Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Mayıs 2020

Anneler Günü






Seni düşünmekten kaçarken anneler günüyle ilgili bir reklamla sel oldun geldin kalbime. Çocuk annesini görüntülü arıyor, annesi ona yemek tarifi veriyor. Oğlu kendi evinde, düzeninde. Mutlu, var, yaşıyor. Anne onu görüyor diye mutlu, oğlan annesiyle konuşuyor diye.

Sen de olsaydın, arasaydın beni, yemek tarifi sorsaydın, kendi evin olsaydı. Olabilirdi bunların hepsi. Öyle içimi yaktı ki olmayışın ve bunları hiçbir zaman yapamayacak oluşumuz. Öyle keskin bir yüze vuruş.

Reklamlar amacını aşıyor bazen.

Dün anneler günü hediyesi gibi geldin rüyama. Sağlıklı, neşeli. Sarıldık. Daha da gördüm aslında. Uyanınca çok zorladım kendimi ama hatırlayamadım. Tek kare sen bile yetti yine de. Hiç olmamandan her zaman iyi.

Bazen diyorum uyuyunca hep seni göreceksem, uyusam hep. Sonra diyorum hayır uyuyamazsın öyle, kızın ne olacak?

Bugün anneler günü.

Ablan bana kendi elleriyle hediyeler hazırlamış. Bir gözüm sana ağlıyor yoksun diye, bir gözüm ablana gülüyor var, diye. Beni mutlu etmeye çalışırken ellerini boş bırakmayayım, diye. Onun da annesiyim diye.

Ortadan ikiye bölünüyor insan. Biri varlığa, biri yokluğa.

Varlık yok olmamaya sebep.

Yokluk yok olmaya davet.

Ortada duruyorum.

Zor. Bir süredir daha da zor. Evden çıkamama hali iyice takatimi kesti.

Annem bir şeyden korktuğu ya da endişelendiği zaman “Ruhum bacaları geziyor, derdi. Ne demek olduğunu hiç anlamamıştım şimdiye kadar. Şu demekmiş; Ruhun bedeninden ayrılıyor, her an bir şey olacak korkusuyla yere göğe sığmıyorsun. Ne yapsan da bu histen kurtulsan bilemiyorsun. Merkezde kalamıyorsun. Her şey sana korkutucu ve dayanılmaz geliyor, izlediğin, okuduğun, duyduğun, düşündüğün her şey. Yürüsen olmuyor, otursan olmuyor, bir şeylerle uğraşsan olmuyor. O ruh geri gelip sakinleşene kadar öyle oradan oraya savruluyorsun. Ağır çekimde bir kuyunun dibine doğru çığlıklarla düşmek gibi. Düşüp betona çakılsam da bitse şu içimdeki, diyorsun bazen.

Zaman zaman her şey anlamını öyle bir yitiriyor ki. Dedene günlerin nasıl geçiyor dediğimde, gün dolduruyorum kızım, dediği gibi hissediyorum. Gün doldurmak, yaşıyor gibi yapmak. Hayatın hiçbir şeyinden zerre tat almamak.  Hiçbir şeye mutlu bir anlam yükleyememek. Zaman zaman, niye dünyadayız ki, dünya neden var, biz niye geldik buraya, demeye bile varıyor iş.

Hiç tam hissedememek var bir de.

Hiç ama hiç.

Ola ki nefesimi tam alıyorum, ola ki güneş parlıyor, bahar kokuyor her yer, bir anlık güzel bir his gelecek gibi oluyor; bir anda boşlukta yokluğun yankılanıyor ve o nefes boğazımda kalıyor her defasında.

Bir tam günü nefesim tam, kalbim yerinde atarken yaşayamıyorum uzun zamandır. Ya boğazımda bir el ya göğsüme oturmuş bir kaya ya da kalbim kulaklarımda atarak geçiyor gün.

Bir nefes tonlarca ağırlaşır mı? Çekiyorsun gelmiyor, çekiyorsun gelmiyor. Zaten azıcık kalmış içimde. Mutlu olmak, keyifli olmak, huzurlu olmak değil nefesimin hafifleşmesi ve o nefesi kendiliğinden, sakince, sonuna kadar alabilmek önemli oluyor sadece. O nefesi alayım ve oturup normal insanlar gibi, günlük anlamlı- anlamsız şeylere sinirlenip üzüleyim diyorsun. Evladı hasta ya da gitmiş olmayan tüm annelerin yaşadıklarını yaşayayım; Çocuk dersini yapmadı, yemeğini yemedi, telefonda çok konuştu, sesini yükseltti, geç geldi, benimle ilgilenmiyor, konuşmuyor. Bunun gibi şeylere dertleneyim istiyorsun. Normal insanlar gibi. O içindekini ömrünün sonuna kadar taşımayacağını bilmek, içinde olanın çözülür şeyler olduğunu, bugün geçmezse yarın geçeceğini bilmek. Mesela gülünce gerçekten gülmek, yüzünün tüm hatlarıyla, neşeyle, kalbinle. Tasasız.

Bunlar kıymetli.

Evladı gidenler bir daha hiç öyle gülemiyor. Kendimden biliyorum ama kalan annelerin fotoğraflarında da görüyorum bunu. Gülmeye çalışmış ama başaramamış, belli. Dudakları gülüyor gibi ama gözleri buz tutmuş. Kesin biri gülümse demiştir hatta. Yoksa öyle kameraya bakıp göz dolusu, ağız dolusu gülmeler buhar olup uçuyor. Zorla, ittirerek gülümsemeye çalışmak kalıyor yüzünde tortu gibi.

İki gün önce de rüyamdaydın. Bir balonun içinde aşağı inerken, senin olduğun bir binanın yakınından geçiyorduk ve sen beni görüp el salladın gülerek. Öyle güzel bir iletişimdi ki, öyle mutlu. Rüyamda yaşadığını görmek kadar dünyada daha değerli, anlamlı, mutlu, neşeli, tam, doygun bir şey yok...  

Uyandığımda yaşamıyor olduğunu bilmek de bir o kadar kötü, eğik, bükük, keskin, katlanılmaz, eksik, boş, yarım.

Yani sadece rüyada mutlu olabiliyorum evlat.

O da sen varsan.

Son zamanlarda buradan giden herkes o kadar iyi, o kadar kıymetli, herkesten farklı ve akıllı ki orada yaşadığınız dünyanın iyilerle tıka basa dolu bir yer olduğuna, oranın daha mutlu bir yer olduğuna inancım kuvvetleniyor.

Akıllıydın sen çok. Minicik elektrik devrelerinden müzik aletleri, kumandalar yapıyordun, icatların vardı. Kendini devamlı oyalıyordun, mutlaka zamanını anlamlı kılacak bir şeyler yapıyordun. Uyumayı da çok seviyordun sen.

Burada, bu zamanda olsaydın ne yapardın, diye düşünüyorum bazen. Her zamanki gibi yapacak bir şey mutlaka bulurdun. Bize güzel yemekler yapardın mesela. Bazen ailece kâğıt oynardık. Geçenlerde küçük bir defterde oynadığımız oyunun skorunu gördüm. Sen kazanmışsın. Senin, babanın ablanın ve benim isimlerimiz yazıyor. Sen yoksun ama adın var. Her yerde.

Dün odandaki bir çekmeceyi açtım, dışarı çıkarken aldığın küçük siyah çantayı gördüm, yeşil pantolonunu bir de. Rengi neredeyse yer yer kahverengi ve sarıya dönmüş yeşil pantolonun. Yenisini alayım dediğimde, hayır bu böyle daha güzel, dediğin. Markaya, kıyafete, eşyaya düşkün değildin hiç. İhtiyacın olmadığı hiçbir şey almıyordun. Müzik aletleri, bir şeyler üretmek, müzik yapmak, yemek yemek ve uyumak sana fazlasıyla yetiyordu. Öyle azla öyle çok ve doygundun ki.

Zaman geçtikçe ağırlaşıyor kalbim. Özlem, yokluk, yaşananlar, yaşanmakta olanlar, yaşanacaklar dağ gibi önümde. Tırmanacak gücüm kalmıyor bazen.

18 ay geçmiş. Kim bilir kaç ay, kaç yıl daha geçecek. Yokluk elini tutmuş seninle birlikte bana doğru geliyor.

Annem olsaydı bütün bu içimdekileri nasıl yaşardım diye düşünüyorum bazen. O bizi üzmemek için kendi içindekini göstermedi bize. Ben de kızıma göstermemeye çalışıyorum. Anneme gösterir miydim içimi mesela?

Annem Barış'tan sonra kuzenimin rüyasına gelip sevinçle yeşillikler içinde çok güzel bir ev aldığını söylemiş.  Barış geliyor, onunla yaşayacağız orada, demiş. 

Buradan aslında oradakinin yeni gelene sevindiğini ve güzel bir yere gidildiğini anlayabiliriz. 

Ve tabii buradan gidenden oradakinin haberdar olduğunu. Onun gibi oğlumu kaybettiğimi o da biliyor aslında.

Annem on üç yıl önce gitti oraya.

Babam ve abim de annemin Barış’ı karşıladığı gibi onu da sevinçle karşılamışlardır inşallah.



18 ay sonra Barışsızlığa nasıl boş gözlerle bakıyorsam, on üç yıl sonra annemsizliğe aynı boş gözlerle bakıyorum.

Göz anlamla dolmuyor, yaşla doluyor ancak.

Gittiler de nereye?

Yeşilliğe, güzelliğe, saf sevgiye, huzura, güvene, asıl yuvalarına.

Onları ziyarete gittiğimde annemle babama birbirinize iyi bakın, diyordum.

Şimdi oğluma iyi bakın, diyorum.

Annem Barış'ımı çok severdi, o da annemi. Ah annem oğlumun gençliğini, boyunu posunu, uzun saçlarını, sakallarını, adam adam hallerini göremedi. Daha bir severdi görseydi. 

Her mutluluğunu görseydi mesela. 

Barış üniversiteyi kazandığında, böyle bir anlık, elim telefona gidip anneme söyleyeyim sevinsin, diye geçmişti içimden. 

O aymak anı ne biçim andır öyle...

Telefon numarası kayıtlı ama arasan bulamazsın.

Silinmez o numaralar.

Olsun.

Dursun.



Öyle dağınık ki ruhum.



Benim güzel annem...

İyi kalplim. 

Temiz ruhlum.

İyi insanım.

Allah'ın yanındasın, ailenin üçüyle..

Oradaki hayatınız buradakinden bin kat güzel olsun.

Anneler günün kutlu olsun.

Hepinize özlemle sarılıyorum...

Çok çok çok seviyorum.



Oğlum, canım..

Senden istediğim aynı.

Rüyama gel, bana gül, bana sarıl…



Odandan,

Masandan

10 Mayıs 2020

18.47










22 Nisan 2020

Uçurum




Seni düşünmek uçurumun kenarında durmak gibi. Ayağımın altından taşlar kayıyor.
Korkudan kendimi başka bir yerde, başka bir zamandaymış gibi düşünmeye çalışıyorum. Hiçbir şey olmamış da, her şey eskisi gibiymiş gibi.
Dışarı çıkamadığımız zamanlardayız. Eskiden, yokluğunun varlığında boğulmaya başladığım zamanlarda, kendimi dışarı atıp kilometrelerce yürüyordum. Yürürken seni düşünmek oluyordu ama dururken düşünmek olmuyor.
Seni düşünmekten kaçıyorum yine. Dışarı çıkamadığımız için baban ve ablanla her an bir aradayız. Her zamankinden daha hassaslaştık birbirimize. Ablan hala gelip yüzümdeki üzgün mimiklerimi güldürmeye çalışıyor eliyle. Derinden alamadığımız her nefes diğerinin de nefsini alıyor. Yani demem o ki birimizin yüzündeki bulut diğerinin kalbine yağmur olup yağıyor.
Hepimiz iyi olmalıyız. O yüzden bence üçümüz de kaçıyoruz senden. Yalnız kalabildiğimiz zamanlarda hepimizdeki sen beliriyordu ve olmayışınla bir şekilde konuşup, üzülüp, ağlayıp, yaşatabiliyorduk seni. Şimdi sanki seni sandıklara koyup kaldırdık ve kapağı açmaya dahi korkuyoruz.
Kolay mı öyle? Hiçbirimiz için kolay değil.
Ev tıka basa seninle dolu. Baktığımız her yerdesin.
Dışarı çıkabildiğimiz zamanlarda hayatın akışı, insanlar bir süre içimizdeki seni perdeleyebiliyordu ama ilk yalnız kaldığımızda kalbimizde beliren hep sendin…
Şimdilerde kendi içimde seni dışarı çıkaramadan, hatta içimde bunca olduğunu kendime bile gösteremeden geçiyor zaman. Gölgesiz, bulutsuz görünmek için kat kat perdeler çekiyorum içime. İyi görünmek zorundalığı ve iyi olmamak arasında sıkışmış hissediyorum bazen. Eskiden olduğu gibi internette yazılar yazıyorum, fotoğraflar paylaşıyorum. Yemek yapıyorum, film izliyorum, evde kendime işler üretiyorum. Evde herkes kendini oyalamaya çalışıyor. Aslında şu anda dünyada evde kalmak zorunda kalan herkes bunu yapıyor ama onlar zaman geçirmek için yapıyorlar, sıkılmamak için.
Düşünmekten kaçmak işi başka. Yaşayanlar biliyor bunu…
Baş edememekten korkuyorsunuz, kenarına geldiğiniz uçurumdan düşmekten. Düşüp de hala yaşıyor olsanız bile kalan enkazınızı yanınızdakilere bırakmak istemediğinizden.
Herkes içinde bir savaş verirken içlerine bir cephe daha açmak istemediğinizden.
Düşünmekten kaçıyorum da, öyle bir an geliyor ki kaçmak ne mümkün!
Geçenlerde özlemim boyumu aştı, bir cesaret açıp fotoğraflarına baktım. Seni görünce daha da artan, kavuşmasız bir özlemek bu! Yakıyor, buram buram tütüyorsun.. Nasıl bir yoksunluk! Bilemezsin. Boşluğa sarılıp seni hissetmeye çalışmak, kollarının bomboş kalması, baş edilmez bir yokluk…
Ablan da ara ara yapıyor bunu. Fotoğraflarına bakıyor, rüyasına geliyorsun, öyle öyle onun da gözlerine doluyorsun.
Her gece rüyama gelesin, iyi olduğunu göreyim diye dua ediyorum Allah’a. Gelmiyorsun.
Gel...
Öyle bir dönemdeyiz ki kimse yakınlarıyla görüşemiyor. Arkadaşlarını, anne babasını, çocuklarını göremiyor. Herkes özlüyor birbirini ama görüntülü konuşmayla özlem gideriliyor öyle böyle.
Ben seninle dünya gözüyle artık hiç özlem gideremeyeceğim canlı canlı. O güzel sesinle, gülüşünü, güzel gözlerini göremeyeceğim, “Annem” deyişini duyamayacağım. Artık seni hiç göremeyeceğim gerçeğiyle yaşamaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum oğlum.
Canım….
Oğlum demeyi bile özlediğim…
Havaalanında son kez sarıldığımız anı başa sarıp sarıp izliyorum.
İçimin sana doğru coştuğu zamanlarda "Annesinin gülü" diye seni sevdiğimde, “Annem ben kız mıyım, gül falan” deyip güldüğünü hatırlıyorum. “Ama çok seviyorum n’apayım” dediğimi.
Brokoliyi ne çok sevdiğini. “Fehiman teyzemin yaptığı gibi yapamıyorsun deyişini, tarifini alıp yaptığımda bile, eh fena değil, deyişini ve senden sonra artık hiç brokoli yemediğimi.
Makyaj yaptığımda ya da yeni bir kıyafet denediğimde sana gösterince “Göz makyajın fazla koyu, elbise yakışmamış” diye söylerdin, dan diye. İçi dışı bir, söyleyeceği şeyi kimseden hiçbir sebeple sakınmayanım. Eğilip bükülmeyenim, doğrucum.
Teyze demezdin teyzelerine ya da arkadaşlarıma. “Teyzem” derdin, bana “Annem” dediğin gibi.
Ne güzel sahiplenmeydi o. Bir harf ekleyip de ne güzel sevmekti…
Baban odanı düzenledi geçenlerde. Her şeyin odanda hala. Sadece senin bıraktığın gibi değil. Masanı camın önüne aldık. Pencereden dışarısı güzel görünüyor. Sen de keşke böyle yapsaydın, diye hayıflandım ama müzik sisteminle ilgili hassas dengelerin vardı senin. Odanı ona göre düzenlemiştin.
Görebiliyor musun acaba odanı, bizi?
Yokluğunun sessizliği kulakları sağır edecek kadar çok.
Yokluk hala kabulsüz kalbimde. Hala anlamsız. Hala inanılmaz.
Sen niye rüyama gelmiyorsun?
Gel…
15 Nisan 2020
15.00

Bu da geçer





Sahilde oturup denize bakabiliyordum. Kendimle kalıp özlemimi kederimi gözyaşımla döküyordum denize. Artık onu da yapamıyorum. Çıkıp sadece yolu uzatarak sakin yerlerde maskeyle mahalleyi dolaşmak da zaman zaman işe yarıyor.. Zira iki günden fazla evde duramıyorum, sığamıyorum.
Elbet bu günler de geçecek.
Ortaköy'un kuşları geri gelecek, cıvıl cıvıl çocuklar kuşların, kedilerin peşinde koşturacak, insanlar yine kumpir sırasına girip çay bahçelerinde oturacaklar.
Elbet geçecek..
İçlerinde geçirilemeyecek, eve sığamayacak kadar taşkın kederle evde kalmak zorunda olan herkese, hepimize Allah yardım etsin.

En Zor Soru



Odana kaloriferini açmak için her girdiğimde o gün aklıma geliyor.
Sen uyurken girmiştim, odan soğuktu, kaloriferini açmak istedim. Uyandın, “Anne lütfen odamın ısısını değiştirme, gerekirse ben açarım ya da kaparım.”
Ama oğlum soğuk, üşürsün diye açtım, dedim.
Yok açma, ben üşürsem açarım, dedin.
Tabii öyle. Üşüyüp üşümediklerine, aç olup olmadıklarına bile biz karar vermek istiyoruz, müdahale ediyoruz.
Hele küçük çocuklara. Çocuk doydum diyor, hayır sen doymamışsındır, diye kaşık kaşık yemek tıkıştırıyoruz bin bir oyunla.
Öğrendiğim bir ders daha: Çocuk bazen benden iyi bilir, her şeyi ben bilemem.
Alakalı alakasız her şey seni hatırlatıyor. Unuttuğumdan değil, her baktığımda, düşündüğüm her şeyde sen varsın, sadece o anı getiriyor bazı sözler, objeler.. Az önce kaşık kaşık yemek tıkmak dedim ya, aklıma ne geldi bak:
Mutfaktaki kaşıklığı düzenliyor, kullanmadıklarımızı çıkarıyordum. Yanımdaydın sen de, yardım ediyordun bana. Çocukken aldığımız sapı mavi, ayıcıklı kaşığını gördün ve dedin ki, “Anne bu kaşığı sakın atma. Başka eve taşınsak bile atma.”
Atmadım ama evde bulamıyorum. Belki sen aldın bir yere koydun, inşallah öyledir. Odandaki eşyalarının hepsine bakabilecek zamana geldiğimde inşallah bulurum.
Bazen bakamıyorum kıyafetlerine, eşyalarına ama bazen kazağını, kabanını giyecek kadar cesaret geliyor.
Dün çekmeceleri düzenlerken cüzdanını gördüm mesela. Başka bir yerde vesikalık fotoğraflarını. Öylece baktım.
Soyut ve somut birbirinin içinde sarmaşık gibi dolaşık.
Yaşam ve ölüm. Birbirinden ayrılmıyor.
Bakıyorum fotoğrafına. Yok, bu çocuk yok olmuş olamaz diyorum. Var gibi çünkü.
Dün bir alışveriş merkezinde aile kartı almak için makinaya bilgiler girmemiz gerekti. Hani hep kaçtığım soru var ya: “Kaç çocuğunuz var?”
Daha önce biri sordu, şimdi bir makine. Babanla birlikte dolduruyorduk. O kendi kart bilgilerine cevap olarak 1 yazmış, benimkine de 1 yazdı. Kalbimden bir el çıkıp 1’i 2 yaptı. 2 çocuğumuz var.
Daha önce bir arkadaşımın kız arkadaşı sordu, seni bildiği halde, başka biriyle karıştırarak. Nereye kadar kaçacağım ki, elbet gelecekti o soru.
Kaç çocuğun var?
O gün cevapsız kaldım. Sessiz gözyaşı bazen bir sözlük dolusu kelimeden daha çok cümle kuruyor.
Cevap vermekten mutlu olduğum, gurur duyduğum, içimin sevindiği dünyanın en kolay sorusunun cevabı lal edecek kadar zorlaşıyor zamanı gelince.
Susuyorsun, ne diyeceksin? O kadar kolay mı bir çırpıda bunu söyleyivermek. Daha kabul edememişken, kendine yokluğu ikna edememişken?
Kızımın varlığına bin şükür ama oğlumun yokluğuna ne yok diyebiliyorum ne de var. İşte burası dolaşık. Yoklukla varlık arası sıkışık.
Hissettiklerimi anlatabileceğim insanlarım var çok şükür ki. Tanımadıklarım, tanıdıklarım.. Bazen biri öyle bir şey diyor ki önünüze bir ışık hüzmesi düşürüyor. Onu takip ederek ilerlemeye çalışıyorsunuz. Ayrı zamanlarda konuştuğum üç kişi aynı şeyleri söyledi örneğin. Ve bunu yapabilmemi sağladı bir nebze:
Artık teslim olduğum tek şey var. Normal olduğum günler ve kötü olduğum günlerin olabileceği. Bunu kabul edebiliyorum sadece. Birkaç hafta önce bunu da kabul edemiyordum. Neden böyle normal her şey, neden ben bu akıştayım, neden bazen hiçbir şey olmamış gibi hissediyorum demelerimi, normallikte fazla kaldığımda seni, sana gözyaşımı, içimde dumanı tüten koru arayıp bulma çabamı bıraktım.
Öyle oluyor, senden uzaklaşmışım gibi, oysa bir anım bile sensiz geçmiyor ki. Gittiğim her yerde, eğer sen de gittiysen adımların buraya değdi diye yerlere bakarak yürüyorum ben.
Geçenlerde Kadıköy’de Yel Değirmeni’ne gittim arkadaşımla. Hani sen demiştin, burada ev fiyatları fena değil, belki ileride ev alıp burada otururum ben, diye.
Bunu bilerek orada dolaştım. Ara sokaklarına girdik çıktık. Kesin sen karış karış biliyorsundur, dedim buraları. İşte buradan da geçmişsindir, bu kafede oturmuşsundur belki, diye geçirdim hep içimden. Dışımdan başka şeyler konuşurken üstelik. Gayet normal görünürken. İçimle dışım denk değil, gerçek yalan bir değil.
Evet, hala biri bana yalan söylemiş gibi geliyor. Böyle bir şey olmamış gibi. Olanın üstünde kalın bir perde var gibi ve bana gösterilmiyor gibi.
Ve ben hala çok korkuyorum o gerçeğin gerçek olduğunu anlayacağım andan. Ve bazen şükrediyorum iyi ki gösterilmiyor, iyi ki perde arkasında tutuluyor diye.
Belki de biliyorum, perde arkasında değil. Ben öyle sanıyorum.
Aslında ne biliyorum biliyor musun? Hiçbir şey bilmediğimi.
Kimsenin bir şey bilmediğini. Bunu yaşayan da bilmiyor, yaşamayan da.
Yaşayan kendi acısını tanıyor ancak ve kendi yolunda gördüğünü söylüyor. Yaşamayan bilmeden, varsayarak elinden tutmaya çalışıyor.
Ama hiçbirimiz bilmiyoruz.
Ne düz bir çizgi var bu korla üstünde yürüyeceğimiz ne de tek bir gerçek var. Olmalı ya da olmamalı değil hiçbir şey.
Ne geliyorsa onu yaşıyorsun.
İşte ben bu son dönemde ne geliyorsa onu yaşayayım fazına geçmiş gibi hissediyorum.
Normalsem normalim, kötüysem kötüyüm.
Her halime şükretmeyi öğütlüyorum kendime.
Başka yapacak hiçbir şey yok zira.
Ben zaten seni her daim içinde döndürürken, ismin, yerler, kokular, nesneler ateşli ışık tutuyor kalbimdekine. Ruhum kamaşıyor, nefesim daralıyor ama sonra geçiyor. Sonra yine…
Nasılsın, diye soranlara bir öyleyim bir böyle demem ondan.
Allah’a şükür dediğim de, derin alabildiğim nefesler için, İpek'e “Her şey yolunda, bak iyiyim” maskesini takacak gücü verdiği için.
Hala her sabah uyandığımda rüyama geldin sanıyorum, bazen emin oluyorum ama bir türlü hatırlayamıyorum. Rüyamda görmüş olmak lüks. Çok önemli. Hatırladığım an, yüzümü gerçekten güldüren tek an. İyi ki rüyalar var.
Yok olanı nasıl var göreceğiz yoksa.
Uyandıktan sonra uzun bir süre olmayanı varmış gibi gördüğümü hatırlamaya çalışmak var burada.
Orada gerçekten olan varsa gidin bir sarılın, benim için de.
Odandan,
Masandan
17 Subat 2020
10 27

Rüya



Her sabah uyandığımda, rüyamda seni gördüm mü acaba, diye soruyorum kendime. Sanki her gece görüyormuşum gibi geliyor, öyle bir duyguyla uyanıyorum ve köşe bucak seni arıyorum rüyalarımın her yerinde. Bazen buluyorum, yüzümde yarım bir gülüş beliriyor.

Bazen bulamıyorum, hüzün…
Gün içinde de her şey seninle ilgili zaten. Gördüğüm, düşündüğüm, konuştuğum her şeyin yolu sana çıkıyor.
Geçenlerde gece yatmadan salonda küçük bir kelebek gördüm. Aldım avucuma, dışarı salayım dedim, avucumda çırpındı. Bir an, ya bu kelebek sensen, eve gelmiş bir köşede durup bizimle vakit geçiriyorsan, diye geçti içimden. Dışarısı da soğuk, sen soğuk sevmezsin, çok üşürsün diye düşünüp avucumu açtım, saldım seni. Hala evdesin. Ne zaman istersen kendin çıkarsın.
Böyle, kelebek, martı, sana benzeyen biri, hep buradasın, bendesin. Geçen gün yolda karşı kaldırımda gördüm birini, elimi kaldırıp, ne haber Barış, diye seslenmek geldi içimden. Bu ilk defa oldu mesela. Kendime şaşırdım sonra..
Psikoloğuma gitmeden önce onunla konuşmak istediklerimle ilgili notlar alıyorum. Uzun bir süre bir şey yazmadım. Hatta randevuyu iptal mi etsem acaba, ne konuşacağım, diyordum. İçim sessizleşmişti.
Ama süreç tam da doktorun söylediği gibi ilerliyor. Zannediyorum ki biraz düzlüğe çıktım, sonra bir bakıyorum daha yokuşun başındayım.
Çözüldüm yavaş yavaş sanıyorum, ama yok, her şey hala kaskatı. Gerçekle bağım kopuyor. İnanamamak, anlayamamak, kabullenememek, konumlandıramamak en başta nasılsa şimdi aynı karşılığıyla duruyor önümde.
Bir arpa boyu yol gitmemiş gibiyim.
Ama bazen biraz ilerledim gibi geliyor. Öyle yanıltıcı, anlaşılmaz, karmaşık bir süreç. Hayata kaldığın yerden devam edemiyorsun, Kaldığın yerde kalakalmış haldesin çünkü. 

Yani diyeceğim, doktorla konuşacaklarımın listesi uzun…
Beni okuyan arkadaşların var biliyorum, bizi ve seni tanıyanlar da okuyorlar. Onlardan bir ricam olacak:
Barış’la çekilmiş ya da onu yalnız çektiğiniz fotoğraf ya da video varsa bana gönderebilir misiniz?
Senden sonra lise arkadaşların okulda ve dışarıda çekildiğiniz bir sürü fotoğraf getirmişti bana. Gidişinden iki ay önce güneye gittiğin arkadaşların da orada çekildiğiniz video ve fotoğrafları gönderdi bana. Üniversitede çekilmiş bir videonda da var bende. Ama yetmiyor. Hepsini eskittim.
Görünce üzülürüm sanmayın, üzülmek böyle bir durumda içi boş bir kelime. Üzülmenin ötesinde hissettiklerim.
Hiç görmediğim bir fotoğrafını görünce sanki Barış hala yaşıyor da, bana yeni çekildiği fotoğrafını göndermiş gibi geliyor.
Barış hala yaşıyor bende evet, yoksa ziyarete nasıl gidebiliyorum, nasıl öyle taş gibi durup, sadece çiçeklerini temizleyip, toprağını sulayıp, dua edip dönebiliyorum?
Seni oraya koymuş olsam yapabilir miyim bunları böyle?
Seni oraya koyabilecek miyim ki?

Hayatımın bir yerine bu gerçeği koyabilecek miyim? Onunla yaşamaya alışabilecek miyim? İnsan buna neden alışsın? İnsan o olmadan onunla yaşamaya nasıl, neden alışsın? 

Zaman geçiyor mu, geçiyor evet. Yiyorsun, içiyorsun, konuşuyorsun, uyuyorsun, hayata bir yerinden tutunmaya çabalıyorsun, gün bitiyor. Ama böyle böyle, her daim sorular içinde, dalgalarla boğuşmakla geçiyor. Bazen dışarıdan normalmişim gibi görünerek, bayağı bir yol almışım gibi hatta.
”Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir” denir ya, ben bunu içeriden biliyorum artık.
Varsa eğer göndereceğiniz fotoğraflar umarım ki güleçtir. Gülmese de olur ama üzgün olmasın yeter. Onunla ilgili hatırlamak istediklerim de, görmek istediklerimde güleç olsun, üzgün bir anı düşünmeye bile takatim yok.
Facebook bazen eski fotoğrafları hatırlatıyor, bazen telefonda eski fotoğraf albümü çıkıyor. Hepsini tarıyorum bir fotoğrafını görebilir miyim, diye. En son dün babana seni hatırlatmış Facebook, amcan ve babanla çekilmişsiniz. Ne güzel gülmüşsün, boyun posun ne güzel, nasıl yakışıklısın… Her kareni inceledim, ellerini, gözlerini, saçlarını. Yeşil kabanını giymişsin ya dışarı çıkacaksın ya dışarıdan gelmişsin ama gülüyorsun. Fotoğraf çekilmeyi pek sevmezdin, özellikle son zamanlarda yüzünün göründüğü, kameraya baktığın fotoğraf pek az. Böyle fotoğraflar kıymetleniyor bu yüzden. 

Rüyama da her gün gelip bir fotoğraf bıraksan bana ne olur? Seni rüyamda her gün görmek devam edebilmem için yol olur. Hiç görememekten iyi. Buna bile razıyım. Başka seçeneğim de yok tabii..
Umarım çok fotoğrafın vardır görmediğim.
Umarım bana iyi olduğunu bir yolla söylersin. İşaretlere gözüm kulağım, kalbim açık.
Seni seviyorum.
Özlüyorum.
Çok.

Odandan, masandan
22 Ocak 2020
9.28

Sahipsiz İkinci Doğum Günün


Bir yaş daha büyürdün yaşasaydın.
Orada büyümek, yaşlanmak falan yok değil mi? Nasıl gittiysen öyle.
Benim içimde, aklımda, kalbimde öyle en azından. Bu evden nasıl gittiysen öyle. Kısacık saçların, kirli sakalınla. Gülen gözlerinle.
Aslında bir sürü diyeceğim var sana ama diyemiyorum.
Öyle bir susmak geldi birkaç gündür.
Bugün biraz sesim çıkmışken, sana da sesleneyim dedim…
Doğum günün ve yılbaşı, sensizliğin devleştiği zamanlar.
Yeni yıl için iyi dilek dileyecek dilim lal, görecek gözüm kör, duyacak kulağım sağır oldu.
İçime, sana kaçığım günlerdir.
Bu sabah kahvaltı hazırladım doğum günü çocuğuna.
Kelebekli, kalpli tabaklarda.
Eskiden neşeyle hazırladım.
Bugün burnumun direği sızlayarak...
Yiyemeyeceksin biliyorum ama olsun. İçimden geldi.
Amcanın getirdiği kaşarı da koydum tabağa.
Bir aydır ablanın penceresine martılar geliyor. Hatta öyle alıştılar ki her sabah gagalarıyla camı tıklatıyorlar, açız besle bizi diye.. .
Sen de böyle derdin, “Annem açım, beni besle.”
Küçük bir kap aldım, ona koyuyorum yiyecekleri. Bu sabah senin sevdiğin kaşarı ve yumurtayı koydum içine. Sen yiyormuşsun gibi geliyor bazen.
Hani yaratılan hiçbir canlı yok olmaz, enerjiye dönermiş ya, sen de belki martıya dönüştün, bilmiyorum ki. Ekmek yediğin zamanlarda dışarıda yemek yemişsem, cevizli, üzümlü küçük sandviç ekmeklerini hep sana getirirdim ya hani. Şimdi yine öyle yapıyorum. Hatta masada kalan her şeyi getiriyorum. Martılar yesin diye.
Martıların hepsinin adı Jonathan, Martı kitabındaki Jonathan. Senin gibi özgür, sıra dışı, sabırlı, cesur…
Odandayım.
Her detayı inceliyorum, düşünüyorum…
Balkonu odaya katarak genişletmek istediğini söylemiştin birkaç yıl önce. Balkon küçüktü ama orada kuş sesleriyle kahvaltı etmeyi seviyorduk ama senin daha geniş, ferah bir odada yaşaman daha önemliydi benim için. İstediğini yaptık. Müzik yaparken ses alt kata gitmesin diye, zemine ses yalıtım malzemesi koydurarak döşemeleri de değiştirdik. Kapıların da değişti. Odana hediye olsun diye sevdiğin kalın mor perdelerden yaptırdım. Ferah, rahat, güzel bir oda oldu. Şimdi iyi ki istediğini yaptık dediğim odanın keyfini ancak 1.5 yıl sürebildin.
Genelde ben vakit geçiriyorum odanda. Seninle sohbete geliyorum ya da yatağına uzanıp camdan yağmuru izleyerek seni düşünüyorum. Yağmurla birlikte sensiz odana ağlıyoruz.
Duvarlarına fotoğraflarını asmak istiyorum ama henüz hazır değiliz sanırım. Zamanı gelir belki.
Doğum günün kutlu olsun yavrum. Geldik yanına, sarıldım buz gibi taşa, gördün mü beni? Kutladım doğum gününü. Sonra gidip sevdiğin börekten aldım. Sahilde senin yerine bir genç yedi. Bu artık doğum gününü kutlama ritüelim oldu.
Sen mum üflemeyi, özel günleri, hediyeleri falan önemsemiyordun pek ama yine de o gün senin için bir şey yapmadan geçmiyor.
Doğum günün ve olmadığın yeni bir yıla girmek kalbime sığmıyor, çok büyük, ağır, sancılı. Kalbimde sancıyı hissedecek kadar sancılı.
İçimde kurulmamış yılbaşı ağacının dalları kuru, süsleri kırık, ışığı bozuk.
Ama sen içimde hep yeşilsin, hep ışıklı.
İyi ki doğdun, iyi ki benim kara gözlüm oldun.
Seni çok seviyorum yavrum.
Katlanan özlemim ve sevgimle.
Odandan
Masandan
02 Ocak 2020
13.07

28 Aralık 2019

Çabala...




Deden hala bilmiyor.
Amerika’da olduğunu zannediyor.
Ama soruyor hep:
“Hayırsızdan haber var mı?”
“Haylaz ne yapıyor, iyi mi?”
Gönül koymuş sana belli. Haklı ama…
Ne arıyorsun ne soruyorsun…
Seni bana her sorduğunda, olabilecek en sahte halimle “Barış iyi babacığım, takılıyor, keyfi yerinde. Sen onu merak etme. Bizi de öyle sık aramıyor” demek kolay olmuyor. Olamıyor. Olmaz ki.
Sırf seni sormasın diye artık dedeni arayamaz, ziyaretine gidemez hale gelmiştim.
Halana söyledim, Barış’la onlar da haberleşemiyorlar, bu yüzden zaten üzülüyorlar, sen sorunca daha da çok üzülüyorlar. Sorma, bize sor merak ettiğinde, demesini rica ettim.
Babaannen en son şöyle demiş ona:
“Barış’a dön gel artık demişler, o da kabul etmemiş. Onlar da kızmışlar artık arayıp sormuyorlarmış, sen de sorma.“
O da kendince çözüm aramış artık sormasın deden diye, anlıyorum ama bunu bana söylediğinde çok üzüldüm, kalbim bile kırıldı. Ben sana kızmazdım ki bu yüzden, hele artık arayıp sormamak? Beş dakikadan fazla küs kalamazken seninle?
Biliyor musun ki, sen şimdi çıkıp gelsen ve desen ki,” Annem ben biraz yalnız kalmak istedim, gezdim, dolaştım, geri döndüm şimdi.”
Ben sana yine de kızmam ki. Hoş geldin, der bağrıma basarım. Bir yıldır yaşadığımız her şeyi anında unuttururdu senin kokun.
İçi gülen gözlerin.
Bunca yokluk içinde var oluşun.
Daha önce de sıra dışı kararlar aldığın oldu, elbet önce tepki verdim ama seni dinleyince anladım hep, anlamaya çabaladım en azından. Seni anladığımı söylerken senin de beni anlamanı isterdim hep. Anlıyorum ama bu böyle, derdin. Senin doğruların vardı, bizimkilerden uzak. Sana ait. Sen gibi.
Şimdiki doğrun bir yıl yok olmak ve sonra gelmekse ona da tamam. Seni sen olmaktan vazgeçirmemeyi öğrenmiştim ben.
Psikoloğuma senden bahsederken “gitti” diyorum hep. Dedi ki, gitmek fiilinin dönüşü vardır, beklentisi, ümidi vardır.
Kabullenememek bu tabii. Gittiyse gelir elbet.
Ama öyle değil, giden gelmiyor. Adına ne dersen de gitti mi bir daha gelmiyor. Böyle pufff! diye bir anda yok oluş bu. İllüzyon gibi ama gerçek.
Bir yıl boyunca bu yok oluşu reddedip, böyle bir şey olmuş olamaz, hayır, kocaman bir yalan bu, kabul etmiyorum, demekle geçti.
Bir yıl bitince, kabul etmesem de bu yaşadığımızın gerçek olduğuna aymaya başladım. Çok zor oldu. Çok. Çok.
Ruhum, kalbim, benim değildi sanki. Öyle benden bağımsız, öyle kontrolsüz.
En son yazdığım yazının fotoğrafındaki bulutlar var ya, içim tam öyleydi. Kapkaranlık, fırtınalı, sisli, puslu. Nefes alamadığım zamanlar oldu. Boğazımda bir elle dolaştım günlerce.
Hiç kalbinizin rendelendiğini hissettiniz mi?
Tam olarak böyleydi, kalbim rendeleniyor gibi.
Yürümek yatıştırıcıydı ama artık hiçbir şeyle yatışamaz hale geldim. Devamlı huzursuz, devamlı endişeli, bir türlü dinginleşemiyordum. Gözüm saatte bir an önce gün bitsin, uyuyabileyim de şu ruhumdaki çırpıntı ara versin, diye yalvarıyordum Allah'a. Ne yapacağımı, ne diyerek içimi sakinleştireceğimi bilmiyordum. Nasıl geçecek bu içimdeki fırtına? Geçecek mi? Sinir uçlarım açık, duyduğum gördüğüm olumsuz her şey bir kat daha dibe çekiyordu. Her söz, altında kalacağım kadar güçlenmişti, O yüzden bir süre kimseyle konuşamadan yalnızlaştım.
Hani kurumuş nehirler vardır ya, tıpkı öyle; sanki damarlarım kurumuş, içi örümcek ağı bağlamış gibi geliyordu. Kan akmıyordu içinde.
Öyle hayattan kopuk, öyle ümitsiz, öyle bitik, hiç. İyi hiçbir şey yok. Gördüğün hiçbir şeyin iyi bir yanı yok.
Ablanla birbirimizi devire kaldıra geçti zaman. O benim gözümdeki hüzünden, yaştan düştü, ben onun alamadığı nefesten. Tek vücuda gidip aynı anda nefessiz kaldık çoğu kez. Kirpik ucuma kadar mutsuz olduğum, yüzümün her çizgisinin, mimiğinin kederimden donduğu, minicik, cılız bir iyilik ışığı için yalvardığım zamanlar oldu.
Her acıtan gerçeğin belki kolay bir yolu var kabullenmek için.
Bu gerçeğin kabul yolu kolay değil.
Küçükken korktuğunuzda annenizin elini tutup arkasına saklanırsınız ya, o bir şekilde korur sizi, iyi gelir, sakinleştirir.
Benim annem de yok, Allah’a sığındım, ondan yardım istedim. Benim gibi bu yoldan geçmiş birini gönderdi bana. Onun eliyle elimden tuttu. Bana anlattı, geçecek, dönüşecek, acının içinden çıkıp yanında yürüyeceksin, sabret, dedi. Bebek adımlarıyla ama zamanla her şey iyiye gidecek, iyi gelen şeyler çoğalacak, dedi. O söylerken insan inanamıyor dediklerine, olabilir mi, iyilik hali gelir mi, diye merak ediyor ama sıkışıp kaldığım yerden çıkıp nefes alabilmek için inanmayı seçtim hep.
Bir ay önceydi, öyle bir karanlığa boğulmuşum ki, burnumun ucunu göremiyorum. Deli divane gibi ne yapacağımı bilmez haldeydim.
Siyah giyiyorum gittiğinden beri.
O gün içimdeki karada öyle boğuldum ki dışımdaki karaya takatim kalmadı.
Siyah giymiyorum o günden beri.
Dibin dibindeyken, daha dibi yok, diye kendiliğinden çıkmaya başlıyor insan belki. Siyah giymemek başka türlü gelmezdi.
Bunu artık dayanamadığım için yaptım.
Bir yıldır saçlarım beyaz. Ablan ve baban hep, sen ne zaman istersen o zaman boyat, hiç istemezsen boyatma dediler. Ama ablan normalleşebilmek, hayata karışabilmek ve beni de karıştırmak için içten içe boyatayım istiyordu, biliyorum.
Doğum gününde ona sürpriz yapmak için boyatma kararı aldım. Bir kere o amaçla çıktım evden ama yapamadım. Birkaç gün sonra bütün gün kendimle konuşup ikna olmaya çalışarak kuaföre gittim. Saçlarımı boyatacağım, dediğimi anlamadı kuaförüm, ağlarken yuttum tüm dediklerimi.
Anlaştık sonra, oturdum koltuğa. Kendi zamanımda değildi bu karar, o yüzden içimden kendimle savaşarak, içim hala yaslı ve yaşlıyken dışımı değilmiş gibi yapmak olur mu diye ağlarken boya bitti. Her fırça darbesi seni saçlarımdan sildi sanki. Buna dayanmak kolay olmadı ama yaptım. Zor olsa da yaptım.
Artık siyah giymemek ve saçlarımda beyaz olmaması, ilk zamanlarda bir gün olabileceğini düşünemeyeceğim kadar olmaz bir haldi. Seninle yürümekti onlar. Seni taşımaktı üstümde, başımda. Zaman seni önüne katıp akıtan nehir gibi. Bir köşeye takılıp kalsan da seni oradan alıp suya, önüne katıyor, ak diyor. Akman gerek. Kurgu, düzen, sistem yaşamak üzerine.
Yaşamak var da dünya rengarenk mi? Değil.
Hala küçük, esmer bir çocukta seni görüp gülümsediğimde gülüşüm yüzümde donuyor.
Hala yokluğuna bomboş gözlerle bakıyorum.
Henüz senin sevdiğin kahvaltıcıya gidemedim. Ama birlikte oturup kahvaltı ettiğimiz sonra sessizce yağmuru izlediğimiz kafenin önünden her geçişimde senin oturduğun sandalyeye takılıp kalıyor gözüm. Her defasında.
Hala gördüğüm eski bir fotoğrafta, o tarihte senin kaç yaşında olduğunu hesaplıyorum.
Geçmişten bahsedildiğinde hep, Barış vardı, evdeydi ya da okuldaydı, diye geçiyor içimden ve Barış’ı evde ya da okulda olanların nasıl büyük huzur duyduklarını düşünüyorum.
Barış’ın artık evde ya da okulda olmadığının nasıl huzursuz bir duygu olduğunu.
Nasıl anlaşılmaz dipsiz bir boşluk, yokluk olduğunu.
Kapıyı her açtığımda senin de anahtarınla açtığını geliyor aklıma
Sana benzeyen Barış’lar gördükçe yolun ortasına çakılıp kalıyorum.
Hala yokluğun kalbime çökünce gözlerimde donan kederi görüyor ablan ve baban, hemen çözmeye çabalıyorlar. Bazen eriyip akıyor, bazen onlar için kenarda tuttuğum, yakması zor yapay ışığı açıyorum gözüme.
Dünya rengarenk değil. Renkli bile değil.
Bugün bazanı açtım, sensiz eşyalarını gördüm yine. İrili ufaklı kutular var adına kargolanmış.
Alıcı: Barış Kömürcü.
Bu adı artık nerede göreceğimi düşündüm.
Bu gözlerin bu adı orada görüp de nasıl hala dünyayı görebildiğini.
Amcanın Viyana’dan getirdiği kaşar var ya, senin en sevdiğin. Bir sabah kahvaltıda doğrayıp getirmiştim. Annem nasıl doğramışsın öyle, bu hemen biter, ben kıyamıyorum yemeye, diyerek gidip kaşar dilimleyiciyle incecik doğramıştın. Ondan sonra o kaşarı tek sen ye diye yemedik biz.
Şimdi bir paket öylece duruyor buzlukta. Ne sen yiyebiliyorsun ne de biz.
Kabanını çıkardım bavulundan. Giydim. Büyük bana ama olsun, giyeceğim. Yeşil yün kazağını giyiyorum. Kıyafetlerini giymek sana sarılmak gibi. Arayıp da bulamadığım. Nasıl vereyim onları? Seni de içlerinde vermek gibi. Ama bazen benim giyemeyeceğim bazı kıyafetlerini düşünüyorum, versem mi, verebilir miyim, kime versem, diye. Belki onun da zamanı gelir ama zaten öyle azla yetiniyordun, öyle az kıyafetin var ki çoğu bende kalacak.
Benimle kalacaksın hep.
Sana ördüğüm boyunluğu da takıyorum. Boynumda, bana en yakın. Boynuma sarılmışsın gibi. Yazlığa götürmüşsün. Seviniyordum benim ördüğüm boyunluğu kullanıyorsun, diye. Bana sevgini belli etmezdin pek ama başka boyunlukların olmasına rağmen onu yanında götürmen içimi ısıtmıştı. Bunu okuyorsan şöyle dediğini duyar gibiyim:
“ Yooo, ben onu sıcak tutuyor diye götürdüm.”
Kesin böyle demişsindir. Gülmüşsündür hatta derken, yazarken beni gülümsettiğin gibi. Bu kadar düz, duygularını sakınmadan, saklamadan söylemen bazen incitiyordu ama bu sendin. Kimsenin olamadığı kadar şeffaf ve net. Herkese, her şeye rağmen cesur.
Geçen gün rüyama geldin, sarıldın bana gülerek, seni çok özledim, dedin.
Ben de seni çok özledim.
Ben de sana sarıldım. Rüyada sarılmak var.
İyi ki rüya görmek var.
Hatta rüyalar bu çaresiz özlem için var olmuş olabilir.
Ablan ilk zamanlarda seni rüyasında görünce mutsuz ve ağlayarak geçiyordu gününü. Ne şanslısın rüyana gelmiş Barış, diyordum. Hayır şanslı değilim, söyle gelmesin, sana gelsin. Rüyamda gördüğüm zaman daha çok özlüyorum, demişti. Ablan artık huzurla, mutlu anlatıyor senli rüyalarını.
Dün, orada iyi olduğunu bir bilsem, diye geçirdim içimden.
Bugün ablanın rüyasına gelip gözlerinin içi gülerek bakmışsın ona, oyun oynamışsınız birlikte, gülmüşsünüz.
Sağ ol oğlum beni duyup geldiğin için.
Sağ ol, dedim ben değil mi?
Sağ sanınca böyle oluyor belki.
Sağ ol tabii, orada sağ ol, iyi ol, mutlu ol.
Şükür bana iyi olduğunu gösterene.
Bin şükür de yanımda, kalbimin içinde, eli her daim elimde olan Didem’e. Evlerindeki masanın üzerinde kuzenin ve ablanla olan fotoğrafınız duruyor hala.
Bende gördüğü en ufak iyi hale gözleri dolacak, ağlayacak kadar seviniyor. Bütün doktor randevularıma benimle geliyor. Ne zaman seni anlatmak istesem kalbini, kollarını, kulaklarını, sonuna kadar açıp beni dinliyor. Bunca zamandır ona döktüm tüm kederimi. Kolay değildir gamlı, kalbi kara biriyle vakit geçirmek ama o her zaman buna gönüllü oldu, elini üstümden hiç çekmedi, hiç yalnız, başıboş bırakmadı beni. Sarıldı, benimle ağladı, benimle sustu. İçim ferahlasın diye Allah’a dualar etti.
Bütün arkadaşlarım, ailem hepsi benim için ellerinden geleni yaptı, aynı duaları etti biliyorum. Hatta tanımadığım ama seni anlattığım herkes dua etti. Seni anlattım, okudular, anlat ki yükünün birazını da biz taşıyalım, dediler.
Suyun dibinde boğulurken başımı çıkarıp nefes almaya çalıştığım zamanlarda bana nefes oldu dostlarım. Başka şeylerden, başka hayatlardan, olaylardan konuştular. Odağımı değiştirdiler. İyi görünmeye ihtiyaç duydum bazen, iyi ve normal gibiymiş gibi olmaya. Beni normalleştirdiler onlarlayken. İyi geldiler bana.
Şimdiye kadar kendimi bu kadar saklamadan anlattığım kimse beni incitecek tek bir söz bile etmedi. Saçlarımı boyattım diye içleri ferahlayan akrabalarım, komşularım var benim. Kendisi aynı yoldan geçmiş, benim anlattıklarımla kendi yaşadıklarına dönüp kötü olabilme ihtimaline rağmen beni dinleyen, yoluma ışık tutan, varabildiğim her tepenin başında durup benimle gururlanan gidenden kalan bir anne var.
Hangi birinize teşekkür edeyim, Allah’a bana bu kadar incelikli, nazik, iyi kalpli insanlar gönderdiği için nasıl şükredeyim, ne yapayım da gönlümdekini size söyleyebileyim, hiç bilmiyorum.
Allah hepinizin gönlündekini versin, duasını duysun.
Güzel günler göstersin.
Bunları neden yazıyorum böyle? Barış’ımı size anlatmak, onunla konuşuyor gibi yazmak, içimde birikenleri paylaşmak ve benim yaşadıklarımı yaşayanlara, sizi anlıyorum, demek için…
İlk başlarda öyle dipsiz bir kuyu içinde hissediyorsunuz, yol öyle karanlık ve bilinmez, öyle bir başınasınız ki, acaba bunu yaşayanlar ne hissetmiş, nasıl olacak, ne yapacağım, bu hissettiğim normal mi, diye korkulu gözlerle yolu buradan geçmişlerin ayak izini sürüyorsunuz. Onlardan yol haritası almak, yolunuza ışık tutulması öyle kıymetli geliyor ki.
Okuduklarında ya da dinlediklerinde kendini bulmak, “Evet, ben de böyle hissediyorum” demek insana iyi gelir ama böyle bir durumda iyi hissetmek değil de yalnız olmadığını bilmek ve “tam olarak” anlaşılmak var. Bu da iyi hissettirmiyor ama hissettiklerinin normal olduğunu söylüyor en azından. Normal olmak iyi olmaya tercih ediliyor böyleyken. Zaten yasın hiçbir yerinde iyi hissetmek yok. Başladığınız cümle iyi ya da güzel ile bitmiyor, bitmesi gerekiyorsa bile cümlenin ortasında öylece kalakalıyorsunuz.
Gidenden kalan yeni anneler varsa, onlara ne diyeceğimi bilmiyorum henüz. Ben de yeni bir yolun başındayım. Ancak kendi geldiğim yolda gördüklerimi anlatabiliyorum, anlaşılmış ve normal hissedebilsinler diye. Bir de benden önce bu yolu geçmiş olanların bana dediklerini. Kendi cılız ışığımdan onlara da tutmaya çalışıyorum. Onlar da benim ilk günlerim, ilk aylarımdaki gibi kabullenememenin pençesinde kıvranıp duruyorlar eminim. “Artık hayatımda iyi hiçbir şey olmayacak” inancı kemikleşiyor o dönemde. Bu yol dinleyerek, okuyarak ezber edilecek bir yol değil çünkü herkesin geldiği yol ayrı, insanlar, olaylar, duygular birbirinden farklı. Olan ortak, evet. Eşlik, benzerlik çok ama yolun mesafesi, uçurumu, karanlığı, fırtınası, sisi kalan annenin ve giden evladın kişiliğine ve birlikte yaşadıklarına göre derinleşiyor.
Yeni bir dönem bu. Bir yıl boyunca kabullenemediğim gerçekle yüzleşmeye çalıştığım yeni bir yol. Bundan sonrasını bilmiyorum. Öylece duruyorum. Emekledikten sonra ayakta durmaya başlayan bir bebek gibi. Karanlık, tavanı alçak, nemli bir yer altı dehlizinde emeklerken yer yüzüne çıkıp sıralamaya çalışıyorum. Nefes alabildiğim, ayakta durabildiğim her halime tutunuyorum. Sendeliyorum, yine düşüyorum ama bu çabamın babana ve ablana iyi geldiğini gördükçe bir şeylere tutunup yeniden kalkmaya çabalıyorum.
Süreç çabalamaktan ibaret zaten. Yapılacak başka hiçbir şey yok. Kabul etmek için çabalamak, iyi görünmek, kalanlara güçlü durmak için çabalamak, yaşamak için çabalamak.
Bundan sonrasını bilmiyorum, bildiğim ve keşke hiç bilmeseydim dediğim yerden geliyorum.
Yolda gördüklerim, hissettiklerimi, oğlum, anılarımız, özlemim, sevgim doldu taştı içime yine.
Yine alıp kalbinize koyacaksınız biliyorum.
Var olun, sağ olun siz.
20 Aralık 2019
15.13
Odandan
Masandan

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...