14 Mart 2012

Teknolojik Esaret




Son zamanlarda kendimizi devasa bir hapishaneye içeriden kilitlemiş gibi hissediyorum.
Gönüllü esirler olmuşuz hepimiz.
Teknoloji sahibimiz. 

Restoranda, barda, otobüste, duran trafikte, durakta, yolda, evde, işte, okulda, yatakta, kahvaltıda, tatilde, her yer de gözümüz küçücük bir ekranda; paylaşıyoruz, oyun oynuyoruz, merak edip araştırıyoruz, mesajlaşıyoruz, Chat yapıyoruz, nerede, ne yaptığımızı bildiriyoruz.

Dünyaca delirmiş olduğumuzu düşünüyorum. 

Telefon:
Nereden nereye geldik. Şehirlerarası görüşme yapabilmek için saatlerce beklerken, şimdi kıtalar arası konuşabiliyoruz,  canımızın istediği her yerde, her zaman. Ve daha yüzlerce yenilikle donatılmış telefonlarımızın hayatı kolaylaştıran sayısız özellikleri var.
Güzel.
Fakat aynı zamanda hayata karışmamızı engellemiyor mu? Saatlerce telefonla konuşmak ya da mesajlaşmak, internetin küçücük telefonlara sığdırdığı dünyayı didik didik etmek, kafamızı telefondan kaldıramamak hazin bir durum değil mi?  

Teknolojiyi kısmen seviyorum ve elbette kullanıyorum fakat yettiği kadar, işimi gördüğü kadar. Telefonla arayayım, aranayım, mesaj alıp, gönderebileyim. Bu kadarı yetiyor.




Bir de radyasyon açısından da tehlikeli buluyorum. Zaten radyoaktif duş altındayız her an, her yerde.
Mesela otobüse binen neredeyse herkesin telefonu var. Konuşmuyor olmasa da baz istasyonlarıyla bağlantı halinde.
Bir evde kaç yetişkin varsa, o kadar cep telefonu var. Artık on yaşındaki çocuğun bile telefonu var. Hatta bazen görüyorum çok daha küçük çocuklara oyalansınlar diye veriliyor.
Uzmanlar bu durumu sigara dumanı kadar tehlikeli buluyorlar. Çocukların yanında nasıl sigara içilmemesi gerekiyorsa, telefon da verilmemeli ellerine, hatta yanlarında uzun uzadıya konuşulmamalı. Ve uyudukları odalarda telefon, bilgisayar, modem vs. hiçbir şey olmamalı.
Kendi başucumuzda ve uyuduğumuz odalarda da olmamalı, diyorlar.






Televizyon:
Eskiden ev ziyaretleri yapıldığında tatlı tatlı, sesli sesli sohbet edilirdi. Şimdi oturup sessizce dizi izliyoruz. Saklanıyoruz kendimizden. Kaçıyoruz.
Gerçek dünyayı, gerçek bizi, kendi yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızı kapı arkasına süpürüp, olmayan insanlara, olmayan olaylara, yalancı üzüntülere, sevinçlere teslim ediyoruz kendimizi.
Neye yarıyor?
İnsan kendinden kaçmak ister bazen, kafasında konuşup duran geveze kendisinden.
Televizyon izlerken kafamızdaki ses susuyor, sorunlarınızdan, sıkıntılarınızdan uzak duruyorsunuz bir süre. Bu açıdan bakınca iyi.
Ama fazlası yine iletişimsizliğe çıkıyor.
Dizisi var diye kimse kimseyi ziyarete gitmiyor.

Kaç kişi akşam arkadaşlarına, kardeşine, anne babasına ziyarete gidiyor haftada bir olsun?
Giden var mutlaka. Gidiyor da ne yapıyor?
Yemek, içmek, iki sohbet, hop herkes televizyon başına... Mutlaka birinin dizisi başlıyor çünkü.
Bana gelen misafirlerime televizyon yasak.
Kapatıp zorla sohbet ettiriyorum, bilginize:-)
Yumuşak bir müzik eşlik ediyor sadece.




Bilgisayar:
İlk başlarda sadece oyun için kullanılırdı. Küçücük ekranlı, kocaman kasalı, disketli bilgisayarlar.
İnternet hayatımıza girdikten sonra hem bilgisayar başında geçirilen zaman arttı hem de bilgi paylaşımı, ulaşımı kolaylaştı.
Hepimizin amcası Google amca mesela. :-)
Elimizin altında, can simidimiz. Ne soruyorsak cevaplıyor, bulup getiriyor.
Acayip bi adam:-))
Teşekkürü borç bilirim kendisine.
Seviyoruz. :-)


Zaman içinde bilgisayar kasaları diz üstü bilgisaraya sığacak kadar minimize edildi.
Çantasına koyduğumuz bilgisayarlarımızı her yere taşır olduk. Mobil internet sayesinde de, nerede olursak olalım dünyayla bağımızı koparmadık.


Bilgi taşımak ve kaydetmek için kullandığımız disketlerden sonra cd'ler geldi, sonra cüzdanımıza bile sığacak kadar küçük, tasarım harikası usb bellekler.






Sonra diz üstü bilgisayarlar daha da küçüldü. cebimizde taşıyacağımız kadar küçük ama bilgisayarın sahip olduğu bütün özelliklerin içinde olduğu mini bilgisayarlarlara dönüştü.




Çoğu zaman işe yarayan ama fazla zaman geçirdiğimizde hayatımızdan çalan teknolojik dönüşümlerden biri.
Yetişkinler zaten çığırından çıkmış durumda. Beni çocukların ve gençlerin durumu endişelendiriyor. Metropol hayatının evlerin içinde büyütülen çocukları oyun oynamayı bilmiyor. Bildikleri tek oyun vurdulu kırdılı, öldürmeli, boğmalı, patlatmalı, kesmeli kanlı bilgisayar oyunları.
Bu oyunların nasıl piyasaya çıkabildiğine, anne babaların bu oyunların oynanmasına nasıl izin verdiklerine hala aklım ermiyor.  

Çocuk belli bir yaşa kadar gerçekle oyunu ayıramazmış, o zaman sakıncalı. Ama ayırdığı noktada oynayabilirmiş. Bence hiçbir noktada oynamamalı, o ayrı. Vaktini, dikkatini, emeğini sanal da olsa birilerini öldürmeye, ekrana sıçrayan kanları görüp daha da coşkuyla hırslanmasını nasıl sağlıklı bulabiliriz, biri söylesin bana! İnternet kafelerde ya da oyun salonlarında silahla, tüfekle oynanan oyunlar bile var. Söyleyecek bir şey bulamıyorum artık!






Tamam, bilgisayar oyunlarının hepsi böyle değil fakat bu oyunlar ruhsal hasarın yanında, vakitlerini bilgisayarda geçirmelerini sağladığı için daha yetişkin olmadan asosyalleşiyorlar. Bir restoranda ya da eşinizi dostunuzu ziyarete gittiğinizi düşünün. Çocuklar toplanınca ne yapıyor? Ya evdeki bilgisayarın karşısında saatler geçiriyorlar; oyun ya da internetle. Ya da ellerindeki mini bilgisayarlarına, oyun konsollarına gömülmüş halde sessiz sedasız saatlerce oyun oynuyorlar. Bazıları mesajlaşıyor, bazıları Chat yapıyor.
Gözler kızarıp, boyunları ağırıncaya kadar.



Dün bir film izledim. Bahsettiğim bilgisayar jenerasyonu çocuklarının olduğu bir film.
Çocuklar aileleriyle birlikte bir göl evine gidiyorlar. Ağaçlar, göl, yemyeşil harika bir doğa. Çocuklar ne yapıyorlar? Evde video oyunları oynuyorlar. Az önce bahsettiğim şekilde hepsi. Neyse ki baba farkına varıyor ve dışarı çıkarıyor hepsini. Oyun oynamayı öğretiyor onlara, gölde taş kaydırmayı, salıncakta sallanmayı, top oynamayı.

Çocukken çamurdan bebekler, anne babalar, koltuklar vs. yapar oynardık biz. Bir dolu oyunlarımız vardı. Topaç, beştaş, bilye, yakan top, uzun eşek, saklambaç…
Yeni nesil çocukların geleceğinden ciddi anlamda endişeliyim. Ruh sağlığı yerinde yetişkinler olacaklar mı, bilmiyorum. 

Oynadıkları oyunlardan dolayı ruh hallerinden, iç dünyalarından; sokaklarda oynayamadıkları, insanlarla iletişim kuramadıkları için sosyal becerilerinin gelişemeyeceğinden, mutluluğu, başarmayı, hırsla, birilerini dövmek, öldürmek üzerinden video oyunlarıyla öğreniyor olmalarından endişe ve üzüntü duyuyorum. 
Hani herkesin yaşlandığına küçük bir sahil kasabasına göç edip, küçük bostanıyla, kedisiyle köpeğiyle, tavuğuyla yaşama hayali var ya.
Küçük bir çocuğum ve yaşlılığımızın son durağı hayali sahil kasabamıza gidecek olanaklarım olsaydı, bir dakika bile durmazdım.
Bilgisayarsız, televizyonsuz, arınmış tertemiz doğanın koynunda büyütürdüm çocuğumu ve ben de huzurla yaşlılığımı beklerdim. Yaşlanınca gitmek, o zamana kadar yaşamayı ertelemek gibi geliyor bunca keşmekeşin içinde. Hem kendimize, hem çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük haksızlık.
Sahip olduğumuz teknolojinin tam ortasında durabilsek, söylediklerimin hepsini geri alabilirim.
Ama çok çabuk bağımlılık geliştiriyoruz.
Tehlike burada. 

Facebook:

2004 Şubat ayında Harvard Üniversitesinde okuyan Mark Zuckerberg, sadece okuldaki öğrencilerle iletişim sağlamak için kurmuş bu ağı. Sonra giderek diğer civar okullarda da kullanılmaya başlanmış.
Yılsonuna kadar kullanıcı sayısı bir milyona ulaşmış.
Yıl 2012 ve kullanıcı sayısı dört yüz milyon. Kullanım ücretsiz çünkü geliri sponsorlar ve reklam verenlerden sağlanıyor.




400 milyon kişi 500 milyar dakika vakit geçiriyor Facebook’ta.
Türkiye’deki kullanıcı sayısı 29 milyona ulaşmış. Başlangıçta en sadık kullanıcıları genç nüfus iken şimdi altmış yaş ve sonrası da üye olmaya başlamış.
Sanırım Türkiye'de de birçok şirkette Facebook''u engellemiş durumda. Ben de doğru karar.
Bağımlılık yaratıyor. Hatta bazı uzmanlar "sanal kokain" olarak tanımlıyorlarmış.

Belki periyodlarla mutlaka girip bakmak, fotoğraf-yazı paylaşmak, kendi paylaştıklarınıza gelen yorumlara bakmak, beğenildiğini görmek ve bundan psikolojik doyum almak; evde, işte, yolda nerede olursanız olun, kendinize mola yaratıp bir göz atmak, o anda düşündüğünüzü, hissettiğinizi yazmak, kızmak, sevinmek, üzülmek. Hiç birimize yabancı değil sanırım... 

Bunca vakit geçirmek, bunca duygusal bağ kurmak, günümüzü, iç dünyamızı hatta hayatımızı doğrudan etkileyecek sonuçlara da yol açabiliyor.
Kaç kişi sevgilisinden ayrıldı ya da sorun yaşadı, ilişkide oldukları halde sayfasında "ilişkisi yok" görünüyor diye!
Kaç kişinin sevgilisi ya da eşi, arkadaş listesini kontrol edip yönetmeye kalkışmadı?
Kaç kişi arkadaşının listesinden silindi diye kırılmadı?
Tehlikesi de cabası.
Güvenlik ve gizlilik teminatı verilmiş. Neyse ki istediğimiz kişilerle istediğimiz şeyleri paylaşma lüksümüz var. Ama milyonlarca kullanıcısı olan bir sistemin zaman zaman kafasının karışması ve güvenlik zafiyeti yaşanması da beklenir bir durum. 

Facebook’dan önce msn popülerdi. Orada da çok fazla vakit geçirebiliyorduk ama en azından direkt iletişim içindeydik. İnsanlar birbirleriyle "konuşabiliyordu". İletişim kurabiliyordu.
Şimdi sessizliğimize gömülmüş bir şekilde, "beğen" tuşlarının sayesinde sosyalleştiğimizi, iletişimde olduğumuzu zannediyoruz. Hepimiz 400 milyonluk kalabalık içinde yapayalnızız. 

Saatlerimizi geçirdiğimiz bilgisayar karşısındaki dilsizliğimiz; bildiklerimizi unutturacak, hissettiklerimizi buharlaştıracak, duygusal kör, topal bir hayat yaşamamızı sağlayacak güce sahip.
Dört kişilik bir aile dışarıda yiyeceği bir yemekte sohbet yerine telefonlarının, iPadlerinin ekranına gömülüyorsa, kimse birbiriyle iki çift laf edemiyorsa, yemek yenip alelacele kalkıp eve dönülüyorsa arızalanmışız demektir artık.
Dört kişilik aileyi geçin.
Bakın etrafınıza. Her neredeyseniz orada etrafınıza bakın. Aslında önce kendinize bakın:-)
Siz ne yapıyorsunuz? İnsanlar ne yapıyorlar?
Karşılıklı konuşan, mimikleriyle, sesleriyle, beden dilleriyle olsun sohbet edebilen kaç kişi görebildiniz? Çoğunluk sabit, elinde bir telefon ya da karşısında bir bilgisayar öylece bakıyor. Sessiz. Tepkisiz. Belki yüzünde ufaktan bir gülümseme hepsi o.
Sessizlik beni bozuyor.
İletişme delisi biri olarak, bu kadar yalnızlaşıp suskunlaşıyor olmamız dokunuyor...





Twitter'ımız çıktı bir de başımıza!

Anlık iletişim kurulabildiği için normal şartlarda ulaşamayacağınız kimselere kolaylıkla ulaşıp, diyeceğinizi diyorsunuz. Ayrıca duyurular, kan anonsları, gazete haberleri, yardım talepleri anında çok kişiyle paylaşılabiliyor. Çok çabuk organize olup sonuca ulaşılabiliyor.
Bu anlamda Twitter'ın varlığını olumlu buluyorum. Ayrıca canlı televizyon yayıncıları için anında yorum almak anlamında biçilmiş kaftan. 
Facebook'ta, bloglarda, sitelerde bir yazıyı ya da fotoğrafı beğeniyoruz ya.
Evet, beğenebiliriz.
Ama nesini beğendiğimizi, ne hissettirdiğini, düşündürdüğünü yazıversek iki satır?
Hem beğenip hem de yorumlayabiliriz pekâlâ. Okuduğumuza üzülmüşüzdür, sevinmişizdir, gülmüşüzdür, ağlamışızdır. Yazmıyoruz. Tüm bu duyguları tek bir beğen tuşuna tıkıştırıyoruz.
İletiştik sanıyoruz. 

Ben de o tuşu kullanıyorum elbette, gayet de beğeniyorum birçok şeyi fakat bir iki kelime de olsa yazıveriyorum. Siz de illa yapın demiyorum da…
Hatta beğenmeye de devam edin; bu da bir iletişim şekli, ifade biçimi, hatta bir tercih.
Fakat...
Beğen'in alt metnini bilmek herkese iyi gelir.
Kendinizden bilin...


Sessizlik yeminimizi bozup, dilimizi çözsek, bir araya gelemediğimiz, ten tene, göz göze olamadığımız, şöyle bir içten sarılıp, “Nasılsın?” diyemediğimiz yenidünyada; elimizdeki yegâne bağ kurucumuz teknolojiyi doğru şekilde kullanarak insan oluşumuzun duygusal boyutunu sürdürsek? İnsan konuşa konuşa anlaşır, hayvan koklaşa koklaşa, demişler ya.
Biz koklaşamıyoruz da işin kötüsü:-)
Mesafe çok, trafik var, vakit yok. E, zaten telefon, Facebook, Twitter var. Ne gerek var konuşmaya, koklaşmaya, sarmaşmaya? 
Tamam, teknolojinin bütün nimetlerinin sayısız faydaları var elbette. Anında iletişim kurabiliyor olmak lüks. Paylaşıyor olabilmek de.
Ama yine de bazen kendimi alıp teknolojinin olmadığı bir yere götüresim geliyor.
Ne telefon, ne televizyon, ne bilgisayar.
Eskiden var mıydı bunlar?
Ne yapıyordu insanlar?
Konuşuyorlardı, sussalar bile birlikte susuyorlardı. Karşılıklılardı. Görüp duyabiliyorlardı birbirlerini.

Mahremiyet vardı, kendimize bıraktığımız yaşam alanlarımız vardı.
Şimdi hayatımızı herkesin gözü önünde yaşıyoruz. An be an.
Nerede olduğumuzu bildiriyoruz, üzüldük mü, sevindik mi, haber veriyoruz.
Planlarımızdan herkesi haberdar ediyoruz.
Ailemiz, çoluğumuz çocuğumuz fotoğraflarıyla, yaşlarıyla, okullarıyla; eşimiz dostumuz işleriyle, kişilikleriyle bizimle olan iletişimleriyle orta yerde, herkesin gözü önünde.
Saatlerce ama saatlerce bilgisayar başında hiçbir yere varmayan, hiçbir şey katmayan oyunlara teslim oluyoruz. Facebook'da, Twitter'da iletiştiğimizi sanıyoruz.
Kopamıyoruz, kalkamıyoruz başından.

Sağlığımız gidiyor elden. Her an, her yerde içimize, dışımıza beynimize doluşan radyoaktif dalgalardengemizi bozuyor. Hareketsizlikten, TV ve bilgisayar başında kontrolsüzde yiyip içmekten obezitenin kıyılarına vuruyoruz.
Teknolojinin ahtapot kollarıyla sarmalanmaya razı oluyoruz.
Dışarıda akıp giden, yaşanmayı bekleyen hayatı; bilgisayar başında, elimizdeki telefonların ekranlarında, yana yana canı kalmamış oyunların içinde yaşlanırken kaçırıyoruz. 
Çıkıp arkadaşımızla oturup, iki çift lafla kahve içmiyoruz.
Deniz kenarında durup öylece boş boş denize bakmıyoruz.
Kuşları, kedileri, köpekleri beslemiyoruz.
Koşmuyoruz, yürümüyoruz.
Kitap, gazete, dergi okumuyoruz.
Ne yapıyoruz biz?
Farkında mıyız?
Kendimize, bedenimize, ilişkilerimize, dünyaya, tek atımlık yaşam hakkımıza ne yapıyoruz? 
Aslında azılı bir bilgisayar kullanıcısıyım ben de, çoğunuzdan arta kalan yanım yok.
Ne dediysem, çoğunu kendime dedim bu yüzden.
Artık öyle doydum, toplumsal teknolojik cinnete şahit olmaktan yoruldum ki kendimi kızağa çekip bekleyesim var öylece. Aklımı başıma devşirip bilgisayarla aramı açasım...

Teknolojik detoksa girip çıkmayasım var.
Ya da biraz olsun kendimi disipline edesim. Ortayı bulasım...
Ekranın gri, soğuk, renksiz ve sessiz yüzünü bırakıp, havanın, yaşamanın, insan olmamın tadını çıkarasım, hayata karışasım var.

Göğün, denizin mavisine, kuşun cıvıltısına, havanın kokusuna, yağmurun sesine, çiçeğin tomurcuğuna, rengine gidiyorum ben.
Hoşçakalayım:-)
Siz de beni okudunuz, bilgisayarla işiniz bitti.
Tamam, biraz okuduklarınızdan feyz alın da, kalkın bilgisayarın başından.
Hadi!  :-)



14 yorum:

  1. Kesinlikle katılıyorum. teknoloji hayatı kolaylaştırdığı gibi hepimizi müthiş bir yalnızlığa itiyor. Resim muhteşem yakışmış yazıya süper destekliyor teşekkürler sevgilerimle

    YanıtlaSil
  2. Aslinda herseyde oldugu gibi burada da dengeyi bulmak onemli bu arada yazi her zaman ki gibi supeer:))

    YanıtlaSil
  3. ah ah güzel anlatmışsın olmuyor be onlarsız işte.. canı sıkılıyor insanın.. gerçi ben internete işyerinde takılıyorum en çok.. evde pek girmiyorum.. ama bağımlıklıksa evet gerçekten öyle olduk..

    YanıtlaSil
  4. Merhaba bloğuma hoşgeldiniz bende sizi ziyarete geldim.Çok güzel bir yazı paylaşmıssınız size katılıyorum tebrik ederim.Sevgiler.

    YanıtlaSil
  5. Teknolojinin götürdükleri getirdiklerinden çok fazla bence her satıırına katılıyorum kaleminize sağlık sevgiler..

    YanıtlaSil
  6. Selaaam! Ben de geldim. Çok renkli, çok hoş bir blog. Belirtmek istedim:) Sevgiler...

    YanıtlaSil
  7. Sevgi,
    İş yerinde iş bittikten sonra belki mecburen, vakit geçirmek için internete giriliyor. Ama bir de evde saatlerimizi onun başında geçirmek hem evdekilere hem kendimize haksızlık aslında..

    YanıtlaSil
  8. Mehtap, Teşekkür ederim:-)
    Sizin de blogunuzda paylaştığınız çalışmalarınız çok güzel. Büyük emek veriyorsunuz belli. Eminim çok da keyif veriyordur.
    Kolaylıklar dilerim:-)

    YanıtlaSil
  9. Dizimanyaq,
    Teknolojinin kalabalıklar içinde yalnızlaştırdığı doğru.
    Üstelik hayatımızda çok kişi var yanılgısındayız hepimiz. Oysa ki herkes, her şey sanal. O sanallık içinden gerçeklikler çıkabiliyor zamanla tabii. Bu da iyi yanı olsa gerek..
    Teşekkür ederim güzel sözlerinize:-)

    YanıtlaSil
  10. Adsız,
    Dengeyi bulmak çok önemli, doğru. Fakat internetin bağımlılık yarattığı gerçeğin üzerinden gidersek ortayı bulmakta hepimiz maalesef ki zorlanıyoruz...
    Teşekkürler bir de:-)

    YanıtlaSil
  11. Sezer,
    Hoş geldiniz. Beğeninizi böyle cömertce söyleyebilmek ne güzel.
    Çok teşekkür ederim:-)

    YanıtlaSil
  12. Bir çok kısımını es geçtim. Vaktim olduğunda tekrar okuyacağım.

    Ben birde yazılımcı olarak işin komple içindeyim ben ne yapayım? =D

    Bu arada şu silahlı oyunların vakit kaybı ya da çocukların üzerinde bıraktığı hasar konusu kişiden kişiye değişir. Ben uzun süre ciddi turnuvalara katılmak içinde saatlerce oynadım. Yaşım küçüktü hiç bir eksi tarafını görmedim. Yani her yaşın kendi özelliğini kullanarak yaşama taraftarıyım ve sinirlendiğim zaman o oyunlar beni acayip sakinleştirirdi.

    Dışarıda millete bağırıp, çağırıp, zarar vereceğime hıncımı sanal ortamda alıyordum. Şimdiler de daha çok gitar hıncımdan payını alıyor =D

    YanıtlaSil
  13. Çocuğun bu tür oyunlardan zarar görüp görmemesi karakterine, yaşam standarlarına vs bağlı bir durum belki de. İstatistikler kar tarafında durmuyor pek:-)

    YanıtlaSil
  14. canım o kadar haklısın ki,
    tek kelıme ekleme yapamıyacagım.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...