Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

09 Temmuz 2019

Boşluk

Beni sevmediğini, önemsemediğini düşünüyordum hep.
Senin için özel olmadığımı.
Oysa çocukken dünyanın en mutlu annesiydim ben. O kadar özel hissettiriyordun ki. Hediyelerle, sürprizlerle, sevgili sözlerinle.
Ama ne zaman lise ikinci sınıfa geçtin, değişmeye başladın. Daha uzak, daha kendiyle meşgul, daha az sevgili ve ilgili..
Son zamanlarda kendine kurduğun tek kişilik dünyada mutlu yaşamaktı dışarıdan görünen.
Beni hiç sevmediğini düşündüğümü söyledim sana bir gün.
Nasıl böyle düşünebilirsin, dedin.
Seni elbette ki seviyorum, senin mutfakta yemek yapıyor olduğunu bilmek bile mutlu ediyor. Ayrıca sohbet ettiğimiz bir şeyler paylaştığımız zamanlar da var.
Seni seviyorum, demiştin.
Telefonunu taşımak istemediğini söylediğin zaman da üstüme alınmıştım, yine "ben ben" demiştim. Beni nasıl endişelendirebilirsin, hiç mi düşünmüyorsun,
Oysa sen sadece telefona esir olmak istemiyordun. Bunun benimle ilgisi yoktu. Ayrıca telefonunu almayarak benimle iletişimini tamamen kesmek değildi amacın. Bilgilendirecektin gerektiğinde.
Zor olmuştu bunları alıp içimde işlemek, sindirmek ama artık egomu bir kenara bırakıp seni olduğun gibi kabul etmem gerektiğini anlamıştım zaman içinde.
Bunu sen anlatmıştın yavaş yavaş..
Her sözünle, her davranışınla bizim olmanı istediğimiz çocuk değil, kendi olmak istediği adam olduğunu kabul ettirdin bize.
Kabul etmek rahatlamak aslında.
İki taraf için de.
Koşulsuz, kayıtsız şartsız sevmek, mutluysa mutlu olmak ve her şeyiyle kabul etmek.
Tabii ki anne baba olarak güvenliğini düşünmek baki, yanlış yapmasını engellemeye çalışmak da.
Ama ne yaparsanız yapın eğer olacak olacaksa hiçbir şey ve hiç kimse engel olamıyor biliyor musunuz?
Benim kadar endişeli, her şeyini en küçük detayına kadar düşünen, sırf o üzülmesin ya da kötü bir şey olmasın diye kılı kırk yaran, hep bir şey olacakmış gibi korkup önlemler almaya çalışan; sonsuza kadar benimmiş gibi sahiplenen, sevgimin ve özenimin onu bazen sıkmasına sebep olan ben, onun gitmesine engel olabildim mi?
Kader varsa, Allah'a inanıyorsan zamanında olacak oluyor. Kimse duramıyor önünde.
Ne kadar güçsüz olduğumu, hatta bir hiç olduğumu gördüm Allah'ın gücü ve kararı karşısında.

Cemalnur Sargut'u dinliyorum bazen. İyi geliyor.
Bir keresinde demişti ki, neyle fazla meşgulseniz, neyi sahiplenirseniz, neyin üstünde çok durup merkeziniz yapmışsanız Allah sizi onunla sınar.
Evlat, eş, para, güzellik, mal, mülk.
Öyle tokatlar yiyorum ki onu dinledikçe...

Bir de ne söylediğinize dikkat etmeniz lazım, derler hani. Neyi nasıl ve ne sıklıkla söylediğinize.
Mesela ben yürüyüş yapmıyordum ve bundan hep yakınıyordum şımarıkça. Hem orman hem de deniz kenarı parkurum olmasına rağmen bir türlü yürüyemiyorum, diyordum.
Barış gittiğinden beri kilometrelerce yürüyorum..
Yol nereye giderse oraya..
Yollara gözyaşımı iz bırakarak.

Annemin hastalığı süresince ve sonrasında çok yazı yazmıştım. Acım, kederim, özlemim, gözyaşım blogdaki yazıların içinde sıkış tıkış.
Sonrasında ara ara yazmıştım ama uzun zamandır yazamıyordum ve hayıflanıyordum.
Yazmayı çok seviyorum, ama yazamıyorum bir türlü, ilham gitti diye mızıldanıp duruyordum.
İlhamın kendisi yaptı beni Allah.
İçimde her gün Barış başlığıyla kendini yazdıracak yazılarla uyanıyorum.
Kelimeler uçuşup duruyor. Hepsi birikip cümle olunca buraya gelip usulca bırakıveriyorum hepsini.
Yeni kelimelerle dolup taşıncaya kadar.

Mesela, annemden başka kimsenin beni onun kadar sevmediğini düşünüyordum.
İçimde bunu duyuyordum hep; Kimse beni sevmiyor.
Tanıdığım kimse sevmiyor, diye düşünüyordum.
Oysa sevdiklerini biliyordum ama neden bilmem hep bu his dönüp duruyordu içimde.
Şimdi tanıdığım tanımadığım öyle çok kimse sevgisini öyle zarif söylüyor ki, öyle sessiz sarılışlarla uzaktan uzağa hissediyorum ki sevilmeyi...
Demek ki, içinden sıklıkla ne dediğine dikkat etmelisin…

Dış görünüşüme saçlarıma vs. her kadın gibi önem veriyordum. İyi görünmüyorsam, makyajsızsam ya da saçlarımda beyazlar varsa pek kimseye görünmek istemiyordum
Şimdi üstümdekiler temiz ve siyah olsun yetiyor. Hatta bütün yaz aynı kıyafeti yıkayıp yıkayıp giyebilirim bile.
Dışım normal gibi görünür bazen.
Ama içim başımdaki beyaz saçlarım kadar yaşlı, yaslı.
Eski fotoğraflarımda gördüğüm mutlu, gözleriyle gülen, saçına, ojesine, makyajına dikkat eden, takılar takan kadını tanımıyorum neredeyse..
Öyle yabancılıyorum.
Ve bu yabancı kadının gözlerindeki donmuş hüznü görmemek için fotoğraf çekilmek istemiyorum.

Annemi ziyarete gittiğimde hiç ağlamazdım ben. Annem gitmeden önce yasını tuttum.
Hastalığı öyle üzücüydü, öyle çaresiz kalmış öyle paramparça olmuştum ki, öfkeyi, inkârı, depresyonu, yasa dair her şeyi o son üç ayda yaşadım.
Ne zamanki son kez aldı nefesini, ne zamanki gittim yanaklarından öptüm helalleştim, anneme yasım bitti.
Annem onca acıdan kurtuldu hafifledi diye ben de onunla hafifledim ama gittiğini kabul ettim demek değil bu.
Anneme ne rahmetli derim ne anlatırken ağlarım, sanki varmış gibi.

Bir gün gittim. Hiçbir ziyaretinde ağlamayan ben, ilk defa taşına sarıldım ve ağladım. İşte demiştim ya, beni kimse onun gibi sevmiyor diye, ağladım ağladım.

O günden tam bir hafta sonra oğlumu getirip annemin koynuna koyacağım için ağlamışım.
Bilmiyordum.

Plan da yapmıyorum artık.
Olup olmayacağını bilmediğim planlar yapmıyorum.
Niyet ediyorum, Allah izin verirse diyorum.
Sabah olunca, olacaksa oluyor.
O kadar teslimim artık.
Sahiplenmiyorum, kendimi bile.
Ne olacaksa oluyor zaten.
Bedeninde açılmış kocaman bir boşlukla yaşamaya devam ediyorum.
Yaptığım bu.

Fotoğraftaki heykeli evladını kaybeden bir sanatçı yapmış.
Adı "Boşluk"
Ve evet, evladı giden her annenin içinde duyduğu budur.

İçi boşaltılmış, başı önünde, öylece donmuş.

9 Temmuz 2019
22.50
Odandan, Masandan



06 Temmuz 2019

Kamp Çantasından İnsan











Barış kamp yapmayı çok seviyordu.
Çadırı, kamp malzemeleri, uyku tulumu, çantası her şeyi tastamamdı.
Nasıl hevesle hazırlanırdı giderken...
Yazlığı aldıktan sonra kamp yapmak istemedi pek.
Bu yıl yazlığa gittiğinde bavul hazırlamıştı. Kamp çantasını evde bıraktı.
Birkaç ay önce bazanın altında gördüm çantayı.
Öyle, sahipsiz, üzgün, tek başına duruyordu.
Ortada olmayan eşyalarını her gördüğümde aynı şey oluyor:
Biri sanki beni olduğum yere çakıyor, dakikalarca kalıyorum öyle.
Baktığım şey net, geri kalan her şey flu.
Barış’ımın olmayışını kulağıma bağırıyor ona ait onsuzlar.
Baktım, baktım, baktım...
Baktım...
Sonra, onu kuzenine vermeliyim, diye geçti içimden.
O'ndan sonra, O'na ait her şeyde, her kararda ilk hissim, önce Barış’a sorayım, oluyor. Sonra kalbim çırpınarak gerçeğe ayıyor ve acaba ne düşünür, diyorum endişeyle.
Sonra onunla aynı hisle kullanılacak eminim, diyorum ki ancak öyle gidebildi o çanta bu evden.
Ayrılmak zor oldu. Sarıldım, sarıldım. Ona sarılıyor gibi
Sarılıp ağladım, ona sarılıp ağlar gibi. Ona sarılınca hep gülerdim, hep mutlu olurdum oysa.
Sarılarak biraz özlemimi giderdim sanki.
Çantayı da insan yerine koyabiliyormuşum meğer.
Oğlum yerine.
Dicle, Barış’ımın kamp çantasıyla kampa gitti.
Şu sözlerle:
“Sırtımdaki çanta, Barış’ ın kamp çantasıydı. Canım teyzem bana verdi ‘Barış da sen kullan isterdi’ diyerek. Bugün çıkıyorum yola ve tüm yaz vardığım her tepeye, indiğim her koya, yürüdüğüm her yola biricik Barış'ımı da götüreceğim benimle birlikte. Sırtını sırtıma dayamış gibi...
Bu yollarda karanlığımı kucaklayıp, aydınlığıma yer açmam dileğiyle..."
İki kuzen, iki doğa aşığı, ağaca sarılan, toprağı hisseden, yaratılmış her canlıya merhametle, sevgiyle bakan iki güzel.
İkinize de iyi tatiller.
Sarıl arada o çantaya benden…
3 Haziran 2019
00.16
Odandan
Masandan

Kelebekler Sarılacak Birgün..



Zamansızlaşıyor insan.
Mesela sekiz ay geçmiş.
Benden habersiz sanki.
Bir şey olmuş sekiz ay önce ama benim haberim yok gibi.
Gerçek var.
Ama benden saklanıyor, giz gibi.
Özenle saklanıyor hem de.
Kimse söylemeye cesaret edemiyor.
Öyle büyük, öyle korkunç.
Öğrenirsem nefesim kesilecek, boğulacak, delirecek ya da ölecekmişim gibi.
Öğrenmeye cesaretim de yok zaten.
O gerçekle nasıl yaşanabileceğini bilmediğimden.
Aslında bir şeyler biliyorum ama konduramıyorum.
Yok canım, olur mu öyle şey, yanlış duymuşsunuzdur, diyesim geliyor.
Ama bu söylentiyle birlikte de yaşanıyor.
Doğrulanana kadar öyle böyle yaşanıyor.
Yaşamak uyuşturuyor beynini.
Beyin uyuşuk.
Kalp hiç olmadığı kadar ayık, uyanık.
Gidenin her halini görüyor, film izler gibi. Gözü açık olduğu her an.
Kalp gözü.
Öyle derin, öyle detaycı.
Öyle zavallı..
Bir yandan o gerçeği, gitti gerçeğini, "Artık göremeyeceksin" i duymak istiyorum ama bir yandan deli gibi korkuyorum.
Kuş olsan, "Kanadının biri koptu, artık uçamayacaksın" deseler sana?
Öyle bir şey.
Uçamıyorsun, yürüyorsun.
Aslından çıkıp bilmediğin, tanımadığın başka bir hale, şeye dönüşüyorsun.
"Şey" oluyorsun.
Bir şey.
Hayat akıyor önünden, İzliyorsun. İçindesin ama için dışında o içliğin.
Dışarıdan bakıyorsun.
İçine bakmamak için hep dışarı bakıyorsun.
İçin fena.
İçin buruk.
İçin yıkıntı.
İçin bomboş, terk edilmiş.
İçin dışına kadar yaş dolu.
Kendinden kaçıp başkalarının hikayelerine sığınıyorsun.
Kitapta, filmde, doğada, birinde.
Ama hepsinin içinde o var yine de.
Bir yerinde ille var.
Her gün adın geçiyor, ben demesem sen diyorsun. Her defasında alıyorum selamını.
"Barış" gördüğüm, duyduğum her defa;
-Merhaba oğlum.
Bir kelebek gelip konuyor önüne.
Oturup dakikalarca göz göze duruyorsun kelebekle, o sayarak.
Konuşuyorsun.
Nasılsın, diyorsun. Özledim, diyorsun. Canım, sen iyi misin orada, diyorsun.
O öylece duruyor.
Ama bak gelip beni buldu, diye iyi bir şeyler oluyor içinde.
Kırıntı bir iyilik.
Kuşlar konuyor balkona.
Çiçeklerini, yapraklarını yiyor.
Belki O'dur, acıkmıştır, diye ses etmiyorsun.
Karnını doyuran kuşa bakıyorsun uzun uzun, o sayarak..
Öyle ya, doğada hiçbir yaratılan yok olmazmış.
Var olanı o varsayarak yaşamaya çalışıyorsun.
Ama öyle az ki.
Kelebek küçücük.
Boyu boyuma uygun olsa sarılsam mesela..
Ruhumuz denk, tamam.
Ama az işte. Çok az.
Yetişmiyor içimde bekleyen taşmış, özlemiş sevmeye..
Kuş desen, o da az.
Ormandayım. Siyah beyaz bir kuş tüyü gördüm, aldım yerden. Kitabımın arasına koydum.
Ondan izdir, sestir, selamdır belki diye.
İçine akanları böyle dışarı akarak yazıyorsun sonra.
İçeriden boğulmak var sonunda.
Orman, rüzgar, yeşillik, güzellik.
Ama göz görmüyor, görüyor da içine yerleştirip baş köşeye koyacağın bir güzellik değil gördüğün.
O başkalarına ait güzellik.
Onların içlerinin baş köşelerinde.
Bak, herkes gülüyor, huzurlu, neşeli, tasasız, mutlu.
Herkes mutlu.
Dünyadaki herkes mutlu üstelik.
Bir, sen değilsin.
Ama bilirim öyle değil.
Kim bilir, şu anda benimle birlikte kimler nelere döküyor gözyaşlarını ama böyleyken böyle hissediliyor işte.
Herkes mutlu, bir ben değil.
İlk zamanlar, herkes niye böyle mutlu, diyorsun hatta.
Bir daha asla öyle olmayacağına diyorsun bunu.
Başımda taç gibi taşıyorum saçlarımın beyaz tellerini.
Her birine sana sevgim boyalı. Özlemim.
Siyahım baştan aşağı.
Giydiğim her şey siyah.
Siyah yas rengi.
Ama ben hep ait hissederdim o renge.
Zaten siyah giyerdim.
Bildiğim bir şey varmış demek, bilmeden...
Telefonuma mesaj geldiğinde bakamıyorum.
Senin gülen fotoğrafın görünüyor mesaj sayfasında. Beni aradığında telefonumda görünen gülen fotoğrafın.
Bakmaya korkuyorum bazen.
Bazen bu kadar korkak oluyorum.
Ne senden konuşabiliyorum, ne düşünebiliyorum ama kaçtıkça kovalıyorum kendimi.
Günlerdir yaşamla uyuştuktan sonra, şimdi yakalandım.
Kendiliğinden uyuyan ya da kendi uyuttuğum acı bir zaman sonra uyanıyor böyle.
O zaman bu zaman.
Kaçtığım fotoğraflarına baktım.
Kulaklarımı kapatıyorum sıkıca.
Biri arar da, o artık yok biliyor musun, derse diye.
Demeyin.
Demeyeyim.
Bırakalım olduğu gibi kalsın.
Kelebekler konuşup sarılmayı öğreninceye kadar.
Bekleyelim bakalım..
26 Haziran 2019
14 .46

Babalar Günü

Babam Barış'ı göremedi. Onun gidişinden üç yil sonra doğdu Barış. Hep görseydi cok severdi diyordum. Barış da babami severdi. Simdi koyun koyunalar.
Hiç görmediği torunuyla.
Ben babalar gününde babamı ziyaret ettim.
Baba oğlunu ziyaret etti.
Konuştum, kutladım.
Ses yok.
Oğul babayı kutlasın diye kulak kesildim.
Yine ses yok.
Gidince nasıl sessizleşiyorlar, yoklaşıyorlar böyle.
Beden yok sarılmaya.
Ses yok duymaya.
Koku yok koklamaya.
Mahrumiyet bölgesi bütün mezarlıklar.
Hiçbir özel günün kutlanamadığı.
Bütün duyu organlarımızı körlemek zorunda kaldığımız...
Kalp açık tek.
Kalpten kalbe gidiyor ne gidiyorsa.
Giden kalbini bırakıyor, kendi kalbimizin içine.
Kat kat kalp var bende.
Yokum ama çokluğum.
Kalabalığım.
Ama kalabalık içindeki en derin yalnızlıktayım.
Kalp atıyor ya iç içe..
Yetiriyorum kendime öyle böyle..
Babam..
Düşündüğümde kalbime en ufak bir gölge bile düşürmeyenim.
Tertemiz, güzel kalpli, sevgili..
İyi ki..
Oğlumu emanet ettim sana ve anneme..
Önce Allah'a, sonra size.
Iyi bakın birbirinize.
16 Haziran 2019
14.00

Mesaj



Bugün okunmuş on kitap içinden bir kitap seçtim. Diğer dokuzundan birini değil, bu kitabı seçtim. İki tane oğlan çocuğu vardı kapakta. Ondan seçtim belki; küçük oğlan çocukları hep savunmasız, saf, sevilesi gelirdi bana.
Hala da öyle.
Daha çok öyle.
Kitabı aldım, bir iki saat sonra okumaya başladım. Birkaç sayfa sonra kitabın arasında bir notla karşılaştım.
Kime yazıldığı belli değil, isim yok.
Kimin yazdığı belli değil, ismi yok.
Belki bir arkadaşa ya da sevgiliye, belki kardeşe, belki anneye ya da çocuğa yazılmış. Bilmiyorum.
Anlamak için birkaç kere okudum. Öylece baktım sonra nota.
Sonra bu tesadüf olamaz, Barış'ımdan bana merhabadır, diye sahiplendim, üstüme alındım.
Allah'ım bana oğlumdan mesajlar gönderiyor diye şükrettim.
Kalbimdekini aldım bir daha kalbime koydum.
Çoğaltarak.
Meleğimi..
"Kendini mutsuz, çaresiz ve yalnız hissettiğinde hep yanında, en önde olarak beni göreceğine söz veriyorum.
Tabii mutluluklarında da.
Hayatının geri kalanında kalbinde olmak dileğiyle.
Meleğin."
9 Haziran 2019
20 34
Odandan
Masandan



Karşı Mahalle

Ortaköy'e akın akın geliyor insanlar. Hava güzel. Tatil.
Çıktım dışarı, biraz değişiklik olsun diye.
Feriye'ye gittim, biraz kitap okudum. Ne kadar dakika okuduysam o kadar düşünemedim seni. Ne zaman bıraktım okumayı, aldım seni de yanıma çıktım oradan.
Kalabalıktı, çok kalabalık. Sakin bir yerler aradım.. Mahallede dolaştım biraz.
Köhne bir ev gördüm. İçine girip bin yıl kaldıktan sonra artık senin olmadığını kabullenip çıkabilir miyim oradan acaba, diye düşündüm.
Yürüdüm, yürüdüm. İnsan görmeyeceğim, sakin bir yerler istedim. Karşı mahalle geldi aklıma.
Sen demiştin ya, çok güzel evler var, arada gidip keşfetmek lazım yeni yerleri, diye. Hatta kuzenlerinle birlikte bize de gezdirmiştin oraları. Dost'u tanıdığın yere götürmüştün. Bak buradaydı atölyesi, demiştin. Dost senin için bir fidan dikti yaşadığı yerde. O iyi biri. Kalbi iyi. Senin şimdiye kadar heybene koyduğun bütün kalbi iyiler gibi.
Senin gibi.
(O gün çektiğimiz fotoğraflara baktım. Yeşil şalvar pantolonun var üstünde. Saçların biraz uzun. Sakalların var. Gözlerin, saçların, sakalların simsiyah. Nasıl yakışıklısın nasıl!
Kara oğlum benim.)
Gittim bizi götürdüğün mahalleye. Senin ayak hızınla. Birlikte dışarı çıktığımızda beni durduruyordun her defa. Biraz yavaş yürü, çok hızı gidiyorsun, acelen ne annem, diyordun.
Evet hiçbir yere yetişmeyeceğim zaman bile hızlı yürüyorum. Aslında Barış'a göre hızlı yürüyorum. Kendi hızınıza bir bakın, hızlısınız siz de.
Barış yavaş yavaş, aheste aheste, her defasında baktığı yerleri yeni görüyor, keşfetmesi için yavaş gitmesi gerekirmiş gibi yürüyordu.
Tıpkı onun gibi yürüdüm karşı mahallede. Hiç acele etmeden. Sağıma soluma bakarak, evleri, önlerindeki çiçekleri, yere miskince uzanmış kedileri, köpekleri durup durup izleyerek. İyi bir şey yavaş yürümek, onu dedim kendime.
Dost'un atölyesinin önünde durdum. Onun seninle ilk tanışmanızı anlattığı gibi seni hayal ettim. Sen oldum orada. Çok zor böyle anlar. Anlatılamayacak gibi.
Keşke biraz daha büyük bir mahalle olsaydı. Çabuk bitti, birkaç kere dolaştım aynı yerleri ben de.
Çok huzurlu bir yer orası.
Sessiz sakin.
Hem herkes var, hem kimse yok gibi.
Barış gibi.
Eve geldim. En son arkadaşlarınla gittiğin tatilde çektiğiniz videoyu izledim. Arabanız bozulmuş. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Bir şeyler anlatıyorsun gülerek.
Fotoğraflarına da baktım.
İyice ikna oldum.
Sen gitmiş olamazsın.
Odandan, masandan.
6 Haziran 2019
19 00

05 Haziran 2019

Bayram

Camlarını sildim.
Hem odanın, hem gözlüklerinin.
Belki gelir gözlüklerini takarsın diye.
Haziran'da gelirim demiştin.
Temiz odana gelir mutlu olursun diye.

Odanı en son birlikte temizlemiştik. Camlarını sen silmiştin. Dün ben sildim, Perdelerini yıkadım. Odanı tertemiz yaptım.
Ama gelmedin.
Bugün bayram. Sabah kahvaltı edecektik birlikte. Sonra bayramlaşacaktık, elimi öpecektin, sarılacaktık, harçlığını verecektim..
Sabah kahvaltı ettik, ablan elimi öptü, sarıldık, harçlığını verdim.
Ama sen?
Yok.

Geçen yıl bayramda ben yazlıktaydım, sen buradaydın.
Telefonda bayramlaşmıştık.
Bu bayramda seninle bayramlaşamadık.
Aslında telefonla arayan kimseyle bayramlaşamadık.
Herkes "Allah rahmet etsin" dedi.
Öyle. Doğulularda öyle. Gidenden sonraki ilk bayram "Kara Bayram"
Aranırsın, sorulursun ama "İyi bayramlar" denmez.
"Allah rahmet etsin" denir. "Sabır versin" denir.
Her duyduğumda nasıl zoruma gitti. Dilenen giden için, kalbi bir dilek, tamam ama niye bana bayram günü böyle deniyor?
Kim gitti?
Ben de mi kara bayrama girdim şimdi kara kara?

Eve ziyarete de geldiler. Ama bayramlaşmaya değil, yine "Allah rahmet etsin"e.
Bayram neşelidir. Bayram renklidir, Bayramın ağzı tatlıdır, şekeri, çikolatası, baklavası vardır.
Bayram seni ziyaret oldu. Ağzı tatsız.
Yeni evinde.
Artık adını ve doğum tarihini deden ve anneannenle birlikte göreceğimiz yeni evinde. Görenlerin ruhuna Fatiha okuyacakları yerde. Seni özlediğimde ben de gitsem de sarılsam dediğim ama bir elim ablanda bir elim sende kaldığından, gelip sana sarılamadığım yerde.
Komşun da erken gitmiş, otuz dört yaşında.
Senin başucunda duruyordum.
Komşunun annesi geldi.
Evinin kapısındaki kalpleri gördü. Üç kalp, Torun Barış, Anneanne, Dede yazıyor.
Bana sordu, kim var burada, torun kim, diye.
Bir şey diyemedim ilk. "Oğlum" diyemedim. Oğlum demek böyle zamanlarda hep boğazıma düğümleniyor, gözümden akıyor.
Tekrar sordu teyze.
Dedim bu defa.
Teyze ağlayarak dedi ki:
"Sen niye ölmedin?
Ben niye ölmedim."
Dedim, bilmiyorum...

O da diyor, bir çocuk annesinden önce ölür mü?
Demek anneler hep böyle diyor.
Ama olacak oluyor.
Hiçbir güç yok olacağı oldurmamaya.

Kuran'ın bir çok yerinde "Dirileri öldürürüz, ölüleri diriltiriz" diyor.
Her bu sözleri okuduğumda bir ümit belki seni diriltir Allah, diye böyle küçük, çok küçük ama minicik bir ümit tutuyorum içimde.
Biliyorum ama burada olmayacak bu.
Zamanı gelince orada olacak.
Rüyamda demiştin bir kere; "Orada nasıl bir dünya var, işte burada da başka bir dünya var."
Allah'a hep dua ediyorum, bana onun iyi olduğunun haberini ver, rüyama gelsin desin.
"İyiyim merak etme sakın."
Oradaki dünyanda mutlu olduğunu bileyim.
Ablan bundan emin. Öyle diyor.
"Barış orada takılıyordur şimdi. Düşünsene, Einstein'ı gördü, bir sürü bilim adamını daha. Onlarla sohbet ediyordur ne güzel. Anneannemle, dedemle, dayımla beraber. Yalnız da değil. "
Gözlerinin içi gülüyordu bunları derken.
Canım kızım...
Benim gözlerime de o ışığı koyma çabasını bir görsen Barış...
Dün ondan izin aldım, bugün ağlamak var, üzülme tamam mı, dedim.
Tamam, dedi.
Beni konuşturmak, dalan gözlerimi daldığım yerden çıkarmak, dökülmüş yüzümü toplamaya çalışmak için çok çabalıyor.
Çabasına karşılık vermeye çabalıyorum ben de.
Ama bazen olmuyor, olamıyor.
Oldurabildiğim zamanlarda da kendime yabancılaşıp içime doluyorum. Kim bu, diye. Niye böyle normal normal konuşuyor, hiçbir şey olmamış gibi?

Beni bıraksan o dökülmüş suratımla bir odada, ama yazlıktaki odada salıncakta oturup sadece seni düşünürüm. Yemeden, içmeden, konuşmadan, uyumadan.
Bülent Ortaçgil görse "Yüzünü dökme küçük kız, bırak üzülmeyi, der. Yalnız sen misin bir düşün, der sonra teselli diye. Bu şarkıyı ne severdim, gün gelip kendime dedirteceğimi bilmeden.
Tamam, bir tek ben değilim ama işte diğer teklerime de aynısı oluyor biliyorum.
Anneler böyle, annem de böyleydi.
Gidenden sonra kaldıysan böyle. Gidenden sonra bir sen kalmadıysan, başka kalanlarında varsa, o yüz bazen de gülmek zorunda. Yemek de yenecek, uyunacak da, konuşulacak da.
Ama yüz güldüğünde içindekinin ne olduğunu bilmek mümkün değil.
Öyle maskeleniyor o yüz. Dışarıdan normal, güleç bazen, içeriden yaralı.
İyileşen bir yara mı bu? Bilmiyorum.
Öyle bir ilaç var mı deva olacak? Bilmiyorum.

Ve bu benim seninle ölümü bir türlü bir araya getirememiş halim. Dişliler yerine oturmuyor.
Seni düşünüyorum, konuşturuyorum zihnimde, sesini kulağıma getiriyorum, yürütüyorum, güldürüyorum, yemek yiyorsun, uyuyorsun. Aslında yaşıyorsun bir şekilde hala.
E, kalbimde zaten ben gidinceye kadar varsın ki sen zaten karnımdan çıkıp kalbime girmiştin, oradan çıkış yok. Hal böyleyken, hem aklımda hem kalbimde yaşamını sürdürürken ölümü seninle aynı cümlede kullanmak nasıl mümkün olacak ki?
Olmuyor.
Hatırlamaya çalışıyorum, "Ölüm neydi?" diye.
Zorluyorum kendimi.
Yok.
Olduğum yerde sayıyorum.
Öyle anlamlandırılmaz, öyle boşlukta asılı bir hal bu. Dünyanın içini boşaltıp gitmiş gibisin. Kendi dünyanın, benim dünyamın.

Odandaki her şey sessiz, sepsessiz.
"Sepsessiz Kalabalık" diye bir yazı yazmıştım bloga. Babamdan bahsetmiştim. Sonunda şunu demişim:
"Öyle boşalıyor ki her şeyin içi onlara gidince… Öylece durup duruyorum başuçlarında…
Sessiz kalabalık, sepsessiz kalabalık."
Sen gittin biraz daha kalabalıklaştı orası ama hala sessiz.
Hala her şeyin içi boş.
Hala öylece durup duruyorum başucunuzda.

Bu anlamlandıramama halime şükrediyorum bazen. Anlamak gerçeğin altında ezilmek gibi. Ama öyle böyle ezilmek değil.
Hani çizgi filmlerde birinin tepesine demirden kocaman bir ağırlık düşer, o biri dümdüz olur ya.
Öyle bir sonraki karede pıt diye normale dönecek gibi de değil durum.
Dümdüz olmak, yerle yeksan.
Bundan korkuyorum çok fazla. O yüzden anlamama halinde kalayım, razıyım.
Hoş bu hali bile seni ve ablanı onca sevmeme, ikinize sahip olduğum için şükretmeme rağmen bazen keşke doğmamış olsaydım, bu yaşadığımı yaşamasaydım dedirtiyor ama doğdum ve yaşıyorum sensizliği.
Senden sonraki sensizliği.

Oradaki dünyanda bayramlaşma var mı?
Varsa bayramlaşmışsınızdır, kutlu olsun hepinize.
Sana sarılıyorum, dayına da. Anneannenin ve dedenin ellerinden öperim.
Söylersin.
Sana harçlık veremem. İlk bayramda sana harçlık veremememin dokunuşunu sana diyemem, derim de anlatamam ne dediğimi.

Bu bayram bir bu, bir de bayramlaşmak yerine "Allah rahmet etsin" i duymak çok dokundu.
Ama Allah rahmet etsin oğlum sana...
Seni sarsın sarmalasın, merhametle, şefkatle.
Gidişini kabullenmek değil sana rahmet okumak.
Yapacak başka hiçbir şeyim olmamak.
Sarılırım, öperim yavrum.
Bitimsiz hasretimle.

5 Haziran 2019
07.30

Özet


Az önce televizyonda bir şehit babasının söylediklerini duydum.
Şimdiye kadar yazdığım her sözün ve hissettiğim her şeyin özeti;
"Ben onun öldüğüne hiç inanamıyorum zaten.
Bence o ölmedi.
Ben öldüm."

Barış'ın Odası

İlk dışarı çıkmaya başladığın zamanlarda sen eve gelinceye kadar uyuyamazdım. Ama zamanla endişeli anneliğim, beni habersiz bırakmaman ve verdiğin güvenle durulmuştu. Sen gelmeden uyumaya başlamıştım ama uykularım hiçbir zaman derin olmadı.
Derin uykuya ancak senin geldiğini duyuran anahtarının sesiyle geçebiliyordum.
Hoş geldin canım, nasılsın, deyip seni gördükten sonra.
Her defasında baban sabaha karşı uyanıp bana sorardı, Barış geldi mi, diye.
Raporu benden alırdı.
Geldi ya da arkadaşında kalacak ya da birazdan gelecek, derdim senin dediğine göre.
Geçen gün yağmur yağdı.
Odanın camı açıktı.
Sabaha karşı baban yine soru sordu
Barış’ın odasının camı kapalı mı?
Kapalı.
Cevap tek.
Boş, anlamsız.
Bir de tabii, o oda hala Barış’ın odası.
Hep Barış’ın odası.
İlk günlerde 'küçük oda' diye anılır oldu, ben üzülmeyeyim diye ama kendim dedim her defasında “Barış’ın odası” diye.
Barış’ın odası.
İçinde Barış yok.
Ama camı kapalı.
Yağmur yağabilir.
30 Mayıs 2019
23.00

İyi ki / Keşke

İyi ki'lerimden biri, gözlerinde gördüğüm aklımda:
Geçen yıl yazlıktan dönerken seni aramıştım.
Bavulları çıkarmamıza yardım eder misin, yarım saate geliyoruz, demiştim.
Arkadaşımla buluşmaya gideceğim, bekleyemeyebilirim, dedin.
Ben biraz söylendim sana, kırık kapattık telefonu.

Biz eve geldik, sen akşam geç geldin, ben uyumuştum.
Sabah karşılaştık.
Sen bana gülerek sarılmak için geldin ben de sana kucak açtım.
Hoş geldin, dedin.
Ben de gülerek, hoş bulduk canım, dedim, öptüm seni.
Gözlerinde sana kırgın olmamamın mutluluğunu gördüm biliyor musun?
Uzatmamıştık ikimiz de. İyi ki!

Koridordan her geçtiğimde o an geliyor aklıma ve kucağımı açıp sarılmayı istiyorum hep.
Özlüyorum çok.
Çok.
Kırgınlık olur, küskünlük olur, öfke olur, anne çocuk arasında her türlü inen çıkan duygu olur ki normaldir.
Uzatmamak, affedebilmek iyi.
Birbirimizi çok kırdık, o beni bayağı bir ağlattı ama her defasında onu affetmeye hazırdım.
O da beni.
Affedemediklerimi, affedilmediklerimi düşünüp ortada öylece kalakalmak da vardı.
Elbet de var. 

İşte “keşke” zehri o an düşüyor insanın kalbine ama onlar da zihnimde iyiye evrilsin diye çabalıyorum.
Etki tepkiydi diyorum, o an öyle hissettim, öyle gerekti diyorum ama yine de o anı geri çağırıp onu nasıl mutlu edecekse öyle yapabilmeyi istiyorum.
Oluyor mu?
Olmuyor..
Oluyorken siz oldurun bence..
O an da geri gelmiyor, o da.
25 Mayıs 2019
19.30

Gidenin Kalanı

Sadece Barış'ımı anlatmak icin açtım bu sayfayı. O yüzden adı "Gidenin Kalanı" 
Gidenden kalanım. Ondan bana kalanları yazıp onu yaşıyor kılmak için aklımda kalan ne varsa yazıyor olacağım.
Facebook ve Instagram'daki hesaplarımda paylaşıyordum ama sadece ona ait bir sayfa olsun istedim. 
Instagram'da da aynı isimde ona ait bir sayfa açtım, (gideninkalani) 
Şimdiye kadar yazdıklarımın annelere ya da çocuklara bir şekilde dokunmuş olduğunu söylediniz bana hep.
Yaşadıklarımız yeni, bilinmez, çözülmez, anlaşılmaz.
Çoğu kez bu bilinmezliğin kilidini açacak bir anahtar var mı diye aradım. Aynı şeyleri yaşayıp benim gibi hisseden olmuş mu? Süreç nasıl işlemiş? Ne yapmalı? Nasıl geçecek bu zaman, diye sorduğum sorulara cevap ararken, aynı cevabın peşinde olanların elinden tutar mıyım diye yazdıklarımı paylaşmak istedim.
Bu konuda yalnız olmadığımı bilmek iyi hissettirmiyor, içimdekini kimse yaşasın istemem ama Allah onlara da yazmışsa bu kaderi, yalnız olmadıklarını bilmeleri için yazıyorum.
İçindekiyle devam etmeye çalışmak yürüyemediğin bacaklarını ellerinle tutup yürütmeye çalışmak gibi.
Gitmiyor bazen.
Bu yüzden yazıyorum. İçimdeki çıkar da hafiflersem yürüyebilirim, diye.
İstiyorsanız gelin, ne alırsanız alın yazdıklarımdan.
İyi gelsin, kalbinizden yol bulup hayata iyilikle aksın.
Ama üzüyorsam okumayın olur mu?
Sevginize ve desteğinize şükranla sarılıyorum...

Yokluktaki Varlık

Ben, sen varken de hep seni anlatıyordum biliyor musun? Arkadaşlarıma anlatırdım hep, bebekliğini, çocukluğunu, ergenliğini, genç adamlığını.
Yine anlatayım bilmeyenler de bilsin istiyorum.
Aslında sen pek sevmezsin senden bahsedilmesini ama bende seni bu kadar çok bırakmasaydın n'apayım.
Nasıl tutayım içimde?
Hem seni, hem sevgini.
Çoksun, çok.
Ama olur ya, seni mutsuz ediyorsam bir haber gönderirsin sen bana.
Çocukluğundan bahsedeceğim...
Üç yaşına gelmiştin ama konuşamıyordun yaşıtların gibi. Dediklerimi sanki anlamıyordun, cümle kuramıyordun öyle adamakıllı. Alfabedeki sekiz harfi doğru çıkaramıyordun. Dediklerini kimse anlamıyordu, bir babanla ben.
Önce nörolog gördü ve pedagog görsün, dedi.
Sana testler yaptı doktor. Parlak zekalı, dedi senin için.
Çıkaramadığın harfler için konuşma terapisi alman gerektiğini söyledi. Şimdi düzeltmezse okul başladığında çok zorluk çeker, dedi.
Bir buçuk yıl süre bir tedavi aldın. Senin için yaptığım en doğru şeydir bu terapi.
Terapi almaya başladıktan sonraydı.
Bir gün ablanın servisine bindik. İçeri arı girdi, sen, "Aaa ayı geldi" dedin. Çocuklar gülmeye başladı.
Barış ne geldi, bir daha söylesene, diye.
Sen de döndün o çocuğa ve 'Hiç komik değil' dedin.
Bence de komik değildi.
Birkaç yıl sonra arıya arı demeyi öğrenmiştin.
Umarım o çocuk da kimseye bir daha komik olmayan şeyler söylememiştir.
Pedagog seni on beş gün sonra görmek istemişti.
Otobüsle gidiyorduk, Taksim'deydi. Sana dedim ki "Barışçım doktorun ofisini hatırlıyor musun? Beni oraya götürebilir misin sence? "
Götürürüm, dedin. Elimden tuttun. Otobüsten indik, karşıya geçtik, bir yokuş indik, diğerini çıktık, sağa döndük, binayı buldun, ofisin kapısına kadar götürdün.
3 yaşındaydın daha.
(Zaten izlediği reklamları ezberlemesinden de belliydi bu çocuğun farklı olduğu.
Canım benim, ben ilk kelimesini anne diye beklerken o ACE demişti.
1 yaşındaydı sanırım. Banyoda kucağımdaydı. Rafta duran çamaşır suyunu gördü ve parmağını koydu üstüne ACE dedi.
Yoldaki arabaların amblemlerini görüp markalarını söylüyordu. Ben bile bilmiyordum.
Barış bir şey istediğinde dikkatini dağıtıp vazgeçirmek çok zordu. Asla kuşla, uçakla ikna edemezdim. İstediği neyse ona odaklanırdı. Her zaman istediği olmadı tabii ama direnci çoğu kez zorlayıcı oluyordu. Çocukluktan gençliğe geçtiği süreçte daha ikna olabilir hale gelmişti ama ergenlikten sonra yine zorlaştı. Her söylediğime, hayır, derdi neredeyse. Önce dinle sonra hayır de, demeye başlamıştım artık. Çok sağlam savunma yapmam gerekiyordu onun ikna edebilmek için. Ama zamanla mantıklı, sağduyulu ve adil bir genç olmuştu o yüzden orta yolu bulabiliyorduk çoğu kez. )
Çok ama çok sevgiliydin çocukken. Hem sevmeyi hem sevilmeyi severdin.
İçimde kalanlardan biridir bu:
Sen on yaş civarındasın. Havanın çok sıcak olduğu bir gün.
Hani kendimize fazla geliriz ya bazen, öyle yapışık, bezdirici bir sıcak var.
Sen geldin, bana sarılmak istedin ki en sevdiğin şeydi bana sarılmak, kanadımın altında yaşasan yaşardın, o kadar.
Sarılmak istedin ve ben dedim ki, Barışçım ne olur, çok sıcak babana gider misin?
Babana gittin, o da maç izliyormuş, annene git, demiş.
Geldin yanıma, koltuğa yüz üstü uzandın ve ağlamaya başladın.
"Kimse beni sevmiyor, sevgisiz kaldıııımmmm…"
Tatlım benim...
Kalkıp sarılmıştım sana elbet ama keşke ilk geldiğinde sarılıp o güzel gözlerinden yaş akıtmasaydım..
Yokluk olunca varlıktaki küçük mutlu kırıntıları toplamaya çalışıyor insan. Ama bazen böyle mutsuz olanlar dikiliyor karşına.
Keşke yapmasaydım ama o zaman öyle hissetmişim, diyerek kendimi aklamaya çalışıyorum.
Ama keşke yapmasaymışım.
İyi ki dediğim anlar azalıyor bazen. Hafızamı zorluyorum onları hatırlamak için.
Yazmak istiyorum unutmamak için.
23.05.2019
11.00

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...