Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

26 Nisan 2012

Kelime Oyunu'nda Harika Yarışamadım:-)



Ben bu yarışmayı yattığım yerden izliyordum.
Akşama doğru yayınlanıyordu o zamanlar.
Uzatıyordum ayaklarımı.
Bakıyordum, Ooo..Ne kolay!
Tak tak hepsini biliyorum.

Nasıl katılıyorduk? Yazayım bakayım, maksat renk olsun.

Yazdım, bir kaç gün sonra aramasınlar mı?
O gün de hastayım,köhür köhür öksürüyorum. Bronşit olmuşum fena halde.
Dedim, "Ben hastayım, öksürüyorum. Yayında sorun olabilir, gelemiyorum söylediğiniz tarihte.
İptal edelim ya da size uyarsa erteleyelim."
Telefonun öbür ucu, tamam o zaman haftaya alalım sizi, dedi.
Randevulaştık.
Haftayanın günü geldi.:-)
Allah’ım nasıl heyecanlıyım!
O gece kıyafet bakıyorum ne giyeceğim diye...
Almıştım ama yine de en iyi neyin içinde hissederim, ona bakıyorum.
Saat 02:00.
Gece tekrarını izliyorum. Sorular soruluyor, ben göz ucuyla bakıp şap! diye cevabı yapıştırıyorum, çoğunda hiç harf çıkmadan...
Diyorum, süperim vallahi.
Ve fakat sabaha kadar uyuyamıyorum. Saatlerimiz sabahın altısını gösteriyor, ben cin!
İki saat kadar tilki uykusu uyuyup uyandım yine..
Sonra tekrar uyukladım yarım saat. Uykusuzluğun kitabını yazarım o kadar kötüyüm.
Evden çıkarken de biraz gerildim.
Oraya gittiğimde nemrutun tekiydim.
Tatsız, uykusuz, neşesiz, gergin ve heyecanlı.

Benim süper yüksek hallerim vardır.
Öyle günlerimde herkese sataşırım, komiklik yaparım, şarkılar söylerim, içim dışım kelebek gibi, uçarım, coşarım falan... Daha yaşıyor görünürüm, daha algılı, daha aklım başımda:-)
Ama o gün algım kapalı, uykusuzluğun esaretindeyim, yorgun hissediyorum, felaket gerginim.
Sonuç normal yani:-)

Yarışma başladı, ben arkada oturuyorum. Sıramı bekliyorum kuzu kuzu..
Yarışmacıların sorularının neredeyse hepsini biliyorum. Süper!
Sıra bana geldi.
Geçtim.
Gerginlik had safhada.
Başladı yarışma.
Dakika bir gol bir!
Cevabı bilmiyorum, hemen harf istemem lazım. Ben öylece duruyorum.
Neyse bir zahmet uyandım, harf istedim ama o arada o çok kıymetli saniyeler aktı tabii. :-)

Yarışma devam ediyor. Ben kendimde değilim. Baktığımı görmüyorum, duyduğumu anlamıyorum, algılayamıyorum, Nasıl saçma bir haldeyim!
Ama halimin saçmalığını o anda idrak edecek durumda değilim.
Bir ara İhsan Varol kaç puanda olduğumu söylüyor. Ama buraya dikkat, adamcağıza boş boş bakıyorum ama iç sesim konuşuyor.
"Yarışma bitecek hala 500 puanda mıyım ben?" :-)
Sonra cevabı "ayırt" olan bir soru var. Sunucu bu soruda beni bir güzel kalaylıyor ama ona da renk vermiyorum çünkü başka bir âlemdeyim ben, beden orada ama ruh başka yerde:-)
Vallahi ya öyle garip bir duygu ki... Sen sen olmuyorsun.
Neyse.
Sorular akıyor.
Adam bir yerde diyor ki parala kendini şurada, yine birinci olamayacaksın. Buna karşılık gelen laflar ediyor yani:-)
Çünkü bilmem ne hatunun puanı şu. Ulaşmam imkânsız.
İşte o an yıkılıyorum.
Ama göstermiyorum. Gerginlikten yüzümde mimik yok:-)
Aslında ne hissettiğimi hatırlamıyorum tam olarak. Ama yarışmayı kazanma umudumun bittiğini hatırlıyorum doğal olarak. :-)

Neyse yarışma bitti.
Öyle bir kasmışım ki... Nasıl bir yorgunluk çöktü bir anda.
Ama tabii derin bir nefes aldım, rahatladım bitti, diye.

Evet, klasik ama tam bir yarışma gerçeği. Ne evde izlemeye, ne sıra beklerken izlemeye benziyor, orada yarışmak başka bir şey. Hatta geçenlerde yarışmacılardan biri demiş ya, koltuk sendromu araştırılsın diye, evet işte bir şeyler oluyor orada.
Çok heyecanlanıyor insan, bildiğini de unutuyor... Hele heyecanlı bir kişilikse ki aslında ben öyle değilimdir, sakin görünürüm ama kameralar beni geriyor:-) Başka biri oluveriyorum. Birkaç yarışmaya daha katılmıştım. Hatta yarışma gülüydüm bir aralar. O televizyon senin bu televizyon benim yarışıyordum. Üstelik hepsinde de aynı gerginliği yaşıyordum. Kendime kastım mı varmış neymiş? :-)
Söylemesi Kolay, Kenan Doğulu'nun saçları uzunken sunduğu program:-) Oradan iyi para kazanmıştım ama:-)
Efendim, Tarık Tarcan'lı Çarkıfelek, finale kalmıştım ama hiç harf çıkmamıştı. Ben de müneccim değilim sonuçta:-) Bilemedim tabii.
Olsun, televizyondan, müzik setine, tencere takımından fırına bir dolu eşya almıştım:-) Finale kalmak da bir şeydi o zamanlar.
Birkaç programa daha katılmıştım ama yaşlı hafızam hatırlamıyor pek. Zaten bahsettiğim yarışmalar da tekerleğin icadından önce neredeyse:-))
Kelime oyunu 3 yıllık sadece...


Yarışmaya dönersek...
Yani çok zor sorular varmış. Bilmişim birazını.
Çok kolay olanlar gözüme gözüme sokulduğu hatta artık ortaya çıktığı halde bilememişim.
İşte gözüme perde indiği anlar o anlar:)
Algı sıfır, bakıyorum görmüyorum, birleştiremiyorum falan:-)
Derin derin nefesler almışım, suratım mahkeme duvarı gibi... Kaskatıyım. Belli oluyor yani. Gerçi ben kendimi tanıdığım için belki öyle geliyor. Tanımayan birine normal gelebilirim belki ama içimdeki fırtınalardan haberin var mıokuyucu? :-)
Bu arada yarışmanın tarihindeki tüm harfleri ben almışım büyük ihtimalle:-)
Yahu, dur bir anla, çöz, baktın daraldın o zaman harf iste değil mi?
Yok.
Harf lütfen, harf lütfen.
Başka bildiğim yok:-)
Ay zaten saçlarımı da fönlemişler, yüzüme düşüyor habire, onları geri itiyorum falan..
Yani bu kadar çok mazeret üreten bir yarışmacı görülmemiştir herhalde:-)
Tam bir yerim dardı oynayamadım durumu:-p

Yarışmayı izledikten sonra dayıcım aradı.
"Kızım tebrik ederim seni. Bir kere cesaretinden için aferin...
Sorular zordu, ben de çoğunu bilemedim. Ama zor soruları bildin sen."
İşte çok güzel görünüyordun, falan dedi... Ay dayıcım dedim, ağzından bal damlıyor, sağ ol :-)
Uğradığım hezimetin yükünü dayım hafifletti diyebiliriz :-)

Yarışmanın gece tekrarını da izledim, daha bir hoşuma gitti. İlkini izlerken kendime sinir oldum haliyle... Ama yani öyle yahu nasıl bilemedin bu kadar kolay soruyu falan demeyin kimseye. Bilemiyor işte. “Alnı açık” kelimesinin çıkan harfleri A L N I A _ _ K olmasına rağmen bilememişim. O kadar yani:-) Anlayın artık durumu:-)
Ay bir de posta koyuyorum nasıl soru bu, diye.
Bakınız: Beden dilim:-)
Yüzsüzlüğe bak!




Bilen nasıl biliyor? Şans büyük etken, hiç bilgi sahibi olmadığın konuda da çıkabilir soru. Askerlik, futbol ve araba terimlerinden hiç anlamam. Ki çoğu vakıf olmadığı ya da o güne kadar hiç duymadığı kelimeler gelince bilemiyor.
İkinci etken stres kontrolü.
Bunu başarabilen, algı düzeyini de sabit tutabilir.
Ben yapamadım, harika yarışamadım ez cümle:-)

Ama işte elimden geleni yaptım yine de.
Eh, anı oldu fena mı?
Bakın yazı konusu oldu. Bir dolu kimseye anlattım...
Güldük, bana kızdık falan:-)
Her şeye rağmen bir dolu güzel söz işittim.
Yarışmayı "iyi ki" hanesine attım, nefis oldu.

Bir daha katılır mıyım herhangi bir yarışmaya?
Hayır.
Yani daha da yarışmam:-)






25 Nisan 2012

Evren'den Mektubum Var:-)


Aykut Oğut'u duymuşsunuzdur.
Son birkaç yıldır hayatımızda. İki kitap çıkardı. Biri Evrenden Torpilim Var,
Diğeri isimsiz, aynalı kitap:-)
Niye bu kitabın adı yok? Niye isimsiz?
Hikayesi burada


İkisi de son derece eğlenceli ve anlaşılır bir dille yazılmış. Hayatından, yaşadıklarından çıkardıklarını, deneyip sonuçlandırdıklarını yazıyor.
Deneme yanılma yoluyla ulaştığı ruhsal refahı paylaşıyor okurlarıyla.
Bir de güzel eşi Esra ile Ayra Şehri adında bir site kurmuşlar.




Mail adresinizle siteye üye oluyorsunuz. Bültenler ve adınıza yazılmış haftalık mektuplar alıyorsunuz.
Mektubun başlığı hep aynı: Pazartesi sendromuna son verdik:-))
Günlük hayat içindeki koşturmaların karanlık iz düşümlerini hafifletmek, içinize su serpip, yüzünüzü güldürmek için yazılan mektuplar...
Her biri günüme bir parmak bal çalıyor:-)

Evrenden gelen mektubumu paylaşayım sizinle. Siz de mail adresinizle kaydolursanız ki bu hizmet ücretsiz, size de aynı mektuplardan geliyor olacak. Buradan yapabilirsiniz.
Hatta arkadaşlarınızın mail adreslerini yazın, onlara da gitsin bültenler. Şaşırsınlar, sevinsinler, gülsünler her pazartesi:-)

Benim mektubum burada..

Hiç merak ettin mi Nuray?
- Ismarladığın pizza gelecek mi?
- Bindiğin uçak, istediğin yere gidecek mi,
- İzlemeye başladığın film, sona erecek mi,
- Pişirmeye başladığın yemek, pişecek mi,
- İşe gittiğinde bina hala orada olacak mı,
- Televizyonu açtığında yayın olacak mı,
Ee hepsinin olacağına güveniyorsun...
Pizzacıya güvendin, pilota güvendin, ocağa güvendin, binaya güvendin, tv kanalına güvendin......
Bi bana mı güvenemedin yahu:))))))
Aramızda kalsın ama, en favorim sensin Nuray.
Öptüm yahu
Evren:-)

Ben nasıl sevmeyeyim şimdi bu adamı? :-)

İsterseniz siz de Ayra Şehri sakinlerinden olabilirsiniz.
Fakat şehirde kalmak istediğiniz süreye göre bir miktar para ödemek durumundasınız.
E, değirmenin suyu nereden gelecek, değil mi ama:-) Emek var, hizmet var, karşılık bulmalı.

Şehrin sahipleri sizi çok güzel karşılıyorlar. Serüvenlerini anlattıkları videoyu üye olmadan da görebilirsiniz. Şehre girdiğinizde birlikte hazırladıkları motivasyon videolarını izleyebilirsiniz, kendi sayfanızı oluşturabilirsiniz, hayallerinizi yazıp, diğer sakinlerden destek babında torpil bekleyebilirsiniz. Forum alanında sohbet edebilirsiniz.
Siteye girip inceleyin bir. Kullanıcıların site hakkındaki düşündüklerini okuyun.
Aslında nasıl bir şehre gittiğinizi kendileri daha iyi anlatıyorlar.
Sitedeki görseller ve yazılar da fikir verecek size.
Ayra Şehri'ne ben de misafir olmuştum. Eğlenceli bir işleyişi var. Denemek gerek.

Kitaplarının ikisini de okudum.
Altını çize çize, bayıla bayıla.
Gidin bir kitapçıya, alın ayaküstü bakın, yazı dilini seveceğinizi düşünüyorum çünkü klasik kişisel gelişim kitaplarından değil.
Samimi, komik, eğlenceli... Kitaplığınızda olması gereken kitaplardan ikisi de.

Ben Aykut Oğut'a ve eşine sempati duyuyorum, hatta seviyorum ikisini de.
Çok aşıklar ya, ondandır kesin:-)




Aykut Oğut'u ara ara taciz ediyorum :-)
Ama neden?
Tam da kendi öğrettiği gibi evrene sipariş ettiğim bir iş var.
Siparişim şudur:
Onlar bir televizyon programı yapacaklar.
Program konuklu olacak.
Ben o programın konuk koordinatörü olacağım. Metin yazarlığı da uyar ama koordinatörlüğü tercih ederim.
İstiyorum, inanıyorum, taciz ediyorum, bekliyorum. Daha ne yapayım yani:-)
Aykut, Esra, size diyorum huuuuu..
Kestane kebap, acele cevap:-)

***
Güncelleme: Evrenden Mektubum Var Volume 2

Kimdir necidir bu adam diye merak ederseniz, işte böyle biridir:
Aykut Oğut'un kendi dilinden "Evrenden Torpilim Var" kitabındaki tanıtım yazısı.




Siz hiç 150 kilo oldunuz mu? Sizin hiç yabancı bir ülkede bavulunuzu kaybettiğiniz, sabahları mısır gevreğine bira döküp hayatta kalırken günlerce tek kelime bile konuşmadığınız, dayak yedikten sonra girdiğiniz komadan bir gözünüzü kaybetmiş olarak çıkıp tekrar parklara döndüğünüz, annenizi kaybettikten sonra hapiste yatarken babanızı kaybettiğiniz oldu mu?

Peki ya sonra o yabancı ülkenin dilini şakır şakır konuşup hatta seslendirme yönetmenliği bile yaptığınız, o ülkedeki filmlerde başrol oynadığınız, 70 kilo verip filinta gibi olduğunuz, yeni ve mutlu bir hayat kurduğunuz, elinizi attığınız her işi altın yumurtlayan tavuğa çevirdiğiniz, her saniyenizi gülümseyerek geçirdiğiniz, hayatta istediğiniz her şeyi elde etmeye başladığınız oldu mu?
Bütün bunlar bu kitabın yazarının başına geldi…

Oyuncu, seslendirme sanatçısı, yönetmeni ve yaşam koçu; 12 sene ABD’de sinema dünyasının içinde yaşadı, çalıştı ve yakında zaman Türkiye’ye geri dönerek kişisel gelişim alanında yaşam danışmanlığı çalışmalarına başladı.

21 Nisan 2012

Emirgan Korusu Lale Zamanı

Bu aylarda koru cennete dönüyor.
Zaten severim peyzajını, her zaman düzenli, temiz, bakımlı.

Bahar gelip çiçeklendiğinde, dallar yeşerip pembe beyaz gelinliklerini giydiklerinde, rengarenk, mis kokulu bir cennete düşmüş gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Taze kesilmiş çimen kokusu aklınızı başınızdan alıyor. Laleler zaten nazdan, kibarlıktan, güzellikten başınızı döndürüyorlar.
Nereye baksanız başka renk, başka güzellik.

Neyi çekeceğimi şaşırdım. Hepsi, her yer o kadar güzel ki, doyamadım, kanamadım çekmeye. Her fotoğraftan sonra gözümün gördüğüyle çektiğimin örtüşmediğini görüp, bir kere daha, bir kere daha çektim ama yine de fotoğrafa koyamadım o güzellikleri...
Çok kalabalıktı, okul gezileriyle gelen çocuklar, yaşlı, genç, sevgili herkes oradaydı. Hafta içi olmasına rağmen çok kalabalıktı. Hafta sonunun kalabağını tahmin bile edemiyorum.
Bu yüzden hafta içi sabah saatlerinde gitmeli oraya. Ama elinizi çabuk tutun, lalelerin çoğu solmaya yüz tutmuş...

Koruya gidemeyenler, uzakta olanlar, fotoğraf ve lale sevenler için gelsin Emirgan Korusu..
Fotoğrafları büyük boy yayınlayacağım ki gitmiş kadar olun. :-)




 



































































19 Nisan 2012

İlişkilere Kaç Puanla Başlarsınız?



100 mü?
0 mı?

En baştan hatasız varsayıp zamanla yaptığı hatalarla sıfırlayanlardan mısınız?
Kendinizi güvende hissetmek için şüpheyle yaklaşıp, onun kendisini size sıfırdan inşa etmesini izlemek isteyenlerden mi?

Sanırım ben 100 ile başlıyorum. Bana göre herkes iyi . Öyle olmalarını istiyorum çünkü. Bazen saflık derecesinde buna inanıyorum.
Böylesi iyi hissettiriyor.

Sahip olduğu değerlerin en azından bir kısmı beni aynalıyorsa, güler yüzlüyse, içi dışı bir ve tertemizse, vicdanlıysa bonkörce 100 puanımı vererek başlıyorum işe.
Sabırlıyım. Fazlaca.
Zaman içinde benden farklı olduğunu görsem de, farklılıklar zenginleştirir, diyerek devam ediyorum.
Bana zarar vermeme noktasındaysa o farklılığı, ilişki başladığı gibi gidiyor.
Ama ne zamanki bir sebepten değersiz hissettiriliyorum, incitiliyorum, kalbim kırılıyor, işte o zaman geri sayım başlıyor.
Bitişe doğru gelirken beni onunla tutan değerlerle bir süre daha oyalanabiliyorum.
O'su iyi, bu'su şöyle, şunu da yapmıştı, bu kadar da iyidir vs. diye.
Ama artı-eksi dengesi kendiliğinden kurulup eksi ağır basmaya başlayınca iş benden çıkıyor.
İlişkiyi geri geri adımlamaya başlıyorum.

Zamanı  geliyor, ibre dibe vuruyor.
Bitiş.
İşin kötüsü, ne paylaşmış olursam paylaşayım, bitti mi bitiyor.
Hani hatırı bile kalmıyor.
Zaman içinde çok fazla sabrettiğimden, belki hatırına kaldığımdan onca zaman.

Benim için herkes iyi.
Güler yüze, tatlı söze kananlardanım.
Gözümle görmeden, ben bilmeden kimsenin kötü dediğine de inanmam üstelik. Sevecek, tutunacak birkaç iyilik görmüşsem hele.

Herkesin tanıdığı ve geçimi zor dediği biri, yanımda bir telefon görüşmesi yapmıştı.
Telefondakinin bir yakını hastaydı ve ona; "Arabam emrine amadedir. Ne zaman ihtiyacın olursa araman yeter" demişti.
Bu sözleri duymak bana yetmişti.
100 puan.
Bunu söyleyebilen biri ne kadar kötü olabilir ki? Geçimi zordur eyvallah ama elbet onun da konuştuğu bir dil vardır değil mi?
O dili konuştum uzun yıllar.
Zaman geldi.
Bitti.
Sıfırlanmadı ama yarılandı en azından. Bazen yarısında gitmek gerekiyor.

Karşısında tüm eksikliklerimle, hatalarımla, zayıflıklarımda durabildiğim biri.
Yargılamayan, anlayan, olduğum gibi seven.
100 puan.
Zaman geliyor. Öyle bir şey oluyor ki...
O oluşunun hatrına affetmeye çabalıyorum. Ama olmuyor.
Kabul edilir değil durum. Unutup devam edecek gibi değil.
Bitiyor.
Arkama bile bakmadan üstelik. Paylaşılan onca yıla rağmen.
Arada özlüyor olsam da, neden uzak olduğumuzu hatırlıyorum.
Geri dönmemek gerektiği düşüyor içime.

Sabrım var iyi olan herkese.
Beni ben gibi hissettirdikleri sürece.
Onlarda kendimi görmeme izin verdikleri sürece.

Kimseden gitmek istemem.
Kimseyi silmek istemem, sanki hiç olmadılar gibi hissetmek de.
Ama bu böyle.

Yanımdaki, hayatımdaki....
Benden sana hayatının sonuna kadar zarar gelmez.
Bu böyle biline.
Bilerek, planlayarak, isteyerek seni incitecek tek bir şey gelmez elimden.
Bilmem, beceremem...
Hele bana dönük yüzün aydınlıksa, için tertemizse, sana sevindiğim kadar bana seviniyorsan ve ikimize yetecek kadar sevgin varsa; yargısız, hesapsız, kitapsız, saf...
Ama içini karartırsan, ya da zaten karanlık içini bana aydınlık göstermişsen, kendini bana iyi zannettirmişsen, kandırılmışlık duygusuyla baş edemem bilesin.
Kimse edemez. Ben de.

Ve ne zaman ki aynamı buğulandırırsan ve kendimi sende göremez hale gelirsem, bendeki seni azaltırsan, sendeki beni artık sevmiyorsam ve seni düşündüğümde gölgeleniyorsa yüzüm…
"Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz."

Oysa ben istiyorum ben var oldukça hayatımda olun, hayatınızda olayım.
İsterdim; artık hayatımda olmayanlarım..
Ama olmayınca olmuyor işte.

Küçükken ve gençken sayısını hatırlamadığımız insanlarımızın yerini büyüdüğümüzde sayılı insanlar alıyor ya hani...
Giden gider, kalan sağlar bizimdir dedirterek.
Ne az yanınızda, benim, benden, diyebilecekleriniz, düşünsenize..
Ama yetiyor değil mi?

Az her zaman çoktur.
Az yetiyorsa hele.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...