlu anılarımı...
Koklasam, koklasam...
Sonra dönüp hayata karışsam tekrar...

08 Ocak 2010

Sürpriiiiz!




Yok yok, benim size verebileceğim sürprizli bir haberim yok. :-)
Yapılan sürprizlerden söz edeceğim. Yaptıklarımdan, yapacaklarımdan.

Sürpriz yapmak Türk Dil Kurumu sözlüğünde "Birini şaşırtan, sevindiren ya da üzen bir olayla karşılaştırmak" diye anlam bulmuş.

Allah baba bana sevindirerek şaşırtabilmem için ruhuma sürpriz geni koymuş, eli bol davranmış sağolsun.
Ama aynı Allah baba 3,5 ay içinde anneciğimizi yanına almak suretiyle sürpriz yaptı bize. Üzüntülü bir sürprizdi tabii.
Ama ben şimdi tatlı sürprizlerden söz edeceğim.

Bu geni benden önce anneme vermiş sanırım. Ondan da bana geçmiş.
Öyle tatlı hikayeleri vardı ki annemin. Dinledikçe mutlanırdı insan.
Öyle çok insana eli değdi, öyle çok yüz güldürdü ki.
Birkaç yıl önce köyüne gitmişti. Karşı evin bahçesinde bir çocuğun bisiklete bindiğini görmüş. Başka bir çocuk da bisikletli çocuğu izliyormuş imrenerek. Hatta bi tur versene bineyim, demiş, çocuk vermemiş falan. Küçük çocukceyiz öylece bakar olmuş bisiklete. Tabii annem bu, dayanır mı hiç çocuğun o haline?
Dolmuşa atladığı gibi şehre gidip kenarda bekleyen çocuğa bisiklet alıp gelmiş :-) Çocuğun şaşkınlığını ve sevincini görmeyi çok isterdim! Annemin içindekini tamamen hissedebiliyorum, o ayrı.

Annemin daha ne hikayeleri vardır… Bayılırdı sürpriz yapmaya. Birşeyi sevdiğini ya da almak istediğini söyle, ertesi gün elinde, senindir.
Sırf bize değil, komşusuna, akrabalarına hatta tanımadığı kimselere…

Birkaç yıl önce çok mutlu olduğum ve umarım mutlu ettiğim bir sürpriz yapmıştım eski bir arkadaşıma.
Plak sevengillerdendi arkadaşım. Kayıp bir plağı vardı bana bahsettiği. Plağı bir arkadaşı almış dinlemek için, sonra bir daha da görmemiş. Bunu duyar duymaz gözlerim parladı. Oleey, sürpriz yapmak için fırsat!
Hemen Taksim'e gidildi. Tek tek sahaflar dolaşıldı, incik cincik bir gün boyunca plak arandı ve bulundu. Süper! The Alan Parsons Project grubunun The Turn Of a Friendly Card idi aldığım plak, balık hafızam bana oyun etmiyorsa..
Zamanı geliyor, plağı veriyorum, şaşırıyor, mutlu oluyor, ben de mutlu oluyorum.

Biraz zaman geçiyor üstünden, nette dolaşırken kayıp plaklı grubun İstanbul konseri olduğunu görüyorum. Al işte nefis bir fırsat daha :-)
Arkadaşıma diyorum ki, 3 Mayıs günü benimle Taksim'de buluş.
O da diyor ki, tamam.
Sürpriz yapmak için sürprizlere açık birinin hayatınızda olması eğlenceli bişey.
O gün gelmeden tabii ki hemen yer ayırtıyorum.
O gün geliyor. Taksim'de buluşuyoruz ve konserin olduğu mekana gidiyoruz.
Nereye gittiğimizi bilmiyor. Ne o soruyor, ne ben söylüyorum.
Benim söylememem normal tabii, o da heyecanı artırmak için sormuyor işte. Aferin.

Gidiyoruz mekana. Bi köşede bekle bakiim sen, diyorum. Gidip gişeden biletleri alıyorum. Yanına geliyorum ve bileti veriyorum ona. Bilete bakıyor şaşkın şaşkın ve ta taaaam!
En sevdiği grubun konserine gelmişiz. Çook şaşırıyor, çoook mutlu oluyor. :-)
Ben de ondan çok.

Dün de başka bir arkadaşıma aynı sürpizi yaptım:-)
Bir yıl önce birlikte bir oyuna gitmiştik. Oyun sonrası konuştuğumuzda Yıldız Kenter'e bayıldığını ama hiç oyununu izlemediğini ama çok istediğini söylemişti.
O günden beri Yıldız Kenter'in sıkı takipçisi oldum:)
Bir süre yoktu herhangi bir hareket. Bir ay önce sitesinde gördüm Kraliçe Lear adlı oyunun biletleri çıkmış! Oleeeyy!! :-)
Hemen aradım, yine yer ayırttım.
Ona da 7 Ocak akşam 19:00'dan sonra benimsin, ona göre, dedim.
O da tamam, dedi ve bir şey sormadı:-)
Ne uysal arkadaşlarım var yahu:-)

7 Ocak ve saat 19:00 geldi.
Gittik Kenterler tiyatrosunun önüne. Tabelayı gördü.
Aaaa, dedi.
Yaaa, dedim, hem de kimin oyununa geldik biliyor musun?
Yıldız Kenter'in! :-)
Sesi titredi sevinçten.. İçi titredi, hissettim :-)
O da daha dün Müşvik Kenter'i görmüş bir alışveriş merkezinde ve içinden geçirmiş, keşke Yıldız Kenter'i ya da Müşvik Kenter'in bir oyununu izleyebilsem, demiş.
Şaka gibi! :-)
Arkadaşıma benim için de bir iki "keşke" demesini rica
edeceğimdir :-)

Oyunu ikimiz de çok sevdik. Oyun sürerken bir ara dedim, ya ne kadar iyi hissediyorum, ne çok eğleniyorum şu anda:-)
Hem kendi içimdeki huzur ve sevinç, hem arkadaşımın hissettiğinin bana geçirdikleri.. Harika bi geceydi :-)


Bana sürpriz yapılmasını da seviyorum. Ama iyi takip edilmem lazım. Neyi sevip sevmediğimin bilinmesi lazım. Neyi istediğimin, hayal ettiğimin..

Hayatımdakileri takip etmek sevindiriyor beni.
Gözleri parlayarak söylediklerini aklıma yazmayı, planlar yapmayı hain hain:-)
Günü geldiğinde onlardan çok heyecanlanmayı ve çocuk gibi sevinmeyi.

Yenileyici, yaşadığının altını çizici, heyecanlı bişi...

Sürpriz yapmak kişiye, ihtiyaçlara ve duruma göre değişkenlik gösterir elbet ama eğlenceli yöntemler de vardır elbet..

Size yapılan ya da sizin yaptığınız unutulmaz şahanelikteki sürprizleri paylaşırsanız belki ben de onlardan sebeplenebilirim :)
Sevindirdiğime ve sevinmeme katkınız olur..

Bugün hayatınızın en bi mutlu sürprizi yapılsın size diyeyim, ve huzurdan çekileyim :-)

21 Aralık 2009

Aşk, aşk, aşk...





Gloria Jean's cafedeyim.

Gazetelerimi aldım.

En sevdiğim, deniz manzaralı masaya geçtim, fındık aromalı kahvemi sipariş ettim, bekliyorum.

Üst kat sessiz ve kimsesiz olduğu için orada oturmayı tercih ediyorum ve fakat bu defa pek sessiz değil.

Benimle birlikte bir çift daha var. Genç bir çift.

Hoş bir kız, hoş bir adam. Sevgili pozu veriyorlar bana. Öyleler de galiba.



Kahvemi beklerken gazetelere göz atıyorum. Özet geçiyorum ama. Çünkü kahvem gelince kulağımda müziğim de olacak. Keyif yaparak didik didik okuyacağım.

Beklerken bizim sevgililerin konuşmalarını duyuyorum ister istemez. Ne kadar sessiz konuşsalar da, kelimeleri kulağıma doluşuyor.



Kızın yüzü tatsız. Neşesiz bir hali var ama güzel.

Adamın arkası dönük ama karşısındaki aynadan yüzü görünüyor.

Kaçamak bir bakış atıyorum. Hoş adam.



Güzel kız ve hoş adam hararetli hararetli konuşuyorlar. Aslında sakin ve tatsız duruyorlar ama mevzu hararetli.

Klasik; kadınsı, erkeksi...



Kız diyor ki, sen son zamanlarda çok isteksiz görünüyorsun.

Adam diyor ki, hayır sana öyle geliyor.

Kız diyor ki, yok, var sende bir şey, ben anlıyorum...

Adam diyor ki, öyle bir şey olsa niye geleyim buraya?

Kız diyor ki, gelmesen daha iyiydi, öyle bir soğuk duruyorsun ki. Sen zaten bana değer vermiyorsun, beni hep eleştiriyorsun...

Adam diyor ki, haydaaaaaa :-)

(Tam olarak hatırlamıyorum bunu dediğini ama böyle demesi lazım yani:-) )

Kız devam ediyor:

-Sen o mesajı atmakla iyi etmedin!

-Hangi mesajı?

-"Yine ne oldu?" dediğin mesajı. Yani ben o kadar sorunlu biriyim ki, devamlı arıza çıkarıyorum, bu yüzden diyorsun ki, "yine" ne oldu?

Adam derin bir of çekti:-)

Senin sorunun şu, dedi. Devamlı benim için kelimeler üretiyorsun, söylemediğim şeyleri söylüyorsun ya da söylediklerimden kendine göre anlamlar çıkarıyorsun. Ama düşündüklerin benim düşündüklerim değil.



Kahvem de nerede kaldı?

Hayır, çabucak gelse de işime baksam.



Konuşmaya devam ediyorlar kırık dökük...

Ben gazeteye vermeye çalışıyorum kendimi. Arada gidiyor kulağım misafirliğe.

O dakikaya kadar adamın tarafındayım.

Ah şu kadınlar, falan diyorum.

Kızı gidip sarsmak istiyorum. Bu kadar alıngan olma, güven kendine. Deme öyle şeyler, bana değer vermiyorsun falan.

Adam hoş, bak gelmiş yanına, kendinden sorunlar üretip durma, diyorum.



Adam alıyor sazı.

Şunu dediğini hatırlıyorum:

“Mesela geçen gün aradın, bana dedin ki, arkadaşlarımla alışverişe gidiyorum.

Şunu diyemez misin? Arkadaşlarımla alışverişe gidebilir miyim?”

Ta ta ta taaaaam...

İşte o anda adam gözümden bir yıldız gibi kayıyor.

Gözlerimi deviriyorum, Oh my God! bakışı atıyorum çaktırmadan :-)

Diyorum, kaç kızım. Sevgiliyken izin istemeni isteyen adamdan hayır gelmez.

Tamam, hoş adam ama olsun, sen kaç.



Sonunda kahvem geliyor. Kulaklığımı takıyorum, müziğim, kahvem ve gazetelerimle keyfime dönüyorum.



Tabii ki duyduklarım üzerine düşündüm, arada bir okuduklarımdan koparak.

Bir ara baktım, gitmiş bizimkiler. Artık ayrı ayrı mı gittiler, kız adamın üstüne sıcak kahve mi döktü, adam kızı tokatladı mı da öyle gittiler, bilmiyorum :-)



Niye böyle oluyor?

Niye bu hale geliniyor?

Niye adam kadına soru sordurtuyor?

Güvende hissettirmiyor, rahat ettirtmiyor, kalbini sıkıştırıyor, niye?



Ne olacak bu kadınla erkeğin hali?

İlk başta el ele göz gözeyken, sonra neden bir dolu sorun çıkıyor?

Başladığı gibi devam etse ölür mü aşk?

Aşk! Sana diyorum, duymazdan gelme beni!

Öle öle ölecek yanın kalmadı zaten. Kime gitsen sonuna kadar zorluyor ille canını alıyorlar yani... Bıkmadın mı? Otur oturduğun yerde. Girme kimselerin gönlüne. Kıymetin bilinsin de pamuklara sarsınlar seni biraz. Senin adına üzülüyorum billahi.



Şimdi, bir anlasalar...

Bir kere, kadın kendine güvenecek. Sevilmeyi hak ettiğini bilecek. Sevildiğinden gram şüphe duymayacak. Çıkan arızaların yolunu, 'sen beni yeterince sevmiyorsun'a çıkarmayacak.

Niye yeterince sevmesin? Sen sevilmeyecek biri misin? Sorun sende değil ki, onda.



Sen emin ol kendinden ama şapkan önünde olsun.



Gerçekten yapılanı, söyleneni hak etmediğini düşünüyor musun?



Sen de arıza çıkarmış olabilir misin?



Durduk yere ya da adam hiç de öyle düşünmediği halde, öyleymiş gibi hissettiriyor musun?



Devamlı eleştiriyor musun?

Değiştirmeye çalıştığın şeylerin değişmediğini görsen de, yine de üstüne gidip söylüyor musun aynı şeyleri?



Adam mükemmel olsa da, sana harika davransa ve hissettirse de, kendi içindeki kimliklerinle baş edemeyip, med-cezir oluyor musun?

Dengesizliğin dibine vuruyor musun?



Her şey iyi ve yolundayken durduk yere sorun çıkarıyor musun?



Adama devamlı olarak, şunu yapmadın, böyle demedin, beni sevdiğini söylemedin, beni sevseydin bunu yapmazdın'larla suçluyor musun ve hiç aklında yokken ona 'ya, acaba gerçekten sevmiyor olabilir miyim?' sorusunu sordurtuyor musun ona?



Habire ayrılalım deyip, adamın aklına karpuz kabuğu düşürüyor musun?

Sen ayrılalım dedikçe, o sana, ben senden asla vazgeçmem, tamam senin dediğin gibi olsun, diyor, denemeye, çabalamaya devam ediyor mu?



Sen her minik kavgada ayrılalım dedikçe, adamı ayrılığa hazırladığını biliyor musun?

Gün gelip hiç beklemediğin bir anda o sana “ayrılalım” diyor mu?

'Ama hani vazgeçmem demiştin' dediğinde, senin ona sıraladığın sorunları o sana sıralıyor mu?



O zamana kadar sen kaçıyor, o kovalıyorken, senin bin bir çeşit kaprisinle uğraşırken, sana deli gibi âşıkken, her sorunu çözebileceğinizi düşünürken, trafiğin yönü değişiyor mu?

Bu defa o kaçıyor, sen kovalıyor musun?

Çözümsüz problemlerin bir anda en kolay denklem haline geliyor mu? Panikleyip, pişman oluyor musun?

Deliler gibi geri istiyor musun onu?



Soruları bırakıyorum. Bundan sonra olanlara bakıyorum.

Aynı şeyler bir milyon kere tekrarlandı. Kangrene döndü ilişki.

Denenecek her şey denendi, elden gelen yapıldı ama kadına yetmedi.



Bundan sonra ne oluyor?

Adam buz kesiyor. Kadın yanardağ. Her zamankinden daha da yangınlı aşkı.

Aşklı adam gidiyor, yerine ruhu uzaya kaçmış bir şey geliyor. Evet, bir şey. Anlaşılmaz, çözülmez, şaşırtıcı, tanınmaz bir şey.



Kadın adamın her türlü halini özlemeye başlıyor.

Kızdığı, aramadığı, sinirlendirdiği, beklettiği, delirttiği, hissettirdiği her türlü mutsuzluğu bile özlüyor.

Adam gözünde kanatsız meleğe dönüşüyor.

Suçladığı, kızdığı her şey buharlaşıyor. Aman da şusu ne harikaydı, aman da ne iyi biriydi'ler çıkıyor bulandırdığı suyun yüzüne.

Elinde kocaman pırıltılı, ışıltılı pişmanlık ve yanında da bonus derin bir özlem kalıyor.



Adamın inadı inat.

Kadın ne yaparsa yapsın yumuşamıyor.

Genelde adam kendini alıp ıssız bir adaya kaçıyor.

O ana kadar önemsemediği tüm sorunların içine atıyor kendisini. Kadına başka ne sebep söylesin? Neden bir anda buz dağına dönüştü? Hani onca âşıktı, ondan başka kadın yoktu dünyada?

Başka sebepler bulmalı.

İşim, aşım, ailem, arkadaşım, para, pul...

Bir anda dünyanın en dertli, en sorunlu insanı oluyor.

Kendime yetemiyorum, aşka nasıl yeteyim, nutukları atıyor...

Seni seviyorum ama sevmek yetmiyor, diye saçmalıyor.



Kadına anlamsız geliyor söyledikleri.

Seviyorsak her şeye yeteriz.

Dalgalıysa girdiğin deniz, birlikte boy ölçüşürüz dalgalarla, eninde sonunda çıkarız karaya. Dalgakıranlar yaparız birlikte, yok ki yapıp başaramayacağımız şey sevince.



Ama yok, siz balıksınızdır o güne kadar. O deniz.

Sizi masmavi, taptatlı, ılık, sakin sularından çıkarıp karaya atarak nefessiz kalmanızı izlemeyi tercih ediyor.

O, yüzerek kendi ıssız adasına kaçıyor, sırt üstü uzanıp gökyüzünü izlemek için.

Sessiz, sedasız, dilsiz, kalpsiz.



Ne yaparsanız yapın eskisi gibi "biz" olamıyorsunuz. Asla uzlaşmıyor, asla ses vermiyor. Sanki hiç yoktunuz. Hiç "bir" olmadınız.

Sanki onca güzel değildiniz. Aşkınız, senkronunuz, o en sevdiğiniz ortak diliniz, birbirinizden başka kimsede bulamayacağınıza inandığınız her şey ama her şey sanki hiçbir şeydi.



Tutku, asla vazgeçmem'ler, aşk, özen, ilgi...

Bunların hepsi gün geliyor, bir varmış bir yokmuş oluyor.



Adamların üstüne bu kadar gitmeyeceksiniz.

Hiç birinin aşkına sonuna kadar inanmayacaksınız. En bitimsiz, eşsiz olduğunu düşündüğünüz aşk bile gün geliyor bitiyor hem de kadının marifetiyle bitiyor.



Adamlar da etten kemikten. Onların da tahammül sınırları var.

Onlar düzler. Kıvrımsızlar. Oyunsuzlar. Gel-gitsizler. Basitler.

Biz karmaşıklaştırıyoruz, sarmaşığa doluyoruz.

İlişkiyi, kendimizi, onu, aşkı...



Ha, arkadaşlarınla çıkmadan önce benden izin al, diyenleri bir kenara ayırıp, yüzlerine bile bakmıyoruz:-)

Ama ellerinden geleni yapıp, yine de size yaramayanların saçlarını okşuyor, sırtlarını sıvazlıyoruz.

Arada ıssız adalarına uğrayıp bir iki yiyecek bırakıyoruz.

Bak hatun üzülüyor, seni geri istiyor deliler gibi, gel bir şans daha ver; bak hatalarını anladı, dersler çıkardı, ezberini yaptı, dönmeni bekliyor ümitle, özlüyor, ağlıyor falan diyoruz.

Biraz acındırıyoruz. :-)

İkinci şans verenlerdense, siz gittikten sonra sırt üstü yattığı yerde biraz düşünüyor, aşkını yeniden yeşertiyor, buzlu kalbini ısıtıyor, eritiyor ve dönüp geliyor size... Kaldığınız yerden devam ediyorsunuz, eskisinden daha mükemmeliyle.



İkinci şansa inanmayanlardansa hiç şansınız yok.

O kadar anlattık, aklını çelmeye çalıştık, erisin aksın dedik.

Ama o çoktan buzdan heykel olmuş, kendini kara gömmüş halde adasına demirlemeyi tercih ediyor.



Pişman olmuş, hatasını anlamış, kendisini, her şeyin öncekinden daha mükemmel olacağına inandırmış ve hazırlamış bir kadından mahrum, dışı gibi içini de soğutmaya çalışan bir adamı görüyorsunuz.

Issız adasında.

Üzülüyorsunuz haliyle. Çünkü "biz" olmanın ne olduğunu biliyorsunuz. Tekliğin saçma soğukluğunda üşüyorsunuz.

İşte yazık olan bir aşk daha, diyorsunuz. Gariban aşkın arkasından için için ağlıyorsunuz. Kesmiyor, dışınızı da yıkıyor gözyaşlarınız.



Ben gazetemi okurken çekip giden ikiliden kadın olanına bunları demek isterdim.

Hoş desem de demesem de adam şimdiye kadar duyduğum, gördüğüm, okuduğum ve az önce yazdığım ve bir dolu hikâyede olduğu gibi belki de çoktan çekip gitti.

Zaten kızın dediği gibi, bir şey vardı onda, isteksiz görünüyordu... :-)



Ahhh, ah...

Ne diyeyim...

Bir kadın, bir erkek.

Be kadın, be erkek!

Bir aşık olun, bir mutlu olun gözünüzü seveyim. Üzmeyin birbirinizi, anlayın, özen gösterin, sorgusuz sualsiz, bekletmeden sevin bir...



Bana biriniz göstersin aşkın bitimsizliğini.

Adını lekeleyip durmayın güzelim aşkın.



Bakın, size evlenin, iki de çocuk yapın diyeceğim, göreceksiniz gününüzü :-)

Aşk meşk hak getire.

Hak da getirmez bak söyleyeyim.

O aşka kıymet verenlere yardım ediyor :-)



Bir sonraki kahve keyfimde etrafımda aşklı birilerini görmek istiyorum.



Her nerede yaşatılıyor ve yaşanıyorsa Gloria Jean's Cafe'nin üçüncü katına gelsin:-)



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...