Çoğumuzun kilolarıyla başı dertte.
Mutlaka verilmesi gereken birkaç kilo var. Bazen sağlık için, bazen iyi görünmek için.
Bunu biliriz ama bir şey yapamayız. O his gelmez bir türlü.
Hepimiz yaşarız bunu; bazen bir durumun ya da birinin size verdiği zararı bildiğiniz halde bırakamazsınız,
yeni bir düzene geçemezsiniz, saplanır kalırsınız.
Sigara ne kadar sağlıksızdır,
bilirsiniz ama içmeden edemezsiniz...
Mutsuzsunuzdur ama yine de kangren ilişkinizi sürdürürsünüz,
kurtulamazsınız...
Kilolarınızın da özellikle ileri yaşlarda başınıza dert olacağını bilirsiniz
ama yine de yemekten alıkoyamazsınız kendinizi...
Kısır döngüdür bu. Debelenirsiniz ama çıkamazsınız.
Gün gelir tak eder bir sebepten. Doyarsınız belki. Belki aslında istediğinizin
bu olmadığına karar verirsiniz. Sebep ne olursa olsun, zararın bir yerinden
dönmeye karar vermiş olursunuz artık.
İlişkiye yol verirsiniz, son sigaranızı söndürürsünüz ve artık dikkatli
beslenmeye söz verirsiniz kendinize. Bu defa sözünüzde durabilirsiniz çünkü bitmesi
gereken, sizin dışınızda kendiliğinden bitmiştir. O zaman didişmezsiniz
kendinizle.
Aramamam lazım, içmemem lazım, yememem lazım, demeden pat diye
sükûnetle yeni bir hayata geçmiş olursunuz.
İşte benim de ilk defa geçen yıl şubat ayında, gökten iner gibi bir şey
geldi içime. :-)
Yemekle ilgili bir şeyler bitti içimde. Kendiliğinden...
Pilav, makarna, ekmek, tatlı ve abur cuburla arama mesafe koydum. Şanslıyım
ki zaten tatlıya, kolaya, kahveye, şekere düşkünlüğüm yoktu.
Makarna bana yaramazlık yaptırdı ara sıra ama bunun dışında yemeklerin
yanında pilav, makarna, patates vs. yemedim. Yememem gerektiği için değil,
istemediğim için yemedim üstelik. Diyet değildi bu. Zaman içinde böyle
beslenmeye alıştım.
Bol su ve yeşil çay içtim. Yürüdüm.
On kilo vermekti hedefim. Ama kasmadım, acele etmedim, stres yapmadım. Yavaş
yavaş...
Arada yaramazlık yapıp, keyfini çıkararak, bir yılda toplamda altı kilo
verdim. Gayet istikrarlı, geri almadan. Herkesin fark edeceği şekilde hem de.
Geriye dört kilo kaldı.
Kalanı da yavaş yavaş veririm diye düşünürken Dukan diyetini duyar oldum her
yerde. Protein yoğunluklu bir diyet Dukan Diyeti. Yapan ve kısa zamanda ciddi
kilolar veren tanıdıklarım var. Fakat biraz kural kaide istiyor. Yemeklerini
özel yapman gerekiyor. Unları farklı, arayıp bulman lazım. Bir de pahalı iş. Zahmetli
her şekilde.
Ayrıca verdiğin kilo kadar koruma süren var. Uzun vadeli, kenarı köşesi
olan, şu zamana kadar şunu yapacaksın, diyen diyetlerden olduğu için; kurala
kaideye gelemeyen tembel, üşengeç ben, Dukan'ın etrafında dolandım durdum;
başlasam mı, yapabilir miyim, diye fakat hayır.
(Dukan diyetini yapanlar için de o diyetler üstü bir diyetmiş. Aslında çok
kolaymış ve ciddi kilo verdiriyormuş. Onlara kolay gelen diyet bu. Bana kolay
gelen de anlatacağım diyet olacak:-) )
Dukan'a bakınırken başka bir diyet çıktı karşıma. Karatay Diyeti.
Aslında diyet değil, hani o hep söylenen “sağlıklı yaşamın” kurallarını
anlatıyor.
Ezber bozuyor biraz ama bir yandan da ne kadar kolay kilo verilebileceğini
gösteriyor.
Bu diyette özel bir şey yapmıyorsunuz.
Mevcut yiyecekleri seçerek yiyorsunuz sadece.
Diyet yapmak değil aslında. Belli bir süresi yok.
Ömür boyu bu beslenme düzenini kanıksamanızı öneriyor size.
Aslolan; neyi ve ne zaman yiyeceğinizi bilmek. Yedikleriniz hem sağlıklı,
hem gayet doyurucu, hem de lezzetli olacak. Yağsız, tatsız tuzsuz, kuru, diyet
besinler önermiyor. Hiç aç kalmıyorsunuz üstelik.
Uzun zamandır televizyon kanallarında konuk oluyor diyetin anlatıcısı. O bir
doktor, Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay.
“Karatay Diyeti” adında bir kitap yazmış. Bilimsel gerçeklere dayanarak,
denenmiş sonuçlarla yazılmış bir kitap bu. Son derece anlaşılır ve akıcı
bir dili var.
Kitap ve diyet hakkında bilgiler vereceğim size ama mutlaka bu kitabı
almanızı önereceğim. Evimizde, elimizin altında bulunması gereken kitaplardan
biri.
Ne diyor Karatay diyeti?
Sağlıklı beslenmek gerek öncelikle.
Bu nasıl olacak?
Sağlıklı besinler, spor, hareketli yaşam, su.
Aslında bunu hepimiz biliyoruz da yapamıyoruz. Sorun burada.
Tamam, veriyoruz ama sonra geri alıyoruz. Sonuçta bir türlü istediğimiz
kiloyu sabitleyemiyoruz.
Bu kitap, ağzımıza giren bir lokmadan sonra içeride neler oluyor, ne
yediğimizde ne oluyor, ne yersek ya da yemezsek kilo verebiliriz, neden kilo
veremiyoruz, sistem düzenli olarak işlemediğinde neler oluyor, bunu düzeltmek
için ne yapmak gerekir, şimdiye kadar doğru bilinen yanlışlar vb. her şeyi
detay detay anlatıyor.
Ben anladığım kadarını özetledim size. (Canan Hanım'a ulaşıp yazıyı okumasını rica ettim. Okuyup onayladı ve teşekkür etti:-) Ben de ona teşekkür ediyorum nazik geri dönüşü için.)
İş; mekanizmamızın nasıl çalıştığını anlamakta.
Ağzımıza bir lokma alıp çiğnemeye başladığımızda vücudumuzda insülin hormonu
salgılanıyor ve kan şekeri yükselmeye başlıyor.
İnsülin hormonu nedir?
Bu hormonu pankreasımız üretiyor.
Görevi; kan şekerimizi vücudumuzda enerji olarak kullanmak. Yani nefes
almamız, yemek yememiz, yürümemiz ve her türlü fiziksel aktiviteyi yapabilmemiz
için gereken enerjiyi bu hormon aktive ediyor.
Arabanın çalışması için nasıl benzinin yakılması gerekiyor, insülin de kan
şekerini yakarak bizim arabamızı çalıştırıyor.
Yediklerimiz gereğinden fazla ise ve hareket ederek yakamamışsak, kan
şekerimizin fazlası, yine insülin tarafından kıtlık zamanlarında kullanılmak
üzere yağ olarak depolanıyor.
Yani insülinin iki görevi var; biri vücuda giren besinlerin içindeki kan
şekerini enerji olarak kullanmak.
İkincisi kan şekerinin fazlasını yağ olarak depolamak.
Lokmayı çiğnemeye başlar başlamaz insülin harekete geçiyor, dedik.
2-2-5 saat sonra da pankreasımız bu defa glukagon adında yeni bir hormon
salgılıyor. Bu da, karaciğerimizde depolanmış olan yedek kan şekerinin kanımıza
geçmesini ve enerji olarak kullanılmasını sağlıyor.
Yemekten 4-5 saat sonra da, beynimize tokluk hissi veren, iştahı düzenleyen
ve yeteri derecede yiyip yemediğimizi beyne ileten hormon yani leptin hormonu
salgılanmaya başlıyor.(Leptin Eski Yunanca'da "ince" demek.)
Eğer toplamda 4-5 saat bir şey yemeden ve acıkmadan durabiliyorsak insülin,
glukagon ve leptin hormonlarımız bu sistem içinde düzenli ve sağlıklı olarak
çalışıyor demektir.
Sık sık yemek yemeyi önermiyor bu diyet. Öğünler arasında en az 5 saat bir
boşluk olması gerekiyor ki sistem kendi dinamiği içinde çalışabilsin. Yani ilk
iki saat içinde yediklerini enerjiye dönüştürsün, geriye kalan iki saatte de vücuttaki
depo yağları kana geçirip yakabilsin.
İnsülinin görevi, her yemekten sonra yükselerek önce kan şekerimizi enerjiye
çevirmek sonra geri kalanını yağ olarak depolamak demiştik.
Sık sık yediğimizde ne oluyor? Bu sistemin işlemesine izin vermiyoruz. Yani
ilk iki saat enerji yakılırken, fazladan bir kere daha enerji yüklemesi
yapıyoruz ve bu fazla enerji yakılmaya ve işlenmeye fırsat bulamadığı için yağ
olarak depolanıyor.
Yağlar depolanırken, birikmiş yağların enerjiye dönüşme işlemi
gerçekleşemiyor.
Vücutta kan şekeri düzeyi yeterli derecede olunca leptin hormonu insülin
yapımını durduruyor. Diyor ki, tamam, gerekli yakıtı aldık, artık böyle devam
edebiliriz. Sen uyu ben şimdi kalan yağları eriteceğim.
Ve bu işlem, vücut uykudayken 02:00-05:00 arası maksimum düzeyde yapılıyor.
Yani uyurken kilo vermemiz bu hormon sayesinde gerçekleşiyor. Uyumadan önceki dört
saatlik açlık leptinin işine yarıyor bu yüzden. Neden? Çünkü vücuda besin
alınmış, işlenmiş, kullanılmış. Yeni besin girmiyor üstelik. Artık leptin
vücudun yağlı bölgelerinde birikmiş yağları yakmak için rahat rahat
çalışabilir.
Şimdi nasıl besleneceğimize geliyoruz.
Öncelikle amacımız yukarıda anlattığım düzeni sağlayabilmek için uzun süre
tok kalacağımız besinleri tüketmek olacak. Ne kadar çok tok kalırsak, o kadar yağ
yakacağız ve depolamayacağız.
Bunun için de düşük glisemik indeksli gıdalar tüketeceğiz. Çünkü bu gıdalar
sağlıklı karbonhidratlar ve uzun süre tok tutucu yiyecekler grubu.
Glisemik indeks (Gİ) herhangi bir yiyeceğin içinde bulunan karbonhidrat
miktarına göre hesaplanıyor. Karbonhidrat içeren bir yiyecek kana geçtiğinde
kan şekerini yükseltme hızını gösteriyor.
Şekerdeki Gİ 100 mesela. En yüksek olan bu.
Rafine edilmiş ve işlenmiş hazır yiyecekler ve unlu besinlerin de glisemik
indeksi şeker gibi yüksek.
Yüksek Gİ'ye sahip yiyecekler tüketilince, besinler mideden hemen ince
bağırsağa geçerek çabucak hazmedilir ve mide yine açlık duymaya başlar. Oysa
amaç, yediğimizin bizi en az 3-4 saat tok tutmasıydı.
Hemen acıktıran besinler yediğimizde insülinin yükseliyor, kısa süre sonra
tekrar düşüyor, acıkıyoruz. Tekrar yememiz gerektiği için leptin, depo yağları
bir türlü işleyecek zamanı bulamıyor.
Düşük glisemik indeksli yiyecekler nelerdir?
Öncelikle sıfır glisemik indeks değerine sahip olan grup; protein grubu.
Kitapta tüm besinlerin Gİ değerleri belirtilmiş. Kolaylıkla seçim
yapabiliyorsunuz.
Et, balık, yumurta, peynir, yoğurt, süt ve ayran beslenmemizde öncelik
vereceğiniz besinler.
Sebzelerin glisemik indeks değerleri 0 ile ortalama 60 arasında.
Mesela; lahana, karnabahar, brokoli, enginar, kereviz, patlıcan, kabak,
biber, salatalık, domates, marul, kuru soğan, (hepsi 0), baklagillerin tümü,
kuruyemişler, meyveler, taze ve kuru fasulye (48) çiğ havuç (havucun değeri
çiğken 40 iken pişince 70'e çıkıyor. Patates ve bezelyeye de dikkat; havuç gibi
onların da pişirildiklerinde Gİ değeri fazlalaşıyor.)
Uygun zamanlarda ve uygun porsiyonlarda, belirtilen tüm besinleri
tüketebiliyoruz. Kendinize özel diyet yemekleri yapmanıza gerek yok.
Şimdiye dek bilmeden yaptığımız bir dolu yanlış olduğunu anlatıyor bu kitap.
Mesela meyve her saat ve istediğimiz kadar yediğimiz bir besindi. Ama bu
diyette dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü meyvede yüksek oranda şeker var.
Amacımız vücuda fazla besin alarak şekerimizi yükseltmemekken, şekeri direkt
olarak vücuda yüklemememiz gerekiyor. Üstelik gece yatmadan önce yenilen
meyvelerin şekeri, yakılmaya fırsat bulamadığı için direkt olarak yağa
dönüşüyor.
Şeker içeren tüm besinler yasak, en
başta tatlılar tabii ki. Bal, pekmez, reçel dâhil.
Ekmek, poğaça, simit de hayatımızdan çıkıyor. Çünkü işlenmiş gıda, çünkü
karbonhidrat ve glisemik indeksleri 100.
Onların yerine ceviz, badem, fındık ve fıstığı koyacağız.
Fiziksel aktivite neden önemli?
Vücudumuzun en fazla yakıt kullanan ve yakan bölümleri kaslarımız. Ve en
fazla kas bacaklarımızda. Bu yüzden yürümek çok önemli.
Yürüdüğümüz ya da hareketli bir yaşamımız olduğunda kaslarımızdaki
depolanmış fazla şeker harcanmaya başlıyor. Yalnız dikkat edin, spora
başladığınızda size uyarırlar, normalden fazla yemek ihtiyacı duyarsınız diye,
bu; kaslar çalışıp enerji tüketeceği için daha fazla besine ihtiyaç duyacaksınız,
anlamına geliyor.
Demek ki neymiş, hareketli bir yaşamımız olacak ki, besinlerle aldığımız
enerjiyi ve depodaki yağları yakabilelim.
Hem durmadan yiyelim, hem tembel tembel oturalım, eski yediklerimiz
yakılmadan yenilerini ekleyelim; sonra gelsin kilolar, yokuş çıkamamalar, eğilip
ayakkabı bile bağlayamamalar, rahat nefes alamamalar…
Estetik deformasyon da
cabası.
Özetlersek;
-Sabahları protein ağırlıklı besleniyoruz. Yumurta, peynir, zeytin tüketiyoruz mutlaka. Kahvaltıda şekerli besinlere yer vermiyoruz.
(Reçel, bal, pekmez.)
Kabuklu ceviz, kavrulmamış badem, fındık ve fıstık soframızda olacak.1 ya da 2 gün kurusu kayısı tüketebiliyoruz.
Mevsim sebzelerinden oluşan besinleri tüketebiliyoruz.
-İşlenmiş ve şekerli gıdalardan, ekmek ve türevlerinden uzak duruyoruz.
(Paketlenmiş her türlü market ürünü, glisemik indeksi yüksek, yararlı
vitaminlerinden arındırılmış, posasız, ve raf ömrünü uzatmak için sağlığa
zararlı katkılar eklenmiş ürünlerdir.)
-Öğünler arasında 4-5 saat olmasını sağlayacak şekilde besleniyoruz.
-Her gün en az 2 litre su içiyoruz. Şekersiz olduğu sürece sevdiğimiz her türlü
içeceği de tüketebiliriz. Üzerinde diyet yazan hiç bir içeceği ve yiyeceği önermiyor
Karatay, haberiniz olsun.
-Her gün bir fincan şekersiz Türk kahvesi. Kahvaltı ve yemek arası bir saatte içtiğinizde tokluk hissi verecektir.
-Akşam 20.00’den sonra hiçbir şey yemiyoruz. Şekersiz sıvı tüketimi serbest.
-Her gün düzenli olarak yürüyüş ya da sevdiğimiz bir fiziksel aktiviteyi
yapıyoruz.
-Yemeklerde ve salatalarda mutlaka sızma zeytinyağı kullanıyoruz. Diğer
diyetlerde olduğu gibi yağdan kaçmıyoruz ama tabii sağlıklı olanlarından.
Bulabilirsek halis tereyağı tüketiyoruz.
- Kabız olmamaya dikkat ediyoruz. Bağırsaklardaki besinler uzun süre
kaldığında vücuda geri emilim oluyor. Bu da toksik etki yaratıyor. Kabızlık
sorunu olanlar mutlaka doğru şekilde beslenmeli ve bu sorunu çözmeli.
Görüldüğü gibi, “sabah şu kadar, şunu ye, evde yemek varken, bir de kendine
ayrıca diyet yemekler yap”la uğraştırmıyor bu diyet. Evinizde hangi yemek
pişmişse onu yiyebiliyorsunuz. Mevcut seçenekler içinde en uzun süre tok
tutacak besinleri seçerek besleniyorsunuz ki bunlar proteini yüksek glisemik
indeksi düşük yiyecekler oluyor.
Kıymalı fasulye yaptınız mesela. Yiyin gari:-) Yanına da iki kaşık yoğurt
koyun, ya da salata, Ekmek yok tabii. Nasıl tok kalacağınıza şaşıracaksınız.
Kitapta, burada yazmadığım, daha birçok faydalı ve şaşırtıcı bilgi var.
En yakınınızdakine, en sevdiğinize seçilebilecek en iyi hediye bence. Tabii
sizden söz ediyorum. :-)
Önce kendinize alın. Sonra onlar da sizin gibi sağlıklı beslensinler, uzun
yaşasınlar ve size her daim zinde ve fit görünsünler diye etrafınızdakilere
alın, aldırın, bahsedin, derim.
Sağlıklı beslenmeye, karnınız doyduğu halde kilo verdiğinizi görmeye
başladığınızda “iyi ki” diyeceksiniz.
Ben demeye başladım bile.-)
Uyarı: Bu yazı Karatay Diyeti kitabı baz alınarak yazılmıştır. Uygulama hataları ya da kişisel özelliklere bağlı sonuçlar yazarın sorumluluğunda değildir.
Güncellleme: Bu yazıdan sonra Canan Karatay'ın 5 kitabı daha çıktı. Hepsini edinmenizi ve faydalanabilmenizi dilerim.
Ayrıca
karatayyemekleri.blogspot.com.tr adresinde Karatay Beslenmesinin tüm detaylarıyla ve fotoğraflarla anlatıldığı blogu da ziyaret etmenizi öneririm.