Son zamanlarda kendimizi devasa bir hapishaneye içeriden kilitlemiş gibi
hissediyorum.
Gönüllü esirler olmuşuz hepimiz.
Teknoloji sahibimiz.
Restoranda, barda, otobüste, duran trafikte, durakta, yolda, evde, işte,
okulda, yatakta, kahvaltıda, tatilde, her yer de gözümüz küçücük bir ekranda;
paylaşıyoruz, oyun oynuyoruz, merak edip araştırıyoruz, mesajlaşıyoruz, Chat
yapıyoruz, nerede, ne yaptığımızı bildiriyoruz.
Dünyaca delirmiş olduğumuzu düşünüyorum.
Telefon:
Nereden nereye geldik. Şehirlerarası görüşme yapabilmek için saatlerce
beklerken, şimdi kıtalar arası konuşabiliyoruz,
canımızın istediği her yerde, her zaman. Ve daha yüzlerce yenilikle
donatılmış telefonlarımızın hayatı kolaylaştıran sayısız özellikleri var.
Güzel.
Fakat aynı zamanda hayata karışmamızı engellemiyor mu? Saatlerce telefonla
konuşmak ya da mesajlaşmak, internetin küçücük telefonlara sığdırdığı dünyayı
didik didik etmek, kafamızı telefondan kaldıramamak hazin bir durum değil mi?
Teknolojiyi kısmen seviyorum ve elbette kullanıyorum fakat yettiği kadar,
işimi gördüğü kadar. Telefonla arayayım, aranayım, mesaj alıp, gönderebileyim.
Bu kadarı yetiyor.
Bir de radyasyon açısından da tehlikeli buluyorum. Zaten radyoaktif duş
altındayız her an, her yerde.
Mesela otobüse binen neredeyse herkesin telefonu var. Konuşmuyor olmasa da
baz istasyonlarıyla bağlantı halinde.
Bir evde kaç yetişkin varsa, o kadar cep telefonu var. Artık on yaşındaki
çocuğun bile telefonu var. Hatta bazen görüyorum çok daha küçük çocuklara
oyalansınlar diye veriliyor.
Uzmanlar bu durumu sigara dumanı kadar tehlikeli buluyorlar. Çocukların
yanında nasıl sigara içilmemesi gerekiyorsa, telefon da verilmemeli ellerine,
hatta yanlarında uzun uzadıya konuşulmamalı. Ve uyudukları odalarda telefon,
bilgisayar, modem vs. hiçbir şey olmamalı.
Kendi başucumuzda ve uyuduğumuz odalarda da olmamalı, diyorlar.
Televizyon:
Eskiden ev ziyaretleri yapıldığında tatlı tatlı, sesli sesli sohbet
edilirdi. Şimdi oturup sessizce dizi izliyoruz. Saklanıyoruz kendimizden.
Kaçıyoruz.
Gerçek dünyayı, gerçek bizi, kendi yaşadıklarımız, yaşayacaklarımızı kapı
arkasına süpürüp, olmayan insanlara, olmayan olaylara, yalancı üzüntülere,
sevinçlere teslim ediyoruz kendimizi.
Neye yarıyor?
İnsan kendinden kaçmak ister bazen, kafasında konuşup duran geveze
kendisinden.
Televizyon izlerken kafamızdaki ses susuyor, sorunlarınızdan, sıkıntılarınızdan
uzak duruyorsunuz bir süre. Bu açıdan bakınca iyi.
Ama fazlası yine iletişimsizliğe çıkıyor.
Dizisi var diye kimse kimseyi ziyarete gitmiyor.
Kaç kişi akşam arkadaşlarına, kardeşine, anne babasına ziyarete gidiyor
haftada bir olsun?
Giden var mutlaka. Gidiyor da ne yapıyor?
Yemek, içmek, iki sohbet, hop herkes televizyon başına... Mutlaka birinin
dizisi başlıyor çünkü.
Bana gelen misafirlerime televizyon yasak.
Kapatıp zorla sohbet ettiriyorum, bilginize:-)
Yumuşak bir müzik eşlik ediyor sadece.
Bilgisayar:
İlk başlarda sadece oyun için kullanılırdı. Küçücük ekranlı, kocaman kasalı,
disketli bilgisayarlar.
İnternet hayatımıza girdikten sonra hem bilgisayar başında geçirilen zaman
arttı hem de bilgi paylaşımı, ulaşımı kolaylaştı.
Hepimizin amcası Google amca mesela. :-)
Elimizin altında, can simidimiz. Ne soruyorsak cevaplıyor, bulup getiriyor.
Acayip bi adam:-))
Teşekkürü borç bilirim kendisine.
Seviyoruz. :-)
Zaman içinde bilgisayar kasaları diz üstü bilgisaraya sığacak kadar minimize edildi.
Çantasına koyduğumuz bilgisayarlarımızı her yere taşır olduk. Mobil internet sayesinde de, nerede olursak olalım dünyayla bağımızı koparmadık.
Bilgi taşımak ve kaydetmek için kullandığımız disketlerden sonra cd'ler geldi, sonra cüzdanımıza bile sığacak kadar küçük, tasarım harikası usb bellekler.
Sonra diz üstü bilgisayarlar daha da küçüldü. cebimizde taşıyacağımız kadar küçük ama bilgisayarın sahip olduğu bütün özelliklerin içinde olduğu mini bilgisayarlarlara dönüştü.
Çoğu zaman işe yarayan ama fazla zaman geçirdiğimizde hayatımızdan çalan
teknolojik dönüşümlerden biri.
Yetişkinler zaten çığırından çıkmış durumda. Beni çocukların ve gençlerin
durumu endişelendiriyor. Metropol hayatının evlerin içinde büyütülen çocukları
oyun oynamayı bilmiyor. Bildikleri tek oyun vurdulu kırdılı, öldürmeli,
boğmalı, patlatmalı, kesmeli kanlı bilgisayar oyunları.
Bu oyunların nasıl piyasaya çıkabildiğine, anne babaların bu oyunların
oynanmasına nasıl izin verdiklerine hala aklım ermiyor.
Çocuk belli bir yaşa kadar gerçekle oyunu ayıramazmış, o zaman sakıncalı.
Ama ayırdığı noktada oynayabilirmiş. Bence hiçbir noktada oynamamalı, o ayrı.
Vaktini, dikkatini, emeğini sanal da olsa birilerini öldürmeye, ekrana sıçrayan
kanları görüp daha da coşkuyla hırslanmasını nasıl sağlıklı bulabiliriz, biri
söylesin bana! İnternet kafelerde ya da oyun salonlarında silahla, tüfekle oynanan
oyunlar bile var. Söyleyecek bir şey bulamıyorum artık!
Tamam, bilgisayar oyunlarının hepsi böyle değil fakat bu oyunlar ruhsal
hasarın yanında, vakitlerini bilgisayarda geçirmelerini sağladığı için daha
yetişkin olmadan asosyalleşiyorlar. Bir restoranda ya da eşinizi dostunuzu
ziyarete gittiğinizi düşünün. Çocuklar toplanınca ne yapıyor? Ya evdeki
bilgisayarın karşısında saatler geçiriyorlar; oyun ya da internetle. Ya da
ellerindeki mini bilgisayarlarına, oyun konsollarına gömülmüş halde sessiz
sedasız saatlerce oyun oynuyorlar. Bazıları mesajlaşıyor, bazıları Chat
yapıyor.
Gözler kızarıp, boyunları ağırıncaya kadar.
Dün bir film izledim. Bahsettiğim bilgisayar jenerasyonu çocuklarının olduğu
bir film.
Çocuklar aileleriyle birlikte bir göl evine gidiyorlar. Ağaçlar, göl,
yemyeşil harika bir doğa. Çocuklar ne yapıyorlar? Evde video oyunları
oynuyorlar. Az önce bahsettiğim şekilde hepsi. Neyse ki baba farkına varıyor ve
dışarı çıkarıyor hepsini. Oyun oynamayı öğretiyor onlara, gölde taş kaydırmayı,
salıncakta sallanmayı, top oynamayı.
Çocukken çamurdan bebekler, anne babalar, koltuklar vs. yapar oynardık biz.
Bir dolu oyunlarımız vardı. Topaç, beştaş, bilye, yakan top, uzun eşek,
saklambaç…
Yeni nesil çocukların geleceğinden ciddi anlamda endişeliyim. Ruh sağlığı
yerinde yetişkinler olacaklar mı, bilmiyorum.
Oynadıkları oyunlardan dolayı ruh hallerinden, iç dünyalarından; sokaklarda
oynayamadıkları, insanlarla iletişim kuramadıkları için sosyal becerilerinin
gelişemeyeceğinden, mutluluğu, başarmayı, hırsla, birilerini dövmek, öldürmek
üzerinden video oyunlarıyla öğreniyor olmalarından endişe ve üzüntü duyuyorum.
Hani herkesin yaşlandığına küçük bir sahil kasabasına göç edip, küçük
bostanıyla, kedisiyle köpeğiyle, tavuğuyla yaşama hayali var ya.
Küçük bir çocuğum ve yaşlılığımızın son durağı hayali sahil kasabamıza
gidecek olanaklarım olsaydı, bir dakika bile durmazdım.
Bilgisayarsız, televizyonsuz, arınmış tertemiz doğanın koynunda büyütürdüm
çocuğumu ve ben de huzurla yaşlılığımı beklerdim. Yaşlanınca gitmek, o zamana
kadar yaşamayı ertelemek gibi geliyor bunca keşmekeşin içinde. Hem kendimize,
hem çocuklarımıza yapabileceğimiz en büyük haksızlık.
Sahip olduğumuz teknolojinin tam ortasında durabilsek, söylediklerimin
hepsini geri alabilirim.
Ama çok çabuk bağımlılık geliştiriyoruz.
Tehlike burada.
Facebook:
2004 Şubat ayında Harvard Üniversitesinde okuyan Mark Zuckerberg, sadece
okuldaki öğrencilerle iletişim sağlamak için kurmuş bu ağı. Sonra giderek diğer
civar okullarda da kullanılmaya başlanmış.
Yılsonuna kadar kullanıcı sayısı bir milyona ulaşmış.
Yıl 2012 ve kullanıcı sayısı dört yüz milyon. Kullanım ücretsiz çünkü geliri
sponsorlar ve reklam verenlerden sağlanıyor.
400 milyon kişi 500 milyar dakika vakit geçiriyor Facebook’ta.
Türkiye’deki kullanıcı sayısı 29 milyona ulaşmış. Başlangıçta en sadık kullanıcıları
genç nüfus iken şimdi altmış yaş ve sonrası da üye olmaya başlamış.
Sanırım Türkiye'de de birçok şirkette Facebook''u engellemiş durumda. Ben de
doğru karar.
Bağımlılık yaratıyor. Hatta bazı uzmanlar "sanal kokain" olarak
tanımlıyorlarmış.
Belki periyodlarla mutlaka girip bakmak, fotoğraf-yazı paylaşmak, kendi
paylaştıklarınıza gelen yorumlara bakmak, beğenildiğini görmek ve bundan
psikolojik doyum almak; evde, işte, yolda nerede olursanız olun, kendinize mola
yaratıp bir göz atmak, o anda düşündüğünüzü, hissettiğinizi yazmak, kızmak,
sevinmek, üzülmek. Hiç birimize yabancı değil sanırım...
Bunca vakit geçirmek, bunca duygusal bağ kurmak, günümüzü, iç dünyamızı
hatta hayatımızı doğrudan etkileyecek sonuçlara da yol açabiliyor.
Kaç kişi sevgilisinden ayrıldı ya da sorun yaşadı, ilişkide oldukları halde
sayfasında "ilişkisi yok" görünüyor diye!
Kaç kişinin sevgilisi ya da eşi, arkadaş listesini kontrol edip yönetmeye
kalkışmadı?
Kaç kişi arkadaşının listesinden silindi diye kırılmadı?
Tehlikesi de cabası.
Güvenlik ve gizlilik teminatı verilmiş. Neyse ki istediğimiz kişilerle
istediğimiz şeyleri paylaşma lüksümüz var. Ama milyonlarca kullanıcısı olan bir
sistemin zaman zaman kafasının karışması ve güvenlik zafiyeti yaşanması da
beklenir bir durum.
Facebook’dan önce msn popülerdi. Orada da çok fazla vakit geçirebiliyorduk
ama en azından direkt iletişim içindeydik. İnsanlar birbirleriyle
"konuşabiliyordu". İletişim kurabiliyordu.
Şimdi sessizliğimize gömülmüş bir şekilde, "beğen" tuşlarının
sayesinde sosyalleştiğimizi, iletişimde olduğumuzu zannediyoruz. Hepimiz 400
milyonluk kalabalık içinde yapayalnızız.
Saatlerimizi geçirdiğimiz bilgisayar karşısındaki dilsizliğimiz;
bildiklerimizi unutturacak, hissettiklerimizi buharlaştıracak, duygusal kör, topal
bir hayat yaşamamızı sağlayacak güce sahip.
Dört kişilik bir aile dışarıda yiyeceği bir yemekte sohbet yerine
telefonlarının, iPadlerinin ekranına gömülüyorsa, kimse birbiriyle iki çift laf
edemiyorsa, yemek yenip alelacele kalkıp eve dönülüyorsa arızalanmışız demektir
artık.
Dört kişilik aileyi geçin.
Bakın etrafınıza. Her neredeyseniz orada etrafınıza bakın. Aslında önce
kendinize bakın:-)
Siz ne yapıyorsunuz? İnsanlar ne yapıyorlar?
Karşılıklı konuşan, mimikleriyle, sesleriyle, beden dilleriyle olsun sohbet
edebilen kaç kişi görebildiniz? Çoğunluk sabit, elinde bir telefon ya da
karşısında bir bilgisayar öylece bakıyor. Sessiz. Tepkisiz. Belki yüzünde
ufaktan bir gülümseme hepsi o.
Sessizlik beni bozuyor.
İletişme delisi biri olarak, bu kadar yalnızlaşıp suskunlaşıyor olmamız
dokunuyor...
Twitter'ımız çıktı bir de başımıza!
Anlık iletişim kurulabildiği için normal şartlarda ulaşamayacağınız
kimselere kolaylıkla ulaşıp, diyeceğinizi diyorsunuz. Ayrıca duyurular, kan
anonsları, gazete haberleri, yardım talepleri anında çok kişiyle paylaşılabiliyor.
Çok çabuk organize olup sonuca ulaşılabiliyor.
Bu anlamda Twitter'ın varlığını olumlu buluyorum. Ayrıca canlı televizyon
yayıncıları için anında yorum almak anlamında biçilmiş kaftan.
Facebook'ta, bloglarda, sitelerde bir yazıyı ya da fotoğrafı beğeniyoruz ya.
Evet, beğenebiliriz.
Ama nesini beğendiğimizi, ne hissettirdiğini, düşündürdüğünü yazıversek iki
satır?
Hem beğenip hem de yorumlayabiliriz pekâlâ. Okuduğumuza üzülmüşüzdür, sevinmişizdir,
gülmüşüzdür, ağlamışızdır. Yazmıyoruz. Tüm bu duyguları tek bir beğen tuşuna
tıkıştırıyoruz.
İletiştik sanıyoruz.
Ben de o tuşu kullanıyorum elbette, gayet de beğeniyorum birçok şeyi fakat
bir iki kelime de olsa yazıveriyorum. Siz de illa yapın demiyorum da…
Hatta beğenmeye de devam edin; bu da bir iletişim şekli, ifade biçimi, hatta
bir tercih.
Fakat...
Beğen'in alt metnini bilmek herkese iyi gelir.
Kendinizden bilin...
Sessizlik yeminimizi bozup, dilimizi çözsek, bir araya gelemediğimiz, ten
tene, göz göze olamadığımız, şöyle bir içten sarılıp, “Nasılsın?” diyemediğimiz
yenidünyada; elimizdeki yegâne bağ kurucumuz teknolojiyi doğru şekilde kullanarak
insan oluşumuzun duygusal boyutunu sürdürsek? İnsan konuşa konuşa anlaşır,
hayvan koklaşa koklaşa, demişler ya.
Biz koklaşamıyoruz da işin kötüsü:-)
Mesafe çok, trafik var, vakit yok. E, zaten telefon, Facebook, Twitter var.
Ne gerek var konuşmaya, koklaşmaya, sarmaşmaya?
Tamam, teknolojinin bütün nimetlerinin sayısız faydaları var elbette. Anında
iletişim kurabiliyor olmak lüks. Paylaşıyor olabilmek de.
Ama yine de bazen kendimi alıp teknolojinin olmadığı bir yere götüresim
geliyor.
Ne telefon, ne televizyon, ne bilgisayar.
Eskiden var mıydı bunlar?
Ne yapıyordu insanlar?
Konuşuyorlardı, sussalar bile birlikte susuyorlardı. Karşılıklılardı. Görüp
duyabiliyorlardı birbirlerini.
Mahremiyet vardı, kendimize bıraktığımız yaşam alanlarımız vardı.
Şimdi hayatımızı herkesin gözü önünde yaşıyoruz. An be an.
Nerede olduğumuzu bildiriyoruz, üzüldük mü, sevindik mi, haber veriyoruz.
Planlarımızdan herkesi haberdar ediyoruz.
Ailemiz, çoluğumuz çocuğumuz fotoğraflarıyla, yaşlarıyla, okullarıyla;
eşimiz dostumuz işleriyle, kişilikleriyle bizimle olan iletişimleriyle orta
yerde, herkesin gözü önünde.
Saatlerce ama saatlerce bilgisayar başında hiçbir yere varmayan, hiçbir şey
katmayan oyunlara teslim oluyoruz. Facebook'da, Twitter'da iletiştiğimizi
sanıyoruz.
Kopamıyoruz, kalkamıyoruz başından.
Sağlığımız gidiyor elden. Her an, her yerde içimize, dışımıza beynimize
doluşan radyoaktif dalgalardengemizi bozuyor. Hareketsizlikten, TV ve
bilgisayar başında kontrolsüzde yiyip içmekten obezitenin kıyılarına vuruyoruz.
Teknolojinin ahtapot kollarıyla sarmalanmaya razı oluyoruz.
Dışarıda akıp giden, yaşanmayı bekleyen hayatı; bilgisayar başında,
elimizdeki telefonların ekranlarında, yana yana canı kalmamış oyunların içinde
yaşlanırken kaçırıyoruz.
Çıkıp arkadaşımızla oturup, iki çift lafla kahve içmiyoruz.
Deniz kenarında durup öylece boş boş denize bakmıyoruz.
Kuşları, kedileri, köpekleri beslemiyoruz.
Koşmuyoruz, yürümüyoruz.
Kitap, gazete, dergi okumuyoruz.
Ne yapıyoruz biz?
Farkında mıyız?
Kendimize, bedenimize, ilişkilerimize, dünyaya, tek atımlık yaşam hakkımıza
ne yapıyoruz?
Aslında azılı bir bilgisayar kullanıcısıyım ben de, çoğunuzdan arta kalan
yanım yok.
Ne dediysem, çoğunu kendime dedim bu yüzden.
Artık öyle doydum, toplumsal teknolojik cinnete şahit olmaktan yoruldum ki
kendimi kızağa çekip bekleyesim var öylece. Aklımı başıma devşirip bilgisayarla
aramı açasım...
Teknolojik detoksa girip çıkmayasım var.
Ya da biraz olsun kendimi disipline edesim. Ortayı bulasım...
Ekranın gri, soğuk, renksiz ve sessiz yüzünü bırakıp, havanın, yaşamanın,
insan olmamın tadını çıkarasım, hayata karışasım var.
Göğün, denizin mavisine, kuşun cıvıltısına, havanın kokusuna, yağmurun
sesine, çiçeğin tomurcuğuna, rengine gidiyorum ben.
Hoşçakalayım:-)
Siz de beni okudunuz, bilgisayarla işiniz bitti.
Tamam, biraz okuduklarınızdan feyz alın da, kalkın bilgisayarın başından.
Hadi!
:-)