Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

07 Kasım 2019

Şifa?



Yaklaşık on yıl önce bir dost tavsiyesiyle yazı yazmaya başladım. Aklıma düşen tek bir kelime satırlara döndükçe yazmak mutlu etmeye başladı. Akışkan ve durağan zamanlarım oldu yazarken ama bir süre sonra artık yazmamaya başladım. İlham gitmişti.

O dönemde fotoğraf çekmek ilgimi çekiyordu. Artık makinam olmadan sokağa çıkmıyordum. Gördüğüm her şey fotoğraf karesiydi. Çiçek, böcek, insan portreleri, doğa, hayvan, güzel ne varsa çekiyor Instagram’da paylaşıyordum.
Yazı yazmaktan sonra fotoğraf çekmek tutkum olmuştu.

Fotoğrafı bırakmadım ama içeriği değişti.
Kilo verme kararı alıp sağlıklı beslenmeye başlayınca motivasyon amaçlı kendim için hazırladığım kahvaltı tabaklarımı paylaşmaya başladım.
Değişik tabak alma tutkum da o zaman başladı. Nerede kalpli, deniz temalı, kelebekli tabak gördüysem aldım. Artık almayacağım deyip kendimi kasada ödeme yaparken buluyordum.
Tabakları koyacak yer bulamayacak noktaya gelmek üzereyken bu heyecanlı, hazırlarken ve paylaşırken mutlu olduğum hobim Barış’ımın gidişiyle yanan ateşle küle döndü.

Yangın yerinde canlı kalmaya çalışıyorum hala. Tutunacak dal ararken eskiden beri sevdiğim çiçekler, bitkiler imdadıma yetişti. Terapi ediyorlar beni bilmeden. Ruhumu onlara bırakıyorum, renkleriyle, yapraklarıyla, var oluşlarıyla sarıyorlar, sakinleştiriyorlar. Daha önce de demiştim ya, İçimde Barış'a ait sevginin yerini aldı belki onların sevgisi...

Yaratılmış bütün canlıları sevmek insana iyi gelen.
Hayvanları da seviyorum ama dokunamıyorum, ürkekliğim geçmiyor bir türlü. Hayvan sevgisinin de şifasını anlayabiliyorum ama sanki bitki sevgisi de ona yakın bir duygu.
Bu süreçte kendimi bitkilere teslim ettim.
Şifalanmayı dileyerek.

Hayatla ya da kendimle ilgili yapmak istediğim, heves ettiğim hiçbir şey yok. Rölantide yaşıyorum.
Ama son bir iki haftadır bu halimin hiçbirimize iyi gelmediğini görüyorum. Bir yerden başlamalıyım, kalkmalıyım, biliyorum…

İçime dönüp hayata dair ufak bir ışık ararken bitkiler ve fotoğrafı bir araya getirip paylaşmak isteği kıvılcımlandı içimde.
Belki iyi gelir, belki hayata döndüğüm sırtımı sıvazlayıp beni geri döndürür, renkleri görmemi sağlar, kokuları, iyi duyguları…
Evde elliye yakın bitki var ve onlarca boş saksı. Hepsini doldurup koyacak yer arayacağım sonra, biliyorum.
Bitki bakımıyla ilgili videolar izliyorum, sayfalar takip ediyorum, isimlerini öğrenmeye çalışıyorum, bu bile içimi sakinleştiriyor.
Genel bilgiler ediniyorum şimdilik. Toprağı kontrol ederek su vermek, yeterli ışığı sağlamak ve bakımlarını yapmak ve çok sevmek, konuşmak şimdilik yapabildiğim. Aslında belki başka da bir şey istemiyorlar. Botanikçilere göre ek besinler, saksı değişimleri vs. bir sürü detaylar var ama henüz bunları öğrenecek kadar ruhum hafif değil.
Belki zamanla…

Bugün yağmur yağıyor. İlk fotoğraf göklerin gözyaşıyla birlikte olsun istedim.
(Eskiden fotoğraf çekerken kadrajıma hep bir kuş girerdi. Ne şanslıyım, derdim.
Şimdi bu kadrajdaki kuş sen misin?
Şanslı der misin annene? )

20.09.2019
17.18

Barış Gitti



Tam bir yıl önce bugün gördüm onu.
En son.
Evde birlikte son fotoğrafımızı çektirmişiz.
Havaalanına götürüp bıraktığımızda son kez sarılmışız.
Son kez fotoğrafını çekmişim.
Telefonumun takvimine yazmışım:
“15 Eylül 2018’de Barış Altınoluk’a gidiyor” diye.
Tam bir yıl sonra takvimime tekrar Barış’ı işlemişim.
Yine gitmek fiili var.
Bu defa bitmiş zaman fiili.
"Barış gitti.”

Eskiden bir yere gitmişse, birlikte olduğu arkadaşının telefonunu isterdim, vermezdi.
Ergendi çünkü.
Üniversitedeyken bazen arkadaşının adını bile söylemezdi. Tanımıyorsun ki adını bilsen ne olacak, derdi.
Gıcıktı çünkü.
Bir zaman sonra, lütfen arkadaşının telefonunu ver bana, aramayacağım, sadece sana ulaşamazsam ararım, dediğimde artık, tamam, der olmuştu.
Bence büyümüştü artık.
(Telefonumda Barış ve yanında arkadaşlarının ismi olan on iki tane kayıt var.)

Hatta bir gün sabaha karşı eve gelip “Annem bir saat sonra arkadaşlarımla güneye tatile gideceğiz, dediğinde, uyku sersemi onlarca soru sıralamıştım: “Ne zaman gidiyorsun, nereye, neyle, arkadaşların kim, telefonlarını verir misin, Facebook’tan bakayım, kimlermiş."
Omuzlarımdan tuttu, "Annem sakin ol, hepsini vereceğim" diyerek güldü. İki arkadaşının telefonunu ve adını verdi.

Çok güzel geçmişti tatili. Bizim tek bildiğimiz buydu. Detay anlatmazdı hiç.
O gittikten sonra birlikte tatil yaptığı arkadaşlarından biri orada çekildikleri video ve fotoğrafları gönderdi bana.
İlk gördüğümde tepkisiz baktığımı hatırlıyorum.
Donuyor insanın hisleri bazen.
Hissizlik bazı anlar için can simidi.
Tekrar cesaret edip de bakamadım.

Bugün düşündüm, yaşarken artık arkadaşlarının telefonunu veriyordun, sana ulaşamazsam onları ararım, diye.
Şimdi kimi arayayım?
Sana ulaşamıyorum…

Bir yıl önce bugün sabahtan eşyalarını hazırladık, bavuluna koydun. Kışlık en kalın ne varsa hepsini aldın.
Sıcak su torbasını da al, üşürsen çok işe yarar, dedim.
İyi fikir, dedin aldın.
Ne kışlıklarını giyecek kadar ne de sıcak suyun seni ısıtacağı kadar soğuklar gelemedi. Geldi de, seni üşütemedi.

Yanına geldik bugün. Pazar ritüelimiz bu artık.
“Barış’a gitmek” diye bir kavram var hayatımızda.
"Barış’a gideceğiz."
"Barış’a gittik".
Geliyoruz ama ortada Barış falan yok. Çiçeklerini temizleyip suluyor, kuşların suluğuna su koyup, dua edip dönüyoruz.
Taşa sarılıyorum bazen, o da dilsiz. Bir de soğuk, hissiz.

Anneme, babama abime yıllarca gittik.
Orada kimse yok.
Ses vermiyorlar. His vermiyorlar, sarılmıyorlar, hiçbir şey yok.

Giderken, sen diye bakan gözlerim şehirler arası bir otobüsün önünde ve yanında kocaman BARIŞ yazısını gördü.
Öyle bir firma mı var? Yeni mi? Yoksa o anda mı gönderildi bana, bilmiyorum.
Sana yarım yamalak gülümsemeye çalışırken gözlerim bir tabelada “Güzeltepe” diye bir yazı gördü.
Hımm.. Barış güzel bir tepede demek.
İyi.
Her şeyi anlamlandırmak, her şeye sen demek, kollarımla sardığım boşluğunu doldurmuyor ama işte senden ses, haber diye tutunuyorum hepsine.

Bugün içi kara, dışı güleç bir gündü.
Ortadan ikiye bölündüğüm günlerden biriydi.
Bir yarım hayat
Bir yarım sen.
Dış gülüyor bazen.
Güldürüldüğümde sadece.
Güleç günden çıkınca içime ağladı gözlerim bugün.
Sonra seninle son kez sarıldığımız saat geldi.
Durmaksızın dışıma ağladı gözlerim.

“Ağlama, orada karşılaştığında o ağladıkların arada nehir olurmuş, kavuşamazmışsın birbirine, sabret, dedi bir büyük. Bana "sabret" demekten başka diyecek bir söz olmadığını bilmeme rağmen o kelimeyi demenin ne kadar kolay olduğunu düşündüm içim kırılarak...Dışarıdaki ses sabret derken içim sessizce bakıyor sadece…
Boş boş.. Anlamsızca.
Anlamayarak..

Tam bir yıldır oğlumu göremiyorum. Bir yıl önce sapasağlam, neşeyle, hevesle, heyecanla yazlığa tatil yapmaya giden oğlumu bir yıldır göremiyorum.
Yaşayacağım kadar da göremeyeceğim.
Sabır kuş tüyü oluyor bazen, öyle hafif...
Tartmıyor.

Önümüzdeki bir ay daha Barış yaşıyor olacak. Yani geçen yıl bugün yaşıyordu hatta bu saatlerde yazlığa varmıştı.
Canım benim, kulakları tıkanmış uçakta, eve gittiğinde ağırıyordu.
Yarın doktora gidecek mesela. İltihaplanmış kulakları, antibiyotik alacak. Birkaç gün sonra, iyiyim geçti, merak etme, diyecek.
Sonra benden vog tavayı isteyecek. Burada iyisini bulamadım, evdekini gönderir misin, diyecek.
Bavuluna sığmayan eşyalarıyla birlikte vog tavayı da göndereceğim.
Avokado seviyor diye avokado, lavaş seviyor diye lavaş koyacağım.
Ama o gittikten birkaç ay sonra o günü düşündüğümde keşke sevdiği peynirli su böreğinden de alıp gönderseydim, diye pişman olacağım.
Kargonun içinde çay süzgeci ve sevdiği çay fincanı da olacak. Tüm bunlar için arayıp teşekkür edecek.
Ev ne güzel olmuş her şey var, çok rahat ve konforlu, diyecek, sevineceğim.
Sonra mikser bozulacak. Yaptıracak ama yine bozulacak. Yenisini alacak.
Kendisine yeni bir kesme tahtası ve şef bıçağı da alacak. Bir de salata kasesi.
Fırtına söylentileri var, diye balkondaki salıncağı içeri alacak. Zaten üşüyormuş, sinekler yiyormuş. İçeride daha iyi oldu, diyecek.
Üç hafta sonu daha konuşacağız. Uzun uzun dedikodu yapacağız. O bana orayı anlatacak, ben ona burayı.
Çok güzel geçiyor diyecek. İçim rahatlayacak, ne güzel yavrum, tadını çıkar diyeceğim.
Dördüncü hafta gelecek..
Keşke gelmese ama gelecek.
Şimdilik iyi, orada tatil yapıyor, hala yaşıyor.
Bir ay sonra 15 Ekim.
O günü yaşamadan atlayabilsek keşke.
Atlasak ne olacak sonraki günlerde artık yaşamadığını bileceğiz.

Ama şimdilik geçen yıl bugün yaşıyor olduğunu düşünmek, bir ay yazlıkta keyif yapacağını bilmek de bir şey.
Ne olduğunu bilmiyorum ama bir şey işte.

Keşke ulaşamadığımda arayacağım bir numara olsa.
Ya da rüyama gelip telefonu direkt sen açsan?
Görüntülü konuşsak hatta.
Sarılmalı.
Kokunu da duyurursan daha ne isterim.

15 Eylül 2019
22.00
Odandan.
Masandan.

Özgürlük



Sabah karşıma çıktı özgür insan reçetesi.
Okuduğum, duyduğum, düşündüğüm her şeyin içinde yerleşik yaşayan Barış reçetenin kendisi.
Mesela, düşünmek için kendine özel zamanlar yaratan,
Hiç kimse için kendisi olmaktan vazgeçmeyen,
Öğrenmek istediğini günlerce okuyup araştırıp sorup öğrenen,
Sıradan, klasik, standart öğretilerle büyütülmüş ailesinin, sıradan, klasik, standart öğretilerine başkaldıran,
Aklına, kalbine düşeni, aklına kalbine engel koymadan eyleme geçiren,
Küçücük bir serçenin hayatını avuçlarına alıp hayat kurtarana teslim eden,
Hayatı boyunca kalbiyle bir çarpan Barış bunların hepsiydi.
Kuş gibi, kelebek gibi özgür.
Öyle de gitti..
Uçarak..
12 Eylül 2019
08.00

05 Eylül 2019




Ortaköy’le Kuruçeşme arasında deniz kenarında küçük bir cami vardır. Oradan geçince mutlaka bahçesine inerim.
Deniz gören sakin, sessiz, sığınak gibi bir yer orası.
Barış’ımdan sonraki aylarda, yine yolumu kaybetmiş, birinin bana söyleyeceği her ne ise ona muhtaç, deli divane gibi yollarda ağladığım günlerden biriydi
Gittim, camiye girdim, imamla konuşmaktı amacım.
Bana bir şey desin.
Kan durmuyor yoksa.
İmamı göremedim, güvenlik görevlisini buldum.
İmam nerede acaba, konuşmak istemiştim, dedim. Konu neydi deyince, “Oğlumu kaybettim”le başlayan, boğazıma dizilen gözyaşıyla bitemeyen cümlemin ortasında görevli “İnşallah bulursunuz, dedi. Oğlumun kaybolduğunu sanmış. Keşke kaybolsaydı ve sonra bulsaydım, dedim.
Hepsini diyemedim.
Keşke, keşke, keşke diyebildim sadece.
Aslında kayıp değil ama dünyadan da gitmiş gibi gelmiyor.
Bence o bir yere gitti. Yani ya hala yazlıkta ya da başka bir yere gitti de gelecek gibi..
O çaresiz ve aklı olmayan ümit beni ayakta tutuyor belki…
Mesela tamamen ilişkisini kesip de gitmiş olsa, kitaplığında bana bitki bakımıyla ilgili kitap bırakır mıydı? Ne zaman almış, niye almış anlaşılmaz.
Anlatacaklarımdan sonra anlamlanabilir belki.
Annemin gidişinden sonra bitkilere merak sarmıştım ben. Ama öyle böyle değil. Devamlı yeni bitkiler, çiçekler alıyordum eve. Bir dolu saksı almıştım. Bir süre devam etti bu. Sonra geçti.
Barış’ımdan sonra da aynı şey oldu.
Bu defa daha fazla, daha derin. Neredeyse her hafta bir bitki alıyorum, her gün almak aslında içimden geçen.
Bitki, çiçek alamamışsam saksı alıyorum, nasılsa bir yerde değişik bir bitki bulup ekerim, diye.
Sanki bu, ona ait içimde kalan sevgiyi içimden dışıma koyabilmenin yolu gibi. Onları sevmek, konuşmak, bakımlarını yapmak, güzelliklerini, büyümelerini izlemek sakinleştirici gibi.
Bitki ve çiçek alıyorum ama ille de farklı olacak, değişik yaprakları, çiçekleri olacak.
Niye değişik?
Barış gibi değişik.
Barış gibi farklı.
Barış gibi güzel.
Barış gibi sevilesi.
Salonda oturduğumda görüş alanımdalar. Durup durup bakıyorum. Kesmiyor, kalkıp seviyorum, konuşuyorum. Topraklarını havalandırıyorum, kurumuş yapraklarından arındırıyorum. Sabah yapmıştım ama akşam da yapıyorum.
Barış yerine onları yaşatıyorum belki.
Kitaplığını temizlerken bulduğum bitki bakımı kitabı anlamlandı mı şimdi?
Nasıl gitti diyebiliriz ona?
Onu aldığı zaman hiçbirimizin bitkiye bu denli ilgisi yokken, sanki bugünü görmüş, bilmiş gibi bu kitabı orada bulmuş olmamı nasıl açıklayabiliriz?
Ayrıca niye gitsin ki?
Gitmesin.
Bir arkadaşım, odasından masasından, diye yazıyorsun ya, o odada nasıl durulur, o masada nasıl oturulur aklım almıyor, demişti.
Benim de aklım almıyor aslında.
Nasıl oluyor bu?
İşte böyle onun gitmediğinden emin olarak belki de.
Ya da gitmiş olamaz dediğimden.
Büyük bir yalanmış gibi düşündüğümden.
Evet, böyle bir şeyi düşündüğünde bile ölürüm deyip de, düşündüğünü yaşayınca ölmemiş olduğunu görmekten belki.
İçinde kendinin bile bilmediği, farkında olmadığın bir gücü taşıdığından.
Ya da tanıdığın tanımadığın herkesin sana ettiği sabır dualarından.
Ya da Allah’ın insana dayanamadığından fazla yük yüklemeyeceği yasasından.
Ya da hepsi.
Bilmiyorum.
Belki de en çok, olana bitene inanmamış olmaktan.
Durum inanmamaya evriliyor Allah eliyle.
Arada o olmasa senin gücün yetmez böylesi bir acıyı böylesi dizginlemeye.
Yoksa inansan, kavrasan, anlasan nasıl dayanırsın ki?
Kalbin erir.
Beynin erir.
Buhar olur uçarsın.
Yok olursun.
Olmuyorsun.
Yatağında uzanıyorum, koltuğunda oturuyorum, masasında yazıyorum, solumda gitarı, masa lambası, kitapları, dolabı, henüz açıkta görmeye hazır olmadığım üstünde örtü olan bavulları.
İçinde kıyafetleri.
Bitkiler salona sığmayacak yakında. Odasına getireyim, burayı yeniden şekillendireyim diyorum ama yok.
Eşyalarından istediklerini alıp geri kalanını dağıtmak gerek, diyorlar.
Ne eşyalarını evden çıkarıp birilerine vermeye ne de odasını değiştirip düzenlemeye hazır değilim.
Kendi kolilediği haliyle duruyor birçok eşyası. Tozlanmasın diye kendi elleriyle toplayıp kaldırdığı müzik aletleri, kabloları, halısı...
Onları verip odasının şeklini değiştirmek Barış’ı da vermek, ondan vazgeçmek gibi geliyor.
Her şeyi dursun, her şey onun istediği şekliyle dursun.
(Çekmecesinde iki tane pirinç küçük fil buldum geçenlerde. Tam da fillere, filli objelere karşı içimde anlamlandıramadığım bir sevgi duyarken. O iki pirinç fili çiçeklerin önünde bir yere koydum. Bu bile onu rahatsız etti mi acaba, diyorum, nerede kaldı eşyalarını vermek, kendi seçimlerini değiştirmek…)
Bu odada değişiklik yapmakla Barış’ın varlığını ya da yokluğunu ilişkilendirmediğim bir gün gelecek mi bilmiyorum.
Gelirse o zaman düşünürüm.
Şimdi burada onu düşünmek bana yeten.
Gönüllü çalıştığım vakıftaki güzel kalpli çocuklardan biri benim için kara kalem bir resim çizmiş.
Beni sadece oraya gittiğimde görüyor, Barış'ın devamlılığını kelebeklerde kuşlarda gördüğümden habersiz, içimde hissettiğim kurumuş yapraksız ağacı bilmeden çizdiği tabloda, güneşin içindeki kelebekler, sokak lambasının üstünde duran kuş ama çocukların gülen yüzleri.
Ve “Barış Abimize sevgilerle” notu.
Bazen baraj kapağı kıracak güçte oluyor kelimeler.
İçinde birikenleri taşırıp durduramadığın sele döndürebiliyor…
Nasıl dayanılır?
Dayanmak değil belki.
Nefes almak, görünürde akışta olmak, görünürde yaşamak.
Zahiri yaşam.
Bu.
Bir de geçenlerde babanın arabayı bıraktığı yerdeki otopark görevlisi beni gördü, sizin mi oğlunuz vefat etmişti, başınız sağ olsun, dedi.
Böyle uzun zaman sonra biri böyle şeyler söyleyince gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi kalıyorum. Zaman duruyor.
Ben öyle bir şeyin olmadığını gerçeğim edinmişken, oldu biliyor musun, diye beni sarsarak uyandırıyor olmaları zamanı durduruyor. Kanım akmayı durduruyor öyle zamanlarda.
İnanmadığını duymak kolay değil tabii...
Siz de inanmayın bence.
Öyle bir şey olmadı.
28.08.2019
21.00
Odandan, masandan

10 Ağustos 2019

Enkaz



Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz.
Dört mevsim.
Bir yılbaşı
İki bayram.
Doğum günün.
Ve tam 299 gün geçti.
Ve artık gittiğin gün yaklaşıyor.
Bir yıl olacak.
Gel de inan.
Gittikten sonraki doğum günün yaklaştığında o günden nasıl, bin yıl sonra olsaydı keşke, diye kaçtıysam, şimdi de gittiğin günden kaçıyorum.
Bu sefer on bin yıl falan istiyorum ama.
Deli gibi korkuyorum o günden.
Gerçek simsiyah, buz gibi ortadayken, artık olmadığın haberini aldığımız günün gelmesinden korkuyorum.
Sanki bu defa gerçekten gideceksin gibi.
Gücüm yettiğince itiyorum o günü.
Ama gelecek o gün de. Nereye kaçacağım?
Dün evlat kaybeden bir babanın dediklerine rastladım televizyonda;
“Anne baba gidince bir zaman yas tutuluyor ama birkaç ay sonra insan kabul edip eski hayatına dönebiliyor.
Evlat böyle değil.
Sanki hala yaşıyor gibi.
Ölüm gerçeği gelmiyor bir türlü.”
Dedi.
Bunu ben de hep diyorum.
Anne, baba hatta kardeş zamanla kendi yerlerini buluyorlar, o gerçeği alıp koyabileceğin bir yer var zihninde, kalbinde.
Ölüm kabul görüyor, eskiye dönülüyor.
Ama evlat da öyle olmuyor/muş.
Kalbinde zerre yer yok bu gerçeği alıp koyacak.
Ve evet.
Sanki hala yaşıyor gibi.
“Ölüm gerçeği gelmiyor bir türlü.”
Bugüne öyle bir hızla geldik ki inanmazsın. Hayatımın hiçbir yılı bu kadar hızlı geçmemişti.
Hızlı bir zamansızlık.
Dün müydü, iki saat önce mi, on yıl mı, bir yıl mı ya da hiç olmadı mı?
Hala en inandığım hiç olmadığı.
Geçenlerde yol kenarında bir bina yıkıntısı gördüm.
Tam da sen kalbimden gözüme akarken.
Durdum kaldım yıkıntının önünde.
Kendime bakar gibi baktım.
Taşlar savrulmuş her yere.
Bina yerle bir.
Enkaz.
Eskiden ev olan, içinde yaşam süren bir varlık şimdi yokluk olmuş.
Anlamlandırılamayan bir 'şey'e dönüşmüş.
Kendimi kendime bu yıkıntıdan başka şey anlatamazdı.
Seninle birlikte kendim de aktım gözümden.
Dışarıda sanal bir hayat kendiliğinden akarken, ayağa kalkmaya, iyi olmaya çabalamak, ama içimde hala parçalarımın sağa sola savrulduğunu görmek bir yılın özeti.
Kur’an’ın sayfalarında öyle çok “ölüleri diriltmek‘ten bahsetmiş ki Allah; altını çiziyorum bu iki kelimeyi her gördüğüm yerde. Ve kimsenin duymadığı, görmediği, bilmediği, bir tek benim bilip hissettiğim, gözle görülmez, elle tutulmaz bir ümit besliyorum içimde.
Kalbimin minicik, ufacık bir yerinde tutuyorum ümidimi.
Belki seni de diriltir.
Allah’ın hikmetinden sual olunmaz.
Bekliyorum.
10 Ağustos 2019
07.31
Odandan
Masandan

31 Temmuz 2019

İşaretler

Son zamanlarda yemek yapmayı pek sever olmuştu. Mutfağa robot aldı, şef bıçağı, ölçü kaşıkları, tartı.. Yabancı yemek tarifleri deniyordu.
Sağlıklı beslenmeye de dikkat eder olmuştu. Yazlığa gidince ilk iş kendine yemeklik alışveriş yapmıştı.
Tabii aldıklarının çoğunu tüketecek zamanı olmadı...
Mutfağından ve evden buraya bir dolu eşya geldi ona ait. Bu tuz da onlardan biri. Himalaya tuzu.
Daha hiç açılmamış.
İlk gördüğümde çok kötü hissettim elbet...
Çok...
Biraz zaman geçtikten sonra bir gün İpek 'le mutfaktayken dedim ki, İpekcim, bu tuzu Barış almış ama kullanamamış. Bunu biz açalım, kullanalım. Onun seçimi, onun eli değmiş buna. Hep mutfakta dursun, görünce onu analım, canım Barış'ımız aldı bunu, diyelim. Görünce mutsuz değil, gülümseyerek bakalım, ona gülümser gibi.
Ben öptüm sarıldım tuz kavanozuna. O da aynısını yaptı. Dolaba koyduk ve o günden beri kullanıyoruz.
Az önce yemek yaptım. Kavanozu aldım, tuzu kullandım, sonra her zaman yaptığım gibi öptüm, ellerimle sardım öylece durdum, onu, parmak izini ve enerjisini hissedeyim diye.
Kesmedi, biraz da sarıldım.
Dolaba koyarken daha önce hiç fark etmediğim bir şeyi fark ettim.
Kavanozun üstünde kuşlar var.
Bir tanesinin ayağına bağlı notu aldım, okudum:
Şöyle yazıyor:
Burada kuş gibi özgürüm.
Rahat ol annem.
Barış.
Ve ben bunları yazarken bir kuş geldi balkona.
Evet o benim, dedi, uçtu gitti.
Allah'ım, bana yavrumdan İşaretler gönderiyor.
Minnetle, şükürle, duayla❤️
25 Temmuz 2019
20.30




Soru


Mola bitti.
İki gündür gözlerimden akıyorsun yine.
Seni düşününce.
Yalnız kaldığım her an.
Boşluksuz.
Ara yok.
Dün bavulunu açtım. Kıyafetlerine baktım. Bordo hırkanı alıp giydim, hep giydiğin. Sarıldım ona, sana sarılır gibi.
Sıcak tutuyormuş.
Hep üşüyen canım, ondan giyermişsin onu evde bile.
Bir tişörtünü çıkardım tişörtlerin içinden. Birini giyiyorum zaten, bunu da giyeceğim dedim.
Küçük kahverengi sırt çantanı çıkardım. Kullanırım. Bir de sadece cüzdanını ve telefonunu taşımak için boynundan astığın küçük çantanı da çıkardım. Onu da kullanacağım. Benimle ol hep.
Sonra çekmecelerine baktım. Gözlüklerini aldım, taktım. Gözlüğünün o incecik kollarına dikkat ederek geri koydum.
Sonra bir göz bandı gördüm, siyah.
Şaşırdım…
Gittiğinden beri odanın önündeki koridorun ışığı hep yanıyor.
Hava kararınca ilk iş, o ışığı yakmak.
Gece uyumadan yattığım yerden ışığa bakıyorum hep.
Ben uyumadan, sen dışarıdan geldiğinde o koridordan geçişini hayal ediyorum.
Uyanık olduğumu gördüğünde, “Merhaba” deyişini duyuyorum. Uyumaya çalışıyorum sonra, başka şeyler düşünmeye çalışarak.
Işık düşündüklerime doğru ışıyor, uyutmuyor.
Işık açık kalsın ama ben karanlıkta uyuyayım, diye çareler üretmeye başlamıştım.
Aklımda hep bir göz bandı alayım, vardı.
Sen duymuşsun. Git bak, çekmecemde var, dedin.
Gece taktım bandı gözlerime.
Tabii sık sık çıkarmak zorunda kaldım.
Güzel gözlerini, ok kirpiklerini düşünüp göz göze geldiğimizi hissetmek öyle kolay mı sandın…
Bant kuru kalsın diye taka çıkara uyumaya çalıştım. İnşallah rüyama gelir, iyi haberlerini verirsin, diye dua ederek.
Geldin. Hoş geldin hem de.
Öyle güzeldin, öyle yakışıklıydın ki…
Doğuştan bronz olmana rağmen daha da bir bronzdun ama böyle sağlıklı bir bronzluk.
Ay sen mi geldin yavrum, dedim. Ama gitmiştin sen?
Yok, buralardayım ben, dedin.
Nasılsın, neler yapıyorsun, dedim.
Ben iyiyim, dedin gülerek.
Etrafta kalabalık vardı, birbirimizi biraz zor duyuyorduk. Ben bir ara babanın yanına gittim, “Barış’a para gönderiyor musun?” diye sormak için.
Sonra döndüm ellerinden tuttum. Göz göze baktık.
Bir dahakine daha sakin bir zaman gel, birlikte yemek yiyelim, sohbet edelim olur mu canım, dedim.
Gülerek, a, tamam çok iyi olur, dedin.
Uyandığımda rüyamı unutmamak için, kendi kendime söyleyerek ezber etmeye çabaladım. Hafızama kazımalıyım, sonra yazmalıyım ki canlı kanlı halinle biraz avunabileyim, aklımdan hiç gitmesin, diye.
Sen arkadaşlarına da dedin bunu.
Seni rüyalarında görünce ilk dedikleri: Sen gitmiştin?
Cevabın aynı: Yok, ben bir yere gitmedim, buralardayım, takılıyorum, oldu.
Neredesin yavrum?
Biliyorum neredesin. Gözümdesin, aklımdasın, kalbimdesin, dilimdesin...
Senden sonra bir terapistle görüşmeye gitmiştim.
İlk seansta beni tanımak için sorular sorması gerektiğini söyledi.
Adımı, yaşımı, evli olup olmadığımı sordu.
Çocuk var mı, dedi bir de.
Ağlamaya başlayınca anladı.
O an öyle bir an ki...
Bir kızım var, bir de oğlum vardı, demek öyle zor ki.
Zorlukla diyebildim.
O da dedi ki, "Neden "vardı" diyorsunuz? O hala var ve hala sizin oğlunuz, bir yere gitmedi, kaybolmadı. Enerjisi değişti sadece. Bakın hala onu konuşuyorsunuz, hala ona sevginizi söylüyorsunuz."
Var tabii. Ben var oldukça da var olacak.
Bedenen olmayışını, o enerjiye sarılamamayı, konuşamamayı, onu duyamamayı anlamlandırmaya çalışmak zor olan.
Bunu hayatımda bir yere konumlandırmaya çabalamak, buna alışmak. Zor olan bu.
(Bu öyle bir şey ki alışmak da istemiyorum.
Alışırsam unutmuşum, bitirmişim gibi gelir, diye.)
Bir de şunu diliyor insan.:
İnşallah yeni tanıdığım biri bana terapistin sorduğu soruyu sormaz:
"Kaç çocuğunuz var?"
Abimi kaybettikten sonra yeni tanıştığım, sohbet içinde, kaç kardeşsiniz, diyen birine, “Üç kardeşiz.” demiştim.
Dört kardeş olduğumuz halde.
Yanımdaki arkadaşım sonradan şaşkınlıkla sormuştu, neden öyle dedin, diye.
Abimin kaybı öyle büyük bir travmaydı ki, ayak üstü yeni tanıdığım birine, işte böyle oldu demek, hem onu hem de yaşananları hafifsemek, küçültmek, azaltmak, gibi gelmişti.
O yüzden yok saymak daha güvenli ve doğru gelmişti o an.
Barış’tan sonra, abimi kaybettik, diyebiliyorum artık soran olunca.
Yaşananlar hafif değil, küçülmedi, azalmadı.
Sadece Barış daha çoğaldı.
İnşallah ben yaşadıkça aynı soru sorulmaz.
“Kaç çocuğun var?” demez bana kimse.
Bu soruyu duymaktan korktuğum yerdeyim.
(Ablan da aynı yerde benimle.
O da, inşallah bana, kaç kardeşsiniz, diye sormazlar, diyor. )
Olur da sorarlarsa seni yok sayamam ben biliyor musun?
Varlıkla yokluk arasında sıkışık olduğumu nasıl diyeyim?
Herkese söyleyin, kimse sormasın.
Kimse…
24 Temmuz 2019
09.58
Odandan
Masandan

İyilik

Çocuğunuz varsa, o nerede olursa olsun tek istediğiniz onun iyi olması değil mi?
Yanınızda da olsa, bir sebepten sizden ayrı yaşıyor da olsa sadece hep “o iyi olsun” istiyorsunuz.
Odasındaysa mesela gidip iyi olduğunu görüp sarılıp öpmek var.
Uzaktaysa telefonla sesini duyup iyi olduğu haberini alarak yürek ferahlatmak var.
Dünyanın neresinde olursa olsun -artık görüntülü de görebiliyoruz- güzel yüzlerini görüp bir “oh” diyebilmek var.
Yazdıklarımın altına bir anne şöyle yazmıştı: “Oğlum evlendi, bir sokak öteye taşındı. Çok özlüyorum onu. Sizin yaşadığınızı düşünemiyorum bile.”
Çocuğunuz bir sokak öteye de taşınsa bir dünya öteye de taşınsa özlüyorsunuz.
Çocuğu yaşayanların tek sevineceği hatta çok sevineceği tek şey onların sesini duyup arada bir de olsa görebiliyor olmaları.
Ben artık oğlumu göremiyorum ne arada bir, ne telefonda sesle, ne de görüntüyle.
Gerçek ses ve gerçek görüntü yok artık.
Sadece aklımda kaldığı görüntülerini oynatıp duruyorum zihnimde.
Kulağımda da sesini çalıp dinliyorum.
Bir de rüyama gelirse.
Bir de Allah özlemimi görüp merhamet ederek ona benzeyenleri karşıma çıkarırsa.
Hepsi bu.
Ve ilk başta size dediğime dönüyorum:
Çocuğunuz nerede olursa olsun onun iyi olduğunu bilmek yetiyor değil mi?
Ben de hep bunun peşindeyim. O orada iyi mi? Tam da anlatıldığı gibi, tam da onun olmasını istediği gibi hep hareket halinde, istediği her şeye istediği zamanda ulaşabiliyorsa, saf sevgi ve huzur varsa, anlatılanların hepsi gerçekse o tüm bu sebeplerden iyiyse, biraz olsun iyi olmak mümkün mü mesela?
Bunu düşündüğüm bir zamanda tesadüfen karşıma çıkan bir yazı, iç görüyle yazılmış ve öyle ümit edilmiş olsa da, “Mesela” bile olsa soruma cevap oldu.
Giden gelmiyor. Elimizdeki derin bilinmezlik.
Bu yazılana inanmayı seçmek, evet “inanmayı seçmek” elimdeki tek seçenek.
Serdar Pektezol yazmış bu yazıyı ve maalesef ki yazdıktan sonra öyle olmasını umduğu yere gitmiş. Dilerim ki tam da anlattığı gibidir. Ve dilerim ki huzurlanmıştır orada.
Ondan kalan Mari Camgöz Pektezol . Umarım onun içindeki yangını da sevgili eşinin yazdıkları biraz olsun söndürebiliyordur.
***
"Ve kapı dışarıdan kapandı… Birden kendini farklı bir alemde buldu. Dünyadakine nazaran daha süptil maddelere sahip bir alemdi burası, evet esirî bir âlemdi burası.
Burası peri masallarını gölgede bırakan bir alemdi, dünyadayken cennet diye tasvir edilen aleme çok benziyordu Ama rüyada gibi değildi, idrakli haldeydi, farkındaydı olup bitenlerin.
*Mesela bu alemde hâkim olan realite sevgi idi ve buradaki sevgi, öyle tarif edilemez bir sevgiydi ki, insan bedenlerinde yaşayanların anlayamayacağı derecede yüksek çeşitlenmeler gösteriyordu.
Bu, dünyadaki sevgiyle kıyaslanamayacak yükseklik ve genişliklerde yaşanan hakiki sevgiydi.
Bu öyle bir sevgiydi ki, varlıkları bir ahenk ve uzlaşma içinde grup grup bir araya toplayabiliyordu.
Ve buradaki sevgi faaliyetinden dünyadayken bir türlü edemediği mutluluğu, hem de neredeyse sonsuz derecede duyabiliyordu.
*Mesela burada hakiki bir mutluluğu daha büyük bir mutluluk, bir huzuru daha derin bir huzur izliyordu.
*Mesela dünyadaki gibi zahmet ve yorgunluk çekmeden istediği gibi hareket edebiliyor, istediği yere bir anda gidebiliyor, istediği şeyi karşısında derhal hazır olarak bulabiliyordu.
*Mesela dünyada birçok güçlük, zahmet ve yorgunluk çekerek yıllarca süren çalışmalar sonunda elde ettiği sonuçları burada küçük bir çaba sarf ederek bir anda misliyle elde edebiliyordu. Bu yüzden burada zahmet, yorgunluk, ıstırap, didinme, mücadele gibi şeyler yoktu. Burada bütün arzular, sadece istemekle, kendiliğinden gerçekleşiyordu.
*Mesela burada dünyadaki kaba maddelere bağlı olan hastalık, sağlık, yorgunluk, ağrı, sancı, uyku, sıkıntılar, ihtiras gibi şeyler yoktu.
*Mesela burada fiziksel aleme özgü güzellik-çirkinlik, gençlik-ihtiyarlık gibi realiteler de yoktu.
*Mesela, burada dünyadaki çabalar sırasında karşılaşılan zahmet, sıkıntı, ıstırap, azap, işkence, hastalık ve hatta ölüm diye bir şey yoktu.
*Mesela buradaki çabalar, idrakinin artışı oranında daha çok zevkli ve mutluluk verici hazlarla doluydu.
İdrak etti ki, dünyada yüzyıllarca peşinden koşulup durulan gerçek mutluluk, gerçek tatmin ancak bu planda yaşanabilirdi…”
Serdar Pektezol’un anısına saygıyla ve duayla.
Oğlum, siz ve bütün gidenler orada gerçek mutluluğa varın dilerim.
Ve lütfen sık sık rüyalarımıza gelin.
15 Temmuz 2019
23 29
Odasından, Masasından

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...