Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2012

Tuzlu Kek- Pudingli Kurabiye




Pasta çörekle, yemekle falan pek haşır neşir değilim. Yapılanları yemeyi bilirim sadece:-)
Elbette ki yaşamak için yemek gerektiğini biliyorum ve elimden geldiği kadar, sağdan soldan öğrendiklerimi, becerebildiğimce, yapabildiğim kadar yapıyorum bir şeyler.

Son zamanlarda sık sık yaptığım nefis bir kek tarifi vereceğim. Çok da bilir, anlarmış gibi:-) Arkadaşımdan aldığım bir tarif bu.

Yapabildiğim birkaç şey var, hepsini yazayım, ben de kurtulayım, siz de:-)
Hem bazen kendi yaptığımın tarifini arıyorum tırım tırım, benim için de hepsi bir arada durur burada, fena mı?

Tuzlu kekle başlayalım bakalım:
Normal keke ne koyuyorsanız onları koyacaksınız.

2 yumurta
1 su bardağı sıvı yağ
2 su bardağı un
1 su bardağı yoğurt
1 paket kabartma tozu
Kırmızı toz biber, kara biber, tuz.
Kuru soğan, yeşil soğan, maydanoz, nane, dereotu, peynir (isterseniz kabak ve havuç da koyabilirsiniz ama ben koymadım henüz.)

Önce kek malzemelerini bir kapta karıştırın.
Sonra küp küp doğradığınız patatesleri, ince ince kıydığınız soğan, dereotu, maydanoz, nane, yeşil ve kuru soğanı ve avuç içi kadar peyniri karışıma ekleyin. Tuz, karabiber ve kırmızı pul biber de koyun.
Kalıbınızı yağlayıp tüm malzemeyi içine dökün.
180 derecede 40 dakika pişirin. (Fırın ayarını kendiniz yapsanız daha iyi olur aslında. Bu benim ayarım.)










Çocukların beslenmelerine konabilir, misafirlerinize ikram edebilirsiniz, pazar kahvaltılarına alternatif çeşit olabilir. Yukarıdaki tarifle her defasında aynı tadı yakalıyorum ve tadanlar çok beğeniyorlar.


PUDİNGLİ KURABİYE

Bu da kuzen tarifi.
Yapmayı becerebildiğim, üstelik tarifi istenen kurabiyelerden.
"Kakaolu pudingle nasıl kurabiye olur ki?"
Siz de dersiniz benim gibi ama oluyor, hem de pek güzel oluyor.

Nasıl oluyor da oluyor, bakalım bir:
1 paket kakaolu puding
1 yumurta
100 gram katı yağ (Sana yağı kullandım)
1 çay bardağı sıvı yağ
1 paket kabartma tozu
Aldığı kadar un (Kulak memesi kıvamı)
İstediğiniz kadar damla çikolata

Ceviz büyüklüğünde yuvarladığınız hamurun içine fındık, ceviz, badem, çikolata ya da minik lokumlardan koyun, hangisini istiyorsanız artık.
Ben her birine farklı şeyler koyuyorum, adını sürprizli kurabiyeye çıkarıyorum:-)

Hazırladığınız minik topları tepsiye dizin.

180 derecede 20 dakika pişirin. (Kurabiye yapıyorsanız, kendi fırınınızın derecesini ve süresini daha iyi bilirsiniz, siz kendinize göre pişirin.)

Afiyet olsun:-)
Aman da nasıl da kırk yıllık mutfak erbabı gibi şunu alın, bunu koyun, şu kadar pişirin, afiyet olsunlar falan:-))
Pastacı kesildim başıma:-p





14 Mart 2012

Teknolojik Esaret




Son zamanlarda kendimizi devasa bir hapishaneye içeriden kilitlemiş gibi hissediyorum.
Gönüllü esirler olmuşuz hepimiz.
Teknoloji sahibimiz. 

Restoranda, barda, otobüste, duran trafikte, durakta, yolda, evde, işte, okulda, yatakta, kahvaltıda, tatilde, her yer de gözümüz küçücük bir ekranda; paylaşıyoruz, oyun oynuyoruz, merak edip araştırıyoruz, mesajlaşıyoruz, Chat yapıyoruz, nerede, ne yaptığımızı bildiriyoruz.

Dünyaca delirmiş olduğumuzu düşünüyorum. 

Telefon:
Nereden nereye geldik. Şehirlerarası görüşme yapabilmek için saatlerce beklerken, şimdi kıtalar arası konuşabiliyoruz,  canımızın istediği her yerde, her zaman. Ve daha yüzlerce yenilikle donatılmış telefonlarımızın hayatı kolaylaştıran sayısız özellikleri var.
Güzel.
Fakat aynı zamanda hayata karışmamızı engellemiyor mu? Saatlerce telefonla konuşmak ya da mesajlaşmak, internetin küçücük telefonlara sığdırdığı dünyayı didik didik etmek, kafamızı telefondan kaldıramamak hazin bir durum değil mi?  

Teknolojiyi kısmen seviyorum ve elbette kullanıyorum fakat yettiği kadar, işimi gördüğü kadar. Telefonla arayayım, aranayım, mesaj alıp, gönderebileyim. Bu kadarı yetiyor.




Bir de radyasyon açısından da tehlikeli buluyorum. Zaten radyoaktif duş altındayız her an, her yerde.
Mesela otobüse binen neredeyse herkesin telefonu var. Konuşmuyor olmasa da baz istasyonlarıyla bağlantı halinde.
Bir evde kaç yetişkin varsa, o kadar cep telefonu var. Artık on yaşındaki çocuğun bile telefonu var. Hatta bazen görüyorum çok daha küçük çocuklara oyalansınlar diye veriliyor.
Uzmanlar bu durumu sigara dumanı kadar tehlikeli buluyorlar. Çocukların yanında nasıl sigara içilmemesi gerekiyorsa, telefon da verilmemeli ellerine, hatta yanlarında uzun uzadıya konuşulmamalı. Ve uyudukları odalarda telefon, bilgisayar, modem vs. hiçbir şey olmamalı.
Kendi başucumuzda ve uyuduğumuz odalarda da olmamalı, diyorlar.






Televizyon:
Eskiden ev ziyaretleri yapıldığında tatlı tatlı, sesli sesli sohbet edilirdi. Şimdi oturup sessizce dizi izliyoruz. Saklanıyoruz kendimizden. Kaçıyoruz.
Gerçek dünyayı, gerçek bizi, kendi yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızı kapı arkasına süpürüp, olmayan insanlara, olmayan olaylara, yalancı üzüntülere, sevinçlere teslim ediyoruz kendimizi.
Neye yarıyor?
İnsan kendinden kaçmak ister bazen, kafasında konuşup duran geveze kendisinden.
Televizyon izlerken kafamızdaki ses susuyor, sorunlarınızdan, sıkıntılarınızdan uzak duruyorsunuz bir süre. Bu açıdan bakınca iyi.
Ama fazlası yine iletişimsizliğe çıkıyor.
Dizisi var diye kimse kimseyi ziyarete gitmiyor.

Kaç kişi akşam arkadaşlarına, kardeşine, anne babasına ziyarete gidiyor haftada bir olsun?
Giden var mutlaka. Gidiyor da ne yapıyor?
Yemek, içmek, iki sohbet, hop herkes televizyon başına... Mutlaka birinin dizisi başlıyor çünkü.
Bana gelen misafirlerime televizyon yasak.
Kapatıp zorla sohbet ettiriyorum, bilginize:-)
Yumuşak bir müzik eşlik ediyor sadece.




Bilgisayar:
İlk başlarda sadece oyun için kullanılırdı. Küçücük ekranlı, kocaman kasalı, disketli bilgisayarlar.
İnternet hayatımıza girdikten sonra hem bilgisayar başında geçirilen zaman arttı hem de bilgi paylaşımı, ulaşımı kolaylaştı.
Hepimizin amcası Google amca mesela. :-)
Elimizin altında, can simidimiz. Ne soruyorsak cevaplıyor, bulup getiriyor.
Acayip bi adam:-))
Teşekkürü borç bilirim kendisine.
Seviyoruz. :-)


Zaman içinde bilgisayar kasaları diz üstü bilgisaraya sığacak kadar minimize edildi.
Çantasına koyduğumuz bilgisayarlarımızı her yere taşır olduk. Mobil internet sayesinde de, nerede olursak olalım dünyayla bağımızı koparmadık.


Bilgi taşımak ve kaydetmek için kullandığımız disketlerden sonra cd'ler geldi, sonra cüzdanımıza bile sığacak kadar küçük, tasarım harikası usb bellekler.






Sonra diz üstü bilgisayarlar daha da küçüldü. cebimizde taşıyacağımız kadar küçük ama bilgisayarın sahip olduğu bütün özelliklerin içinde olduğu mini bilgisayarlarlara dönüştü.




Çoğu zaman işe yarayan ama fazla zaman geçirdiğimizde hayatımızdan çalan teknolojik dönüşümlerden biri.
Yetişkinler zaten çığırından çıkmış durumda. Beni çocukların ve gençlerin durumu endişelendiriyor. Metropol hayatının evlerin içinde büyütülen çocukları oyun oynamayı bilmiyor. Bildikleri tek oyun vurdulu kırdılı, öldürmeli, boğmalı, patlatmalı, kesmeli kanlı bilgisayar oyunları.
Bu oyunların nasıl piyasaya çıkabildiğine, anne babaların bu oyunların oynanmasına nasıl izin verdiklerine hala aklım ermiyor.  

Çocuk belli bir yaşa kadar gerçekle oyunu ayıramazmış, o zaman sakıncalı. Ama ayırdığı noktada oynayabilirmiş. Bence hiçbir noktada oynamamalı, o ayrı. Vaktini, dikkatini, emeğini sanal da olsa birilerini öldürmeye, ekrana sıçrayan kanları görüp daha da coşkuyla hırslanmasını nasıl sağlıklı bulabiliriz, biri söylesin bana! İnternet kafelerde ya da oyun salonlarında silahla, tüfekle oynanan oyunlar bile var. Söyleyecek bir şey bulamıyorum artık!






Tamam, bilgisayar oyunlarının hepsi böyle değil fakat bu oyunlar ruhsal hasarın yanında, vakitlerini bilgisayarda geçirmelerini sağladığı için daha yetişkin olmadan asosyalleşiyorlar. Bir restoranda ya da eşinizi dostunuzu ziyarete gittiğinizi düşünün. Çocuklar toplanınca ne yapıyor? Ya evdeki bilgisayarın karşısında saatler geçiriyorlar; oyun ya da internetle. Ya da ellerindeki mini bilgisayarlarına, oyun konsollarına gömülmüş halde sessiz sedasız saatlerce oyun oynuyorlar. Bazıları mesajlaşıyor, bazıları Chat yapıyor.
Gözler kızarıp, boyunları ağırıncaya kadar.



Dün bir film izledim. Bahsettiğim bilgisayar jenerasyonu çocuklarının olduğu bir film.
Çocuklar aileleriyle birlikte bir göl evine gidiyorlar. Ağaçlar, göl, yemyeşil harika bir doğa. Çocuklar ne yapıyorlar? Evde video oyunları oynuyorlar. Az önce bahsettiğim şekilde hepsi. Neyse ki baba farkına varıyor ve dışarı çıkarıyor hepsini. Oyun oynamayı öğretiyor onlara, gölde taş kaydırmayı, salıncakta sallanmayı, top oynamayı.

Çocukken çamurdan bebekler, anne babalar, koltuklar vs. yapar oynardık biz. Bir dolu oyunlarımız vardı. Topaç, beştaş, bilye, yakan top, uzun eşek, saklambaç…
Yeni nesil çocukların geleceğinden ciddi anlamda endişeliyim. Ruh sağlığı yerinde yetişkinler olacaklar mı, bilmiyorum. 

Oynadıkları oyunlardan dolayı ruh hallerinden, iç dünyalarından; sokaklarda oynayamadıkları, insanlarla iletişim kuramadıkları için sosyal becerilerinin gelişemeyeceğinden, mutluluğu, başarmayı, hırsla, birilerini dövmek, öldürmek üzerinden video oyunlarıyla öğreniyor olmalarından endişe ve üzüntü duyuyorum. 
Hani herkesin yaşlandığına küçük bir sahil kasabasına göç edip, küçük bostanıyla, kedisiyle köpeğiyle, tavuğuyla yaşama hayali var ya.
Küçük bir çocuğum ve yaşlılığımızın son durağı hayali sahil kasabamıza gidecek olanaklarım olsaydı, bir dakika bile durmazdım.
Bilgisayarsız, televizyonsuz, arınmış tertemiz doğanın koynunda büyütürdüm çocuğumu ve ben de huzurla yaşlılığımı beklerdim. Yaşlanınca gitmek, o zamana kadar yaşamayı ertelemek gibi geliyor bunca keşmekeşin içinde. Hem kendimize, hem çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük haksızlık.
Sahip olduğumuz teknolojinin tam ortasında durabilsek, söylediklerimin hepsini geri alabilirim.
Ama çok çabuk bağımlılık geliştiriyoruz.
Tehlike burada. 

Facebook:

2004 Şubat ayında Harvard Üniversitesinde okuyan Mark Zuckerberg, sadece okuldaki öğrencilerle iletişim sağlamak için kurmuş bu ağı. Sonra giderek diğer civar okullarda da kullanılmaya başlanmış.
Yılsonuna kadar kullanıcı sayısı bir milyona ulaşmış.
Yıl 2012 ve kullanıcı sayısı dört yüz milyon. Kullanım ücretsiz çünkü geliri sponsorlar ve reklam verenlerden sağlanıyor.




400 milyon kişi 500 milyar dakika vakit geçiriyor Facebook’ta.
Türkiye’deki kullanıcı sayısı 29 milyona ulaşmış. Başlangıçta en sadık kullanıcıları genç nüfus iken şimdi altmış yaş ve sonrası da üye olmaya başlamış.
Sanırım Türkiye'de de birçok şirkette Facebook''u engellemiş durumda. Ben de doğru karar.
Bağımlılık yaratıyor. Hatta bazı uzmanlar "sanal kokain" olarak tanımlıyorlarmış.

Belki periyodlarla mutlaka girip bakmak, fotoğraf-yazı paylaşmak, kendi paylaştıklarınıza gelen yorumlara bakmak, beğenildiğini görmek ve bundan psikolojik doyum almak; evde, işte, yolda nerede olursanız olun, kendinize mola yaratıp bir göz atmak, o anda düşündüğünüzü, hissettiğinizi yazmak, kızmak, sevinmek, üzülmek. Hiç birimize yabancı değil sanırım... 

Bunca vakit geçirmek, bunca duygusal bağ kurmak, günümüzü, iç dünyamızı hatta hayatımızı doğrudan etkileyecek sonuçlara da yol açabiliyor.
Kaç kişi sevgilisinden ayrıldı ya da sorun yaşadı, ilişkide oldukları halde sayfasında "ilişkisi yok" görünüyor diye!
Kaç kişinin sevgilisi ya da eşi, arkadaş listesini kontrol edip yönetmeye kalkışmadı?
Kaç kişi arkadaşının listesinden silindi diye kırılmadı?
Tehlikesi de cabası.
Güvenlik ve gizlilik teminatı verilmiş. Neyse ki istediğimiz kişilerle istediğimiz şeyleri paylaşma lüksümüz var. Ama milyonlarca kullanıcısı olan bir sistemin zaman zaman kafasının karışması ve güvenlik zafiyeti yaşanması da beklenir bir durum. 

Facebook’dan önce msn popülerdi. Orada da çok fazla vakit geçirebiliyorduk ama en azından direkt iletişim içindeydik. İnsanlar birbirleriyle "konuşabiliyordu". İletişim kurabiliyordu.
Şimdi sessizliğimize gömülmüş bir şekilde, "beğen" tuşlarının sayesinde sosyalleştiğimizi, iletişimde olduğumuzu zannediyoruz. Hepimiz 400 milyonluk kalabalık içinde yapayalnızız. 

Saatlerimizi geçirdiğimiz bilgisayar karşısındaki dilsizliğimiz; bildiklerimizi unutturacak, hissettiklerimizi buharlaştıracak, duygusal kör, topal bir hayat yaşamamızı sağlayacak güce sahip.
Dört kişilik bir aile dışarıda yiyeceği bir yemekte sohbet yerine telefonlarının, iPadlerinin ekranına gömülüyorsa, kimse birbiriyle iki çift laf edemiyorsa, yemek yenip alelacele kalkıp eve dönülüyorsa arızalanmışız demektir artık.
Dört kişilik aileyi geçin.
Bakın etrafınıza. Her neredeyseniz orada etrafınıza bakın. Aslında önce kendinize bakın:-)
Siz ne yapıyorsunuz? İnsanlar ne yapıyorlar?
Karşılıklı konuşan, mimikleriyle, sesleriyle, beden dilleriyle olsun sohbet edebilen kaç kişi görebildiniz? Çoğunluk sabit, elinde bir telefon ya da karşısında bir bilgisayar öylece bakıyor. Sessiz. Tepkisiz. Belki yüzünde ufaktan bir gülümseme hepsi o.
Sessizlik beni bozuyor.
İletişme delisi biri olarak, bu kadar yalnızlaşıp suskunlaşıyor olmamız dokunuyor...





Twitter'ımız çıktı bir de başımıza!

Anlık iletişim kurulabildiği için normal şartlarda ulaşamayacağınız kimselere kolaylıkla ulaşıp, diyeceğinizi diyorsunuz. Ayrıca duyurular, kan anonsları, gazete haberleri, yardım talepleri anında çok kişiyle paylaşılabiliyor. Çok çabuk organize olup sonuca ulaşılabiliyor.
Bu anlamda Twitter'ın varlığını olumlu buluyorum. Ayrıca canlı televizyon yayıncıları için anında yorum almak anlamında biçilmiş kaftan. 
Facebook'ta, bloglarda, sitelerde bir yazıyı ya da fotoğrafı beğeniyoruz ya.
Evet, beğenebiliriz.
Ama nesini beğendiğimizi, ne hissettirdiğini, düşündürdüğünü yazıversek iki satır?
Hem beğenip hem de yorumlayabiliriz pekâlâ. Okuduğumuza üzülmüşüzdür, sevinmişizdir, gülmüşüzdür, ağlamışızdır. Yazmıyoruz. Tüm bu duyguları tek bir beğen tuşuna tıkıştırıyoruz.
İletiştik sanıyoruz. 

Ben de o tuşu kullanıyorum elbette, gayet de beğeniyorum birçok şeyi fakat bir iki kelime de olsa yazıveriyorum. Siz de illa yapın demiyorum da…
Hatta beğenmeye de devam edin; bu da bir iletişim şekli, ifade biçimi, hatta bir tercih.
Fakat...
Beğen'in alt metnini bilmek herkese iyi gelir.
Kendinizden bilin...


Sessizlik yeminimizi bozup, dilimizi çözsek, bir araya gelemediğimiz, ten tene, göz göze olamadığımız, şöyle bir içten sarılıp, “Nasılsın?” diyemediğimiz yenidünyada; elimizdeki yegâne bağ kurucumuz teknolojiyi doğru şekilde kullanarak insan oluşumuzun duygusal boyutunu sürdürsek? İnsan konuşa konuşa anlaşır, hayvan koklaşa koklaşa, demişler ya.
Biz koklaşamıyoruz da işin kötüsü:-)
Mesafe çok, trafik var, vakit yok. E, zaten telefon, Facebook, Twitter var. Ne gerek var konuşmaya, koklaşmaya, sarmaşmaya? 
Tamam, teknolojinin bütün nimetlerinin sayısız faydaları var elbette. Anında iletişim kurabiliyor olmak lüks. Paylaşıyor olabilmek de.
Ama yine de bazen kendimi alıp teknolojinin olmadığı bir yere götüresim geliyor.
Ne telefon, ne televizyon, ne bilgisayar.
Eskiden var mıydı bunlar?
Ne yapıyordu insanlar?
Konuşuyorlardı, sussalar bile birlikte susuyorlardı. Karşılıklılardı. Görüp duyabiliyorlardı birbirlerini.

Mahremiyet vardı, kendimize bıraktığımız yaşam alanlarımız vardı.
Şimdi hayatımızı herkesin gözü önünde yaşıyoruz. An be an.
Nerede olduğumuzu bildiriyoruz, üzüldük mü, sevindik mi, haber veriyoruz.
Planlarımızdan herkesi haberdar ediyoruz.
Ailemiz, çoluğumuz çocuğumuz fotoğraflarıyla, yaşlarıyla, okullarıyla; eşimiz dostumuz işleriyle, kişilikleriyle bizimle olan iletişimleriyle orta yerde, herkesin gözü önünde.
Saatlerce ama saatlerce bilgisayar başında hiçbir yere varmayan, hiçbir şey katmayan oyunlara teslim oluyoruz. Facebook'da, Twitter'da iletiştiğimizi sanıyoruz.
Kopamıyoruz, kalkamıyoruz başından.

Sağlığımız gidiyor elden. Her an, her yerde içimize, dışımıza beynimize doluşan radyoaktif dalgalardengemizi bozuyor. Hareketsizlikten, TV ve bilgisayar başında kontrolsüzde yiyip içmekten obezitenin kıyılarına vuruyoruz.
Teknolojinin ahtapot kollarıyla sarmalanmaya razı oluyoruz.
Dışarıda akıp giden, yaşanmayı bekleyen hayatı; bilgisayar başında, elimizdeki telefonların ekranlarında, yana yana canı kalmamış oyunların içinde yaşlanırken kaçırıyoruz. 
Çıkıp arkadaşımızla oturup, iki çift lafla kahve içmiyoruz.
Deniz kenarında durup öylece boş boş denize bakmıyoruz.
Kuşları, kedileri, köpekleri beslemiyoruz.
Koşmuyoruz, yürümüyoruz.
Kitap, gazete, dergi okumuyoruz.
Ne yapıyoruz biz?
Farkında mıyız?
Kendimize, bedenimize, ilişkilerimize, dünyaya, tek atımlık yaşam hakkımıza ne yapıyoruz? 
Aslında azılı bir bilgisayar kullanıcısıyım ben de, çoğunuzdan arta kalan yanım yok.
Ne dediysem, çoğunu kendime dedim bu yüzden.
Artık öyle doydum, toplumsal teknolojik cinnete şahit olmaktan yoruldum ki kendimi kızağa çekip bekleyesim var öylece. Aklımı başıma devşirip bilgisayarla aramı açasım...

Teknolojik detoksa girip çıkmayasım var.
Ya da biraz olsun kendimi disipline edesim. Ortayı bulasım...
Ekranın gri, soğuk, renksiz ve sessiz yüzünü bırakıp, havanın, yaşamanın, insan olmamın tadını çıkarasım, hayata karışasım var.

Göğün, denizin mavisine, kuşun cıvıltısına, havanın kokusuna, yağmurun sesine, çiçeğin tomurcuğuna, rengine gidiyorum ben.
Hoşçakalayım:-)
Siz de beni okudunuz, bilgisayarla işiniz bitti.
Tamam, biraz okuduklarınızdan feyz alın da, kalkın bilgisayarın başından.
Hadi!  :-)



27 Şubat 2012

George Clooney- Senden Bana Kalan



Yine yalnız gittim. Yalnız film izlemeyi yine severek.
Yine hiç yorum okumadan, hakkında hiçbir şey bilmemeyi seçerek.
Ve yine kurulduk koltuğumuza; ben ve pörtlemiş mısırım:-)

Film dram-komedi diye sınıflandırılmış. Oysa komik değildi. Tamam komik ögeler vardı ama komedi filmi değildi yani. Ben gülmedim, bir iki kişi güldü ama.
Dram denebilir rahatlıkla.
Komadaki Cooloney'in karısı müthiş görüntü verdi ki gayet dramatikti.
Hikaye çarpıcı, sarsıcı. Kolay kaldırılır, hazmedilir değil..

Oyunculuklar doğal, samimi, sıcak, yakın, olası...
Çocuk oyunculardan Alex (Shailene Woodley) oldukça başarılı bir sorunlu ergen portresi çizmiş. Havuz sahnesine dikkat; İç burkucu.

Hawaii'nin baştan çıkarıcı güzelliği, tatil, deniz, yaz, insana bir iyilik, güzellik veriyor.
Ama tabii hikaye trajik...Kendinizi güzel havalara öyle çok kaptıramıyorsunuz...

Görüntüler harika, film müzikleri nefis, George Cooloney ilk görüşte aşık olunup, koluna girilip gidilesi:-)
O zaten öylece dursun, ne konuşsun, ne hareket etsin, ben ona bütün Oscarları, ödülleri yığarım. Vallahi de yığarım, billahi de yığarım:-)
Zaten Altın Küre verildi kendisine ve filmine.
En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü verildi Oscar tesellisi olarak ama üzülmesin.
Ben yukarıda tüm ödülleri vermiştim:-)

Filme eriyip bitmedim doğrusu. Kötü de değildi tabii.
Ama ne bileyim işte...
İlk sahnede canım George'un karısına dedikleri işledi içime biraz..
Sen yeter ki iyi ol, ben iyi bir koca ve iyi bir baba olacağım deyişi; elimizin altındayken ilgilenmediğimiz, işe güce paraya pula dalarak ihmal ettiğimiz; agresifçe, düşüncesizce harcayıverdiğimiz, görmezden gelip, har vurup harman savurduğumuz  en yakınlarımızın varlığının bir anda ne kadar önemli ve vazgeçilmez hale gelebileceğini akıtıyor kalbinize.
Ama sonra...
Tam adama düşman, kadına dost olmuşken, bir anda ters köşeye yatırılıyorsunuz.
Sebebini izleyeceksiniz artık. Onu da mı diyeyim? :-)

Çok istiyorsanız gidin, izleyin.
George'cuğuma da bir selam çakın benden..
Ah... Ah.. diyorum başka bir şey demiyorum:-)

İyi seyirler:-)


Filmin Fragmanı



Filmin Künyesi

Sinemalar, Seanslar


29 Ocak 2012

Berlin Kaplanı





Dün gittim tek başıma.
Sinema iki kişiyle belki daha zevkli ama ben yalnızken de mutlu oluyorum.
Pörtlemiş mısırımı, bademli bitter çikolatamı, suyumu aldım her zamanki gibi...
Geçtim koltuğuma.
Ata Demirer'e sempatimden, daha film başlamadan keyfim yerindeydi.
Filmi izledikçe daha da keyiflendim haliyle.

Ata Demirer'in filmlerinde bir ortaklık var; Samimiyet, duygu, komedi, romans. Ama hiç birinin altını çizmiyor.
Her bir duygu kendi yerinde, yapması gerekeni yapıyor. Zorlama, itme kakma yok.
Güzel güzel seyrediyorsunuz filmi.
Güle eğlene.

Eyvah Eyvah serisindeki gibi tempo yok belki ama yumuşak yumuşak, acele etmeden, tatlı tatlı anlatmış hikayesini.
İyi vakit geçirdim ben.

İzleyici yorumları muhtelif olacaktır mutlaka. Kimine sıradan gelebilir, kimine belki sıkıcı.
Ama iyi niyetle, samimiyetle yapılmış bir film. Böyle baktığınızda, oyuncuları da seviyorsanız ve oyunuculuklar da başarılıysa iyi vakit geçiriyorsunuz..

Umarım bekledikleri gibi karşılanır.
Zira çok büyük emek var. Kamera arkası görüntülerini izleyince anlıyor insan.
Onca çalışan, onca alet edevat, onca vakit, para, emek...
Değmiş olsun dilerim..

Almanya'da boksörlük yapan bir Türk.
Aksan çok iyi. Tam "Alamancı"
İsmini Almanya turnelerindeki koruması Ayhan'dan almış.
Dil ve boks konusunda da çalışmışlar birlikte. Ayrıca Ayhan'ı filmde boksör olarak oynatmış.

Ata Demirer sanki biraz kilo vermiş gibi.
Aslında filmden sonraki görüntülerden rahatsız olduğu için film bittikten sonra diyete başlamış.
Ama yine de filmde iyi görünüyordu..

Filmin başlangıç noktasıyla ilgili şunları söylemiş Ata Demirer:

" Bu yeni film, bir Bursa filmi. Çocukluğumdan!. Çocukluğumla ilgili bir öykü.
Ben dede merkezli bir ailede büyüdüm. Kendi ailemi yazmak istedim, öyle bir dünya kurdum.
Almanya'da yaşayan akrabalardan biri hikayenin içine girecek.
İki paralel öykü anlayacağım. Yazmaya başladım.
Ama hikayenin Almanya kısmı daha çok hoşuma gitmeye başladı.
Ve yazar kıskançlığı denen şey oldu, 40 yaşındaki enişteyi oynayacağım yerde, o Almanya'dan gelen tipi oynamak istedim.
 "Bu adam ne olsun, ne olsun, dönerci mi, şarkıcı mı?" derken, televizyonda bir boks maçı gördüm. "Boksör olsun ya!" dedim, bana yakışır."

Resmi sitelerinde filmle ilgili tanıtım yazısı da şöyle:

"Ayhan Kaplan Berlin'de yaşayan,geçimini boksörlük ve bodyguardlık yaparak sağlayan bir Türk vatandaşıdır.Ayhan ve antrenörü Cemal için işler pek yolunda gitmemektedir.İkiside artık hayattan bir mucize beklemektedir.Hikayemiz olası bir mucize ihtimalini anlatmaktadır."

Kamera arkası görüntüleri:


Röportaj kaynak :
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19687475.asp








11 Nisan 2010

Kırmızı





Son zamanlarda kırmızıyı çok ama çok sever oldum. Niye bilmiyorum. İçimi ısıtıyor görünce. Kırmızı bir şeylerim olsun istiyorum hep.

Az önce bir film izledim.
My Blueberry Nights. Film kırmızı.
Sanırım yönetmen de kırmızıyı seviyor. Öyle olmasaydı; kanepeyi, küpeyi, kırmızı ışıkları, koltuğu, bilekliği, oyun kartlarını, pullarını, tokayı, tabelayı, anahtarlığı, tişörtü, çantayı, önlüğü, çiçeği, ruju, elbiseyi, abajuru, neredeyse filmin her sahnesini kırmızıya boyamazdı.

Kesin benim kadar seviyor.

Filmi bir arkadaşım önerdi. O izle dediyse, izlerim.
O sevdiyse ve “ben sevdim, sen de sev” dediyse severim.

Sevdim.

Jude Law'a bayıldım. Kalemim. Çok tatlı, sıcak. Arkadaşım olsun isterdim çok. Tabii sonra bana da âşık olmasında hiçbir beis görmezdim :-)

Norah Jones şahane. İnsan bu kadar güzel, bu kadar duru, bu kadar sahici, bu kadar dudakları güzel olamaz. :-)
"Utanır insan, böyle güzel olunur mu?" adlı şarkıyı ona gönderiyorum:-)

Böyle bir şarkı var, gerçekten:-)

Filmin adını neden “Benim Aşk Pastam” diye çevirmişler, çevireni çevirip sormak istedim:-)
Yahu “Yabanmersinli Gecelerim” işte. Kız gece gece gidip yedi o yabanmersinli turtaları. O yüzden de filmin adını öyle koymuşlar. Ne diye kafandan isim yazarsın? Hayret bişi. Bir daha görmeyeyim.

Film akmıyor, ağdalı az biraz ama izlemeyi aklınıza koyduysanız, Norah Jones, Jude Law ve kırmızı seviyorsanız, siz filmle akıyorsunuz. Yani akmak isterseniz akıyorsunuz.

Ben istedim.

Adamlar, kadınlar…
Gidenler, kalanlar…
Ümitle bekleyenler, başkasına tercih edilenler…
"Onsuz yaşayamayacağını düşündüğün birine nasıl veda edebilirsin ki?"
Evet, hala âşıkken, nasıl vazgeçebilirsin ki? Böyle diyen, âşık olduğu ve hala vazgeçemediği adamı başkasıyla gören bir kadın.

Ümitle kavanozda anahtarlar saklayan, her gece barda ona servis açıp bekleyen, dudağına yabanmersinli turtanın üzerindeki dondurma bulaşmış kadını uyurken öpen adam.

Üç kadın ve bir adam daha. Elizabeth, üç kadın ve bir adamın hayatına değiyor, bir yerlerde, bir sebepten...
Üç kadının ikisi birbirinden güzel.
Geri kalan birini sevmedim çünkü Jeremy'yi terk etti. Bulsun bakalım ondan bir tane daha. Bulamaz. Güzel de değil zaten.

Elizabeth güzel.
Ve Jeremy onu yine uyurken, üzerinde yabanmersinli turtadaki dondurma bulaşığı olan dudağından öptü.
Gördüğüm en güzel öpüşme sahnesiyle film bitti.

Filmin her karesi hem renklerle hem kelimelerle dantel gibi işlenmiş. Büyüleyici, durup düşündürücü. Edilen her sözü başa sarıp sarıp anlamaya, algılamaya, hazmetmeye çalışacağınız bir film.
Film müziğini hiç demiyorum. İzlerken dinlemeniz lazım. Sonradan edinmeniz hatta.
Tekrar tekrar dinleyip, daha da çok sevmek için...
Filmdeki iç seslerden birinin dediklerini okuyacaksınız aşağıda.
Ama öyle hemen anlamayacaksınız. Düğümleneceksiniz. Sindirmek için zaman isteyeceksiniz. Tüm zamanlar sizin. Buyrunuz. :-)

"Sevgili Jeremy,
Birkaç gündür insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğreniyordum. Başaramadığıma memnunum.
Bazen başka insanlara bizi tanımlamaları ve kim olduğumuzu söylemeleri için ayna kadar güveniriz.
Her yansıma beni biraz daha kendim yapar."

Hadi şimdi nasıl düğümlendiyseniz öyle çözülün. :-)


Filmin künyesi, resmi sitesi ve sizi daha fazla düğümleyecek diyaloglarının olduğu sayfası.
http://www.imdb.com/title/tt0765120/quotes


Yapım:2007 ~ Çin, Fransa, HongKong
Tür:Dram, Romantik
Yönetmen:Kar Wai Wong
Senaryo:Kar Wai Wong, Lawrence Block
Müzik:Shigeru Umebayashi
Jude Law ... Jeremy
Oyuncular:
Norah Jones ... Elizabeth
Chad R. Davis ... Elizabeth's Boyfriend (as Chad Davis)
Katya Blumenberg ... Girlfriend
John Malloy ... Diner Manager
Demetrius Butler ... Male Customer
Frankie Faison ... Travis
David Strathairn ... Ofcr. Arnie Copeland
Adriane Lenox ... Sandy
Rachel Weisz ... Sue Lynne Copeland
Benjamin Kanes ... Randy
Cat Power ... Katya (as Chan Marshall)
Michael Hartnett ... Sunglasses
Natalie Portman ... Leslie
Michael May
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...