Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

05 Haziran 2012

Yaza Hastayım:-)


(Hastalık ve yaz aynı başlıkta olunca böyle oldu: Yaza Hastayım:-) )

Yaza bayılıyorum gerçekten. Dışarıya sadece bir tişörtle çıkmak, atkı, eldiven, şapka, kaban, hırka, ve çoraplardan kurtulmuş olmak harika.
İnceliyoruz, hafifliyoruz yazın. Ağırlıklarımızdan kurtuluyoruz.
Hele bir de kokusu var ki havanın, evin içine doluyor.
Rüzgar ağaçların, çimenlerin, çiçeklerin kokusunu üflüyor içeri içeri...

Baharın tazeliğini, hafif serinliğini daha çok seviyorum ama yine de temkinli olmak gerekiyor baharda. İlle sırtımıza bir şey alıp çıkıyoruz. Hava ne sıcak, ne soğuk.
Zaten karlı, soğuk, zorlu bir kıştan çıktık. Artık serin havaya tahammül kalmadı. Yağmurlar, hala ceketten, çizmeden kurtulamamalar yavaş yavaş daraltmaya başlamıştı herkesi.

Yaz ayına girdik artık. Hazirandayız.
Güneş, sıcak, tatil geldi sonunda.

Ve fakat tadına varamıyorum tatlı yazın..
Çünkü yazı öksürükle tıksırıkla karşıladım maalesef.
Kimi duysam hasta, herkes grip, dökülüyoruz.

4 gün önce boğazıma koca koca iltihaplar gelip oturmuştu.
Antibiyotikle zorla da olsa gönderdik.
Arada ateş ve öksürük geldi. Hadi onlar da hafifledi derken ve bu sabah daha iyi olmayı umarken boğazım yangın yeri gibi uyandım!
Tabii artık doktora gideyim bir zahmet dedim. (Cumartesi günü hastalandığım için gitmemiştim, evde antibiyotik vardı onu kullanmıştım.)
Doktor muayene etti.
Antibiyotiğe gerek yok, dedi. Soğuk algınlığı hapı verdi gönderdi.

Benim aklım bir türlü almıyor bu işi.
Şimdi, sinüslerim dolu, göğüs dolu, iltihaplı hem de.
Hafif bir burun akıntısı, boğaz ağrısı değil yani.
Antibiyotiksiz nasıl geçecek ki? Gerçi antibiyotiğe rağmen geçmedi o da ayrı mesele.
Viral enfeksiyon olduğu için geçmezmiş, dedi doktor.
İlk başta gitmiş olsaydım o da kesin antibiyotik verirdi o koca koca iltihaplar gözle görülür haldeydi yani..
Şimdiki sadece boğazda kızarıklık ve ağrı.
O yüzden antibiyotik önermedi sanırım.

Soğuk algınlığında herkesten daha fazla endişeleniyorum çünkü astım da tetikleniyor.
Göğüse iltihap inince, zaten nazende olan bronşlar bir de iltihapla doluyor ve nefes almam iyice zorlaşıyor.
Kaç kere acile taşınıp serumlar, oksijenler almak zorunda kaldım.
Hele ki düzenli kullanmam gereken astım ilacımı da ihmal etmişsem evlere şenlik oluyorum.
Tam bir tıknefes.
Bu yüzden kafam karışıyor.
Antibiyotiksiz göğsümdeki iltihap nasıl gidecek? Sinüslerim kendi kendine mi kuruyacak?
Doktor bu ne?? :-))

Neyse, biraz daha iyi hissediyorum galiba ki yazabildim bu kadar..
Ama başım dönüyor hafiften.. Gidip dinlensem fena olmayacak.
Bol sıvı, çorba falan..
İlaçlara, vitaminlere, bitkisel desteklere devam.
İyi olacağım inşallah...

Hasta olan herkese şifa dilerim.
Bana da çok geçmiş olsun:-)











04 Haziran 2012

Çocuk Odaları



Eskiden çocuk odası mı vardı? Kaç kardeş aynı odada yatardık.
Şimdi çocuk olmak vardı... Aslında düşününce eskinin çocuklarından olduğum için şanslı hissettim kendimi:-)
Tabii küçükken kendi odam olsaydı iyiydi:-)

Küçük alanları nasıl değerlendirebileceğiniz hakkında fikirler verecek fotoğraflar..
Umarım işinize yarar...











































31 Mayıs 2012

Sinemada Çantanız Kaybolursa?


Birşeyler kaybedince ya da çaldırınca ne fena oluyor insan.
İlk gelen duygu "aptal yerine konma" kandırılmışlık.. Rahatsız edici.

Günlerden bir gün, yine ben ve kendim sinema keyfindeyiz. :-)
Herkes sessiz sakin filmini izliyor.
Arkamdaki kadın birden fırladı yerinden, çantamı tuvalette unuttum!, diye koşarak çıktı.
Beş dakika sonra geri geldi. Nefes nefese. Nasıl telaşlı, nasıl stresli. Nefes alamıyor heyecandan.
Tuvalatte unutmuştu ya, bakmış, yok!

Fener istediler bakınıyorlar bir yandan.
Yanındaki eşiydi herhalde.
Kadın fenerle yerlere baktı, koltuğa baktı yine bulamadı. Canhıraş bir halde çıktılar salondan.
Ama artık adama geldiler, bağırmaya başladı;
"Ya, n'olur bulamazsak bir sakin ol, nedir yani? " falan demeye başladı..
Sonra adam tekrar içeri girdi, fenerle bir de o bakındı ve cüzdanı yandaki koltuğun dibinde buldu.
Sonra sesleri çıkmadı..

Dedim, ben olsam ne yapardım?
Üzülebilirdim..
Hele ki içinde kırmızı cüzdanım varsa.
İçindekiler değil, ille de cüzdan.
O kadar büyük tepki verir miydim, bilemedim.. Ama tepkim yanımdaki adama olabilirdi..
Tamam kadının tepkisi fazla geldi adama belki ama.. Sanki adamın sakinleştirmesi gerekiyordu onu..
Canım, sakin ol hayatım, dur bakalım belki bulabiliriz şeklinde.. :-)

Muhtemelen bin yıllık evliydiler. :-)
Sevgili olsalardı, adam oracıkta çanta fabrikası kurar, envai çeşit çanta imal ederdi sevgilisine.
Peeee....

Öyle işte..
Yine de adamı anlamakla birlikte kızdım..
Kadını anladım, kızmadım ama üzüldüm..
Çanta bulundu sevindim:-)

Çantanıza cüzdanınıza dikkat edin, bir de yanınızdaki adamın hal ve hareketlerine :-)
Kriz anlarında nasıl davranıyor size?
Sakinleştiren, toparlayan, suçlamayan, anlayışlı modellerden mi?
Bağırıp çağırarak kendisinden nefret ettirici mi?

Sevgiliyseniz, dikkate alın dediklerimi.
Evliyseniz, geçmiş olsun:-)



29 Mayıs 2012

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi



Son yılların en marjinal, ters köşe televizyon dizilerinden biri.
Alternatif, ezber bozan, klişesiz.
İzleyeni çok, izlemeyeni de.
Ya çok seviyorlar, ya nefret ediyorlar.
Aşk-nefret ilişkisi yaşatmıyor ama.
İzlemeye başlıyorsanız bir şekilde çok seviyorsunuz. Tüm karakterleri hem de.
Karakterlerinin çoğunun tüm kabalığına, edilen küfürlere, argoya rağmen hem de.




Bu dizi önce bir yazarın kafasında filizlenmiş.
Filizlenen kelimeler bir kitaba doluşmuş. Adı "Her Temas İz Bırakır" olmuş.
Yazarın adı Emrah Serbes.
31 yaşında.
Tiyatro oyunları yazarken, polisiye kitap yazmaya yönelen, akıllı, gündemi takip eden, insan, komik, cesur, duyarlı bir genç adam.
Behzat Ç. dizisi de kendi karşılığı aslında.

Emrah Serbes, ilk romanını sinemalaştırmak istemiş ama olgunlaştıramamış senaryoyu. Sonra dizi olmasına karar vermiş. Taslak hazırlamış ama beğenmemiş, olmamış.
Aynı evi paylaştığı arkadaşı  Ercan Mehmet Erdem'e, en iyisi senaryoyu sen yaz, demiş.
O da zaten hikayeyi daha word dosyasıyken bildiği ve devamlı üzerinde konuştukları için yazmaya başlamış zorlanmadan.
Yani Emrah, Ercan'a güvenmiş ve Behzat Ç. dizisi dünyaya gelmiş.

Dizi tek başına senaristi ya da yazarıyla var olmuyor elbette. Oyuncular ve hatta tüm set ekibi, dizinin kalitesini ve izlenilirliğini etkileyebilecek güce sahip.
Hepsi çok şanslı olduklarını düşünüyorlar.
Çünkü sette; yönetmeninden çaycısına, ışıkçısından kostümcüsüne herkes aynı dili konuşuyor. Uygun kimya yakalanmış yani. Bu kimya diziye samimiyet olarak yansıyor.



Her Temas İz Bırakır kitabının tamamı ilk bölümde tüketiliyor.
Sonraki bölümlerle karakterler eklenip konu genişletilerek devamlılık sağlanıyor.
Dizi devam ederken, Emrah Serbes'n ikinci kitabı Son Hafriyat, Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm adıyla film oluyor. Film ve dizi eş zamanlı çekiliyor.



Diziyi takip edenler filmin gösterim tarihini soluksuz bekliyorlar. Gün sayıyorlar adeta.
Sonunda görücüye çıkıyor ve çok beğeniliyor.
Zaten dizinin her bir bölümü film  kalitesinde ve tadında olduğu için, film de izleyenlere
dizinin bir bölümünün sinemaya aktarılmış hali gibi geliyor.

Polisiye roman uyarlaması olan Behzat Ç. dizisi, cinayet şubenin yaklaşık 10 çalışanını ve onların ailelerine yayılan bir cast'a sahip.
Dizi karakterleri öyle kemikleşmiş ki her birini sanki daha önceden tanıyor ve çok seviyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz zaman geçtikçe.
Dizi, dünya ve ülke meselelerine kafa yoran, politik, günceli takip ediyor.
Her bölümde mutlaka Akbaba'nın "aga cinayet var" demesiyle cinayet çözülmeye çalışılıyor ekipçe.

Cinayet masasının ne menem bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Her gün cinayete kurban giden biri, ceset, morg, maktul yakınları, şüpheliler, deliller, soruşturma, gözaltı, katile giden yol ve sonuç.
Cinayet çözülürken eş zamanlı olarak karakterlerin yaşamlarına da tanıklık ediyorsunuz.
Komik ögeler serpiştirilmiş dizinin zeminine. En dramatik anda bile bir güldürebiliyorlar.
Bazen çok geriliyorsunuz, tahminlerinizin ötesine varıyor iş.
Acımasız, soğukkanlı seri katiller, ekipten birilerinin muhbirliği, arkadan iş çevirmeler, aslında en büyük zararın en yakından gelebileceğine tutulan ayna..
Bir tutam aşk, bir tutam gizem, biraz fırlamalık: Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi.





Behzat Ç. karakteri Erdal Beşikçioğlu'nun elinde nefes alıyor. Aslında yakışıklı, karizmatik, hoş.
Fakat karakteri allayıp pullayıp cillop gibi çıkarmamışlar ekrana.
Behzat Ç başka biri.

Çirkin, bıyıklı, her daim kirli sakallı, saçı başı bir yanda, birası elinden düşmeyen, gündüz bile kupasından ya da şişesinden votkasını içmeyi rutin sayan, küfürlü, argo, kaba bir adam.
Genel olarak geçmişine baktığımızda aslında tam bir "loser".
Fırtınalı aşklar yaşıyor. Sağı solu beli değil. Ne âşık, ne değil.
Kadınların bayılacağı bir erkek tipi değil ama niyeyse tüm kadınlar bayılıyor ona:-)
Mesela "seninle mutsuzluğa da varım" diyen kadınları mutsuz etmesi muhtemel. Ama o kadınlardan biri gidip onunla evleniyor :-) 

Behzat Ç başının dikine giden, kalıplara sığmayan, kural kaide dinlemeyen, itaat etmeyen ve bu yüzden aldığı cezalarla yıllardır terfi edemeyen bir cinayet büro komiseri. Kanunlar umurunda bile değil. Çoğu kez vicdanıyla karar veriyor. Sonuçlarına katlanacak kadar da gözü kara. Dünya yansa umurunda değil.
Agresif, ne zaman, neye, nasıl tepki vereceği belli olmayan saatli bomba prototipi.
"Nasılsın, neden, niçin" sorularını ya cevapsız bırakıyor ya da "saçma sapan konuşma la" diyor.
Deli işte.
Ekibin başı, çalışanların ilk adresi, hepsinin en agresifi ama en yufkası, en yüreklisi.
Hikâyenin belkemiği.

Akbaba, Hayalet, Harun, Eda, Cevdet, Şevket, Şule, Savcı Esra, Suna Komiser, Aziz Abi, Selim, Ercüment, Memduh Başgan, Ceyda, Bahar, Gönül ve diziye dâhil olan tüm figürasyonla birlikte son zamanların en iyi işlerinden biri.  




Dizide suçlu psikolojisi de analiz ediliyor. Katillerin neden katil olduğunun alt metni yüzeye çıkarıyor. "Yaptım ama bi sor niye?" cevap buluyor çoğu kez.
Her katil suçlu mudur'u sorgulatıyor.

Bu kadar açık yürekli ya da şefkatlice yaklaşmıyorlar elbette her katile.
Dayak ve küfür var. Çoğu kez sorguda Behzat'ın elinden adam alıyorlar. Öylesine kaybediyor kendini.
Ama bazen, esas aldığı insanlığı, pişmanlık bile yansıtıyor yüzüne.
Senarist karakterleri vicdanlarıyla hareket ettiriyor.
Belki izleyiciyi yakasından tutup bırakmayan duygu da budur. 

Cinayet Büro'nun çoğu Ankara aksanı argolu.
"Aga, la, bebe, ha" gırla. Ettikleri küfürlere” bip “ yetişmiyor:-)
Tabii ki başı Behzat Ç çekiyor.
Bir ara dizideki kadınların yanında daha az bip’lenmeyi denediler. Daha iyiler şimdi. 
Mütemadiyen uyarı alıyorlar.
Şiddet içerdiği için uyarı aldıklarında "Meclis TV'yi açın, orada daha çok şiddet görürsünüz" diyorlar.

Bazen aldıkları uyarılarla dalga geçiyorlar. Mesela RTÜK'ten aldıkları içki uyarısından sonra; her akşam içki masasında toplanan ekip, bir akşam Behzat'ın evinde çay masası kuruyorlar, ortada şekerlik, tabaklarda çerez falan. :-)

Tabii bu dikbaşılıkları haklarında daha fazla uyarı almalarına sebep oluyor. 

En son dizi bakanlığa ve RTÜK'e şikâyet edildi.
Meclise verilen soru önergesi tartışılmaya sunuldu.
Gerekçe de şu: "Dizide polis rolü yapan, dolayısıyla dizide devleti temsil eden karakterler, görev esnasında alkol alıyorlar, evli olmadıkları halde beraber yaşıyorlar  ( Evlendiler, rahat etti herkes. Namusumuz temizlendi (!) ) ve Türk aile yaşam kurallarına uygun olmayan davranışlar sergiliyorlar."

İçimden şunu demek geliyor.
Behzat Ç. dizi la, dizi. :-) 

Ankara Emniyet Müdürü benden daha aklıselim bir cevap vermiş mesela:

"Behzat Ç'yi sadece televizyon dizisi olarak değerlendirmek gerekir. O dizideki uygulamaların bizim mesleğimizle alakası yok. Onlar gibi yapan olursa ikinci gün meslekten ihraç edilir. Ne kullanılan dil, ne o argo, ne sorgulama ne de tahkikat yöntemleri bugün var." 

Dizinin takipçileri, sahipleri aynı zamanda.

Meclise dizi hakkında yapılan suç duyurusundan sonra Behzat Ç. severler Çankaya Belediye'sinin desteğiyle açık havada yaklaşık bin kişiyle diziyi izleyerek şikayeti protesto ettiler.

Bu kadar uyarıdan sonra dizinin yayından kaldırılma korkusunu duyuyorlar içlerinde haklı olarak.

Bu yüzden hep bir ağızdan "Behzat Ç'ye Dokunma! " diyorlar.

Sezon finaline kadar yine açık havada binlerce kişiyle diziyi izleyerek aynı desteği veriyor olacaklar.




Evet, dizide küfür var, argo var, içki var, şiddet var. Hangisine oh, iyi ki de var diyebiliriz, ya da böyle bir şey, nereden icat ediyorlar bunları, diyebiliriz ki?
Hayatın içinden hepsi. Karakterler de, cinayetler de, davranışlar da, aşklar da, komedi de.
Ha, dozunu tartışabilirim. Mesela içkinin neredeyse iki sahneden birinde olmasını eleştirebilirim. Olsun ama bu kadar olmasın, ne olur ki?
Ama küfür sevmeyen, nezakete bayılan biri olarak küfürlerine dokunamam. Kabalıklarını çıkaramam üstlerinden.
Çünkü onlar öyle. Öyle doğmuşlar. Doğaları bu.
Kabul eder izlersiniz; nefret eder izlemezsiniz.
Tercihe bırakmışlar kendilerini.

Ekrandaki diğer polisiye dizilerden keskin bir bıçak gibi ayrılıyor.
Bakınız şöyle:-)



Dizi 4 bölüm önden gidiyor, yedekli çekiliyor.
Leyla ile Mecnun dizisiyle ortak bölüm yaptılar. Birbirlerine konuk oldular.
Temelde kafalar ortak ama iş olarak farklı kulvarlarda olmalarına rağmen kafa ortaklığı iki dizinin izleyicilerini aynı dizide buluşturabildi.
Yönetmen Serdar Akar.
Senarist Ercan Mehmet Erdem.
Emrah Serbes 10 bölümde bir yazıyor.
Müziklerini Pilli Bebek yapıyor.
Ekşi sözlük, twitter, facebook gibi sosyal mecralarda rekor sayıda online yorumlar alan, izleyicisi, "hastası" bol, köşe yazarlarına sık sık konuk olan, deli dolu, başına buyruk, kendine has, soyadı Ç olan bir dizi işte.

Seviyoruz merkez:-)

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi
Her Cuma 22.30'da Star'da.

Alakasız Not: Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler adlı kitabını almanızı hararetle öneririm. İçindeki çocukla tanışırsınız. Sever bağrınıza basarsınız...

Alakalı Not:  Siz de "Behzat Ç'ye dokunma!" diyorsanız RTÜK'e yazabilirsiniz:






28 Mayıs 2012

Bodrum Akça Otel





Işınlanmak istiyorum Bodrum sahilinde bir şezlonga.
Hafif hafif, tatlı bir rüzgar yanımda yöremde..
Kulağımda denizin dalgalı müziği...
Elimde kitabım...
Arada gözümün ucuna gelen minik, tatlı, kaçamak uykularım...
Akşam güneşine kendimi bırakmalarım...
Denizin seriniyle ferahlamalarım...

Özledim.
Tembellik dışında hiçbir işimin olmadığı tatili özledim.

Bodrum'daki vazgeçilmezim: Akça Otel.
Bu yıl da aynı yere gidiyorum. Size de anlatayım nasıl bir yer olduğunu...


                                                              BODRUM AKÇA OTEL



Tatili hepimiz dört gözle bekliyoruz.
Gittiğimiz yerde rahat etmeyi, mutlu anılar yapmayı, güzel fotoğraflarla dönmeyi umuyoruz her yıl.
Herkesin tercihi başka başka; Otel, tatil köyü, apart otel, devre mülk, yazlık ev...
Bazen, mutlu mesut döneriz.
Bazen, oraya bir daha gitmemek üzere kapatırız konusunu.
Bazen de, her şeyi öyle yeter ve mutlu eder ki, bir daha başka yer bakmayız bile.
Her yıl aynı yere rezervasyonunuzu yaptırırken buluruz kendimizi.
3 yıl önce keşfedilmiş, Bodrum'dan mutlu fotoğraflarla dönmemi sağlayan yer:
Ortakent. Yahşi plajı. Akça Otel.
Bodrum'dan dolmuşla yaklaşık yarım saatte ulaşıyoruz. Dolmuş garajı otelin hemen arkasında. Tatil süresince istediğimiz zaman kolaylıkla yakın koylara ya da Bodrum merkeze gidebilme rahatlığımız var.
Otel denize oldukça yakın; odanızdan çıkınca tahminen 20 adımda denizdesiniz. Masmavi, tertemiz.
Odanız hergün temizleniyor. Çalışanları güler yüzlü, sorun yaşadığınızda çözüm üretebilengillerden.


Yemekleri lezzetli ve temiz.
Çorbalarını tatmalısınız. Her akşam aşçılara çorbalarını övdüm:-) Bir tanesinin de tarifini aldım tabii..
Yemekleri çok lezzetli ama öyle seksen çeşit değil. Evde ne pişiriyorsanız o; çorba, ana yemek, pilav/makarna, garnitür.
Ayrıca meze, salata ve zeytinyağlı barı var ki barbunyadan deniz börülcesine birçok çeşit var.






Kahvaltıda da öyle pofudukluğuna ve mis kokusuna aldanıp tabağınıza dolduracağınız, sonra evinize göbeğinizde yağ olarak getireceğiniz poğaçalar, çeşit çeşit ekmekler, börekler, çörekler yok.
Olmasın da zaten. Ha, yok dedim de, hiç yok değil yani.
3 çeşit ekmek var ve arada sigara böreği veriliyor. Kahvaltı barındaki kahvaltılıklar ziyadesiyle doymanızı sağlıyor zaten.
Domates, salatalık, yumurta peynir, kaşar, zeytin, reçel, tereyağ, bal, salam, krem çikolata, çay, kahve, karpuz. Bundan fazlasını benim bünye almıyor, alır da almak istemiyor:-)) Bu arada yeşil zeytini nefis!

Tatil köylerine de gittik zamanında.
Her köşede başka şey pişiyor, kahvaltılıkların çeşidinden başı dönüyor insanın. Yemekler ve tatlılardaki çeşitliliği demeyeyim hiç. 15 gün de kalsanız sıra gelmez hepsini denemeye.
Tamam, onun da başka güzelliği var ama sadelik ve yeterlilik de hoş geliyor insana bir zaman sonra. Yetiyor işte ne varsa.
Tatlı sevenlere yetmeyecek birşey var ama.
Tatlı konusunda üstad değiller:-) Benim işime geliyor, ayrı.
Ama arada tutturdukları oluyor, haliyle kaçamak yapıyorum.
Ertesi gün telafi yürüyüşü yapıyorum, geçiyor:-)
Yürüyüş için harika bir parkuru var, otelin tam önünden geçen trafiğe kapalı yürüyüş yolu. Akşam yemeklerinden sonra mutlaka yürüdük.


                                         Minik ara sokaklarında hediyelik dükkanlar şıkır şıkır.


Garajın girişinde soldaki kahvehaneye mutlaka gidin. Türk kahvesi ve çayını için, domatesli kaşarlı tostunu mutlaka yiyin. Şöförler yan masada oturuyor olacaklar ama tatilcilerle birlikte kahvehanede oturmaya alışmışlar. Kahvaltıdan sonraki kahve keyfimizi ve akşam yemeğinden sonraki çayımızı hiç eksik etmedik. Ayrı keyif...

Otelin önündeki yürüyüş yolunun sonunda, denize karşı spor yapabileceğiniz spor aletlerinden var.
Sabah erkenden yürüyüp, spor yapıp sonra denize girmek, oraya gittiğimde hep hayalim oldu:-)
Bir iki kere yaptım neyse ki.. Sabah denizinin keyfi başka.
Deniz tertemiz fakat Bodrum denizi malum, biraz soğuk. Gerçi temmuzun ikinci haftası ısınmaya başlıyor ama daha önce giderseniz denizin içindeki buz kütlesiyle kucaklaşacaksınız, haberiniz olsun:-)

Havuzu da var ama ben havuzsevmeyengillerden olduğum için hiç girmedim şimdiye kadar. (Hoş girsem de sanki yüzebileceğim de:-) Ama hakkımı yemeyeyim, artık denizde daha rahatım, tamam ayağım yere değmezse hala panikliyorum o ayrı ama yine de yüzebildiğimi söyleyebilirim ucundan kıyısından:-) )

Bu otele 3 yıldır gidiyorum ve her yıl neredeyse aynı yüzleri görüyorum. Müdavimleri var.
Hem yerli hem yabancı üstelik. Rahat ediyor gelen, tatilden beklediğiniz her şey bir arada.
Zaten müşkülpesent değilseniz, var olan her şey sizi mutlu ediyor, eksik gedik arayarak mutsuz olmuyorsanız, bir sonraki yıla yine aynı yere gideceksiniz demektir.

Burası ya da başka bir yer...
Bu otel bana yetiyor, mutlu ediyor her defasında.
Başkasına az gelebilir, şikayetlenebilir. Denemeden bilinmez:-)
Şimdiden iyi tatiller:-)




                                         Sağdaki ağaç altını tercih edin. Gölgesi harikadır.



                   Yemekten ve kahvaltıdan sonra çayınızı kahvenizi alıp gölgede keyif yapabilirsiniz.


                                                                      Link:
                                                     http://www.akcahotel.com/

Bodrum'a gidince Bodrum'un çarşısını bir dolaşmadan olmaz.
Mado'da oturup dondurma yemeden hiç olmaz. Bu defa da arkadaşlarla toplaşma ve tatlı sohbet eklenir. Bodrum'un tadına doyum olmaz...





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...