Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
05 Ekim 2012
Umut, Veda, Hayat, Hüzün
Ayşe Kulin'in okumaya doyamadığım dört kitabının adları bunlar...
Osmanlı yıllarının sonlarında konakta yaşayan büyükdedesinin hikayesini başlangıç alan, 1983 yılına kadar kendi hayatı, bu süreçte ülkenin sosyo ekonomik, kültürel ve siyasi gelişimini ilmek ilmek dokuyarak yazdığı harika bir biyografi.
Biyografik kitaplar her zaman ilgimi çekmiştir. Ayşe Kulin'in anlatımıyla taçlanıyor bu tarz her defasında.
Hüzün dün bitti.
Bu seriyi herkesler okusun isterim.
Kitaplarında anlattığı herkesin fotoğraflarını da görüyor olacaksınız son iki kitapta.
Ayşe Kulin'in güzelliğine hayran kalıp, siyah beyaz fotoğraflarına uzun uzun bakacaksınız belki.
Gençliğin, güzelliğin, havariliğin sonunda yaşlılığın da güzel olabileceğini göreceksiniz şimdiki Ayşe Kulin'i görünce..
Ayşe Kulin film çevirecek, sizi de kolunuzdan tutup bir kenarda seyret diyecek. Nefesinizi tutup izleyeceksiniz siz de.
Çok seveceksiniz biliyorum.
Umuyorum:-)
Bu kitapta izlediğiniz, film olacak.
Kanal D dizi olarak yayınlamaya başladı. Heyecanla bekledim. Heyecanla izliyorum..
Bu dört kitabı Kitap Önerileri 'ne ekliyorum.
Okuyup benim kadar sevdiyseniz ya da okuyup severseniz ses verin emi..
03 Ekim 2012
Evrenden Mektubum Var Volume 2
Aykut Oğut'un şahane pazartesi mektuplarından biri daha:)
***
Kendini test etmek ister misin canımın içi Nuray;
Harika bir ilişki gördüğünde,
Harika bir maaş duyduğunda,
Harika aile ilişkileri gözlemlediğinde,
Harika bir kariyere şahit olduğunda;
Ne hissediyorsun????
1 - Olmadığı için kıskançlık
2 - Olacağı için umut
Hangisini hissettiysen, hissetmeye devam edeceksin çünkü;
Hissettiğin herşeyi yaratmak zorundayım.
Öptüm valla
Evren
***
Evren Kardeş,
Öncelikle selam eder sorularını cevaplamaya başlarım:-)
Ne hissediyorum?
Harika ilişki, harika maaş, harika aile ilişkileri ve harika kariyer kimdeyse, önce onun için mutlu oluyorum çok.
Sonra umut.
Daha önce dedim, kime dedim? :-)
Evrenden Mektubum Var
Harika bir kariyer ve maaş müjdesi bekliyorum sizden.
En verimli çağımdayım, çalışmak istiyorum, enerjim içimde patlıyor vallahi. :-)
Sizinle çalışmazsam gidip başka işverenlere, kurda kuşa yem olacağım, o olacak. :-)
Umut bekleyenin ekmeği.
Ama kilo alıyorum artık, haberiniz olsun:-).
Evet'li ya da hayır'lı bir cevap.
Hayırlı bir evet olursa şahane olur tabii:-)
Öptüm valla:-)
Hiç Tanımadığım Biri
Olsun istiyorum bazen.
Beni bilmesin. Ne yaşadığımı, ne yaşamakta olduğumu.
Ben anlatayım ona bilmesini istediğim kadarını.
Belki anlatmak istediğim her şeyi.
O dinlesin.
Yargılamasın.
Soru sormasın.
Üzülmesin.
Anlasın.
Sadece anlasın.
Ne yapmam gerektiğini söyleyebilir isterse.
Söylediğini yaparım istersem.
Hiç tanımadığım biri.
Anlattıklarımdan sonra beni en iyi tanıyanım olacak biri.
Belki kalacak, belki gidecek.
Var mı hayatınızda böylesi?
Aslında, hiç tanımadığım biri, dedim.
Henüz olmayan biri yani:-)
Böyle birine ihtiyacınız var mı?
Hah, şimdi oldu:-)
Beni bilmesin. Ne yaşadığımı, ne yaşamakta olduğumu.
Ben anlatayım ona bilmesini istediğim kadarını.
Belki anlatmak istediğim her şeyi.
O dinlesin.
Yargılamasın.
Soru sormasın.
Üzülmesin.
Anlasın.
Sadece anlasın.
Ne yapmam gerektiğini söyleyebilir isterse.
Söylediğini yaparım istersem.
Hiç tanımadığım biri.
Anlattıklarımdan sonra beni en iyi tanıyanım olacak biri.
Belki kalacak, belki gidecek.
Var mı hayatınızda böylesi?
Aslında, hiç tanımadığım biri, dedim.
Henüz olmayan biri yani:-)
Böyle birine ihtiyacınız var mı?
Hah, şimdi oldu:-)
01 Ekim 2012
İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış
İlkokuldayken mevsimleri öğretirlerdi ya...
İlkbahar, yaz, sonbahar, kış.
Resimlerle anlatırlar bir de...
Kalbim ilkbaharda kaldı benim.
Tek Bodrum'un serin denizini, tatlı tatlı esen rüzgarını sevdim bu yaz.
Tiril tiril giyindiğimiz için yazı da seviyorum ama çok sıcak herkes gibi beni de bıktırdı.
Sonbaharın ikinci ayına girdik. Karanlık, yağmurlu, hüzünlü günler...
Ruhuma hiç de iyi gelmeyen, beni içime, kabuğuma kaçıran serin, soğuk, çamurlu, isli puslu günler...
Kış yakın. Kat kat giyinilecek yine. Çizmeler, botlar, atkılar, şapkalar, eldivenler, kabanlar.
Ne kadar giyinirsem giyineyim burnum, ellerim ve ayaklarım donacak yine.
Onca şeyi giyinip sokağa çıkmak zul gelecek hep.
Oysa bahar, yaz ne güzel..
İncecik elbiseler, hadi yanına incecik bir hırka...
Güneş, ışık, aydınlık, tatlı ılık esinti...
Kuşların neşeli sesleri, ağaçların, doğanın rengarenk çiçekli elbiseleri...
Kasvet bana göre değil.
Sever bazısı, hatta yağmur yağacak, gri hüzün çökecek şehre diye mutlu bile olurlar. Beklerler.
Benim baharım.
Benim bahar dallarım, çiçekli toprağım.
Benim ılık güneşim.
Buluşma bir sonraki bahara inşallah...
Sonbaharınız, kışınız güzel geçsin.
Güneşi bol, yağmuru, karı, soğuğu tadında olsun.
Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız iyi olsun:-)
07 Eylül 2012
Sıra Instagram'da
Msn, facebook, twitter derken sıra geldi Instagram'a.
Fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bu yüzden Instagram'da daha fazla vakit geçirmeye başladım.
Benim için biçilmiş kaftan diyebilirim rahatlıkla:-)
Sosyal medyada bulunma sebebimiz paylaşım.
Paylaşımın çeşidi çok; haber, yazı, fotoğraf... Her ne paylaşıyorsak sonunda beğenilsin, dikkat çeksin istiyoruz.
Aslında insan oluşumuzun doğal bir yansıması beğenilmek isteği.
Yediden yetmişe herkes, yaptığıyla, giydiğiyle, dediğiyle beğenilmeyi seviyor, bekliyor.
Facebook, twitter, bloglar, fotoğraf paylaşımları aslında hepsi insanların beğenisine sunulan ve geri dönüşüm beklenilen aracılar.
Instagram Twitter ve Facebook'un karması gibi. Fotoğraf yayınla, yayınlanan fotoğraflara yorum yap, beğeniyorsan beğen'i tıkla. Tüm galeriyi sevdiysen takip et.
Diğerlerinde de yayınlama, beğenme, yorumlama ve takip var. Sadece buradaki ortak payda fotoğraf.
Yapılan yorumlar zaman içinde dostluklar da kurdurabiliyor.
Karşılıklı sohbet de edebiliyorsunuz.
"Beğen" tuşunu kullanmanın yanında, yorum yazmak iletişimi daha çok besler, demiştim.
Ama burada öyle değil. Daha çok beğeni almak ve aslında takip edilmek asıl amaç. Yorum da alıyorsanız taçlandırılıyorsunuz ama takip sayınızın artıyor olması daha çok keyif veriyor.
Bunun için fotoğraf galerinizin çok iyi olması gerekiyor öncelikle. Dolaştığım galerilerde birkaç fotoğraf güzelse, beğeniyorum ama takip etmiyorum mesela.
Daha önce fotoğraf konusunda çok farklı düşünüyordum. Photoshop'a ya da Instagram'da kullanılan filtrelere şiddetle karşıydım. Fotoğraf gözümün gördüğü, benim çektiğim haliyle kalmalıydı. Rengi, ışığı, kompozisyonuyla o fotoğrafı ben çekmiş olmalıydım. Güzelse, ben çektiğim için güzel olmalıydı, değilse değil.
Sonradan "güzelleştirilmiş" fotoğrafa ben fotoğraf demiyordum:-)
Ama her konuda olduğu gibi bu konuda da büyük konuştum ve dediklerimi bir bir yuttum:-)
Burası öyle bir yer ki, fotoğrafların gerçekten "güzel" olması gerekiyor. Etkileyici, çarpıcı, farklı. Hatta bazen gerçek dışı.
Ben hala gerçeğe yakın olanlarıyla ilgileniyorum ama bazen gerçek olmadığını bile bile seviyorum.
Her şekilde fotoğrafın ilk haliyle filtreden geçmiş, editlenmiş hali birbirinden çok farklı ve zaman geçtikçe maalesef kendi çektiğiniz fotoğraf size de yavan geliyor.
Aslında iş fotoğraf çekmekten çıkıp fotoğrafın nasıl editlendiğine dönmüş burada.
Bunu iyi yapıyorsanız Instagram'da popüler oluyorsunuz.
Buna direnenler ve fotoğraflarına dokunmadan yayınlayanlar var hala ama onların da çoğu profesyonel makinalarla çekim yapıyorlar ve genelde siyah beyaz çalışıyorlar.
Sonuçta fotoğraf galerilerini dolaştıkça bakış açınız değişiyor. Artık başladığınız yerde kalamıyorsunuz.
Ve tabii ben de bu çarka girdim, fotoğraflarımı edit etmeye, yani ışığıyla, rengiyle oynamaya başladım ama sonuçta onları ben çektim. :-) (Kuyruk dik hala:-) )
Tüm bunlara rağmen, hem kendim için hem diğer fotoğraf çekenler için önemsediğim ilk şey kompozisyon.
Işık, renk, efektler sonra geliyor.
En çok hayvan fotoğraflarını seviyorum, sonra yemek fotoğrafları, sofralar, siyah beyaz fotoğraflar...
Renk de seviyorum çok.
Her gün birkaç fotoğraf paylaşmaya çalışıyorum. Fotoğrafların beğeniliyor olması mutlu ediyor. Takipçim arttıkça daha da mutlu oluyorum:-)
Genelde şimdiye kadar çektiklerimi yayınlıyorum. Bazen günlük.
Instagram için anlık fotoğraf çekip koymak gerek diyorlar ama bence öyle bir gereklilik yok hatta anlamsız bile.
Fotoğraf paylaşıyorum, ne zaman çektiğimin ne önemi var ki?
Fotoğrafları pc üzerinden görmek, beğenmek ya da takip etmek için aynı anda birçok fotoğraf görebileceğiniz şekilde düzenlenmiş harika bir web sitesi var. http://web.stagram.com/
Tavsiye ederim. Sisteme kullanıcı adınızla giriş yapıyorsunuz. Telefonunuzda ya da IPad'inizdeki sistem aynı şekilde karşınızda ama kullanış kolaylığıyla.
Sözün özü; son gözdem Instagram.
İşte buradayım: http://web.stagram.com/n/nurayilbrs/
Beklerim efenim:-)
Instagrama'a dair:
-6 Ekim 2010'da kullanılmaya başlandı.
-7 farklı dilde kullanılabiliyor.
-İlk olarak APPstore'da kullanıcılara ulaşmış daha sonra android mobillerde kullanmaya başlamıştır.
-Mehme Turgut, Nihat Odabaşı, Mustafa Seven, Mehmet Kıralı ve Çiler Geçici'den oluşan seçici kurul, yıl sonunda sergide gösterilmek üzere 100 amatör Instagram kullanıcısını ve her birinin bir fotoğrafını seçecek.
-Fotoğrafların popüler olması ve takip edilmeniz için;
Fotoğrafların konularını, temalarını hashtag olarak yazmak, böylece arandıklarında kolayca bulunmasını sağlamak.
Her gün en az 2-3 fotoğraf yüklemek.
Başkalarının fotoğraflarına yorum yazmak.
Popüler kullanıcıları takip etmek gerekiyor.
Galerimden birkaç fotoğraf...
05 Eylül 2012
Mimikler ve Kırışıklıklar
| Güneş, cildimizde oluşan her türlü olumsuz etkinin sebeplerinden en önemlisi. Kışın bile koruyucu kullanmak gerekiyormuş. Uyuma pozisyonu da yüzde kırışıklık yapıyor.Yüzünü yastığa dayayarak uyuyanlar yıllar içinde kırışabiliyorlarmış. Buna sebep cilt gece biz uyurken yenilendiği için oksijen almasına engel olacak şekilde yastıkla yüze basınç uygulamak. Hava kirliliği, dengesiz beslenme, alkol, stres, sık sık kilo alıp vermek ciltte hem sarkmaya hem de kırışmaya sebep oluyor maalesef ki.. Ama her şeye rağmen genetik miras ve cildin tüm bu olumsuz dış koşullara karşı verdiği savaş ciltteki kırışıklığın derecesini belirliyor. 70 yaşına gelmiş birinin yüzünde tek bir kırışıklık yokken, 45 yaşındaki biri kırış kırış olabiliyor. Tamam. Tatsız tabii ki... Aynada karşılaştığımız çizgiler zaman zaman neşemizi kaçırabiliyor bile ama yine de sağlıkla, huzurla, kırış buruş olana kadar yaşamayı kim istemez? Ben isterim:-) |
27 Ağustos 2012
İyi Haberler Bekliyoruz:-) / İyi Haber Geldi:-)
Birkaç ay önce size bir arkadaşımdan bahsetmiştim.
Yaşamak için Sebebiniz Var mı? demiştim.
Bu yazıyı yazdıktan sonra, arkadaşım bir ameliyat daha geçirdi. Maalesef ameliyat sonrası oldukça sıkıntı yaşadı. Ameliyatla ilgili sıkıntılar geçtikten sonra midesi ve bağırsaklarıyla ilgili sorunlar başladı. Yaklaşık 15 gün öncesine kadar defalarca acile taşındı, ağrılar ve sancılarla. Gerçekten çok zor geçti bu süreç. Bağırsakta daralma olduğu için yemek yiyemedi adam akıllı, yiyebildiğini de çıkardı. Günlerce aç kaldı. Tabii yiyemediği için kilo kaybı ve halsizlik başladı.
Aradığımda sesini iyi duymak istedim her defasında ama bazen konuşamayacak kadar kötüydü, bazen çıkarabildiği sesi tatsızdı, yorgundu, üzgündü, ağrılıydı...
Bunların hepsi kötüydü elbette.
Ama iyi gelişmeler de var. :-)
Bağırsak sancıları dayanılmaz hale gelince doktoru yaptığı tetkikler sonucunda bağırsakta daralma tespit etti ve stent koyarak açmak istedi.
Sıkıntılı bir operasyon daha geçirdi ama şimdi çok şükür iyi. :-)
Artık yemek yiyebiliyor. Aradığımda sesi harika geliyor. :-)
Onun için çooook ama çok mutluyum!:-)
Çok daha iyi olacak benim güzel arkadaşım.
Bugün telefonda konuştuk. Pet Scan yapılacaktı; tedavi sonuç vermiş mi, metastaz var mı, kemoterapi gerekiyor mu diye bütün vücut taranacaktı. Bu tetkikten de korkuyordu. Çok şükür çok rahat geçirmiş. Sonucu Çarşamba günü alacak.
Arkadaşım çok zor günler geçirdi. Kendini bırakmaya yaklaştığı, bedenen yaşadığı sıkıntıya dayanamayacağını hissettiği zamanlar oldu. Ama yine de inancı, iyileşme isteği, ailesinin ve sevdiklerinin desteği ona devam etme gücü verdi, onca ağrıya, sancıya rağmen...
Telefonda konuşturken benden dua etmemi istediğini söyledi. Duaya, iyi enerjiye inanır çoğumuz gibi.
Tanıdığı herkese söylüyormuş.
Size yazmamı ve sizin de dua etmenizi rica etti.
Ben de söylüyorum size. Elçiye zeval olmaz:-)
İnşallah arkadaşımın sonucu çok iyi çıkacak. İyi sonuç ruh haline de çok iyi gelecek ve eskisinden de iyi ve sağlıklı olacak.
İnanıyorum ve dua ediyorum... :-)
*****
Eveeet..
Beklediğimiz iyi haber geldi:-)
Arkadaşımın sonuçları temiz. :-)
Düşmanı alt etti şükürler olsun!
Bundan sonra rutin kontroller yapılacak.
Dikkatli ve düzenli beslenecek, stresten uzak duracak ve eskisinden daha sağlıklı ve huzurlu çoook uzun bir hayat sürecek.
Size teşekkür etti. Kendisine dua eden herkese dua ettiğini söyledi.
Ben de teşekkür ederim, okuyan, gönlünden, duasından onu geçiren herkese..
Güzel günler görün...
06 Ağustos 2012
Yemek Yemek
Bazı kadınlar vardır. Evlerinden her daim misler gibi kek, börek, yemek kokuları gelir.
Ne zaman gitseniz sizi doyuracak bir şey koyarlar önünüze. Dolapları tıka basa doludur. Derin dondurucularında yapıma hazır böreğinden yemeğine her şeyi bulursunuz.
Hayranım hepsine, gıpta ediyorum... Yemek yaparken ne kadar mutlu olduklarını görebiliyorum. Onlar gibi olmayı istiyorum ama olamıyorum.
Hamarat kadınlar onlar.
Ya ben?
Sırf yemek yemeyi bilirim.
Tamam yemek de yapabiliyorum ama mesela çok istediğim halde yıllardır sigara böreği ve köfte yapıp da koyamadım derin dondurucuma.
Vakitsizlik mi?
Asla.
Tembellik mi?
Kesinlikle! :-)
Yemek yapmak benim için, yiyelim de hayatta kalalım, diye yaptığım bir iş. :-)
Ama ilginç bir durum var ki, televizyondaki yemek tariflerini izlemeye bayılıyorum. Kalkıp bir tanesini yaptım mı heves edip de?
Hayır. :-)
E be kadın, madem yapmayacaksın, ne diye izliyorsun?
Bilmiyorum. Belki önceki yaşamımda usta bir aşçıydım, şimdiki aşçıları izleyip denetliyorum:-)
Home TV favorim. Tüm yemek programları. Dublajlı olanlar sinir ediyor bazen ama olsun. Yani Iıı.. oo.. ah mah diye ses çıkarmak da gerekmiyor ki arkadaş. Kadın nefes alıyor onu da dublajlıyor.
Bi sus, bi sus. Yemeğe ne koyuyor, nasıl yapıyor onu anlat sadece.
Sakin sakin yemeğin yapılışını anlatan dışses tamamdır.
Huşu içinde izliyorum. Nasıl mutlu ediyor, gevşetiyor.
Hiçbir şey öğrenmiyorum ama:-) Yani öyle bir dikkatle izlemiyorum.
Hımmm.. Bir dahaki sefere ben de böyle yapayım falan demiyorum hiç. İzliyorum sadece.
Yemek bloglarında dolaşmayı da seviyorum ama mutlaka iyi fotoğraflar olacak. Yemek fotoğrafları, sofralar ayrıca ilgimi çekiyor.
Misafire yemek yapmak gerektiğinde yapıyorum haliyle:-)
Canım kendimize de yapıyorum demiştim, aç oturmuyoruz ya..
Ama işte onlara daha bir özeniyorum. Öyle binbir çeşit, uğraştıracak, incikli boncuklu yemekler yapmıyorum ama yaptıklarım da yenir beğenilir cinsten oluyor çok şükür:-)
Kahvaltı sofraları yemekten daha çok ilgimi çekiyor.
Tabaklar çanaklar değişik değişik..
Güzel sofra, güzel yemek, pasta, börek, kek yapıyorsanız, sofra hazır olunca beni çağırın:-)
Yemeksever biri olarak yemekli birçok yazım olduğunu farkettim.
İşte buradalar:-)
Kahvaltının Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı
Günlerden Bir Gün
Tuzlu Kek-Pudingli Kurabiye
Tabak Çanak Sevdası
Anne Eli Değmiş Gibi
Hala Anne Yemeği Yiyenler Ne Şanslı
01 Ağustos 2012
Sıcak-Soğuk
Bu yaz çok sıcak geçiyor. Uzun yıllardır olmadığı kadar. Gece uykusu yok, nemden, terden yapış yapış herkes. Dışarıdaki sıcak evlere şenlik.
Rüzgar var hafiften ama sanki ateş üflüyor.
Bugün biraz serin. Hatta yağmur yağıyor arada.
Şurada iki ayımız kaldı sıcağı hissedeceğimiz. Hava soğuyacak yine. Kat kat giyineceğiz. Kaban, atkı, eldiven, şapka, çizme...
Şimdi ne güzel; şort, tişört, elbise.. Giy çık. ayağına da bir terlik, sandalet ya da açık ayakkabı. Hafif hafif.
Buz gibi soğukta beynimiz donarken bu günleri hatırlarız. Yaşlılar gibi; güneş olsa da kemiklerim ısınsa deriz. (Ben diyorum vallahi, güneşe sırtımı verip:-) )
Tamam yaz güzel, sıcak güzel ama fazlası tüketici.
Kış da güzel. Kar güzel, insanı terletmeden, eritmeden dipdiri tutan soğuğu güzel ama fazlası dondurucu, bıktırıcı.
Ortasını bulsaydık iyiydi.
Bahar.
Sonbahar.
İyidir..
27 Temmuz 2012
PuCCa
Öyle kolay gülebilenlerden değilim ben.
Fıkraya, anlatılan komik bir olaya, videoya vs kahkahalarla gülmüşlüğüm sayılıdır.
Pucca'nın kitabını okudum tatilde. İkincisini.
Şezlongda bir kadın, gözü kitapta, deli gibi gülüyor:-)
Öyle komik, öyle neşeli, öyle güzel, samimi, ciğerden ve gerçek ki yazdıkları.
Bazen, kurgu var mıdır ki yazdıklarında, diye geçti içimden..
Bazen, keşke kurgu olsa, dedim...
Evet çok gülüyorsunuz. Durum tespitlerine bayılıyorsunuz. Anlatımına hayran oluyorsunuz ama tüm yazdıklarına aslında küçücük bir kız çocuğunun yaşadıklarının sebep olduğunu görünce içiniz cız ediyor. Benim etti. Günüm bulutlandı...
Annesinin, kapının önünde bekleyen, gitmeyeceğine inandırdırdığı küçük kızı iterek çıkıp gitmesi kanına dokunuyor insanın.
Sevgililerini anlatıyor. Tüm erkekler gibi önce nasıl deli divane olduklarını. Sonra nasıl deli divane ettiklerini.
Ağız dolusu küfürler ediyor hepsine. Küfür sevmememe rağmen ona çok yakıştırıyorum. Hak ediyor her biri.
"Erkeklerin topunun köküne kibrit suyu" derlerdi eskiler. Desinlerdi.
Gerçi kibrit suyu iş görür mü, ayrıca ne ihtiva eder bilmiyoruz ama herhalde yakıcı bir maddedir.
Pucca'nın erkeklerine de yanarlı dönerli kibrit suyu gönderiyoruz...
Kitaplarını alın, okuyun diyoruz.
Ayrıca son durumunu bilmiyorum ama artık bir insan evladı gelsin bulsun onu, diye de ekliyoruz.
Tatil Bitti...
Yer ayırttık, biletler alındı, alışveriş yapıldı, bavullar hazırlandı derken tüm kış hayalini kurduğum şezlongda buluverdim yine kendimi...
Deniz, güneş, sakinlik, tembellik yine iyi geldi.
Kitabımı okudum, müziğimi dinledim, güneşlendim, yüzdüm, kahvaltıyı abarttım. :-)
Aslında her tatilde yapmak isterim; her gün sabah erkenden kalkıp yürüyüş yapayım, denize girip güneşleneyim, duşumu alıp kahvaltı edeyim.
İsterim ama yapamam:-) Neyse ki bu defa birkaç gün erkenden kalkıp yürüdüm, denize girdim. Sabah kimsecikler yokken deniz öyle sakin, öyle sessiz ve öyle davetkâr ki..
İlk birkaç gün uyuyamadım. Klimalı odalar, harika da soğutuyor ama ben bir türlü ayarlayamıyorum:-) Ya donuyorum, ya pişiyorum. Neyseki sonunda ortayı buldum da deliksiz uyuyabildim.
Fotoğraflarla tatili anlatmaya başlıyorum efenim. :-)
Yerlerinizi alınız:-)
Tabii ki yine Akça Otel:-)
İlk birkaç gün çok sıcaktı. Ağaç altındaki esintili gölgelik mekanımız oldu.
Garip bir şekilde bu yıl öğlenleri hiç acıkmadık. Ara sıra yedik bir şeyler.
Öğleni atlayıp akşam yemeğine aç gitmek güzelmiş:-)
Hiç girmediğim büyük ihtimal girmeyeceğim havuzu. Çocuklar eğlendiler çok.
Gece görüntüsünü seviyorum.
Hediyelik eşyadan başı dönüyor insanın...
Her akşam dükkanlara girip çıktık:-)
Sabah sakini deniz. Bu yıl çok sıcak olduğu için denize çok sık girdim. İnsan bir süre sonra fenalaşıyor zaten, kendinizi serin denize atıp ferahlamadan duramıyorsunuz.
Akşamlar şezlonglar toplanıyor. Nedense hüzünlü geliyor bana.
Ne saçma bir his:-)
Babam ve Oğlum filmindeki teyze var ya, hani pikniğe sandalyesiyle gidiyor, elinde her daim şemsiyesi, nanemolla, nazende.. Hah, bir teyze de benim işte:-) Denize girerken ayağımı taşa basmayacağım, yosun varsa hissetmeyeceğim. (Neyse ki yosun yok ama taşlı.) Bu yüzden "deniz ayakkabılarımsız asla" durumundaydım. Ayakkabılarım ve girişe taşlara basmayalım diye konulan kırmızı geçit. Seviyoruz:-)
Minik serçelerim.. Orada burada... Uçuşup duruyorlar. Yakaladım birini sonunda:-)
Ah bir çocuk olsam...
Ortakent'in kendini aslan sanan köpeği:-) Salınıp duruyordu yürüyüş yolunda... Sahipli köpeklerden sanırım. Çok köpek var orada. Geçen yıl esnaf yakınıyordu; Yazlıkçılar yazın köpek alıyorlar, gidince bırakıyorlar, köpekcikler şefkat bekliyorlar insanlardan."
Zararsızlar, öyle dolanıp duruyorlar...
Yürüyüş parkuru. Aslında Camel Beach'e kadar gidip gelebilseydim her gün, iğne ipliğe dönerdim vallahi. Ama nerde... Hominigırtlak ye, devril şezlonga...
Ümidim var kendimden. Seneye gidersem yapacağım yapamadığım her şeyi:-)
İnşallah maşallah:-)
Akça Otel'i anlattığım yazıda bahsettiğim kahve. Tabii ki sabah akşam uğrayıp Şerif Bey'in nefis kahvesini ve çayını içip keyif yaptık...
Her defasında ilaç gibi geldi..
Bu da, kahve fincanında elbiseler, yarasalar, yollar, adamlar, kadınlar gören minik falcımız:-) Gerçi fincandan taşan kısmet kahvemi habire yalıyordu ama olsundu:-)
Sabah yürüyüşümde fotoğraf makinamı da almıştım yanıma...
Akşamları buraya tezgah açılıyor. Çeşit çeşit takılar, el işleri, hediyelik eşyalar... Akşam cıvıl cıvıl oluyor.
Bir diğer mekanımız soldaki ağaç altı. Şezlonlara yayılıp kitabımızı okuduk ağaç gölgesinde. Güneşlenmek ne mümkün! Ancak akşam beşten sonra biraz güneşlenebildim...
İki kitap bitirdim. Pucca'nın kitabı tatil için ideal! Okurken kahkahalarla güldüğüm yerler oldu:-) Bazen satır aralarındaki trajedisine üzüldüm... Ama her haliyle okunası bir kitap. Önerilir..
Ayşe Kulin'in Veda ve Umut'u da harika. Daha devam edeceğim, sanırım sırada Hüzün var...
Şefkat bekleyen köpeciklerden biri...
Küçük falcımız ve pinokyosu:-)
Balık gözünden görünen gözüm:-)
Bodrumdan birkaç kare...
Tatil güzeldi. Deniz, güneş, yemek, huzur... Akça Otel'den yine memnun ayrıldık.
Fakat dönüşümüz kabus gibiydi!!!
Yolculuk sevmediğimi yazmıştım daha önce. Otobüs yolculuğu hele! Giderken huzursuzdum, şoför agresif kullanıyordu. Bu yüzden uyuyamadım hiç! Ama sadece uykusuzluk ve gerginlikti.. Dönüşteki gerginliğim daha otobüse binmeden başladı. Bir tuhafım ama. Hafif başım dönüyor. Yüzüm terliyor falan. Tansiyonum düşünce böyle olurum. Bilemedim yine de. Bindik otobüse. Bodrumdan nasıl çıktık, İzmir'e nasıl vardık bilmiyorum. Gözümü açamadım baş dönmesinden!
Mola verildi İzmir'de. İndik. Fenayım çok. Tuzlu ayran içiyorum, geçmiyor. Şekerli çay içiyorum, faydasız. Tansiyon ölçtüreyim, dedim. Şanstan tam karşıda bir hastane varmış. Gittik. Sıra var, kayıt mayıt diyorlar. Otobüs gidecek.. Bekleyemeyip döndük tekrar mola yerine. Ama ben hala kötüyüm. Bu halde nasıl 9 saat daha gideceğim hiçbir fikrim yok!
Otobüse bindim çaresiz. Bir baktık arkadan sesler geliyor: "Laptop'um yok!" "Benim de İpad'im" "Cüzdanım gitmiş!"
Haydaaaaa!
Meğer biz moladayken hırsız girmiş otobüse! Toplayabildiğini almış gitmiş. Tabii polis geldi. Tutanak tutuldu falan. (Mola yerlerinde ne çocuklarınızı yalnız bırakın ne de çantalarınızı. Hırsız, uyuyan çocuğun yanındaki çantasından almış İPad'i!)
Bu arada ben olan biteni duyuyorum ama bakamıyorum. Gözlerim kapalı, açamıyorum.
İndik tekrar aşağıya. Bana bu defa limon suları veriyorlar falan. Dedim yok, ben bu şekilde devam edemeyeceğim. Arayayım kankardeşimi ya da kuzenimi, gelip alsınlar. Düzelinceye kadar kalayım. Sonraki otobüsle giderim. Görevlilerle konuşuyorum. Olur tabii diyorlar, ama sizi bir doktora gösterelim neden böyle oldunuz." Yanımıza refakatçi veriyorlar tekrar hastanenin aciline gidiyoruz. Doktor muayene ediyor. Tansiyon alıyor. 9/5 Benim için oldukça düşük. Diyor ki serum verelim, baş dönmenizi toparlayacak ilaç verelim. Dedim otobüs gidiyor. Serumluk vakit yok. İğne yapıyor ve dönüyoruz otobüse. Polisler hala orada. Neyse biraz sonra kaos bitiyor, hareket ediyoruz. Ağlamaklıyım. Nasıl gideceğim onca yolu bu halde! İstanbul'a kadar yarı baygın geliyorum. Gözlerim yine kapalı, uykuda gibiyim ama beyin uyanık, sesleri duyuyorum. Yaptığı iğne en azından biraz sakinleştiriyor. Ama İstanbul'a geldiğimizde yine başlıyor baş dönmem...
Bir an önce eve varmak istiyorum ama ne mümkün! Köprü trafiği kabus! Taksici emniyet şeridinden gidiyor, yol tıkandığı an neresi boşsa oraya dalıyor. Dolaşıyoruz dolaşıyoruz ama bir türlü köprüye giremiyoruz. Eve gitmekten vazgeçip kuzenime çeviriyoruz rotayı. Sağolsun, bizi ağırlıyor; kahvaltı edip biraz uyuyoruz. Sonra bir şekilde deniz yolunu kullanarak evimize varıyoruz.
Dönüşümüz kabustu demiştim değil mi?
Neyse ki tatilin güzel anıları hafızamda tazecik. Hala tam anlamıyla toparlanamamış olsam da daha iyiceyim de.
Şükür diyor, bir başka tatil yazısında buluşmayı diliyorum.
Bu arada daha da otobüse binmem:-)
Uçak. Olmadı, tabanvay:-)
Sizin tatiliniz de, gidişiniz de, dönüşünüz de harika olsun inşallah...
İyi tatiller...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































