21 Aralık 2010

Son Söz Bende



Tartışıyorsam ve haklıysam eğer, ille de son söz benim olacak.
Susmayı hiç bilmem ben.

Aslında geçimi kolay biriyim.
Konuştuğum dili bildikten sonra, ben de benimle yaşamak isterdim doğrusu:-)
Fekaaaat...
Ayrı tellerden çalındığında,
Anlaşılmadığımda,
Suçlandığımda,
Kabalaşıldığında,
Yüksek sesle ve itinasız konuşulduğunda.
Beni bırakıp kaçasım geliyor. :-)

Hele suçlanmak, olur olmaz şeyle..
Direkt değil belki ama dolaylı da olsa, imayla, senin yüzünden oldu bu, deniyorsa...
Hele ki benim değil onun yüzünden olmuşsa olan. Adalet meydanda yoksa yani.
Panter Emel'i kenara alalım, sahneye ben çıkacağım.:-)
Benim yüzümden de olmuş olabilir, mükemmel değilim zira, farkındayım.
Ama mesela, o olan şey için ben yeterince üzülüyorum diyelim..
Fazlaca hatta..
O sırada bunca yüklenilmek insani gelmiyor bana.
Bu noktada öfkem kabarıyor.

Başka bir durumda, üzülmüyorsam o olana, eyvallah benim hatam, hay bin kunduz, niye düşünmedim ki, niye öyle yaptım ki? Derim yani.
Aynalar var etrafımda, her daim parlatıp kendimi net görebildiğim...
Sevmediğim aksimi, onaylamadığım beni görüp, kızıp, özür de diletebilirim.
Uysalım hatalıysam.

İnsan yatıştırıcı olmalı, ateşin altını beslememeli..
Anlamalı, dinlemeli, görmeli, işitmeli..

Başlığa geleyim, dağıldım biraz.
Demiştim ya, tartışırken haklıysam, son söz benimdir.
Hani susup oturayım, olay daha da fazla büyümesin, diyemiyorum.
İstersek alev alıp yakalım ortalığı, haksızlığa uğramışsam ille de sondaki kelam benim!

Bazen, birazcık dikbaşlılığımı törpülesem mi? diyorum..
Sonra diyorum ki, ama ben böyle doğdum, sonradan olunmaz, önceden doğulur. :-)

Sessiz kalmak, susmak diğerine öğretiliyor.
"Ne dersem diyeyim, nasılsa susuyor, alttan alıyor, o zaman kim tutar beni!" Diyor muhatabınız.
Bir kere susunca hep susmanız bekleniyor. Sonradan olur da sesiniz çıkarsa tepki daha fazla oluyor.
Bu yüzden susmayınız efendim.
Rencide ediliyorsanız, hakarete uğruyorsanız, haklıysanız, susmayınız.
Kadın susmasın demiyorum tek, erkek de aynı haksızlığa ve saldırıya uğruyorsa o da susmasın. Gereksiz yere bağıra çağıra, özenmeden, kırıp dökerek konuşmasın kimse.
Dediğim o...
Kadın tarafında olduğum ve genellikle kadınlar susmak zorunda bırakıldığı için bu isyankar hallerim.

Tamam, bazen sessizlik de işe yarar. Hatta diğerini düşünmeye iter, vicdanını dürter.
Hatasını anlatır.
Evet, bazen deniz dalgananıp iki tarafı da boğmadan, sükunet barışa köprü olabilir.

Tabii bu bana bir beden küçük bir hadise:-)
Kabına sığamayan, cebinde, dilinde hep bir son sözü olan modellerdenim ben..

Siz yapabiliyorsanız yapın.

Yapamıyorsanız, kim tutar sizi!

Ben tutmam söyleyeyim :-)

19 Aralık 2010

Ortaya karışık




Uzun zamandır bu kadar dolu ve mutlu bir hafta geçirmemiştim...
Birlikte vakit geçirmekten her zaman mutlu olduğum Merkez'imle şık bir restoranda, harika bir yemek yiyerek başladı her şey. (1)
Doğum günü yemeği olarak planlanmıştı.
Doğum günüm geçmiş olmasına rağmen, o günmüş gibi mutlu oldum.
Harika hediyeler aldım...

Hatırlar mısınız, anneciğimin bana ördüğü siyah atkımı kaybetmiştim ben ve çok ağlamıştım arkasından. Yazmıştım.(2)
Aklıma geldikçe, hüngür şakır akmıştı gözümden üzüntüm...
Altı üstü bir atkı belki ama öyle değil.
Onu bana annem örmüştü ve kaybettim diye bir daha öremez.
Örebilseydi örerdi ama. Kesin örerdi.
Hem de benden gizli saklı örer, bitirince de sürpriz yapardı.
Yok böyle bir şansım artık.

Ama bunca üzüldüğüm kayıp atkımdan sonra -yerine geçmez ama- diyerek, bana o atkının benzeri siyah atkı alan iki tane dostum var.
İlki, kaybettiğimin haftasında aldı getirdi...
İkincisi doğum günü yemeğimde.

Annem benim evimdeki kırıkla dökükle de ilgilenirdi. Yazmıştım o gittikten sonra acıyla. Orta boy cezvemin tutacağı kırıldı demiştim, ben yaptırmam, artık sen de yoksun, orta boy cezvem de olmayacak demiştim. (3)
Ertesi gün orta boy cezvem olmuştu ama.
Yerine konmuştu.

Kalbime dokunuyor.
Yerlerini yıldızlıyor, ışıldatıyor. Başka şeydir bunca takip edilmek, kıymet görmek, önemsenmek...
Özeldir. Şahanedir duygusu.
Şanslıyım.
Çok.

Bir elin parmaklarını bir tane geçiyor dostlarımın sayısı. Yetiyor.
Her birinin yeri başka.
Atkı alanlarım, diğerlerinden daha sık ve karşılıklı görüştüğüm, dolayısıyla daha fazla paylaşımım olan dostlarım.
Karşılarında hiç bir hissimin üstünü örtmeyecek kadar apaçık durabileceklerim.
Bazen önlerinde yıkılıverdiklerim. Gözyaşımla boğulurken kendimi gösterdiklerim.
Dediğimi bir kerede, eğrisiz, lekesiz, dosdoğru anlayanlarım.
İçimdeki kuytuyu sakınmadan gösterebildiklerim. Sözlerine inandıklarım. Gördüklerine, duyduklarına, bildiklerine güvendiklerim.
İkisi de hayatıma bir şekilde girdi. Tesadüflerle, zincir halkaları birbirine eklene eklene yollarımızı birbirimize çıkardı.
İyi ki...
Zenginim onlarla yeterince.
Hayatımda nefes aldıkları için mutluyum, şükranlıyım.
Olmasalardı olmazdı...
Yarım kalırdım.
Yalnız kalırdım...

KENDİMİ ŞIMARTMAM LAZIMDI...
En son yazdığım "Ev Kadınım" size ilham oldu mu bilmem ama beni fena gaza getirdi:-)
(4)
Bugünü kendime tatil ilan ettim.
Gösterime girdiğinden beri izlemek istediğim Av Mevsimi filmini seçtim.
Gittim, izledim. Beğendim mi?
Daha önce izleyen birkaç kişi filmi yorumlarken, katilin kim olduğu hemen anlaşılıyor, demişti.
Ben neden anlamıyorum, diye ezdim kendimi film bitinceye kadar :-)
Tamam, belki bir yerden sonra şüpheler tek kişide yoğunlaşıyor ama cinayetin o şekilde olduğunu siz de anlamadınız, hadi itiraf edin:-)
Ayrıca neden kol kesilmiş ben bunu da anlamadım iyi mi?
Siz de anlamamışsınızdır diye düşünüp, üzerinizden iyi hissedebilir miyim? :-)

Lazca konuşmalar var Cem Yılmaz ve annesi arasında. Neden bize de söylenmedi alt yazıyla? İnsan merak ediyor ne konuşuyorlar bunlar diye..
Ay yoksa siz onu da mı anladınız, bana mı söylemiyorsunuz?:-))

Filmin genelinde az da olsa bir amatörlük vardı. Kesik kol fena halde kesik olmayan, kesik kolu oynayan cansız, sanırım yumuşak kauçuk bir oyuncuydu:-)
Şener Şen'in peşinden gözü kapalı giderim, ne yapıyorsa iyi yapıyordur diyerek. Fakat... Bilemedim işte. Tam olarak oturmamıştı bir şeyler.
Cem Yılmaz komik değil ama bir iki kere deniyor, öfkeli deliliğinin arasından sıyrılıp.
Yine de filmden çıkınca pişman oldum mu? İzlerken, ne işim var benim burada dedim mi?
Hayır.
İzlenir. Şener Şen var diye izlenir. Eksik kalınmaz yani.

Filmden, soru işaretlerimi de alıp çıktıktan sonra:-) gidip kendime yemek ısmarlayayım, dedim.
Gittim, kendime yemek ısmarladım.
Ben bunu yapmasaydım kimse, git kendine yemek ısmarla, demezdi çünkü. Demiyor.
Ne yapıyorsan kendine, kendin için, kendin istiyorsun diye yapıyorsun.
Yapmalısın da.
O esnada kimseyi üzmüyorsan, yapmalısın.
Kimse üzülmüyor, sen seviniyorsun.
Harika işte, daha ne olsun?
Yap sen de. Niye yapmayasın ki?
Başka sebepler öne sürme, tek sebep sensin çünkü.
Hadi yap.

Mağaza dolaştım yemekten sonra.
Bir baktım vitrinin birinden kırmızı bir cüzdan göz kırpıyor bana.
Yaklaştım yanına. Bir süre göz süzdük bir birimize, e adam akıllı flört ettik aslında.
Sonra, bir dakika, sen bekle burada, ben gidip bir dolaşayım, diye kandırdım onu.
Daha çok sevebileceğim, alıp yanımda gezdireceğim başka bir kırmızı cüzdan var mı, diye bakındım biraz.
Ne oldu? Dönüp dolaşıp ona döndüm yine.
Anlamadı neyse ki.
Uysal uysal giriverdi çantama. (5)
Onu çok sevdim. İyi ki benim oldu. Flörtümüz kısa sürdü ama birbirimiz için yaratıldığımızı biliyorum. Her gördüğümde ve düşündüğümde mutlu oluyorum çünkü.
Kırmızı cüzdanım kendime yeni yıl hediyem oldu. Çok da iyi oldu:-)

Dönüşte, günü güzel bir kahve ve tatlıyla taçlandırmalıyım, dedim.
Gidip kahvemi içtim. Minik kalp kılığındaki vişneli bir cheesecake yedim.
Kitabımı okudum aynı zamanda. (6)

Sonra ne zamandır saçımı biraz daha kestirip, istediğim şekli verdirebileceğim bir kuaför aradım. Rastgele bir yere girdim.
Tanıdıklarıma gitmek artık o kadar anlamlı değil çünkü.
Bugüne kadar aynı dili konuşabildiğim bir kuaför girmedi hayatıma.
Kesim bitince fönle şekil verip kandırıyorlar. Güzel oldu sanıyorum. Ertesi gün anlıyorum ki, bu da hayatımın kuaförü değil.
Bir iki tanesiyle kimyamız tutar gibi oldu ama onlarda da tutarlılık yoktu. İlkinde harika, diğerinde fena..
Şimdiki nasıl?
Hala istediğim şekli almadı saçım.
Galiba benim dilim onlara yabancı.
Anlamıyorlar.
Fena mı oldu? Hayır ama harika da değil işte.
Uzamasını bekleyip bir başka kuaförle tarzanca konuşmayı deneyeceğim bir kere daha.
Yılmak yok:-)

Haftam iyi ki'lerle doluydu.
Güzel doğum günü yemeğimden sonraki gün, yeğenimin oynadığı tiyatroya gittim.(7)
Gururlandım, mutlandım.

Ertesi gün bir arkadaşımın konserine gittim. Gururlandım, mutlandım, üstüne bir de eğlendim. (8)

Gün bitti, hafta bitti..
Yenisi yolda.
Planlanmakta.

Bu hafta eli kolu dolu gelsin.
Bereketli, sürprizli, neşeli, heyecanlı, aşklı, tutkulu...
Beklenen haber, sevgili, para, not, terfi hepsi koşa koşa gelsin size doğru.
Sağlığınız gıcır olsun tabii, tadına varabilmek için gelenlerin...

*****

1-Gümüşsuyu Pucci Plus.
Mekan şık. Yemekler lezzetli, sunum güzel. Manzara harika. Garsonlar nazik, güler yüzlü, işbilir.
Eşinizi, sevgilinizi, arkadaşınızı götürün ama nereye gideceğinizi bilmesin, sürprizli olunca iki kat tatlanıyor :-)
Rezervasyon yaptırmayı unutmayın.
http://www.pucciistanbul.com/

2-Siyah Atkım
http://nurayilbars.blogspot.com/2010/04/siyah-atkm.html

3-Annem beni üfler taa oralardan
http://nurayilbars.blogspot.com/2007/11/annem-beni-fler-taa-oralardan.html

4-Ev kadınım
http://nurayilbars.blogspot.com/2010/11/ev-kadnm.html

5-Akmerkez Oxxo. Çok sık alışveriş yapmam bu mağazadan ama bazen kalbimi çalacak şeyler görürüm. Bir de onların, aldıklarınız yanında minik bir hediyeleri oluyor. Her defasında da şaşırtıp mutlu ediyor. Bu defaki minik bir çam ağacıydı, ama çok minik, ama çok şeker:-)
Bir uğrayın, görün, bir şey alacağınız yoksa da çam ağacının hatrına alırsınız:-)

6-Tchibo. Seviyorum kahvesini, tatlılarını, havasını. Ürünlerinin sadık kullanıcısı değilim, ama alıyorum arada. Fakat iki üründe sorun yaşadım. Aldıktan sonra yani. Sorun çıkarınca geri götürdüm. Nezaketle, kolaylıkla ya para iadesi, ya da ürün değişimi yaptılar. Müşteri hizmetleri çok başarılı.


7-Çelik Manolyalar. Tiyatro Kare.
http://www.tiyatrokare.com.tr/web_18641_1/entitialfocus.aspx?primary_id=6661&target=categorial1&type=1311&detail=single

8-Mask Live Club. Beyoğlu'nda. Yolunuzu düşürün. Karaoke seviyorsanız hele. Canlı orkestra eşliğinde kendinizi şarkıcı sanmanız mümkündür:-)Sadece karaoke yapılmıyor elbette. Linkte aylık programlarını görebilirsiniz. Mehmet Güreli'yi orada izledim, arkadaşım İlker Özdemir'i de. Daha bir çok ünlü ve harika sesi dinlemeniz mümkün Jehan Barbur var mesela bu Perşembe. İkinci kez izlemek isterim aslında...
http://www.facebook.com/#!/group.php?gid=24998874087&v=info

26 Kasım 2010

Ev Kadınım Bayramın Kutlu Olsun :-)






Bir form doldurduğumuzda, çalışmıyorsak ya da bir mesleğimiz yoksa "mesleğiniz" bölümüne ev kadını yazmıyor muyuz? Mesleğimiz ev kadınlığı.



Her meslek kıymetlidir mutlaka ama ya ev kadınlığını?

Hele ki çocuklu bir ev kadınlığıysa.

Evin onca işini gücünü yap, bir de çocukların her türlü ihtiyaçlarıyla ilgilen.

Sosyal, ahlaki, psikolojik, fiziki her türlü donanımını sağla.

Kolay iş değil. Hem bedenen, hem zihnen yıpratıcı, yorucu...



Ev dışında çalışıp, bir de bu dediklerimi yapan annelerin hepsine kraliyet nişanı, Oscar, Nobel, Altın Portakal, Altın Kelebek, MTV Müzik Ödülleri, Malatya Kayısı Festivali'nde verilen kasa kasa kayısılar, aklınıza gelebilecek her türlü ödülü veriyor ve kutsuyorum onları:-)

Sonra da coşkuyla alkışlıyorum, gözlerime yaşlar hücum ediyor falan:-)

Güldüğüme bakmayın, hislerimde samimiyim...



Onların işleri bizimkinden de katmerli. Onların bir de eve geldiklerinde ayaklarını uzatıp hizmet bekleyen kocaları var. Büyümeyen -büyümek istemeyen, işlerine öyle gelen- çocukları.

Onlara olan derin hislerimi(!) başka bir platformda tartışalım.

Ama bu platform da gayet uygundur. Derin hisleri içinden taşan olursa, hepsini alır diye düşünüyorum. :-)



Şimdi efendim, bizim de bazı haklarımız var talep ettiğimiz.

Hafta sonu tatili istiyoruz mesela.

Bütün hafta çalışıyoruz tıpkı dışarıda çalışanlar gibi.

Şikâyetimiz yok. (Bunu yarım ağızla söylediğimi hayal edin :-) )

Temizlik.

Ne yemek yapılacağını düşünmek.

Alışveriş yapmak.

Derin düşünceler sonucu bulduğumuz yemeği yapmak.

Sofra hazırlamak, toplamak.

Bulaşık, çamaşır, ütü.

Çocukların dışarıdaki işlerine koşturmak.

Faturalar.

Evin bitmek bilmeyen eksiklerini tamamlamak vs...

Ha, çocuklarla olan iletişimimizdeki tıkanmalar için ürettiğimiz çözümler, bin oyunbazlık, bin cambazlık, davranışlarımızın kar-zarar denge hesapları, psikolojik yıpranma payımız da bu vesairenin içinde ve büyük, önemli ve derin bir yer tutuyor.

Çalışan-çalışmayan ama anne olan herkes anlar ne dediğimi...

Bu arada, her yılın en iyi pedagog, ofis boy, bulaşıkçı, çamaşırcı, temizlikçi, taşımacı, eve getirip yerleştirmeci, kadına atfedilecek tüm işleri en iyi yapıcı olarak bir de ödül verilmesini de taleplerim içine ekler, arz ederim:-)



Bunların hepsini hafta içi yapıyoruz, tamam.

Aklımız, zekâmız, gücümüz yetiyor hepsine yapıyoruz. (Hatta çoğu kez iyi ki biz yapabiliyoruz diyoruz, erkeklerin duygusal, düşünsel, iş bitiricisel yeteneksizliklerini görünce:-) )

Kocalar da dışarıda çalışıp yoruluyorlar değil mi?

Ama onların hafta sonu tatili ve senelik izinler gibi nefes alma, dinlenme, kafa dinleme, boşaltma ve yenilenme zamanları var.

Bizim?

Yok.

365 gün boyunca 7/24 çalışıyoruz biz.



Nasıl bir adaletsizliktir bu efendiler?



Biz de hafta sonu ve yıllık izin gibi dinlenceler istiyoruz.

Hafta sonuyla başlayalım. (Ürkmesinler, yıllık izni de alacağız söke söke:-) )

Cumartesi sabahı uyandığımızda elimizi sıcak sudan soğuk suya sürmeyelim.

Ev işlerine -evdeki her şeyi bizimle birlikte kullanan- evin diğer fertleri baksın.

Yemek, sofra, bulaşık işine bulaştırmasınlar bizi.

İki gün boyunca; çocukların yastıkları altındaki kanatlarını çıkarıp takmaları, annelerinin bir dediğini iki etmemeleri, yatağımıza kahvaltı gelmesi, dışarıda yemek yenmesi, ya da dışarıdan eve yemek gelmesi; sinema, tiyatro, konser gibi eğlenceli aktivitelere gitmemiz için baskı yapılması, olursa olmasın demeyeceklerimdendir:-)



Ama şöyle olmasın mesela;

Hafta sonu tatil yapıyoruz, tamam.

Elimizi bir şeyciklere sürmüyoruz.

Harika!

Ama evdekiler de yapmıyor bir şey.

Ne oluyor?

Pazartesi günü iş başı yaptığımızda, çalışanların yaşadıkları pazartesi sendromundan daha ağır bir duygu bozukluğu yaşıyoruz:-)

Banyo, mutfak, odalar her yer başını almış gitmek üzere.

Tatil yaptığına pişman edecek şekilde...



Kimsenin, sen de şunu ne güzel yapıyorsun, sen olmasan halimiz n'olurdu, iyi ki varsın falan demediği, bir de bedavaya yaptığımız kesintisiz, izinsiz, fazla fazla mesaili ev kadınlığı işimiz.



İki çift güzel laf duymadığımız gibi, yeri gelince "ne yapıyorsun ki, bütün gün yan gelip yatıyorsun, oh ne rahat” diyen muhterem kocalar da var.

Çocukları, yaptığımız tüm işi gücü, alışverişi her şeyi onlara yıkıp uzaklara kaçasımız gelsin bir gün. Sonra uzaklardan bizi panikle arayıp ben ettim sen etme, dediklerini duyup, hakkımızı teslim alalım.

Biz görev başına döner dönmez, onlar tabanları yağlayıp, arkalarına bakmadan o çok yoruldukları işlerine döneceklerdir.



Kadınlar kadar her işin üstesinden gelen, pratik zekâlı, onca tilkinin kuyruğunu birbirine değdirmeden tüm gün koşturabilen, özel üretim olmadıklarını görüp biraz eksilirler umarım, o müthiş egolarından, her şeyi ben en iyi bilirim, en çok ben çalışıyorum, yoruluyorum'culuktan kurtulup bizi biraz anlarlar artık.

Anlamazlarsa zaten yıllık izin yürüyüşlerine geçeceğiz.

Şöyle on bir aylık izin fena olmaz yani. :-)



Hafta sonu tatili istiyorum.

Evin içinde yürüyüş yapacağım bugün.

Yatak odası başlangıç noktam.

Mutfak, banyo, çocuk odaları güzergâhlarını kullanıp salonda yürüyüşümü nihayete erdireyim diyorum.

Yasaldır değil mi?

Hakkımdır.



Acaba...

Gaz maskesi taksam mı?



Bayramımız kutlu olsun :-)



01 Eylül 2010

Koltuk Değnekleri




Seviyoruz.

Sevilmeyi seviyoruz. Çok hem de.

Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, fark etmiyor. Hepimizi birileri sevsin istiyoruz.



O birileri bizi severse, saçımızı okşar, sırtımızı sıvazlarsa, varlığımızı tanırsa, bizi takdir eder, onaylarsa ancak o zaman var oluyoruz. Sevmiyorlarsa yokluk içinde, sefil bir hayat sürüyoruz.



Herkes dertli birinden...



Bir sevdicek var, üzüyor herkesi. Herkesinki kendini. Değişmiyor.

Etrafımda bir dolu kadın var. Hayatlarına ortaklık ediyorum. Şahidiyim tüm iniş çıkışlarının.

Üzülen, sevilmeyen, bekletilen, terk edilen, sevgisizlikle, değersizlikle donatılmış bir dolu kadın.



Girdikleri çıkmaz sokakta dolaşacağım biraz… Onların hissettiklerini kadın hissiyatımla ben de farklı zamanlarda, farklı şekillerde hissettim elbette...

Kendi ağzımdan ama onlardan bana yansıyanları işin içine katarak dolaşacağım, o tepesinde gri bulutların dolaştığı sevimsiz sokakta...

Belki sonunda hepimiz çıkar gideriz o sokaktan. Güneşli, çiçekli böcekli başka sokaklar da var çünkü. Biliyorum…



Niye hepsinin yolu aynı? Kendilerine sırt çevirmişlerdir belki. Belki başkalarının üzemeyeceği, aşağılayamayacağı, kırmayacağı kadar acımasızlardır kendilerine.

“Başkaları size kötü sözler söyleyebilir kontrol edemezsiniz ama siz kendinize söyleyemeyin" Bunu bilmiyorlar belki.

Ayna karşısına geçip, gördüğü aksine söylemediğini bırakan kadınlar mı acaba böyle çöl kuraklığındalar? Kendi içlerinde bir yudum sevgi yok kendilerine ilaç diye verebilecekleri.

Bu yüzden mi har vurup harman savuruyorlar, hoyratça ağızlarına geleni sayıp döküyorlar içlerindeki kendilerine?

Değersizlik ve güvensizlik duygusunu derileri gibi kuşanıyorlar?



Böyleleri başkaları üzerinden kendilerini sevmeye çabalıyorlar. O beni severse, ben de kendimi sevebilirim.



Başkası üzerinden kendini sevmek…



Başkası bizim koltuk değneklerimiz. Aslında hiç de ihtiyacımız olmadan ama varmış gibi, gönüllü aldığımız, yardımıyla yürümeye çalıştığımız koltuk değnekleri.

Onlar olmadan yürüyemeyiz sanıyoruz. Ezik, güvensiz, kendi ayağımızın üstüne basarsak düşeceğimizi sanarak, dengede bile durmayı başaramayan, silik; sonunda gurursuz, anlamsız, sevmediğimiz, zayıflığımızdan ve eksikliğimizden nefret edip, öfke duyduğumuz birileri oluyoruz.



Oysaki ayaklarımız var, bacaklarımız var sapasağlam. Üstünde zıplayabiliriz, yürüyebiliriz, koşabiliriz… İstediğimiz her yöne üstelik. Ama biz neyi seçiyoruz? Koltuk değneğine bağlı yaşamayı. Onlar olunca yürüyebiliyoruz ancak. Ama biliyoruz ki hiçbiri bizi koşturmaz, zıplatmaz. Üstelik hareket kabiliyetimizi sınırlar, yavaşlatır. Minik, sarsak adımlar attırır bize.

Bir zaman sonra acı verir. Bir de atsanız atamazsınız, satsanız satamazsınız. Sanırsınız ki onlar olmadan yaşayamazsınız. Onlarla doğduk sanki. Oysa biz yarattık bu yoksunluğu ve gereksinimi. Niye inanıyoruz ki onlarsız hiç olduğumuza?



Biz aslında her şeyiz… Yapabileceklerimizin, bildiklerimizin, olduklarımızın, başarabileceklerimizin ucu bucağı yok. Ama bağımlı bir hayatı seçiyoruz yine de. Kendimize acıyarak, değneklere mahkûm, kurban rolüne yapışarak.



Böyle daha mı mutlu olduğumuzu sanıyoruz? Değiliz oysaki. Onlara verdiğimiz paye bile bizi mutsuz edebiliyor bazı bazı. Kırıp atmak istiyoruz, sekiz parçaya bölmek, ateşe atıp yakmak ama yapamıyoruz bir türlü. Onlar olsunlar bir köşede. Ben yetersizliğimi, eksikliğimi, sevgisizliğimi hissetmeyeyim diye ara ara kalkıp alayım onları oturduğum yerden. Destekleriyle yürümeye çalışayım.



Evet, yürümeye çalışmak. Başka adı yok.



Hayat yürümek değil koşmak için.  

Saplanıp kalmamak lazım. Kendimize inanmak, güvenmek ama en başta sevmek lazım. Çok sevmek. Çoktan da çok.

Sevgisizliğin, terapistlerin koltuklarına uzattığımız çocukluğumuzun hediye boşluklarını doldurma çabalarının, belki küçükken yeterince sevilememiş olmanın ve şimdi de sevilmeye layık olmadığımıza inancımızın acısını çekiyoruz. Ondan bundan sevgi dileniyoruz. Zorla, ısrarla, ağızlarından çıkacak iki çift güzel sözün iyileştiriciliğine el açıyoruz. Sevgi kırıntılarına razı oluyoruz.

Ne acı. Ne acıklı. Ne hastalıklı.



“Ne zaman kendime döndüm, ne olduğumu buldum, kendimi sevip pamuklara sarıp okşadım, o zaman aşk karşıma çıktı. Önce senin kendini pamuklara sarman gerekiyor, başkası yapabilir ama o gidebilir, ona güvenmemek lazım” demiş eski koltuk değnekli biri. Doğru işte. Kendimizi sarıp sarmalamadıktan sonra kim bizi sevecek? Kimden bekleyebiliriz gerçek sevgiyi, gerçekten sevilmeyi.

Senin ağzına geleni saydığın birini başkası niye baş tacı yapsın ki? Sen kendini başında taşıyacaksın. Sahip olduğun her şeyi bir bir sayıp dökeceksin kendine. Kıymetliliğini, tekliğini, güzelliğini, zekânı, eşsizliğini, becerilerini, nasıl sevgili biri olduğunu… O zaman sevilebilir olduğuna inanacaksın. Kendin inanacaksın en başta. Başkasından beklediğin, beslendiğin sevgiyi sen kendine verdiğinde var olacaksın aslında. Ayakların yere basacak, tek başına adımlayabileceksin hayatını.



Kendini besleyebildiğin, mutfağını, dolabını doldurabildiğin sürece toksun. Mutfağın boşsa, dolabında lokma yiyecek yoksa hep birinin gelip seni doyurmasını bekleyip duracaksın. O biri ya gelecek, ya gelmeyecek, ya gidip başkasını doyuracak… Hep aç, hep beklentide, hep birilerinin seni doyurmasının hayatın en önemli şeyi olduğunu sanarak geçireceksin hayatını.



Önüne konan kırıntılarla idare etmeyi seçmek ya da kendini tıka basa doyurup, başkasına aç kalmamak. Kendini doyurmayı seçerek devam etmek lazım. Yolu yok. Sonu yok bunun. Nereye kadar? Nereye kadar bir başkasının üzerinden kendi değerimizi biçeceğiz? Nereye kadar el avuç açacağız bir lokma sevilmeye?



Ararsa, sorarsa, ilgilenirse, sevdiğini söylerse ben “biriyim”, sevilebilir biriyim. Yoksa bir hiçim. Gözüm, kulağım seste, sevildiğimi gösterecek ufacık bir belirteçte...



Hayat böyle geçmez. Geçer de nasıl geçtiğini anlamazsınız. Yaşam sınırlı. Sonsuz yıllarımız yok. En kıymetli yaşlarımızı, -hangi yaştaysanız o yaşınız kıymetli- bu sancılarla, bekleyişlerle, isteyiş ama alamayışlarla mı geçireceğiz?

Niye ki? Neden bu kadar paye veriyoruz ki bir başkasına? Bizden daha mı kıymetli? Daha mı sevilebilir, daha mı “daha”?

Değil. O da kendine göre biri. Sevilebilir ya da sevilemez türde biri. O da kendi içinde yaşıyor yaşadığını. Herkes gibi, herkesin kendi payına düşeni yaşadığı gibi. Vardır bir sebebi böyle olmasının.

Sevgiyi üstünüze başınıza bulamamasının, sessizliğinin, cılız çıkan sesinin, tutukluğunun, tutkusuzluğunun.

Onları salıvereceğiz. Kendimize salınacağız.



Hata bizim. Onların değil. Hiç hem de. Bizim bize ettiğimizi kimse bize edemez. Öyle bir gücümüz var ki bir türlü fark edemediğimiz...

Ama bu gücü başkasına devredip, devre dışı bırakıyoruz kendimizi. O çalıştırsın tekrar, diye bekliyoruz.

Bozulduk böyle böyle. Ruhlarımız eridi, içimiz tükendi, kalbimiz paslandı. Çürüdük.



Derdimiz neydi böyle bir çıkmaz yola soktuk kendimizi, bilmiyorum. Ama artık dönüp, çıktığımız yolun girişini bulma ve bir daha o yola girmeme zamanı.

Tamam, kadın olmak, hassaslık, narinlik, nazendelik. Bir adamın o kadını seviyor, saçını okşuyor, “sevgilim” diyor olması şahane ama o sevgilim demeyince sevgili olmadığınız anlamına gelmiyor ki bu, gelmemeli.



Sevgiliyiz hepimiz, sevilebilir güzellikteyiz, paha biçilmez, onyüzbinmilyon kıratlık kalbimiz var. Dışarıya bakınacağımıza içimize seslenip, gelen aksi duymak lazım. “Seni seviyorum” demek lazım gerçekten kastederek, hissederek.

Gelen sesle doymak. Sarıp sarmalamak, sırça köşklere oturtmak, öpmek, koklamak, kendi kendimizin sevgilisi olmak lazım. Böyle olunca dışarıdan gelen sevgi sizi bırakıp gittiğinde soluksuz kalmazsınız. Sudan çıkmış balığın gözleri gibi ölü ölü bakmazsınız. Elbette ki üzülürsünüz, sevilmekten öte ne var güzel olan ama üzüntünüz aylara yayılmaz belki o zaman. İçinizdeki sevgiliniz sizi sakinleştirip, sevip şefkatleyip hayata geri gönderir dimdik, mutlu, heyecanlı, umutlu...



Koltuk değneklerimiz olmadan yürüyeceğiz. Sekiz parçaya bölüp ateşe atacağız onları. Yürümenin, kendi başına yürüyebilmenin tadına varacağız yeniden. Kıymetini bileceğiz.



Kolumuzun altına girip bizi yürütmeye çalışanlara değil, kolumuza girip uçup coşup, hoplayıp, zıplayıp birlikte dans edebileceklerimize bakacağız. Onları görecek gözümüz.

Elbette ki ilk dansımızı kendimizle yapacağız. Ne kadar güzel dans ettiğimizi gören, sevgilerini sakınmadan, sınırsızca, tepeleme önümüze yığacak, kıymet bilen, ilgili, şefkatli, sevgili, harika dansçılar kapımıza yığılacak. Bize sadece seçmek kalacak...



Siz ışıldadığınız zaman ışık verirsiniz etrafınıza. Ölgün, ışıksız halinizle fark edilmezsiniz bile…



Tariflediğim kadınsa içinizdeki kadın, içinden “sevgilim” sesi geliyorsa hep ve gelen sesin aksini başkasından duymak istiyorsa...

Söyleyin ona, asıl sevgili kendisi. İte kaka gelmez dışarıdan sevgi.

İstemeden, bekletmeden, geliyorsa gürül gürül, ithal olsun, varsın olsun.

Başımızın üstünde yeri var. Kendi sevgimizin ucuna ekler, hem kendimizi hem onu mutlandırırız, ne güzel...



Ama yine de, içerideki sevgilinin sesini açın siz. En güvenilir, en sabit, en değişmez, en hep orada, en çok, en coşkun ve en bitmez tükenmez sevecek olan o.

Açın sesini onun.



Bağır çağır "sevgilim" desin size...

Siz söylemeden, siz beklemeden, siz istemeden, her daim.



E, tamam işte, siz sağ, o selamet. :-)



Not: Gerçekten koltuk değneklerine bağlı yaşamak zorunda olan kadın-erkek-çocuk herkese mucizevî iyileşme gelsin gökten.

İsteğim yürekten…


10 Haziran 2010

Kişniş





Kokular, tatlar, sesler geçmişin hatırlatıcıları.
Bazen bir kokuyla çocukluğumun leylak bahçelerine düşüyorum.
Bazen çok ama çok soğuk, karlı, ama tertemiz, kar kokulu bir çocukluk gününe.
Gözlerimi kapatıyorum, bildiğim her kokuyu duyduğumda.
Kalıyorum orada, o havada, o yılda. Kalıyorum, hiç gelmek istemiyorum, dönmek istemiyorum bu güne ama gözümü açınca olduğum yerde buluyorum kendimi.

Tatlar da götürüyor geriye.
Annemin her ramazan ayında mutlaka ama mutlaka yaptığı kıymalı el böreği mesela... Kocaman bir tenceremiz vardı. Annem bizi uyutur, kendisi sahura kadar uyumaz bize börek yapardı. O kocaman tencere tepeleme dolu olurdu biz kalktığımızda.
Çocuk Nuray o tada bayılırdı. Aslında ailenin tamamının bir arada oluşuna bayılırdı. Evin kalabalığının sahurdaki neşesine, ağızlardaki tada..

Annem bir de elmalı ay kurabiyesi yapardı. En sevdiğim kurabiye.
Sonra, mayalı hamurdan pofuduk sandviç ekmekleri yapardı. İçine peynir, domates ve maydanoz koyardı. Nasıl bir tat olduğunu anlatmam mümkün değil...
Tabii bayramlarda yaptığı şahane baklavaları hiç söylemeyeyim.
Gizli gizli gidip yerdim, misafire kalmayacak korkusuyla. Ama o kadar güzel olmasaydı onlar da..

Annemden sonra ablamlar onun geleneğini sürdürüyorlar. Her ramazanda ablam el böreği yapar, gideriz, sahurda yeriz mutlaka.
Elmalı ay kurabiyesi yapar diğer ablam.
İkisinin yaptıkları da güzel olur elbette ama anneli tadı bulmak mümkün değil...
Baklava yapmadılar hiç ama zaten dünyadaki tüm baklavaların tadı bir araya gelse annemin yaptıklarının tadını vermeyecek.

Lor peyniri, kişniş, lavaş mesela...
Çocuk Nuray'ın yaşadığı evin yemyeşil, elma, armut, dut, kayısı, erik ağaçlarıyla çevrili kocaman bir bahçesi vardı.
O zamanlar akşam üzeri kahvaltı yapardık bazen. Hani beş çayı gibi.
Bahçede yer sofrası kurulur, semaver yakılır, bahçeden toplanan yeşil soğanlar, maydanozlar, mis gibi bal, ev yapımı enfes reçeller, veee lor peyniri, kişniş ve lavaş. Lavaş dürümü içindeki lor ve kişnişin tadı başka hiçbir yiyecekte yok sanki.

7-8 yaşında bir kız çocuğu. Hergün tırmandığı, dallarını ezbere bildiği, artık gözü kapalı tırmanabileceği dut ağacının altında kurulmuş sofrada, annesinin dizinin dibinde.
Etrafında birbirini gerçekten seven, kollayan, kapısını, gönlünü her daim açık tutan, güler yüzünden tatlı dilinden emin olduğun komşu teyzeler...
Fokurdayan semaverin demliğinden gelen mis gibi çay kokusu...
Sofrada lor peyniri, kişniş ve lavaş.

Özlüyorsun, istiyorsun o çocuk olmayı, dut ağacı altında, anne dizi dibinde...

Küçümen balkonuma, küçümen iki saksı içine ektim kişniş tohumlarımı.
Büyüyorlar gün geçtikçe. Suluyorum, güneşlendiriyorum, konuşuyorum onlarla.
Yeterince büyüdüklerinde lavaş ve lor peyniriyle birlik olup beni dut ağacımın altına götürecekler, semaverli sofraya, anneme.

Kişnişi sevmeyen çok.
Bilmeyen de var belki.
O benim çocukluğumun tadı, adı.
Kişniş bundan sonra böyle biline.
Hatta sevile :-)

11 Mayıs 2010

Bugün Benim İyi ki Doğdun'um :-)



Artık her yıl doğum günü yazısı yazar oldum. Bunu yapmayı seviyorum doğrusu.
Bir önceki yazının üstünden bir yıl geçmiş, inanmak zor...
Niye bu kadar aceleyle, koşa koşa geçti bilmiyorum. Hayat bu yaştan sonra böyle hızlanıyor mu acaba? Aslında şimdi yavaşlaması lazım değil mi?
Daha şimdi tanışmadık mı kendimizle? Neyi severiz, neyi sevmeyiz, neyi isteriz ya da istemeyiz daha yeni öğrenmedik mi?
Nasıl biri olduğumuzu daha yeni görüyorken... Tadımızı çıkara çıkara yavaş yavaş zaman geçirecekken dünyada, bu ne hız ki şimdi?

Neyse, ne yapalım, zaman yavaşlatıcımız yok henüz. Olursa seri üretime geçerim söz, biliyorum çok kişi ben gibi.:-)

Dün gece gün 11 Mayıs'a döndüğü saatlerde, kapımda bir demet papatya buldum. Sevdiceğim getirmiş. Gecenin o saatinde, kalkmış, düşünmüş beni, almış papatyasını dayanmış kapıma..
Ne güzel şey böyle sevilmek, böyle özel hissettirilmek, böyle değer görmek... Hem de sevdiğinden, özel hissettirmek istediğinden, kıymetlinden. Aynı karından doğmadığın ama öyle gibi hissettiğinden...

Ardından başka bir sevdiceğimden telefon mesajı... O da sevgisiyle birlikte iyi ki doğduğumu söylüyor.

Ertesi sabah yürüyüşe davet eden başka bir sevgilim, deniz kenarında bir cafede sohbetiyle, mis gibi adaçayıyla günümü taçlandırıyor.
Eve geliyorum, dünyanın en güzeli, en düşüncelisi, en hassası, en tatlısı, en en en sevgilim bana kahvaltı hazırlamış, zeytinin çekirdeklerini bile çıkarmış, ayıcık kalıplı tavayla yumurta yapmış, o zeytinleri ayıcığın gözleri yapmış, biberle ağız burun yapmış, sonracığıma, uğraşmış, ekmekleri kalp seklinde kesmiş, minik minik kalpli ekmeklere reçeller sürmüş, domatesler koymuş, yeşil çayımı da hazırlamış..
Nasıl eğlenceli, nasıl güzel, nasıl ince düşünülmüş bir masa...
Benim için yapılmış, emek verilmiş. Ne çok değeri var...
Bir de güzel kalbi pıt pıt atmış bunları hazırlarken.
Bundan daha güzel ne var ki?
Sevginin bu kadar cömertce üstüme yağıyor olmasından daha güzel ne var?

Telefonlar, mesajlar geliyor...
Doğum günlerimi her yıl önemsiyorum. Bu gün hep güzel geçsin, hep unutulmaz olsun, özel olsun istiyorum.
Günü yarıladım, içim ve yüzüm güleç.
İyi ki hayatımda sevdiğim ve beni sevenler var. Besliyorlar beni güzelim aşklarıyla..
Ne mutluyum, ne şanslıyım..

Gelelim yaş meselesine.
Bilen bilir, geçen yıla kadar yaşım, hele ki bu yaşlarım benim için meseleydi.
Ben hala 30'lu yaşları sayıklarken bir arkadaşım pat diye, sen 40 oldun, dedi. 40! Biz küçükken, 40 yaşındakilerin bir ayağı çukurda sanardık. Oooo çok büyük, kocaman, yaşlı, fazla bile yaşamış hatta :-)
Ama ne zaman ki insan o yaşa geliyor.. Ne çok yaşaması, az bile yaşadık daha, dedim ya, daha yeni yeni tanıyoruz kendimizi..

Tabii 25 yaşın dış cephesiyle bu yaşımın iç cephesinin kombinasyonunu çok isterdim mesela:-)
Tamam henüz dış cephede bozulma dökülme yok ama yani, 25 yaşı da kimse geri çevirmez değil mi? Ama ruhu orada kalsın tabii. Şimdiki ben'in ruhunu 25'lik Nuray'ın bedenine tıkıştırabilirim. Çok da mutlu olurlar birbirlerinden...
Tanıyorum ikisini de:-)

Geçen yıl 39'u bitirip 40'a girmiştim. Giden yaşıma sarılıp, hatta yapışıp kalmışken :-) yılın ikinci yarısında bir boşvermişlik geldi. Yaşımı soranlara 40 der oldum, hiç üzülmeden, sıkılmadan, utanmadan hatta :-)
Kabulum artık yeni yaşım.
Hele ki 40'ın da üstüne basıp geçtim..
41 kere maşallah'ım artık..

Cinebonus Sinemaları beni davet etmiş, gelin istediğiniz bir filmi izleyin diyorlar...
Bu nazik daveti geri çevirmeyeyim:-)
Şimdi gidip film seçeyim, gelen telefon ve mesajlarımla ilgileneyim..
Günümün geri kalanınında da kendimi şımartayım.
41. iyi ki doğdunum'u da gülümser hatırlayayım.

10 Mayıs 2010

25 Yıl Sonra


Bir arkadaşım, yıllar öncesinden, lise yıllarında sadece bir yılımızı birlikte geçirdiğim, hani kızların "erkek kanka" dedikleri türden bir arkadaşlığımızın olduğu biri, beni Facebook’tan arıyor, buluyor. O Amerika’da ben burada. Zaman içinde sağlam bir iletişim kuruyoruz.

Biraz zaman geçiyor. Buraya geliyor, görüşüyoruz. Sonra diyor ki, hadi lisedeki arkadaşlarımızı da arayıp bulalım, bir araya gelelim ulaşabildiklerimizle.
Tamam diyorum. O zaten birçoğuyla iletişimde, onlar da aralarında organize oluyorlar, herkes hatırasında hafızasında kalan bir arkadaşını bulup çıkarıyor geçmişten.

Ben de kendiminkileri. Benim hatırladıklarımın sayısı çok değil maalesef ki…
Hepimiz farklı hayatlar yaşadık. Hepimiz türlü sınavlardan, acılardan geçtik. Hayatında travmatik olaylar yaşayanlar, hafızalarından o yaşadıklarını çıkarırken, geçmişten de bir dolu hatıra, kişi ve olay çıkarmış. Benim hafızamdan çıkıp gidenler de yaşadıklarımla birlikte silinenlerden oldu.
Aslında tabii, aynı şehirde yaşamışım, aynı okulda okumuşum. Nasıl hatırlamıyorum? Üstelik onlar beni hatırlıyorlar. Ama ne kadar istesem de hatırlayamıyorum işte...
Ve hatırlamıyor olmayı, tanımıyorum, diye etiketliyorum ve doğal olarak iletişime geçemiyorum.
Zaten yapı olarak girişken biri değilim ben. Uzak görünürüm, soğuk dururum. Ben adım atamam birine doğru, tanımayınca hele…
Bir toplanalım, bir hatırlayayım, kaynaşalım sonra elbet iletişim kurarım. Nitekim öyle de oluyor.
Ama neyse ki bazılarını hatırlasam, bazılarını yeniden tanımış gibi olsam da hepsiyle sıcak bir iletişim kurabildim.
Toplantıya kadar görüşmediğim arkadaşlarım beni anlarlar umarım ki...

Doğu insanı sıcaktır, samimidir, dosttur, hamidir, güvende hissettirir insanı. Tüm arkadaşlarımda bu dostluğu, sıcaklığı ve güveni hissettim. Başka türlü bir duygu bu, sanki o topraklara has… Belki çok özlediğim ve kıymet verdiğim için doğduğum yere mal ediyorum ama öyle işte… Ve bu duyguyu tekrar hissettirdikleri için ayrıca teşekkür etmeliyim her birine.

Bu dostluğu tekrar bir araya getirme fikri zaman içinde eyleme dönüştü. Ne yaparız, kaç kişi toplarız, nerede oluruz, nasıl geliriz, nerede kalırlar vs. derken, toplantı günü geldi çattı.
İlk buluşma zamanının organizesi bana düştü.
Kahvaltı edelim önce, diye düşündük. Mekân aramaya koyuldum. Hem uzun vakitler bir arada olalım, hem kalabalığımızı kaldıracak bir yer olsun, hem şık bir yer olsun diye birçok mekân gezdim. En sonunda Baltalimanı Oba’da karar kıldım.

Daha önce Oba beni yurtdışından gelen misafirlerime mahcup etmişti. Boğazda, şık, sakin, güzel bir yer diye orayı seçmiştim. Maalesef ki en hassas olduğum konuda bozguna uğrattılar beni.
Belki çoğu kimseye göre önemsiz ama bir mekanın ya da evin tuvaletinin temiz olması, benim mutfaktan çıkan her türlü yemeği gözü kapalı, keyifle yiyeceğim anlamına gelir. Ama tam tersi oldu maalesef ki. Tuvaleti çok ama çok kötüydü, dışarıda, sinekli, pis kokulu, tuvalet kâğıtsız ve temiz değildi.
Orayı gördükten sonra kahvaltıda yediğim iki lokma da boğazıma dizilmişti zaten. Ve bir yumruk oturmuştu mideme, daha fazla sakın yeme, diye.
Oba beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Yetkililere söyledim, gözümdeki Oba’nın yerle bir olduğunu, nasıl böyle bir vurdumduymazlıkla orayı bakımsız bırakabildiklerini, mekânlarına yakışmayacak kadar kötü bir imaj verdiklerini söyledim.
Haklı buldular elbet, yenileyeceğiz zaten vs dediler. Yenilediler mi bilmiyorum..
Toplantımız için yer bakarken Oba’yı bir arayayım, şansımı bir kere daha deneyeyim bakalım, dedim. Belki yenilenmişlerdir. Emrah Bey’le görüştüm, yetkili kişiymiş, telefonda derdimi anlattım, böyle bir mahcubiyet yaşadığımızdan söz ettim, ama mekânın lokasyonunu çok sevdiğimden orayı tercih etmek istediğimi ama yine de tedirgin olduğumu söyledim.
Emrah Bey son derece kibar bir tavırla Oba’ya davet etti beni. Bu arada çok önemli bir detay; Oba’nın tek sahibi var ama iki ayrı işletme tarafından yönetiliyor.
Bizim ilk gittiğimiz yer diğeri yani girişinde boğaz köprülü kapısı olanmış.
Emrah bey’le konuşmaya önünde otopark olan Oba’ya gittim.(Toplantımız da orada yapıldı)
İki Oba’yı bu şekilde ayırabilirsiniz.
Büyük bir yer Oba, iç mekân, dış mekân, teras, deniz üstü. Manzarası inanılmaz, servis ve sunum, ayrıca çeşitlilik oldukça iyi.
Emrah Bey’le konuştuk, Terasta olmak istediğimizde karar kıldık.
Arkadaşıma seçimimi sundum, onayladı, brunch mekânımızı seçmiş olduk.

Sonunda aylar öncesinden planladığımız gün geldi. 8 Mayıs Cumartesi. Hepimiz heyecanlıydık. Birkaç arkadaşımla birlikte, bir gün önceden gidip her şeyin yolunda olduğunu görmek istedik. Yönetim değişmiş, Emrah Bey gitmiş, yerinde Güneş Hanım ve Melike Hanım gelmiş. İkisi de çok ilgiliydi ve çok yardımcı oldular bize.
Önceden konuşulan birkaç şey değişti ama her şeyi bizim isteğimiz yönde şekillendirdiler. Zorluk çıkarmadan, makul, mantıklı ve dostça tavır göstererek, Oba’nın bende kalan imajını yenileyip, parlattılar. Onlara teşekkür ederim, ilgileri, arkadaşlarımı konforlu ve mutlu ettikleri için. Herkes çok memnun kaldı, tabii onlar mutlu ve memnun ayrıldıkları için ben daha çok mutlu oldum.

Oba hem kişisel olarak hem dostlarımı ağırlayabileceğim kahvaltı, yemek, kahve molası vereceğim yerlerden biri oldu benim için. Giriş kapısı Boğaz Köprüsü görünümünde olan Oba hakkında da en kısa zamanda fikrimin değişmesini umarım elbette. Bir gün de orayı ziyaret etmeyi, bu defa haklarında güzel şeyler yazmayı isterim.

Toplantımıza dönüyorum tabiî ki; :-)
Arkadaşlarımız birer ikişer gelmeye başladı. Her gelen şaşkınlıkla bakıyor birbirine, özlemle sarılıyor, hemen sohbete koyuluyor.
İki ayrı masa hazırlanmıştı bize ama gelen, kalabalık olan masaya takılıp kalıyor. Çünkü sohbet orada, herkes orada…
Zaman geçtikçe ortak anıları olanlarla başka masalara da dağılıyoruz tabii…
Fotoğraflar çekiyoruz. Eskilerle yeni anılar yapıyoruz, her anı donduruyoruz tekrar tekrar çözüp bakmak ve keyiflenmek üzere.
Toplantımız kalabalıklaşıyor. İki öğretmenimizin de bize katılmasıyla kalabalığımız taçlanıyor.

Kahvaltı sonrası programımız Emirgân Korusu’na gitmek, ertesi gün de Boğaz turu yapmak. Fakat orada doğal olarak gelişen bir fikir ortaya atılıyor. Kahvaltıdan sonra Boğaz turu yapalım. Tamam, olur. En iyi ve makul fikir kimden geliyorsa onun peşine takılabiliriz. Çünkü amaç kimin, ne yaptığı değil; kimin, neyi iyi vakit geçireceğimiz şekilde planladığı. Hemen iki arkadaşımız gidip tekne ayarlıyorlar. Saat 16:00 da tekneyle boğaz turu yapılacak.
Brunch bitip, herkes tamamen sohbete odaklanınca Güneş Hanım’la konuştuğumuz gibi bizim için terasın hazırlandığını öğreniyoruz. Hep birlikte çıkıyoruz. Muhteşem deniz manzarası eşliğinde sohbetimizi sürdürüyoruz. Video çekimi yapıyoruz, herkes o güne ait içinde hissettiklerini söylüyor. Yine fotoğraflar çekiyoruz.
Harika sohbetler ediliyor.

Tekne turu zamanı geliyor. Emirgân İskelesi’nden tekneye biniyoruz. Şarkılarla, türkülerle, sıcacık çay, simit ve kete (Kars’ın en bilinen yiyeceklerinden biri, bir arkadaşımız bizim için yaptırmış, nasıl iyi geldi hepimize. Hem özlem giderdik, hem karnımızı doyurduk :-) ) eşliğinde güzelim Boğaz’da bir saat dolaşıyoruz.

Dönüşte arkadaşlarımızdan birinin organize ettiği Galata Köprüsü’nün altındaki ışıltılı restoranlardan birine, Yıldızlar Restoran’a gidiyoruz.
Güzel yemekler yeniyor, müzikle dostluk harmanlanıyor, eğleniyoruz, gülüyoruz…
Ben ayrılıyorum, diğerleri geceyi bir kulüpte dans ederek geçirmek üzere devam ediyorlar...

Ertesi gün tekrar buluşacağız ama İstanbul dışından gelen birçok arkadaşımız dönmek zorunda. Sayımız azalıyor bu yüzden. Gidenler de keşke aramızda olabilselerdi diyoruz ama keyfimiz kalanların varlığıyla da sürüyor.
Sultanahmet’e gidiyoruz. Meşhur köftesinden yiyoruz, Gülhane Parkı’nda dolaşıp yeşile yayılıyoruz, sohbet katığımız yine...
İstanbul’u en güzel gözle gören bir tepeye gidiyoruz sonra. Biraz rüzgarlı, üşüyoruz. Isınalım diye çay istiyoruz, ılık geliyor sıcak beklediğimiz çay ama olsun, sohbet ısıtıyor yine…

Akşamüzeri oluyor artık…
Aylardır beklediğimiz günün sonuna geliyor. Zamanın nasıl bu kadar çabuk, koşarak, hızla akıp gittiğine inanamıyoruz.
Hüzün basıyor ayrılacağımız için.
Sonraki buluşmamızı planlıyoruz heyecanla. Ayaküstü sohbete dalıyoruz, kopamıyoruz bir türlü.
Sonunda bir araya gelmiş olmamızdan duyduğumuz sevinci hissedecek dostlukta sarılıp kucaklaşıyoruz.
Tekrar görüşüp, özlem gidereceğimiz zamana kadar hoş kalmayı diliyoruz birbirimize…

Son zamanlarda geçirdiğim en güzel iki gündü.
Kendi hayatımızdan kopup başka bir hayata geçtik sanki iki gün içinde. Tüm odağımız, düşüncemiz, heyecanımız bu zamana aktı.
Dilerim ve umarım ki herkes benimle aynı düşünce ve hislerle ayrıldı birbirinden.

İşinden, ailesinden vakit çalarak bizimle olan heyecanını ve emeğini veren tüm Kağızman Liseli arkadaş ve öğretmenlerime, fikri ortaya atan ve gelişmesinde katkısı olan tüm arkadaşlarıma, bizi evimizde hissettiren, bir dediğimizi iki etmeyen Oba restoran ve tüm çalışanlarına, özellikle Güneş Hanım, Melike Hanım, Murat Bey, Gökhan Bey’e ve tüm Oba Restoran çalışanlarına teşekkür ederim.

21 Nisan 2010

Ayna





Herkes kendine âşık aslında...

Herkes kendi güzelliğini gösterene âşık.



Hayyam ne demiş?

“Bir put demiş ki kendine tapana:

Bilir misin niçin taparsın bana?

Sen kendi güzelliğine vurgunsun,

Ben ayna tutar gibiyim sana.”



Birini sevdiğinizde ya da âşık olduğunuzda sizi size anlattığı için, kendi içinizde gördüğünüzü size yansıttığı için onu seviyorsunuz, âşıksınız aslında.

Anneden gelen sevgiyle sevilebilir bir evlat olduğunuzu görmek istiyorsunuz.

Çocuklarınıza iyi anne.

Eşinize iyi eş.

Sevgilinize iyi sevgili.

Patronunuza iyi çalışan.

Komşunuza iyi komşu.



Herkesin elinde bir ayna var aslında ya da herkes tek parça ayna.

Kime tutuyorsanız o aynayı, güzelliğini yansıtıyorsanız, sizi seviyor, âşık oluyor.

Ama tabii kötü görünen yanlarını yansıtacak şekil de tutuyorsanız, pek aşktan sevgiden söz edemiyoruz.

En çok o tarafları aydınlatıyorsanız hele.

Tamam, kimse mükemmel değil. Ama herkesin içinde mutlaka güzel bir taraf var. Gülüşü, sesi, bakışı, duruşu, susuşu...

Onları gösterecek şekilde tuttuğunuz zaman aynanızı, eksikliklerine, güzel olmayanlarına kendi elindeki aynayla bakabilir o.

Kişi kendini bilir zira...

Ki zaten sizin elinizdeki aynadan o yanlarını zaten görür o, uğraşa, zorla yansıtmaya gerek yoktur.



Kadın aynalanmak istiyor.

Güzel olduğunu görmek istiyor. Değerli olduğunu, vazgeçilemezliğini, herkesten farklılığını, sevgililiğini, özel oluşunu.

Öyle hissediyorsa hele.

Aynadan gördüğü ne?

İçinde yaşamak olmayan bir çift soluk göz.

Cildin yüzüne taşmış mutsuzluk, karalık.

Hareketindeki yavaşlık.

Ağzındaki tatsızlık.

Ruhundaki öfkeli sessizlik.

Belli belirsiz biri.



Kadın kendini göremediği zaman körleşiyor.

Eksiliyor.

Yetersiz geliyor hayata.

Kendine bile bitiyor.



Oysa kadın o değil. Kadın daha fazlası. Kadın daha mutlusu, cildi daha parlağı, ağzı tatlısı, içi kıpır kıpırı, gözlerinden hayat fışkıranı...

İşte bir gün, bir ayna tutucu gelip kadına bu halini gösterince,

“Aslında sen busun değil mi?” deyince, hele ki o ayna tutucu, kadının şimdiye dek biriktirdiklerinin tam karşılığıysa, düşüncesi, insanlığı, içi, dışı, hayatı, iletişme yetisi…

Ve biliyor musunuz ki, bu aynayı kimin tuttuğunun pek önemi yok…

Onu iyi gösterecek, kendisinde gördüğü bütün pırıltıları yine kendisine aynı pırıltıyla yansıtacak birinin adı önemli değil.

Ruhunda da kendisini görsün yeter.

O zaman sırsız aynaya bakmayı bırakıp, ışıltılı ayna tutucunun aynasına bakabiliyor kadın…



Adamlar bunu anlamaz, bilmez, kafa bile yormaz.

Çünkü tek ayna kendisidir ve sadece o aynaya bakılır.

Unutur ki o aynanın sırrı gitmiştir artık ve hatta tuzla buzdur.

Bin parçaya bölünmüş aynadan gördüğü minicik kadınlar mıdır bakıp mutlu olması beklenen?

O gördüğü kendisi değil.

Buna ikna edemez kimse.

Kendini biliyor o.



Erkeklerin böyle bir aynaya ihtiyaçları var mı bilmiyorum, belki var ama o müthiş ketumlukları, dillerindeki, gözlerindeki, kalplerindeki mühürleri bunu anlamamıza engel.



Aynası her daim kendi güzel aksiyle parıldayanlar, ayna sahiplerine “Yansıyabildiğim en güzel aynam” desinler mi?

Desinler.

Bir de o aynayı silip parlatsınlar, kendi aynalarıyla da onu ona göstersinler mi?

Göstersinler.



Bahar geliyor.

Aşk zamanı.

Güneşin aynalara vurup gözlerimizi kamaştırma zamanı.

Gözlerin kör olma zamanı.

Aşktan.

Kendimizden…



11 Nisan 2010

Kırmızı





Son zamanlarda kırmızıyı çok ama çok sever oldum. Niye bilmiyorum. İçimi ısıtıyor görünce. Kırmızı bir şeylerim olsun istiyorum hep.

Az önce bir film izledim.
My Blueberry Nights. Film kırmızı.
Sanırım yönetmen de kırmızıyı seviyor. Öyle olmasaydı; kanepeyi, küpeyi, kırmızı ışıkları, koltuğu, bilekliği, oyun kartlarını, pullarını, tokayı, tabelayı, anahtarlığı, tişörtü, çantayı, önlüğü, çiçeği, ruju, elbiseyi, abajuru, neredeyse filmin her sahnesini kırmızıya boyamazdı.

Kesin benim kadar seviyor.

Filmi bir arkadaşım önerdi. O izle dediyse, izlerim.
O sevdiyse ve “ben sevdim, sen de sev” dediyse severim.

Sevdim.

Jude Law'a bayıldım. Kalemim. Çok tatlı, sıcak. Arkadaşım olsun isterdim çok. Tabii sonra bana da âşık olmasında hiçbir beis görmezdim :-)

Norah Jones şahane. İnsan bu kadar güzel, bu kadar duru, bu kadar sahici, bu kadar dudakları güzel olamaz. :-)
"Utanır insan, böyle güzel olunur mu?" adlı şarkıyı ona gönderiyorum:-)

Böyle bir şarkı var, gerçekten:-)

Filmin adını neden “Benim Aşk Pastam” diye çevirmişler, çevireni çevirip sormak istedim:-)
Yahu “Yabanmersinli Gecelerim” işte. Kız gece gece gidip yedi o yabanmersinli turtaları. O yüzden de filmin adını öyle koymuşlar. Ne diye kafandan isim yazarsın? Hayret bişi. Bir daha görmeyeyim.

Film akmıyor, ağdalı az biraz ama izlemeyi aklınıza koyduysanız, Norah Jones, Jude Law ve kırmızı seviyorsanız, siz filmle akıyorsunuz. Yani akmak isterseniz akıyorsunuz.

Ben istedim.

Adamlar, kadınlar…
Gidenler, kalanlar…
Ümitle bekleyenler, başkasına tercih edilenler…
"Onsuz yaşayamayacağını düşündüğün birine nasıl veda edebilirsin ki?"
Evet, hala âşıkken, nasıl vazgeçebilirsin ki? Böyle diyen, âşık olduğu ve hala vazgeçemediği adamı başkasıyla gören bir kadın.

Ümitle kavanozda anahtarlar saklayan, her gece barda ona servis açıp bekleyen, dudağına yabanmersinli turtanın üzerindeki dondurma bulaşmış kadını uyurken öpen adam.

Üç kadın ve bir adam daha. Elizabeth, üç kadın ve bir adamın hayatına değiyor, bir yerlerde, bir sebepten...
Üç kadının ikisi birbirinden güzel.
Geri kalan birini sevmedim çünkü Jeremy'yi terk etti. Bulsun bakalım ondan bir tane daha. Bulamaz. Güzel de değil zaten.

Elizabeth güzel.
Ve Jeremy onu yine uyurken, üzerinde yabanmersinli turtadaki dondurma bulaşığı olan dudağından öptü.
Gördüğüm en güzel öpüşme sahnesiyle film bitti.

Filmin her karesi hem renklerle hem kelimelerle dantel gibi işlenmiş. Büyüleyici, durup düşündürücü. Edilen her sözü başa sarıp sarıp anlamaya, algılamaya, hazmetmeye çalışacağınız bir film.
Film müziğini hiç demiyorum. İzlerken dinlemeniz lazım. Sonradan edinmeniz hatta.
Tekrar tekrar dinleyip, daha da çok sevmek için...
Filmdeki iç seslerden birinin dediklerini okuyacaksınız aşağıda.
Ama öyle hemen anlamayacaksınız. Düğümleneceksiniz. Sindirmek için zaman isteyeceksiniz. Tüm zamanlar sizin. Buyrunuz. :-)

"Sevgili Jeremy,
Birkaç gündür insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğreniyordum. Başaramadığıma memnunum.
Bazen başka insanlara bizi tanımlamaları ve kim olduğumuzu söylemeleri için ayna kadar güveniriz.
Her yansıma beni biraz daha kendim yapar."

Hadi şimdi nasıl düğümlendiyseniz öyle çözülün. :-)


Filmin künyesi, resmi sitesi ve sizi daha fazla düğümleyecek diyaloglarının olduğu sayfası.
http://www.imdb.com/title/tt0765120/quotes


Yapım:2007 ~ Çin, Fransa, HongKong
Tür:Dram, Romantik
Yönetmen:Kar Wai Wong
Senaryo:Kar Wai Wong, Lawrence Block
Müzik:Shigeru Umebayashi
Jude Law ... Jeremy
Oyuncular:
Norah Jones ... Elizabeth
Chad R. Davis ... Elizabeth's Boyfriend (as Chad Davis)
Katya Blumenberg ... Girlfriend
John Malloy ... Diner Manager
Demetrius Butler ... Male Customer
Frankie Faison ... Travis
David Strathairn ... Ofcr. Arnie Copeland
Adriane Lenox ... Sandy
Rachel Weisz ... Sue Lynne Copeland
Benjamin Kanes ... Randy
Cat Power ... Katya (as Chan Marshall)
Michael Hartnett ... Sunglasses
Natalie Portman ... Leslie
Michael May

02 Nisan 2010

Siyah Atkım


Şimdi keşke çirkin, zevksiz, herhangi bir atkı olsaydı dediğim ama hiç de öyle olmayan bir atkı.

Artık boynumda olmayınca, niye sıradan bir atkı olmadığına ağladığım bir atkı.

Siyah atkım.



Annemin ve babamın neredeyse tüm kardeşlerinde kalp hastalığı var. İlaçlar, ameliyatlar, krizler, kayıplar… Böyle bir geçmişe sahip olunca insan korkuyor, kalbe dair sıkıntısı olunca; kalbime bir baktırayım, sonra piyango bana da vurmasın, diyor.



Gittim. Türk Kalp Vakfı’na. İyi ağırlıyorlar. Sistem de iyi işliyor.

Tetkiklerim yapıldı, sonuçları aldım, doktorla görüştüm.

Kalple ilgili her şeyin yolunda olmasına sevinerek çıktım doktorun odasından.

Hazırlanıp gideceğim, bir bakarım atkım yok! Aldım mı acaba? Almış olmam lazım, her dışarı çıkışımda mutlaka alırım yanıma. Yanıma ya da boynuma. Bazen başka atkı alırım, ama siyah atkımı da çantama koyarım.

Niye?

O çok güzel diye.

Niye?

Rengi benim sevdiğim renk diye.

Niye?

Onu bana annem ördü diye.

Ve onu yanıma alınca, annem de benim gittiğim her yere geliyor, hatta beni soğuktan koruyor, kötü her şeyden koruyor gibi geliyordu diye.



Atkım yok…

Doktorun odasına bakıyorum yok, elektro odasına, efor odasına bakıyorum, danışmaya soruyorum yok. Ben fellik fellik aranırken bir temizlik görevlisi gördü beni.

Anlattım panikle, dedim, ben atkımı kaybettim. Siyah atkımı.

Ama herhangi bir atkı değildi. Annem ördü onu bana ve annem artık yok.

Kadın hemen telefonumu istedi, ben temizleyeceğim burayı, bulursam mutlaka ararım sizi, dedi.

Tamam, dedim.

Üzüldüm çok ama ümidimi de yanıma alıp çıktım.

Bulur da arar belki, diye.



Gece karışık bir dolu rüya gördüm, bir dolu insan. Tatsız uyandım.

Ağlamaklı.

Siyah atkım yok. Boynum çıplak kaldı.

Üşüyecek ki hep üşürüm ben...

Hadi boynumu kapatacak bir şey buluruz.

Şu hissettiğim şeyin üstünü ne kapatacak?

Atkımla birlikte annemi bir daha kaybettim sanki.



İçimi ısıtırken boynumu da ısıtacak başka bir siyah atkı daha var mıdır ki?

Bence yoktur.

Vardı da.

Sanırım artık yok.

Aramadı kimse.

04 Mart 2010

Huysuz Şirin




Bazı insanlar vardır, onlara her şey karanlık...

Aydınlığın da karanlık noktasını bulanlardandır onlar.

Mutluluktan mutsuzluk çıkaranlar.



Hayatımın bir dönemi ben de onlar gibiydim, anlamak zor değil bu yüzden.

Her şey yolundaydı değil mi? Takacak, üzülecek bir şey yok. Hop, ben bir şey bulur, üzer ve üzülürdüm.

Hayatımdakiler mutlu olmaktan korkar olmuştu belki de. Nuray şimdi ne bulup da olay çıkaracak diye. Ne çekilmezmişim :-)

Tabii o zaman da kendime çekilmez geldiğimden olacak bir terapiste gittim.

Anlattım hallerimi.

"Neden mutlu olmayı hak etmediğinizi düşünüyorsunuz?" diye sordu.

Taş gibi ağır, buz gibi soğuk bir soru.

Düşündüm...

Evet. Ben bunu kendime söylemiyorum ama tam da öyle davranıyorum. Mutluyum ama arıza çıkarayım da mutsuz olayım. Hak ettiğim bu çünkü.

Terapistim elini uzattı. Tuttum, birlikte çocukluğuma gittik :-)

Gezdik, dolaştık, güldük, ağladık. Sonunda bulduk sebebi.

Size söyleyecek değilim tabii :-)



Sonra ufak ufak değişmeye başladım. Sakinleşmeye. Ufacık tefecik pireler için yorganlar yakmamaya.

Her gürültüden sonra içime kaçıp, günlerce sessiz kalmamayı denedim.

Mutluysam mutluyum demeyi, o ruh halinde kalmayı ve

uzun süre çıkmamayı öğrendim.



Aslında en önemlisi, ben kendimi sevmeyi öğrendim. Sonra geldi her şey.

Eğer hemen bozuluyorsa keyfiniz, en ufacık bir şeyde, en olmadık şekilde ve en mutluyken belki de; o kadar da iyi hissetmeyi hak etmediğinizi düşünüyorsanız, kendinizi yeterince sevmiyorsunuz demek zaten.

Kendinizi berrak sularda gördüğünüzde ve içinizi kendinize ısıttığınızda o berraklığınızın ve sıcağınızın değişmesini istemiyorsunuz.

Bu haliniz keyif vermeye başlıyor.

Kendinizi sevince, kimseye de izin vermiyorsunuz tadınızı kaçırsın.

Sınırlarınız oluyor.

Öyle herkes sınırınızı aşıp, sizi har vurup harman savuramıyor.

İzin vermiyorsunuz.

Azalıyor sınırlarınız içinde kalanlar ama olsun, yetiyor.



Bu hallerin arkasına da her şeye iyi bakmak geliyor.

Aydınlıkta sadece ışık görüyorsunuz.

Karanlık taraflar olsa da, gördüğünüz ışığı çevirip oraları da aydınlatabiliyorsunuz çoğu kez.

Etrafınızdakilerde ışığınızdan faydalanıyor.

Onların karanlıklarını da aydınlatır oluyorsunuz.

Öyle bir ışıklı gözlüğünüz oluyor işte.

Geniş geniş bakıyorsunuz, o da olur, bu da olur, insan varsa her şey olur, diyorsunuz.

Her şeye ışıklı gözlükle bakınca, gördüğünüz şer de olsa, vardır bir hayrı, diyorsunuz.

Beklediğiniz, istediğiniz olmayınca, elimden geleni yaptım, olmadıysa benim hayrıma, diyorsunuz.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını görüyorsunuz.





Tabii insan oluş baki; arada devrilebiliyorsunuz, devrik devrik kalıyorsunuz bir süre. Sonra kalkıp devam ediyorsunuz kaldığınız yerden. Hem de gözünüzde daha parlak ışıklı bir gözlükle.



Gözlüğü kara olanlar var.

İflah olmaz karamsarlar. Cümleleri ama'lılar. Siz anlatırsınız, başka bir açıdan baktırırsınız, "ama" diye başlar, kendi karanlıklarında kalmak için sizi ikna etmeye çalışırlar.

Bazen ışık vurur yüzlerine biraz.

Ama gözlerine gelmez çoğu kez.

Siz dönersiniz arkanızı, o yine karartır kendini.

Belki öyle doğmuş onlar. Belki onlar da bir terapist eli tutmalılar :-)



Yıllar önce kötü bir havada dolmuş bekliyoruz, bir burcu arslanla.

Dolmuş geliyor. Hem de boş. Ne şans değil mi?

Tabii canım.

Geçiyoruz, arka koltuklara kuruluyoruz. Arslanımdan ilk çıkan sözler:

Dolmuşun arka koltuğunda oturmaktan nefret ederim :-)

O anda Huysuz Şirin'i anlıyorum.

Her şeyden nefret eden Huysuz Şirin'i.

Aslında daha çok Şirin Baba'yı anlıyorum :-)



Zordur mutsuz insanlarla yaşamak.

Siz yağmurun bereketine şükrederken o camları kirlenecek diye sinir olur.

Siz "gezelim, görelim, uçalım, coşalım" derken, o "ne gerek var" der.

Siz iyilik görürken o kötülük görür. Üstelik baktığınız aynı yerde.

Ne tatlı dediğinizde, nesi tatlı canım, diye acıtır tatlınızı.

Zordur onlarla yaşamak.



Onlar mutlu mudur mutsuzluklarından, bilmiyorum. Belki başka türlüsünü bilmiyorlar.

Belki mutsuzlukla besleniyorlar.

Hep asık ve bezgin, renksiz yüzleri, yolunda gitmeyen işleri, hem kendileri hem başkalarıyla bitmeyen didişmeleri, mutlu olanlara sinir olan halleri ömürlerinden çalıyor. Ayrıca ciltleri kırışıyor, koşa koşa yaşlanıyorlar, türlü çeşit hastalanıyorlar...



Belki denge kuranlar vardır.

Belki değişen, dönüşen, başkalaşan.



Kayıplarımız denge kurduruyor, değiştiriyor, dönüştürüyor, başkalaştırıyor.

O zaman anlıyorsunuz kimseye kalmaz dünya.

Siz kalıp o gitmişken dank ediyor.



Durun bir düşünün şimdi.

Sevinecek ne çok şeyiniz var. Şükredecek.

İyi ki var, iyi ki öyle, böyle diyecek sayısız şey.



Üzüldükleriniz var, belki sizin dışınızda gelişti, belki sizin hatanız, belki onun.

Ama oldu bir kere.

Soruna saplanıp kalmadan çözüme göz kırpmak isteyen varsa, ışıklı gözlüğümü verebilirim :-)



Yok, kalsın diyorsanız, Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın sizi :-)

Ama iyi yapsın mümkünse :-)

23 Şubat 2010

Aynı Dili Konuşmak




Herkesin kafasında bir erkek modeli var.
Görüntüyü geçiyorum. Beden zahiri. Nasıl kadınlar o incecik, o güzelim, o narin hallerini yılların kucağına bırakıverip öyle geçiyorlar, erkekler de öyle.
Onlar gençleşmiyorlar biz yaşlanırken ya da zayıflamıyorlar biz kilo alırken.
Eş zamanlı olarak görüntülerimiz değişiyor.
Bu sebepten, bırakalım nasıl göründüğümüzü.
Nasıl davrandığımıza, nasıl hissedip, hissettirdiğimize gelelim.

Kadınların erkeklerlerden istedikleri bellidir.
Üstelik çok kadında ortak dil kullanır bu konuda.
Önce istenildiği gibidir sanki herşey. Mutludur iki tarafta. Ama olanlar olur, çocuk, aile, arkadaş, para, başka biri ya da kendileri, ille bir sebepten farklılaşır herşey.

Elimizde bizi mutsuz eden biri var, ondan nasıl mutluluk çıkarabiliriz?
Bir sebepten kalmayı seçmişsek elbette..

Kimi kadınlar artı eksi dengesi kurup, benden daha beterleri var, diye istemekten, beklemekten vazgeçer.
Elindekinin ona verdiklerini görmeye çalışır. Olduğu gibi kabul eder herşeyi.
Bazen kabul eder ve vazgeçer, bazen kabul eder vazgeçmeden mutlu olmanın yollarına bakar.

Vazgeçmeden mutlu olmanın yollarına bakan kadınlar hayatlarını mutlu olarak tamamlayacaklar.
Diğerleri bitmek bilmez bir debelenme içinde, değiştirmeye çalışarak, hayatındaki erkekten bay mükemmel yaratmak için çalışıp çabalayacaklar.
İlişki de kadın da erkek de hırpalanacaktır.
Ne değişen bir adam, ne de adamı değiştirdi, tam da istediği gibi biri haline getirdi diye mutlu olan bir kadın olmayacaktır ortada.

Allah erkeği yaratırken aman çocuğum bak, bu kadın milletinin istediğini yapmaya gelmez, mutlu olurlar, bir de seni mutlu ederler falan, hiç uğraşma, bak işine, bildiğini oku. Kulağını tıka kadınına, burnunun dikine git, duyma sen onu, falan mı dedi acaba? Genetik koduna bunu mu nakşetti? :-)
Ama allahım, sen de biliyorsun, adam kadının dediğini yapınca, kadın adamı gerçekten mutlu edebilecek kıvama geliyor.
Hani sen bir gel ben 10 gelirim, modeli oluyor.
Bunu neden anlamıyor erkekler?

Kadınla sakin konuşmak, onu düşman bellemeden söylediği her şeye hayır, yok, olmaz, yanlış, benimki doğru falan dememek..

Ara sıra kadını dışarı çıkarıp, onunla yalnız, özel, başbaşa bir akşam geçirmek, sohbet etmek..

Kadın konuşurken gözünün içine bakmak, ilgiyle dinlemek, anlattıklarıyla ilgili sorular sormak...

Arada sırada eve kadının sevdiği bir yiyecekle ya da çiçekle gelmek.

Kadını özel hissettirmek.

Hayatında olduğu için şanslı olduğunu söylemek, kendisi için yaptıklarını gördüğünü, bildiğini ve taktir ettiğini dile getirmek.

Kadın hastayken şefkat göstermek. İlaçlarını takip etmek, bir bardak suyla vermek, yatağına yemek getirmek.

Çocuklarına şefkatli, sevgili, sabırlı bir baba olmak.

Özellikle arkadaşlarının ya da ailesinin yanındayken sevgisini göstermekten çekinmemek, orada yokmuş gibi davranmamak.

Hep kendisini haklı çıkarmamak, başka doğrular, başkalarının da doğruları olabileceğini kabul etmek.

Mükemmel olduğu inancına sarılmamak, hata yapabilme lüksü olduğuna, üstelik hata yaptığında kabul ederse bunun daha da yüksek bir davranış olduğuna inanmak.

Karısının yaptığı herşeyi önemsemek, takdir etmek.

Karısına, karıcım, sevgilim, aşkım, hayatım, hatta abartıp, hayatımın anlamı falan demek :-)

Karısını dinlemek, anlamak. Ama anlamak, yanlış anlamamak...

Dostluk göstermek, aynı takımda olduğunu unutmadan, en ufak bir tartışmada karşı takımın azılı taraftarı olmadan konuşmak, çözmek.

Çözüme odaklı olmak, soruna saplanıp kalmamak.

Romantik olmak, romansın şekli bile öğretildiği halde üç maymunu oynamamak.
Erkekler bilmez bazen kadın ne ister, ne bekler.. Durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan ne istediğimizi, ne beklediğimizi, neyle mutlu olduğumuzu anlatmamıza rağmen neden üç maymunu oynarlar, anlamak mümkün değil.

Sevgi? Ooo çok seviyorlar canım.
Peki kadına görünen?
Hiç.

5 Sevgi Dili diye bir kitap okumuştum yıllar önce, yazarı Gary Chapman.
Kadın ve erkeğin farklı diller konuştuğunu anlatıyordu.
Maalesef ki bu 5 dili aynı anda konuşamayanların evlilikleriyle çevrili sağım solum..

Bakın nelermiş bu 5 dil..

1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temas.


Benim konuştuğum dil 1,2 ve 5.
Hizmet davranışlarına bayılmıyorum ama konuştuğum diller anlaşılıyorsa düşünebilirim:-)
Bana hizmet edilmesine hiç ses çıkarmam bu arada :-)

Armağan konusu zor iş..
Takip ediliyor olmam lazım, neyi seviyorum, neyi hayal ediyorum bilinmeli..
Aslında diğer dillerin öğrenilmesini armağan olarak da kabul edebilirim:-)

Sizinki?
Ve tabii en önemlisi hayatınızın ortağı da sizinle aynı dili konuşuyor mu?
Denk düştünüz mü yani..

Evet deyin lütfen, lüütfeeen :-)
Öyle çok ki birbirinin dilinden bihaber olan..
Hani evet derseniz biraz sevinirim demiştim :-)

10 Şubat 2010

Çocuktan Önce- Çocuktan Sonra




Çocuğun evliliklerde dönüm noktası olduğuna inanırım.
Ya birleştirici ve yapıştırıcı olur, ya da uzaklaştırıcı.
Ya da ortada bir yerde tutar ama başladığı yerde duramaz evlilik.
İlle yol alır, bir yerlere doğru.
İlişki sağlam ve aşklıysa, yol aldığı yer farklı da olsa, yine de renkli ve eğlencelidir.
Tersi durumlarda çocuktan sonraki evlilikler türlü çeşit sorunlarla boğuşabilir.

Şimdi...
Çocuktan önce ve çocuktan sonra diye ikiye ayırdığım dönemi bir gözden geçirelim bakalım. Ya, yok canım, diyeceksiniz ya da evet evet işte aynen öyle oldu.

Ç.Ö
Eşler birbirine odaktır. Paylaşılan anlar çoktur, romantiktir, eğlencelidir, kalitelidir.
Sinema, tiyatro, yemek, çocuğa bakacak birini arama stresi olmadan özgürce planlanabilir.

Ç.S
Eşler çocuğa odaktır.
Paylaşılan anlar azdır, kalitesizdir, kesintilidir. Romans mı? :-)
Sinema, tiyatro, yemek. Birinden biri planlandı diyelim. Gitmeden önce, çocuğun siz yanında olmadan başına neler gelebileceği düşünülür, bir güzel strese girilir.
Bakıcı ayarlayıncaya kadar göbeğiniz çatlar. Anne ve kayınvalide kapısı çalınır önce, neyse ki onlardan biri her zaman kurtarıcınız olur. Çocuklarının birlikte vakit geçirmelerine razı ve isteklidirler zaten.
Hem torun baldan tatlıdır. Fırsat kollanmaktadır onlarla yalnız kalabilmek için.
Ayarlandı mı bakıcımız? Harika. Aklınız nispeten rahat, gider izlersiniz filminizi, yersiniz yemeğinizi. Ama seksen kere telefon etmekten kendinizi alamazsınız o ayrı. Çünkü siz yokken çocuğunuz uyuyamaz, yiyemez, hep ağlar falan diye düşünürsünüz. Azıcık delisinizdir. :-)
Çocuklarını emin ellere teslim edemeyenler için baş başa plan yapmak gerçekten zor ve sancılı bir süreçtir...
Birlikte vakit geçirilemeyince de aradaki mesafenin aralanması bir parça normaldir.


Ç.Ö
Tatilin düşüncesi bile keyiftir.
Bavulunuzu hazırlarsınız, çıkarsınız yola, varırsınız tatilinize. Deniz, kum, sevgili kabilinden kocanız ve siz ve aşk tabii.
İster yüzersiniz, ister şezlongunuzda güneşlenirsiniz, ister kitap okurken uyuyakalırsınız.

Ç.S
Tatil fikri bile sizi germeye yetebilir:-)
Çocuğunuz bebekse ayrı bir stres, yürümeye başlamışsa ayrı. Ancak 10 yaşından sonra eh, artık biraz rahatlayabilirsiniz, denebilir.
Yoksa tatile gitmeden koca bir bavul eşya, kendinizinkinden ayrı tabii.
Arabaya eşya taşıyan kocadan her defasında aynı serzeniş; ülke mi değiştiriyoruz, nasıl bir bavul sayısı bu, nasıl bir ağırlık? Oysa orada kocadan tek bir şey talep edilmez çocuk için, çünkü neredeyse çocuğa dair evdeki tüm konfor tıkıştırılmıştır bavullara!
Ayrıca yeme problemi zaten her zaman annenin ense mesafesinden takiptedir. Yemeyen çocuk zordur, yorucudur.
Koca zaten sevgililikten çıkmıştır ya da çıkarılmıştır. Yeni sevgili çocuktur iki taraf için de.
Öyle kafana eseni yapamazsın tatile geldim, diye.
Çocuk güneşte kalmayacak fazla.
Kremlendi mi?
Kumda oynuyor, ay su alıp götürecek şimdi!
Tamam şimdi kafasına güneş geçecek.
Bak çocuklar nasıl itip kakıyor çocuğu, çocuuuum, gel bakiim annenin yanına. Bir daha izin vermeyeceğim bak kumda oynamana, tak şu şapkayı kafana diyorum!
O yüzmek ister, siz yatmak istersiniz. Kitap okumak, güneşlenmek hayal. Kocayla arada çocuk yüzünden didişirsiniz.
Zaten yeri gelmişken söyleyeyim, çocuğa kadar hiç kavga etmeyen bir çift olabilirsiniz. Ama size garanti veriyorum, ilk kavganızı çocuk yüzünden yapacaksınız :-)
Hem de ne ateşli, ne ateşli :-)

Ç.Ö
Eşler kendilerinden sorumludur, hadi belki birbirlerinden.

Ç.S
Ben hep şunu derim özellikle anne için; bir kadının rahmine bebek düştükten sonra kadın için artık başka bir hayat başlamıştır. Hayatının sonuna dek artık sorumlu olacağı, asla vazgeçmeyeceği, gece gündüz onu düşüneceği, asla bencil olamayacağı biri giriyor hayatına. Yeni bir film başlıyor artık. Hayat sadece onun değil.
Filmin adı: Yaşamak iki kişilik.
Tamam, babalar da belki dahil edilebilir bu filme ama onlar yardımcı oyuncu bence.
Kadın; ana karakter, başrol oyuncusu.
Üstelik rölünü en iyi oynayan olmalı, verilebilecek tüm ödülleri hak ediyor olmalı. Kanından, canından, ruhundan, içinden çıkan birini taşıyor dünyaya...
Sonrada elinden gelenin en iyisini yapmaya çabalamakla geçiyor ömrü.
Güzel ama yorucu, bitmeyen bir süreç...

Ç.Ö
Kahvaltı ve yemek saatleri kesintisiz ve uzun zamanlara yayılabilir türdendir.

Ç.S
Kahvaltı ve yemek saatleri kesintilidir ve mümkün olan en kısa zamanda bitirilmesi gerekir. Minik bebeği olan bir anne çayını alsa sıcak içemez, yemeğini sıcak yiyemez, derler :-)
Doğrudur. Üstelik öyle bir ayarlarlar ki, tam sofraya oturduğunuzda ses verirler; bırak yemeği falan, gel benimle ilgilen!
İlgiye doymaz o minikler zaten :-)

Ç.Ö
Aklınıza eseni, aklınıza estiği anda yapabilirsiniz. Çantanızı, ceketinizi alır çıkarsınız.

Ç.S
Aklınıza eseni, aklınıza estiği anda yapamazsınız. Çünkü çocuğunuzun yemek ve uyku saatleri vardır. Onlara sadık kalmak istersiniz, denge bir kere bozuldu mu, düzeltmek zordur. Çantanızı, ceketinizi alıp çıkamazsınız. Çünkü o çantaya konacak şeyler var ya, oooo, hazırlarken bile günün yarısı geçebilir:-)
Maması, biberonu, emziği, bezi, vitaminleri, yedek kıyafetleri vs.. Ağır bir çanta ve bebek arabasıyla düşersiniz yollara. Eksizsiz çıkmışımdır inşallah, bişey unuttum mu acaba, soruları arasında çıkarsınız evden.

Ç.Ö
Arkadaşlarınızla bir arada olmak eğlencelidir. Tasasızdır, düşünmeden, gerilmeden, rahat, tatlı zamanlardır.

Ç.S
Arkadaşlarınızla bir arada olmak biraz gerginlik verir artık. Hele evde başka bir çocuk varsa... Bebekse evdeki, ortaktır konular; oooo, sabaha kadar sohbet edersiniz minikleri uyuttuktan sonra. Yok yaş farkı varsa, çocuk gürültü ediyorsa, bebeği habire kucaklamak istiyorsa, çocuk gripse, bebeğin civarında dolanıp hapşırıyorsa falan.. Geçirdiğiniz saatlere neşeli saatler diyemezsiniz. Gerilirsiniz, bebek uyumamakta direniyorsa ve ağlıyorsa zaten, hadi gidelim evimize de rahat rahat uyusun der, kalkar dönersiniz kös kös...
Ha çocuklar aynı yaştaysalar bu defa da kavga etme olasılıkları yüksektir. O da başka beter bir durumdur. Bazen çocuklar kavga eder iki dakika sonra barışırlar, anneler tatsızlaşır bu defa.
Oysa çocuklar unuttu gitti yahu!
Büyük olmakla çocuk olmak arasındaki fark bu:-)

Ç.Ö
Eşinizi kapıda karşılarsınız, öpersiniz, sarılırsınız. Sohbet edersiniz saatlerce. O işe giderken arkasından bakar, el sallar hatta pijamalarına ve yastığa bıraktığı kokuyla içinizi ısıtırsınız o gittikten sonra bile. O kadar âşıksınız ve bunu hissedecek bol zamana sahipsiniz yani. :-)

Ç.S
Artık eşinizi kapıda karşılamak hayaldir. O geldiğinde ya bebeğinizi emziriyor, ya altını değişiyor olursunuz. Uzaktan bir hoş geldin diyecek haliniz ve içiniz varsa dersiniz, demezseniz zaten o gelir yanağınıza bir öpücük kondurur. Ama hepsi o :-)
Sarılmalar, uzun uzun öpüşmeler uzay boşluğundan el sallıyor olur size.

Ç.Ö
Geceleriniz renklidir, özgürdür, heyecanlıdır, rengi kırmızıdır...

Ç.S
Geceler kesintilidir, tedirgindir, uykusuzdur ve bebeğe odaklıdır. Dar zamanlardır.
Rengi bebek rengidir:-)


Yazdığım şekilde yaşanmamış olabilir Ç.Ö-Ç.S dönemi. Kişilere ve ilişkilere özel farklılıklar elbette vardır.
İki çocuklu ve aşkları dorukta olanlar var.
İki çocuklu ve eşleri neden odunluğun doruğunda dolaşıyor, diye merak edenler de:-)
Çocuktan önceki düşünceli, nazik, aşklı adam yoktur artık.
Çocuktan önceki sevgilisi, sonra karısı haline geliyorsa, artık tek kişi yerine iki kişi sevilip merak ediliyorsa, sevgi ve ilgi ikiye bölünüyorsa…
Değişim kaçınılmaz belki.
Ha bir de, bazı kadınlar sevgililiğin yanında çocuk da olurlar evliliğin ilk yıllarında. Ama kendi çocukları olunca rol kaptırırlar. Anne olmak zorundadırlar, çocukluğu çocuk yapacaktır artık.
Çocuk gibi davranan, hisseden, hatta bazen öyle konuşan kadınları sever bazı erkekler, güçlü ve hami görürler kendilerini yanlarında. Otorite onlara bırakılmıştır, aktif rol ondadır. Kadının pasif oluşu hoştur onlara falan..
Ama sonra, çocukla birlikte kadın idareyi ele alır, çocukluktan uzaklaşır, mantıklı, kontrol delisi, romansdan uzak, çocukla ilgili her türlü kararda son sözü söyleyen, baskın, otoriter birine dönüşerek adamı pasifize eder.
Alın size çocuktan sonra kocaların değişim sebeplerinden biri daha:-)

Bu konu uzundur, derindir. Açıldıkça açılır insan.
Kapanmaya doğru adım atmak için son söz şunları diyeyim:
Bahsettiğim şekilde yaşanmayan, rahat, evliliğin başında neyse, çok az bir iki değişimle aynı tatla devam eden evlilikler var.
Çocuk rengi, kırmızıyla birleşip görülmemiş güzellikte bir renge boyayabilir ilişkiyi.
Çocuğun yetiştirilmesi konusunda anne-baba ortak görüşteyse...
İlişki sağlam temellere kurulmuşsa...
Taraflar anne baba olarak kadınlığı-erkekliği unutmaya yüz tutma yolunda değillerse....
Çocuk sahibi olmanın tekliğini ve şahaneliğini yaşayacak ruhsal sağlığa sahiplerse...
10 çocuk da yapsalar, evlilikleri Ç.Ö-Ç.S diye keskin hatlarla ikiye bölünmez.

Evli, çocuklu ve hala kadın-erkek anne babalara selam, çocuklarına öpücükler diyerek konuyu kapatıyorum :-)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...