Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Mart 2019

Sevmemeliyiz.

Geçen yıl yazlıktayken duydum bu şarkıyı.
"Sevmemeliyiz" adı. Sena Şener söylüyor.
Bazı şarkılar ilk duyduğumda beni olduğum yere çiviliyor. Öyle kalıp, durup dinliyorum. Böyle olunca sonunda mutlaka içimde bir yere dokunuyor.
Ses üzgün, müzik üzgün, sözler üzgün.
Ve ben de biraz üzgündüm, kırgındım.
Biraz Barış'a, biraz kızıma, biraz eşime, biraz bilmeseler de dünyadaki herkese.
Şarkıda "Belki de hiç sevmemeliyiz" diyordu. Takıldığım yer de bu oldu.
Doğru.
Sevince üzülüyorsun.
Sevince kırılıyorsun.
Kolay oluyor hepsi sevince.
O yüzden evet, belki de hiç sevmemeliyiz.
Bana beni dedi dinleyince.
Ama hiç oluyor mu ki?
Sevmemek?
Hele kendini çoğaltmışsan, çocuğunsa.

Ah.. Kırsa da dökse de, üzse de, doğduğundan beri derin uykusuz, endişeli ve korkulu bir hayatı garanti etse de evlat bu, sevilmez mi?
Kırgınlıktan sesin konuşmak istemese de kalbinle konuşmaz mısın onunla?
Duysun beni, içimdekini; tamir edelim, toplayalım, iyi olalım demez misin?
Çocuğun anneye bilerek ya da bilmeyerek yaptığını ya da yapmadığını başka biri yapıyor olsa (eş, akraba, arkadaş) konuşmazsın hatta hayatından bile çıkarabilirsin dayanma eşiğini aşınca.
Ama evlat bu, ne yaparsa yapsın, ne derse desin günün sonunda bağrına basmak istediğin o.
İşte bağrınıza basın, delinmemiş bir bağrınız varken.
Konuşarak, anlatarak, anlaşarak.
O hala var.
Varlık içinde yokluk çekmeyin ve bence çektirmeyin de.

Barış'ı anlatayım istiyorum çok...
Onunla ilgili aklımdaki her şeyi.
Yazılı dursun benim oğlum.

Mesela, Barış'ımın burnu hep akardı, tıkanırdı, yemeklerden tat alamazdı, koku almazdı.
Ameliyat ettirdik.
Bir süre iyiydi ama sonra akıntı ve tıkanıklık devam etti. Oğlum, ameliyat iyi gelmedi mi sence, dediğimde: Olur mu, bak nefes alabiliyorum, her şeyin kokusunu tek tek alıyorum, ayrıca yemeklerin de tadını almaya başladım, dedi.
Evet aslında iyiydi ama zaten alerjik riniti vardı ve en ufacık bir soğuk algınlığında hemen dolup tıkanıyordu burnu.
Yazın bile şort giymez olmuştu, çorabını çıkarmıyordu ayağı üşüyüp de burnu tıkanmasın diye.
Yaklaşık bir haftadır benim de burnum tıkalı.
Zaten aldığım nefes bir lokma, iyice nefessiz kaldım.
Ve en kötüsü her nefessizliğimde içim biraz daha buruluyor, nefesim daha da yoklaşıyor.
O da çekti bu tıkanıklığı diye.
Bir kere bile şikayet etmeden, sızlanmadan.
Canım benim...

❤️

Barış'la evden çıkma saatimiz denk düşmüşse mutlaka birlikte çıkmak isterdi.
Israrla bekle beni, birlikte gidelim, derdi. Sokağın başında ayrılsak da ille birlikte çıkalım.

Bazen yolda tesadüfen birbirimizi görmüşsek, gülerek birbirimize doğru gelir sarılır öperdik. Sanki uzundur ilk defa görmüş gibi. Ama eve geldiğinde yapmazdık bunu.
Değişiktik...

Bir de Barış dışarıda bizimle kahvaltı etmeyi ve yemek yemeyi severdi. Uzun uzun oturmak isterdi. Mesela kahvaltı bitti, kahve içildi, üstünden yarım saat geçti, e hadi kalkalım artık derdik, ama o hep, biraz daha oturalım, derdi. Bazen herkes giderdi, ben kalırdım.
O ne zaman isterse o zaman kalkardık.
Bir keresinde birlikte gittiğimiz bir kahvaltıdan sonra bir saat konuşmadan, sessizce oturup birlikte yağmuru izlemiştik.
Sormuştum, neden hep daha çok oturmak istiyorsun, diye. Ne güzel ailece oturuyoruz işte, derdi.
Aile olmayı seviyorum, demişti bir de.
Neyse ki orada da aile.
Anneanne, dede, dayı ile.
Her zaman gittiğimiz kahvaltıcıya gidemedik henüz. Gidince bir servis de ona açtırayım istiyorum hatta oradaki abilerine de diyeyim Barış'ın artık olmadığını.
Ama tabi..
Oradan aç kalkılır.

❤️

Bugün Kadıköy'e gittim. Vapurda birden aklıma geldi, emin olamadım ama Barış'tan sonra galiba ilk defa Kadıköy'e gidiyorum diye heyecanlandım.
Kadıköy Barış'ın en sevdiği yerdi diye. Sanki onun yerine de oraya geldim diye.
Hele Moda sahilini ne çok severdi. Oradaki kayalıklarda oturduğunu söylerdi hep. Bazen arkadaşlarıyla da orada buluşurdu.
Lisesi de oradaydı.
Puanı Kabataş Lisesi'ne de yetiyor olmasına rağmen o ısrarla Kadıköy Anadolu'yu istemişti. Okul görmeye gittiğimizde çok ısınmıştı içi oraya. Ama biz yine de Kabataş için ikna etmeye çalışmıştık. Çünkü eve yürüyerek on dakika mesafedeydi bu okul.
Kadıköy Anadolu, üç vasıtayla neredeyse bir saatte.
Oğlum, kışı var, fırtınası var, nasıl gidip geleceksin dediğimde: Ben orayı istiyorum, diye diretti. İstediği de oldu.
Dört yıl boyunca kar, kış, sıcak, soğuk demeden gitti geldi ve bir kere bile şikayet etmedi.
İstediği şey için diretip sonra sıkılan, söylenen, pişman olanlardan değildi.
Tadını çıkaranlardandı.
Hatta onun çok istediği ama bizim istemediğimiz ya da riskli bulduğumuz herhangi bir durumun sonucu için bile: Sorumluluk bende, kötü olacaksa da ben baş edeceğim, diyordu.
Biz yine de direniyorduk ama sonunda kazanan bir şekilde o oluyordu.
Yazlığa gitsin istemedik mesela ama gitti.
Sorumluluğu bize bıraktı, baş etmeyi de.

❤️

İleri derecede olmayan birkaç sağlık sorunu vardı Barış'ın. Sırt eğriliği, skolyoz, rinit.
Gözleri de yazın güneş alerjisi olup kızarıyordu. Güneş gözlüğü takmasını önerdi doktor.
Gözlük alırım ama siyah camlı almam, normal cam alacağım ama güneş filtreli olacak demişti.
Dünyaya siyah camdan bakmak istemiyormuş.
İstediği gözlüğü araştırıp camını, çerçevesini seçip almıştı.
Biraz düşüyordu gözünden, bir gözlükçüde düzelttirelim, dedim.
Girdik, gözlükçü dedi ki, biraz eğersek düzelir.
Tamam teşekkür ederim, dedi, çıktık.
Neden yaptırmadın dedim; Ben gözlüğü takmaya kıyamıyorum, o eğeceğim dedi. Böyle idare ederim, vermem gözlüğümü, dedi sonra.
Sevdiği şeyler kıymetlisiydi. Ama o kıymetlisine bir şey olsa, birazcık üzülüp hemen unutacak kadar da bağsızdı.
Gözlüğü kabına koymuş. Yatak odasındaki sehpanın üstünde duruyordu.
Babasının Barış'tan sonra yazlıkta çektiği fotoğrafta gördüm.

Aslında ben yazlığa gitmek istiyorum. Onun yaşadığı, yemek yaptığı, uyuduğu, son gününü geçirdiği evi görmek istiyorum. Dokunduğu yerlere dokunayım, salıncakta uzanayım ben de onun gibi. Onu hissedeyim, oradaymış gibi.
Bavula konulan kıyafetlerini görmek istiyorum en çok.
Aslında kıyafetlerindeki kokusunu duymak.
Bavulun içinde gider mi ki koku?
Gitmesin, beni beklesin.
ilk günlerde bırak oraya gitmeyi, önündeki yoldan bile geçmeyi düşünemiyordum. Şimdi bir tarafım çok gitmek istiyor. Diğer tarafım yapamazsın, yapma şimdi, diyor.
Sonra.
Ama koku gitmesin.

Barış'ın siyah bir beresi vardı burada bıraktığı, onu buldum geçenlerde. İlk işim koklamak oldu.
Bir saniyeliğine alabildim kokusunu.
Bunun ne demek olduğunu anlatacak kelime bence hiçbir dilde yok.
Anlatırım belki desem...
Sanki varmış gibi bir sevinç ama yok diye üzünç.
Anlık.
...
Her gün takıyorum o bereyi, hava güzelse ve takmayacaksam yine de alıp çantamda taşıyorum.

İşte orada giydiği kıyafetlerinde kokusu kalmışsa diye bir an önce gideyim diyorum ama çok da korkuyorum dediğim her şeyi yapmaktan. O gücü bulamıyorum henüz içimde. Ama yine de kokusuyla içimi dolduracak olmak ve beynime kazımak düşüncesi iyi geliyor.
Belki şu inanamayışımı da inandırır o koku.
O eve gidip ağlamaktan ölmek istiyorum bir de.
Bütün ağlamalarımı oraya dökmek.
Kalbimdeki çağlayanın bendini kırmak, gözlerimi o suda boğmak.
Bak o zaman yine "sevmemeliyiz" diyebilirim.
Evet bence derim.
"Belki de hiç sevmemeliyiz..."

16 Nisan 2019
00.18
Odandan, masandan.

28 Şubat 2019

Önemli...

Barış ne güzel isim aslında değil mi?
Barış Manço'yu severdim çok.
İsmin anlamını da çok sevdiğim için adına "Barış" demiştik.
Çocuklara verilen isimler kişiliklerine etki edermiş. 
Bence de.
Barış içiyle dışıyla gerçekten barış içindeydi. 
Ne başkasına, ne bize yüksek sesle bile konuştuğunu duymadım.
Ben bazen sesimi yükselttiğimde bana, sessiz söyle, derdi, böyle omuzlarını kısarak hatta.
İçi  sessiz olana fazla gelir sesin her hali. 

Barış adını öyle çok duyuyorum ki. Bir tek ona benzeyenleri görmek değil şu ara olanlar. Az önce hava güzel, çıkıp biraz yürüyeyim, dedim.
Tabii yine iç cebimde Barış'la.
Bir anne-çocuğun yanından geçtim, anne oğluna "Barış" diye seslendi.
Tabii..
Koca Ortaköy'de adı Barış olan çocuğun yanından geçmeliydim.
Hoş geçmeyip dursam da duyuyorum.
Dün televizyonda maç vardı, izlemiyordum ama sesi açıktı. Barış diye bir futbolcu var, zannedersiniz bütün maç sadece Barış'la yapılıyor.  Barış düştü, kalktı, vurdu, oldu, olmadı, Barış Barış..
Bitmedi, kahve sırası beklerken önümde kahve siparişi veren çocuk da Barış.
Sokak adları.
Kafe adları.
Film ya da dizi oyuncuları.
Herkes Barış.
Tabii benim algım da seçiyor isimleri. Ona benzeyenleri seçtiği gibi.
Aslında bu durum beni kötü hissettirmiyor. Hep duyayım, hep göreyim zaten.
Duymazsam, görmezsem, sandıklarda saklarsam adını, suretini; her adını duyduğumda ve benzerini gördüğümde sanki ilk defa duyuyormuş gibi başa dönerim biliyorum.
Barış her yerde olsun.

Banyomuzda metal bir havluluk vardı. Çok severdim, herkes de sevmişti. Anne, baba, kız ve oğlan çocuk formunda. Hepsi el ele.
Banyo dolapları yenilenince kaldırmıştık onu.
Ben geri koymak istedim ama baba ve abla istemedi.
Ben fotoğraflarını da koymak istiyorum ortaya ama onlar hazır değiller henüz.
Biraz daha geçsin, diyorlar.
Oğlum onların ilk ve en büyük gideni. Anlıyorum ve sabırla bekliyorum.

Ben dağ mıyım, taş mıyım hiç bilmiyorum. Kendime gerçekten çok şaşırıyorum bazen.
Barış'ım gideli daha iki ay olmadan gidip telefonunu kapattırdım ben.
Durup durup arıyordum çünkü. Otomatik mesaj çıkıyordu, mesaj bırakın, diye ama hiçbirinde bırakamadım.
Mesajı alabilseydi bırakırdım.
Telefonunu kapattırmak kolay değildi elbet.
Oğlumun telefon hattını iptal ettirmek istiyorum, dediğimde, bu işlem için oğlunuzun gelmesi gerek, dediler.

İşte kolay değildi.
Kolay değildi ama yaptım.
Banka kartını iptal ettirdim, hesabını kapattırdım.
Sebep söylemek lazım.
Zordu.
Çok zor.
Bin tane gözüm olsa biniyle birden ağlayacağım kadar zor.

Niye yaptım bunları? Hem de tek başıma gidip niye yaptım?
Ondan ümidi kesmek için belki.
Kendime kabul ettirmek için.
O artık yok, bak, arasan telefonu kapalı, bankada hesabı yok.
Hoş ne işe yaradı?
137 gün olmuş gideli.
Daha dün akşam, yatağını görüp kalakaldım yine.
Her gün gördüğüm yatağı, her gün girdiğim odası.
Nerede bu çocuk, demekten vazgeçemedim henüz.
Biliyorum nerede.
Ama bilmek istemiyorum belki.
Öyle karmaşık, öyle inişli çıkışlı, öyle labirent ki içim.
Ne bildiğimi bile bilmiyorum.
O yüzden bilmemek iyi bir şey işte.

Bildiğim tek şey var çocuğunuzla ayrıldığınız her defa barışık olun..
Evden yolcu ederken, telefonla konuşup kapatırken..
Tartıştığımız zamanlar olurdu bizim de her anne çocuk gibi.
O da ben de tartışmamız ne kadar uzarsa uzasın -ikimiz de bayılırdık uzun uzun konuşmaya- hiç sıkılmazdık. 360 derece dönerdik konunun etrafında, sabırla..
Sonunda mutlaka uzlaşır, gerekmişse özürleşirdik.
Bazen ikimiz de hatalıysak, aynı anda, özür dilerim, derdik böyle çocuk gibi uzata uzata..
Gülerdik sonra.
Bazen çözülmezdik ikimizde bir süre ama ne yapıp edip ya o ya da ben bir şekilde barışırdık. Barışmalıydık. Anneyseniz dünyadaki herkesle gerekirse küs kalabilirsiniz  ama çocuğunuzla olmuyor, olamıyor, olmasın da zaten.

En son konuşmamızda da ufak bir tartışmamız oldu, küçük, minik.
Şükür ki telefonu iyi kapattık.
Şükür, bin şükür!
Yaşarken bile içim içimi yerdi, ne yapsam da gönlünü alsam, barışsak diye.
Eğer kırgın kapatsaydık 137 gün boyunca o son konuşmada kalacaktım.
Kalbi kırıldıysa diye kalbim kırık.
Ve kimle ve neyle düzelecekti bendeki kalp?
Ben nasıl ve nerede bulup da tamir edecektim ondakini?

Küs kalmayın çocuğunuzla.
Bu önemli..


28 Şubat 2019
17.13

25 Şubat 2019

...


Bugün aslında Tema'ya gidecektim ben. Gitmeden önce haber veriyorum hep. Yardım edilecek iş varsa gidiyorum. Bugün haberleşemedik. Yazdım da, görmediler..

Vardır bir hayrı dedim ama evde de duramadım, daraldım.

Eskiden yaptığım ve mutlu olduğum kitap bitirme ritüelim vardı benim.

Okuduğum kitabın son yüz sayfasını Starbucks'a gidip kahve eşliğinde, kulağımda müzikle okuyup bitiriyordum.

Bu defa yeni başladığım bir kitabı okumak için gideyim, dedim. Hem evde yalnız kalıp içimi dinlemem, hem biraz kafam dağılır, dedim.

Hoş, dinlediğim içim ve dağılacak kafam Barış'la tıka basa doluyken ne işe yarayacaktı bilmiyorum ama gittim yine de.

Ortaköy'deki Starbucks'ı bilir misiniz? En üst katını çok severim ben. Hele de kimse yoksa. En önde üç tane koltuk vardır, önünde sehpa ve karşınızda deniz manzarası.  Hep orada otururum boş bulursam.

Bugün de oraya yerleştim. Kahvemi aldım, kitabımı okudum. Arada telefonuma baktım, arada denize daldım düşüne düşüne..

Bir ara iki yanımdaki koltuğa birinin oturduğunu fark ettim.

Başımı çevirdim.

Barış.

Nasıl benziyor, nasıl!

Kirpikleri simsiyah kıvrık kıvrık, burnu, sakalı, kafasındaki siyah beresi. Durgun bakışları bile.

Sanki o!


Kitabı okumayı bıraktım. Ona bakmak istiyorum ama bakamıyorum. Kaçamak bir iki kere baktım. Sonra gitmek istedim. Kalktım toparlanırken yine çaktırmadan baktım. Konuşsam mı acaba, diye içimden geçirdim ama öyle yağmur yüklüydüm ki yine, ilk kelimemde yağacağımı biliyordum. O kat da çok kalabalıktı, kitap okuyanlar, ders çalışanlar. Çekindim.

Hazırlanıp gidecekken geri dönüp tekrar oturdum. Yandan yandan, çaktırmamaya çalışarak baktım bir kere daha ve çıktım oradan.

Aşağı indim, bir iki dakika yürüdüm ama pişman oldum keşke konuşsaydım, diye.

Geri döndüm.

Üst kata çıkıp baktım.

Gitmiş.

Dedim, vardır Allah'ın bir bildiği.

Aşağı indim ama vazgeçmedim.

Biraz bakınırım, görürsem ne ala, görmezsem, görmemem gerektiğinden der giderim, dedim.

Sahil tarafına indim. Bir baktım caminin sağ tarafında durmuş denize bakıyor iki arkadaşıyla.

Önce gittim yakınına, sonra çekindim döndüm geri, sonra bir baktım ayaklarım beni ona doğru götürüyor.

O da beni gördü. Sanırım ona baktığımı anlamış yukarıda.

Dedim, az önce Starbucks'ta gördüm sizi. Oğluma çok benziyorsunuz, ondan geldim yanınıza şimdi. Oğlumu kaybettim ben, dedim. Sonrasını ne o anladı, ne de ben...

Banka oturdum. Ayakta duruyordu o. Yüzüne bakamadım pek. Baktığım zaman dedim, Allah Barış'ımı özlediğim zaman ona benzeyenleri gönderiyor bana sanırım. Beşiktaş ışıklarda görmüştüm, belki yine sizdiniz. Öyle çok benziyordu ki. Olabilirim belki, dedi. Buralarda oturuyormuş o da...

Ben ağladım, O çaresizce ve şaşkınca üzüldü. Arkadaşları benimle ağladı.

Ne yapabilirim sizin için bilmiyorum, çok üzüldüm, dedi.

Birine benzeyerek başka birini bu kadar üzebileceğimi hiç düşünmezdim, dedi.

Üzülmeyin siz, dedim..

Sarılabilir miyim, dedim en son. Tabii, diye kucak açtı.

Sarıldım. Göğsüne koydum başımı, ağladım. Daha da çok özledim.

Sonra gideyim dedim, kusura bakmayın üzdüm sizi diyerek..

Olur mu hiç, dedi..

Kaçıp gittim sonra.

Sahilde yürüdüm, hava soğuktu, kimsecikler yoktu ortalarda..

Kuruçeşme parkında ağıt yaka yaka, Barış'ımdan üzdüklerim için af dileye dileye yürüdüm.

Uzaya yol olsa ağlayarak oraya yürüyeceğim.

O kadar bitmiyor böyle zamanlarda ne gözümün yaşı, ne gitmelerim..

Anneciğimi düşündüm sonra.

Onun oğlu askerdi gittiğinde. İzne gelmişti.

Annem de her asker gördüğünde gider boynuna sarılır ağlardı. Onu bir gün anlayacağımı bilemedim hiç.

Abimin annemin içinde bıraktığı yıkıntıya hiç dokunmadık, yangınını üflemedik sönsün diye.

Olanı biteni, gideni hiç konuşmadık, ne ablamlarla, ne annemle. Sanki böyle bir şey olmadı gibi. Öyle bir ateşti ki herkes korktu elini uzatmaktan.

Oysa korkmamalıydık.

Ah annem! Benim şu içimdekini tek başına sırtlandın sen, ne yazık...


Abim annemin karşısına asker üniformasıyla çıktı hep.

Barış kendi suretiyle.

Allah'ıma şükrediyorum bana onu gönderip özlemimi serinlettiği için...

Serinlemek mi derinlemek mi bilmiyorum ama olsun.

Yok olan o şimdi.

Böylesi hiç yoktan iyidir...




20 Şubat 2019

...


Sevdiğimiz insanlarla olmak, sevdiğimiz şeyleri yapmak, iyi şeyler hissettirecek filmler izlemek sağlıklı bir yas süreci geçirebilmenin yardımcıları imiş. Öyle demişti psikiyatr.

Bunları yapacak iç bulduğumda yapıyorum.

Sevdiğim arkadaşlarım, beni seven, önemseyen herkes beni yalnız bırakmamak, birlikte olduğumuz vakti iyi geçirmemi sağlamak için elinden geleni yapıyorlar.

Hafta sonu dostlarımızla birlikteydik.

İyi göründüğüm günlerdendi.

Hatta sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Bazen öyle günlerim oluyor.

Hiçbir şey olmadı.

Getiriyorum güzel yüzünü gözümün önüne ama ne hissi, ne anlamı, ne olmayışı, hiçbir duygu yok.

Anlamsız olan biten her şey.

Bazen derler ya, gidenin arkasından hiç üzülmüyor, nasıl olabilir, diye.

Beni o gün gören biri de, üzülmüyor, derdi belki.

Ama o üzülmüyor görülme halinin arka bahçesinde pembe güller, kelebekler yok.

Giden herkes senin bir ilmeğini birlikte alıp götürüyor, gün gün sökülüyorsun.

Bu böyle.



Bazen onu düşünmekten korkup uzaklaştırıyorum aklımdan. Aklımın alamayacağı kadar korkunç bir gerçek olduğu ve bu gerçekle baş edemeyeceğim kadar güçsüz hissettiğim zamanlarda kaçıyorum olan bitenden. Hayata dönüyorum yüzümü.

Ama mezarlığın önünden geçerken ıslık çalmak gibi bu.



Birkaç gündür öyle ıslık çala çala gün geçiriyordum.

Ama bugün sustum.

Günlerdir ben galiba güçlüyüm gerçekten, böyle böyle zaman geçecek düze çıkacağım herhalde derken...



Barış için söylenen her söz, başın sağ olsun, rahmetli, sabır versin Allah..

Oğluma ve duruma ait her şey sanki ilk kez duymuşum gibi şaşırtıyor beni.

Ona ne olduğunu hatırlatıyor.

Unutmuşum gibi.

Unutulmuyor, iyi olunmuyor.

Bir annenin çocuğunun artık olmadığını kabul edip hayata kaldığı yerden eskisi gibi devam etmesinin mümkünsüzlüğünü görüyorum.

Devam etmek gerekliliğini bilmek, çabalamak bunu mümkün kılmıyor.

Tevekkül, dua, sabır, Allah'a sığınmak güç veriyor elbet ama bir zaman geliyor ki bütün süngülerim düşüyor. Savunmasız kalıyorum, bir çözüm arıyor gibi telaşla sağa sola koşturuyorken görüyorum kendimi içimde.

Dışarıdan güçlü görünmek bile ağırıma gidiyor bazen.



Böyle inişli çıkışlı...



Barış bir gün tatsızdı. Nedenini sordum, anlattı.

Ama sorun yok, dedi.

"Hayat düz bir çizgi değil, mutlu da olacağım, mutsuz da. Böyle zamanlar da olacak ki denge olsun."



Mutluluk ya da mutsuzlukla ilgisi bile olmayan, tanımadığım, nasıl denge kuracağımı bilmediğim duygularla hayatın içinde kalakaldım.



Hayat kendi kaldığı yerden aynı hızla akıyor.

Beni de hızına katmış sürüklüyor.

Şelalenin döküleceği yerde neyse ki kavuşma var.




21.02.2019

01.14

Odandan, masandan.


13 Şubat 2019

Hayat Işığım

Barış'ımı rüyamda gördükten sonraki günüm çok iyi geçmedi. Bir daha görmenin mümkün olmadığı birine gerçekten sarılmış gibi rüyada sarılmış olmak ve bir daha gerçekten sarılmayacağını bilmek sancılıydı, sarsıntılıydı.

Ama o günden sonra biraz daha sakin gibi kalbim.
Katı halden sıvı hale geçiyor gibiyim.
Yüzümü biraz hayata dönüp, baktığımı görüyor gibiyim.
Minik bebek emeklemeleri bunlar.

Bilmiyorum belki bir illüzyon içindeyimdir.
Lakin birkaç gün önce yürürken sanki içimden bir ben daha çıkıp yanımda yürüdü ve dedi ki, sen neler olup bittiğinin farkında mısın acaba? Kızın, eşin, orman, arkadaşların, gün doldurmak vs. derken zaman geçiyor da, sen gerçekten ne olduğunu anladın mı?
Bazen o kadar şuursuz hissediyorum. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Öyle uzak yola gidiyor ki Barış, ona olan, bize olan...
Bazen koşarak geri geliyor, kanıma giriyor, gözüme doluyor.
İlk başlarda kendimle savaşıyordum, nasıl böyle uzaktan metanetle bakabiliyorum olan bitene diye..
Metanetim eriyip içimi yaktığında dediğimi unutuyordum. 

Şimdilerde akışa bıraktım kendimi.
Sürece güvenmeliyiz, sabır göstermeliyiz, dedi kızım sabah.
Bir de dün akşam, seninle gurur duyuyorum, dedi. Böyle dik durabildiğim, ayakta kalabildiğim içinmiş.
Sensin tek sebep demedim, hayatta kendim için hiç bir şey istemiyorum, tek bir şey bile.
Sadece senin güzel yüzün gülsün, güzel gönlün ferahlasın.
Demedim bunu. Ona beklenti yüklememek için. O iyi olursa, ben de iyi olurum, diye iyi olmak zorunda hissetmesin diye.
Onu da akışa bıraktım. 
O da kardeşinden oldu. 
Onun da canı yanıyor, o da özlüyor, o da ağlıyor kardeşsizliğine.
Ama benim sessiz olmam, yanında normal görünmeye çalışmam onun koltuk değneği biliyorum.
O yokken oğluma yasımı yaşadığımı biliyor. Bazen gözyaşlarının gözde bıraktığı izleri silemiyorsun..
Ama o kadarını da görecek, belki onu güçlendirecek izler onlar.
Gerçi biraz kaşlarım çatık olsa, düşünceli görse, gelip eliyle yüzümde gülücük oluşturmaya çalışıyor. Çatık kaşlarımı düzeltiyor. 
Ama bazen, kendimi kontrol edemediğim zamanlarda şefkatle seviyor yüzümü, annecim ağlayabilirsin, sıkma kendini, diye..
Birbirimize yaslanarak ama ağırlık vermeden yürüyoruz.

Dilaver daha sessiz, O da baba. Hayatta yaşadığı ilk yakın kayıp. İlk ve en büyük. Nasıl baş edeceğini bilmiyor. Arada derin nefeslerle iç çekip "off " diyor.  Sorduğumda her iç çekmenin altından Barış çıkıyor. Bazen konuşalım onu, diyorum. 
Konuşuyoruz, inanamıyoruz olan bitene. 
Şok. 
"Nasıl olabilir, aslan gibi çocuk, neler yapacaktı, ne oldu" diye çıkmaz sokağın ucuna kadar gidiyoruz. Sonra Allah istedi ve aldı, yapacak hiçbir şey yok, onu geri getirmek imkansız. Ne yaparsak yapalım, artık o yok, diyerek kabullenmemiz gereken gerçeği kulaklarımıza da duyuruyoruz.

Üçümüz de Barış'a farklı bağlarıyla bağlıydık. Sevgimizi gösterme şekillerimiz farklıydı. Herkes onunla kendisi arasında açtığı yol üstünde oturup acı çekiyor. Kendi anılarıyla, kendi yaptıklarıyla ya da yapmadıklarıyla yüzleşerek, bazen üzülerek, bazen iyi ki diyerek.
Ve evet, bu bir süreç. zamana güvenmeliyiz, sabretmeliyiz.

Aslında ben birkaç iyilik kırıntısından bahsedecektim. Baktığımı görmeye başlıyorum demiştim ya.
Ama yine içime bakıp, gördüğümü yazmışım. Dönüp dolaşıp yine her yolu Barış'a çıkarmışım
Olsun.
İyi ki yazmak var. İyi ki harfler kelimeler ediyor.
İyi ki kalbimden kelimelere bir yol var.

Hayata bakıp gördüğüm ne, yazayım..
Yaklaşık bir aydır Tema vakfına gidiyorum.
Bu süreçte etrafımdaki herkes gibi oradaki herkes de dünyanın en iyi insanlarıyla dolu. Çok nazik ve sevgili hepsi. 
Barış'ımın ormanı şimdiye kadar bu amaçla yapılmış ormanların fidan adedi olarak en büyüğü imiş ve en kısa zamanda tabela sayısına ulaşabileni.
1 ay içinde 2000'i geçti. ( Bağış numarasını anons ettiğimizden 24 saat sonra 3000 fidan olmuştu)
Ve şimdi 11.143 tane fidanı var yavrumun. Karaağaç köyü yakınlarındaki araziye ekiliyorlar.
Mart sonunda bitecek. Oğlumun adının olduğu tabelayı gidip görebileceğiz. 
Adını daha mutlu yerlerde görmeyi isterdim ama böylesi uygun görülmüş. Bu bizim için, daha fani, insani bir istek ama o bitkilere ve hayvanlara can verecek bir sisteme aracı olduğu için belki daha ruhani bir amaca hizmet ediyor. Bilmiyoruz..
Tema vakfında vakit geçirip, birilerine yardım edip yüklerini hafifletiyor olduğumu bilmek iyi.  
(Barış'ın gidişinden sonraki ilk 15 gün içinde yönetim bizimle tanışmak istemiş. Gittiğimizde orada gönüllü olarak çalışmamın bana iyi geleceğini söylemişlerdi. O zaman için pek mümkün değildi. Mümkün hale geldi bu aralar.) 
Haftada bir ya da iki gün oraya gidiyorum. Günü geçirmeme yardım ediyor.

Başka neler yapıyorum?
Sabah kalktığımda ilk iş oğlumu rüyamda gördüm mü diye zihnimi yokluyorum. Sonra yine zihnim onunla dolu olarak bir fincan limonlu sıcak  su yapıp onun yatağında uzanarak dışarıyı seyrediyorum. Sakince içimi dinliyorum, oğlumla konuşuyorum.
Genelde her gün dışarı çıkıyorum. Ya bir arkadaşımla, ya kendime iş uydurarak, ya da sadece yürümek için. 
Evde kalmak çok iyi gelmiyor bana. Denedim, gördüm.
Kontrolsüzce Barış'ın fotoğraf ve videolarına bakıp, dayanırım, özlemimi gideririm diyorum ama tam anlamıyla, gördüğüm her şeyin, her duygunun altında kalıyorum.
Bunu ne kendime, ne aileme ne de Barış'a yapmamalıyım. Biliyorum. Ama bazen kendimi toparlamaya çalışıp dik durmak yabancı geliyor, sanki onu terk etmişim gibi. 
Biliyorum ki Barış karnımdan çıktığı gün kalbime girdi ve oradan hiç çıkmayacak ve kalbim ikimizi de yaşatmaya yeter. Ama işte böyle bazen hiçbir şey olmamış gibi, hayal görmüşüm, gerçek değilmiş gibi yaşadığım zamanlar da ağırıma gidiyor.
Karışık duygular, karmakarışık...

Gerçi Barış beni görüyorsa kızıyordur bile.
Konuşuyor olsaydık aramızdaki diyalog şöyle olurdu:
O- Annem niye üzülüyorsun ki? Çok normal bu.
Ben- Oğlum nasıl üzülmeyeyim, sen yoksun artık.
O- Bence üzülme ama üzülüyorsan da üzül n'apayım.
Bu oğlan hep böyleydi. Tek cümleyle meramını söyler, değiştiremiyorsa olduğu gibi durumun ya da duygunun sorumluluğunu sana bırakırdı.
Ondan öğreneceğim çok şey vardı.
Beni büyütecekti daha, hayatta olmanın ama hayatta olan hiçbir şeye ne bağlı ne de bağsız olmanın inceliklerini öğretecekti. Hakkıyla yaşamak ne, bilecektim ben de.
Oradaki yeni arkadaşlarıyla sohbet ediyordur şimdi. 
Gerçi hayatta olmak kimsenin odağı değil orada artık ama belki oradaki hayatta olmak buradakinden daha kıymetli bir şeydir. Bilmiyoruz...

İşte diyordum ki, hayatta baktığımı görmeye başladım ufaktan. 
Artık yavaş yavaş Instagram hesaplarımda fotoğraf paylaşayım diyorum, kahvaltı tabağı hazırlayıp, sağlıklı beslenmekle ilgili öğrendiklerimi yazayım, ses vereyim artık.
Sessizliğimde sağırlaşmamak için biraz sesleneyim.
Bunları yapmak için coşkun bir isteğim yok ama en azından yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. 
Olduğum yerde kalmak hayatın ışığını kısmak demek, her gün biraz daha.

Kızım, eşim, ailem, arkadaşlarım, sevdiğim herkes iyi olsun.
Burada.
Barış'ım da orada iyi olsun.
Başka isteğim yoktur.
Onların iyilikleri bana bulaşır nasılsa.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...