26 Ekim 2016

HEKVA Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı





Çok sevdiğim ve güvendiğim bir arkadaşım Hekva (Hanımlar Eğitim ve Kültür Vaktfi) 'da gönüllü olarak çalışıyor.  Evlerine bizzat gidip keşif yaparak saptanmış ihtiyaç sahibi ailelere yardım amacı taşıyan bir vakıf bu. Anne ya da babası olmayan ya da çalışmasına engel bir durumu olan aileye sahip öğrencilere yemek, burs, giyim ve kırtasiye yardımı yapılıyor. Ayrıca  kurs imkanı sunarak sosyal olarak kazanç ve iş imkanı sağlamalarına yardım ediyorlar. 
Vakfın tüm imkanlarından faydalanarak okulunu bitirenler, hangi mesleği edinmişlerse geri dönüp vakfa fayda sağlamaya çalışıyor..(Doktor olmuş biri şimdi vakıftaki çocuklara burs veriyor,, ailelere gönüllü hekimlik hizmeti veren de var.)  
Kurban bayramlarında sizin adınıza kurban kesilerek bu ailelere dağıtılıyor. Siz sadece belirtilen rakamı vakfın hesabına gönderiyorsunuz.

Zaman zaman sosyal yardım projeleri de gerçekleştiriyorlar. (Facebook,Twitter ve İnstagram'dan takip edebilirsiniz. )
Mutfaktan yönetime tamamı hanımlardan oluşan vakıfta gönüllü olarak çalışmanız da mümkün. 
Daha detaylı bilgi almak isterseniz: 
Adres:Haseki Sultan Mah. Haseki Cad. No:33 Aksaray-Fatih
Tel:0212 632-697677 

Bünyesine bağlı Çıt Çıt Mağazası ile de az kullanılmış veya kullanılmamış, lekesiz, sağlam 2. el ürünleri (kıyafet,mobilya vs.) kabul ederek satışa sunuyorlar. Bu şekilde hem israfı önlemeyi hem de dar gelirli insanların kaliteli ürünlere daha uygun fiyata sahip olabilmesini sağlıyorlar.

Facebookta Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı diye aratırsanız hem fotoğraflara hem de nasıl bir işleyişi olduğuna dair fikir sahibi olabilirsiniz. HEKVA Hanımlar Eğitim Ve Kültür Vakfı

Ayrıca Haseki de Haseki Softası adında bir restoranları da var. Hekva'ya bağlı olarak hizmet veren restoran özel günler ve büyük organizasyonlar için sipariş alıyorlar.. Haseki Sofrası
Buranın geliri de aynı amaçla vakfa aktarılıyor. 

Yine Hekva'ya bağlı olan Çıt Çıt Mağazası ile de az kullanılmış veya kullanılmamış, lekesiz, sağlam 2. el ürünleri (kıyafet,mobilya vs.) kabul ederek satışa sunuyorlar.


Size vakfın yardım yapılabilecek bir ayağından söz etmek istiyorum.
Yardıma muhtaç ailelere senelik 1200 TL ile bir yıllık yemek yardımı yapılıyor. (Yemekleri vakıftaki hanımlar yapıyor, aileler gelip oradan alıyorlar) 
Siz de ihtiyaç sahibi ailelere bu desteği vermek isterseniz, !200 TL'yi ister bir kerede ,ister ikiye bölerek, isterseniz aylık 100 TL ile yapabilirsiniz. 
Ben etrafımdaki 12 kişiden 100 TL toplayarak 1200 TL'ye ulaşmaya çalışacağım. Dilerseniz siz de kendi çevrenizde bunu yapabilirsiniz. 

Bana geri dönüş yapmak isterseniz sizi yönlendireceğim. :-)





-- 

21 Mayıs 2016

46



Yaşım oldu 46.
Endişelerimden yaşlandım.
Alnımdaki endişe çizgilerimden.
Elimde endişelenecek malzeme vardı. 17 yaşımdan beri. Bazıları mevcuttu, bazılarını ben ürettim. Kontrolü elden bırakmak bana göre değildi. Güvenemiyordum, kimseye, hiçbir şeye. Durum benim kontrolümde değilse olmaz gibiydi.

Kontrol etmek. Yönetmek. Öyle olmasını istemek. Tamamen kalben iyilikle. Zerre kötülüksüz. Ama gelip görelim ki,  cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşeli.
Bu kontrolörlüğüm beni cehennemin taşlarında yürüttü evet. Hiç de güzel değildi. Bir daha yürümemek için iplerin birçoğunu bıraktım elimden. Teslim olmayı öğrenme aşamasındayım. Emekliyorum.

Kalkıp yürümeye başladığımda, bu girişin sebeplerini ve sonuçlarını, öğrettiklerini, alıp götürdüklerini, getirdiklerini anlatırım belki.
46 oldum evet.

Nasıl geçtiğini bilmediğim, yaşımın kaç olduğunu anlamadığım, hissedemediğim yaştayım. Ne 18, ne 78, ne gencim ne yaşlı. Endişe çizgilerim haber veriyor yaşlanıyor olduğumu. Ne yapayım, çizgilerimi doldurtup, yaşını dondurayım mı? Bırakayım zaman çizsin resmini yüzüme.  Hayatın resmi görülsün yüzümde.  
Sergi güzelliğinde bir resim olsun dilerim.

Olur belki. Hayatıma giren yeni nefesler, yeni kalpler var, hepsine kalbimdeki aynadan bakıyor gibi baktığım. İyiler, güzeller, eğlenceliler, renkliler, siyahlarımdan ayırıp renklendirdiler beni de. Şükürdeyim onlar için.
46 yıl sonra, şimdiye kadar yapmam, gitmem, yemem, demem dediğim pek çok şeyi gerçeklediğimi görür oldum. Değişiyor olmaktan mutluyum. Hep ben kalmamalıydım, özüm hariç.

Daha da değişeceklerim var. Zaman var onları da oldurmaya.
Yazmayı ne çok özlemişim, ne çok…
İçimden geçen harfler havada uçuşup, söz olamadan unutulurken şimdi bir kenarından tutup yakalıyor olmanın mutluluğundayım.

Her gün yazsam, güzel sözler, anlar, anılar… Parmaklarım köprü olsa ulaşsalar ulaşmasını isteyene.
46 yaş.

Sükûnet. Kabullenmek, teslim olmak, akmak bir yerlere tutunmaya çalışmadan. Değişmek, daha fazla şükretmek.
Teslim olmayı öğrenmeye çalışmak.  Yapmaya çalıştığım, içselleşeceği günü sabırla beklediğim teslimiyet.

Ne olacaksa olacak, diyerek günün, anın hakkını vererek yaşamak. Kimsenin hatta kendi hayatımın bile müdahili olamayacağımı derime kazımak. Yaşayıp göreceğim. Duamın niyeti iyi olacak elbet. Beklediğimi, istediğimi, dilediğimi fısıldayacağım hep. Geleni geldiği gibi kabullenmek kalacak bana.

46 yaş.
Kimine göre yaşlı, kimine göre genç. Kimine göre 46’lık, yani bildiğin deli. Deli hallerim bende saklı. Delirtilmediğim halde gayet de tatlı. Bir de ben, keyfim ve kahyamız var. Üçümüz bu güne kenetlenip geldik. İyi de ettik hani. Önerimdir.

Kadın yok, erkek yok; sen varsın, ben varım.
Onu bunu ezmeden, üzmeden, yormadan sen ol dilerim. Ezme, yorma ama onu bunu üzeceğim diye de sen olmaktan vazgeçme. Herkes kendi payına düşeni yaşayacak. Üzülmezse üzülmek. Senden gelecekse gelecek. Yanında neyi öğreterek hem de kim bilir? Kim kimin öğreticisi diye gönderildi bilmiyoruz. Yaşıyoruz ki görelim. Yaşarken tek atımlık şansımızı başkası için heba etmemek aslolan.  

Okuduğum bir kitapta erkeğin itici, kadının yaratıcı gücünden söz ediyor. Yaratmanın, içinde bir can yeşertmenin büyüklüğünü, üstünlüğünü, kutsallığını, gücünü fark ediyorum okudukça. Bu gücü kimseye heba etsin diye vermemeli. Şu anda güç dengesi oluşturmuş ilişkilere diyeceğim; insanlar değişiyor.  Değişim kolay kabul edilir bir durum değil hayatındakilere ama her şeyde olduğu gibi sizin özünüze ulaşmanıza da alışılıyor. Sabredin yeter ki.  Henüz o güç savaşına (!) girmemişlere önerim; kendinizi bilin, tanıyın, neyi sevdiğinizi, neyi sevmediğinizi, neyi isteyip neyi istemediğinizi önce siz bilin ve hayatınızdakine hissettirin ve bence söyleyin. Beklemeyin sizi anlamasını, o kadar vaktiniz yok. Kalbinizden dilinize geleni dökün orta yere, en nazik, en saf halinizle. İyi biriyse, vicdanlıysa, sevgiliyse anlar sizi. Kabullenir, eşitlenir. Değilse, alttan alan, aman sorun çıkmasın diye susan, ilişkinizde sadece onun önünü ışıklandıran idare lambası olmayın. Kendiniz ışıksınız, herkese yetersiniz.

Yazmayı ne çok özlediğimi ve sevdiğimi ben biliyorum. Başladım mı bitirmek istemediğimi de ama her şeyin bir sonu olmalı.
Daldan dalaydı bugün.

46 yaş ne dediyse onu yazdım, ben masumum. Yaşadığınız güzel her ne varsa daha iyi olsun.
Kötü olanların da bir amacı ve bir ışıklı bir sonu var elbet. Her şey başlar biter. Sevdirir, sevindirir, üzer ve gider. Biter eninde sonunda. Nelerin acıyla bittiğini ve artık hiç acımadığını hatırlayın yeter.

Bu yazı bitmek istemiyor ama.
Hadi bitsin.







  












07 Şubat 2016

Adanmış Hayatlar




Evlilik ya da çocuk için kariyer planlarını rafa kaldıranlar...

Sırf çocuk için, kötü giden evliliklerde kalanlar...

Genç yaşta bir sebepten kocasından ayrılıp -ya da kaybedip- çektiği onca maddi manevi sıkıntıya rağmen, çocuğu için bir daha evlenmeyenler...

Aşkları bitip, karısını ya da kocasını sadece iyi bir arkadaş gibi görüp, sırf kavga gürültü yok, “çocuklar huzurlu en azından” diye düşünerek aşktan, kadınlıktan, erkeklikten uzak yaşayanlar...

Çocuk ve koca için ve hatta “el âlem ne der” diye doğru bildiklerini ve istediklerini yapmayanlar...

Ve daha birçok sebepten hayatını cocuklarına ya da evliliğe, eşlerine adamış kadınlar ve erkekler...

Gün gelip yaşlandıklarında, artık hayatlarını değiştirecek zamanları, güçleri ve istekleri kalmadığında...

Kendilerini adadıkları kişi ya da kişiler karşılarını geçip, “Ben mi istedim bunu yapmanı? Keşke kendi hayatını yaşasaydın" dediklerinde neler hissedecekler?

Hani klasik laftır "evladım, saçımı süpürge ettim senin için" dediğinizde "etmeseydin" baskaldırısıyla karşılaşınca, önümüzdeki kara boşluğa hangi gözlerle bakacağız? Yaşlı, bitmiş, çaresiz ve hatta aldatılmışlık duygusuyla.

Hayatın en can alıcı, en can yakıcı, en keskin köşe başı bu sözlerin duyulduğu andır herhalde.

Çocuk büyüyor, kendi hayatını kuruyor.
Yuvadan uçtuktan sonra, yuvadaki gibi yakın bile olamıyorsunuz.
Belki bazen, verdiginiz öğütlere, ona yakın durma isteğinize bile sert tepkiler verebiliyor.
Öyle evlâtlar yok mu? Evlenmeseler bile ebeveynlerini dışlayan, -belki çok uç ama- onlardan utanan...

Yok mu? Var. Aramıyorlar, sormuyorlar, sanki ağaç kovuğundan çıktılar!

Oysa ne emekle, ilmek ilmek, terle, kalp sızısıyla, ağrıyla, yürek çarpıntısıyla, gözyaşıyla büyütülüyorlar. Mutlu oldukları da var ama endişe, bekleme, korkma, kendinden fazla düşünme, önemseme, mutluluğun hep bir adım önünde ve ömürden ömür alıyor işte.

Evlât bu, kolay mı?

Tamam, bunlar istenerek, gönül rızasıyla yapılıyor ve hatta karşılık beklemeksizin.
Benim dediğim, bunları yaparken, kendimize de minik iyilikler yapmak, gönlümüzü hoş tutmak.Bütün varlığımızla adanmamak.

Hayatımızdakilere ‘adanmamak‘ onlara pamuk ipliğiyle bağlı olmak demek değil zaten.

Sadece bizim de yaşıyor olduğumuzun farkına varacak kadar görür gözlerle bakmak kendimize. Silüet olmaktan çıkıp nefes alabilmek.

Bundan hayatımızdakilerde faydalanacak kuşkusuz. Yani salt kendimiz için yaşıyor ya da ne yapıyorsak kendimiz için yapıyor olmayacağız zaten. Kendimizi mutlu ediyor oluşumuzun ışıltılı, gökkuşaklı gölgesi onların üstüne de düşecek şüphesiz.

Sağlıklı olsun, mutlu olsun, bir de hayırlı evlat olsun deriz hep.

Hayırlı evlât olanlarımız ne kadar yakınlar ailelerine?

Kendi sorumluluklarımız, kendi hayatımız, çocuklarımız var...

Onlara ne tür bir faydamız var? Yalnızlıklarına ilaç olabiliyor muyuz?
Vazgeçtiklerini onlara geri verebiliyor muyuz?
Ellerinden –adanmışlardansa- kayıp giden hayatlarını tekrar yaşama fırsatını verebilir miyiz onlara? Herkesin hayatı, kapısını kapatıp içeride kaldığı zaman çıplak yüzünü gösteriyor. Çocuk elbette mutlu olsun ama iki sıcak kelâmı da iç ısıtsın yani. Sadece bayramda seyranda açılmasın o kapı. Günlük hayatın hayı huyu, anlarız. Ama anne babalar telefonunuz kadar uzak size. Bakın telefonunuz da cebinizde gördünüz mü ? :-)

Hadi artık biraz da kendiniz için yaşayın...

Kilometre eskimeye başladığında, geçip giden, yaşanmamış, bitmekte olan hayata yaşlı gözlerle bakmamak için...

Güzel yaşadım, yettim herkese, "en çok da kendime" demek için...

Yaptıklarından değil de, yapmadıklarından pişman olmamak için...




28 Aralık 2015

Erkekler Yaşlanmaktan Korkar mı?





Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler. "Bergman"

90'a merdiven dayamış biri.
-Nasılsın? Nasıl geçiyor günlerin?
-Nasıl olayım, gün dolduruyorum.

İçime işliyor bu cevap.

Sahaftayım. Siyah beyaz fotoğraflar var bir kutucukta. Sahipsiz, kimsesiz. Onca yaşanmışlık küçücük bir kutuya doluşmuş.
Sahafla sohbete dalıyoruz. Siyah beyaz fotoğrafların cansız hayallerine bakıyoruz. Yakışıklı adamlar, genç, güzel kadınlar gülümseyerek bakıyorlar bize.
Yaşlanmış elbet her biri... Belki artık yoklar.
Sahafa diyorum, ne garip şey yaşamak. Gençken her şeyi yaşamak mı gerek acaba? Yapılabilecek her şeyi yapmak? Alın işte, yaşlanıyorsunuz, yok oluyorsunuz, bir siyah, bir beyaz renk çiziyor sizi kağıtlara. Sahipsizce donup kalıyorsunuz orada.
Sahaf da diyor ki; Ufkum geniş ama yapabileceklerim sınırlı. Hareket kabiliyetim azaldı. Ruhum genç ama bedenim yaşlandı. Bu ikilemi kabullenmek ve bununla yaşamak zor...

Bu cevap da içime işliyor...

Bedenin ruha ihaneti!

Yaşlılığı hüzünle karşılıyor erkekler. O enerjileri, yaşama bağlılıkları, taşı sıksa suyunu çıkaracak halleri gidiyor ya hani...
Çok yaşlanmaktan söz ediyorum.
Bazen yolda minik adımlarla ürkek, korkak yürümeye çalışan yaşlılar görüyorum. Bastonu tek yareni, gözleri az görüyor, kulakları duymaz olmuş...
Hani elden ayaktan düşmek üzere...
Böyle ya da bu kadar yaşlanmak, hala hayatta olmak adına iyi ama hayatın hakkını verememek adına kötü galiba... Bazıları artık ölümü yeğler, bekler oluyor bu haldeyken... Bazıları tırnaklarını geçiriyor hayata sıkı sıkı.

Yaşlılığın bu evresi artık kontrolden çıkmışlık ve belki gün doldurmak gerçekten.
İşin başka tarafı var. Bu kadar yaşlanmamış olan erkekler, bir şekilde yaşlılıklarını yalnız geçirmek zorunda kaldıklarında çok zorlanıyorlar. Onlara bakacak eşleri, çocukları, yakınları ya da gidebilecek bir bakım evi yoksa hele.
Çoğu kendine bakmaktan aciz.
Yalnız kalan erkek tek başına hayatını devam ettirme yeteneğinden yoksun, öğrenmediği yalnızlıkla ve tüm beceriksizliğiyle orta yerde kalakalıyor.

Hepsi böyle değil tabii.
Becerikli olanları da vardır.
Kendi başına yaşayabilecek, evi çekip çevirmek konusunda yeteneği ve isteği olan erkekler gayet rahat, yalnız ve mutlu geçirebiliyor yaşlılıklarını.
Ama tabii işin ruhsal boşluğunu ve yalnızlığını nasıl doldurabiliyorlar bilmiyorum.
Yaşlanıldığında yaşam savaşından ve ruhsal ağırlıklarından yıkanmış oluyor ya insan. Artık kafası rahat, ruhu dingin. Gençlik hırçınlıkları yok.
İyilik, güzellik.
Bunu paylaşmak için "hayat arkadaşı" istiyor olmaları anlaşılır bir durum. İki çift laf edebilecek, yalnızlığını paylaşacak.
"Aşk gençlik zamanlarındaki gibi acı çektirmiyor, elini sonsuza kadar tutabileceğin birini arıyorsun."
Diyorlar mesela...

Erkeklerin estetik kaygıları hiç yok. Sokakta bakın erkeklere, ortalama 45 yaşı geçmiş olanların çoğu göbekli ve kel ve yüzleri çizgili. Ama hiç umurlarında değil. Ne saçlarında boya var, ne spor yapıp "şu göbeği eriteyim, derdindeler. Ancak doktor uyarırsa ve hayati tehlike varsa diyete ve spora yöneliyorlar. Bazıları 50 yaşında bile olsa kırışıksız, göbeksiz, saçlı ama çoğu genetik miras ya da sağlıklı, stressiz, sporlu, dikkatli beslenilen bir yaşam ürünü.
Saçı boyalı, spor delisi ve botokslu erkekler de var elbette ama onlar istisna.
Çoğu tevekkül içindeler, teslim olmuşlar doğaya. Hatta saçlardaki ve sakallarındaki akları olgunluk belirtisi görüp daha karizmatik olduklarını düşünüyorlar ki bazı kadınlar için bu durum gayet cazip ve caizdir:-)
Mesela Corcum Kulinim:-)
O mümkünse yaşlansın, saçı sakalı ağarsın, yüzü gözü kırışsın ve bize hep öyle gözlerini kısa kısa, buğulu buğulu bakmaya devam etsin. Seviyoruz! :-)





Tamamen kel olanlar da kabul görür oldu son zamanlarda... Yakışıyor çoğuna, doğruya doğru:-)
Her şekilde onlar kadınlar gibi gizleyip saklamıyorlar kendilerini, oldukları gibi ortadalar.
Bizim kadar dış görünüşlerini önemsemiyorlar, kozmetiğe, estetik ameliyatlara servet dökmüyorlar.

Şöyle bir durum var ki bu bence rahatlıkla genellenebilir bir durum.
Andropoz yani "yaşlanan adam sendromu”na girdiklerinde hem hayatla hem kadınlarla ilişkilerinde farklılaşma başlıyor. 50 yaşından sonra kanlarındaki testosteron hormonunun yüzde 25'ni kaybetmeye başlıyorlar. Testosteron sırf cinsellikle ilgili bir hormon değil. Kilo kontrolünün zorlaşması, cesaret, kas gücü, uyku bozuklukları, sosyal aktivite zayıflığı, depresif ruh hali, uyku bozuklukları, cilt değişiklikleri, saç dökülmesi ve tabii cinsel isteksizlik bu hormonun azalmasıyla birlikte ortaya çıkıyor.
Yaşam kalitesini düşüren, baş edilmesi güç bir periyoda giriyorlar erkekler de. Tıpkı kadınların menopoz dönemi gibi.
Kadınlar da ortalama aynı sıkıntılardan geçiyorlar ama onlar tüm bunlarla baş etmeye çalışıyorlar. Hatta diyebilirim ki etrafımda gördüklerimin en büyük sıkıntısı terleme ve depresif ruh hali.
Bunlara da artık medikal çözümler bulundu. Bunun dışında erkekler kadar gençlik aşısı peşinde değiller. İstisnalar var elbette.

Erkekler andropoz döneminde, kendilerindeki bedensel ve ruhsal değişimin onları erkek olmaktan uzaklaştıracağı kaygısına ve paniğine düşüyorlar. Ve kendilerini hala genç hissettirecek, hala arzulanabilir olduklarını düşündürecek genç kadınlara yöneliyorlar.
Kaybettikleri yaşama arzusunu ve enerjisini geri kazanıyorlar onlarla.
Birçoğu aşk ilişkisi oluyor belki ama karşılıklı çıkar ilişkisi yaşayanlar da var. Bakınız: Oldukça yaşlı ve zengin erkeklerin yanlarındaki genç kadınlar...

Kadınlar da bu türlü ilişkiler yaşayabiliyorlar tabii, erkekler nasıl genç kadınlarla yenilendiklerini, gençleştiklerini hissediyorlarsa kadınlar da genç erkeklerle aynı duyguyu yaşama isteğinde olabiliyorlar.
İnsan doğası.
Ama sanırım erkekler kadar fazla değil sayıları.
Hem eş kaybında hem de ayrılıkta; ileri yaşlardaysa, genellikle çocukları için yalnızlığı tercih edenler çoğunlukta. Evlenmeyi tercih edenler de var ki son derece normal ve anlaşılır bir durum.
Erkek yaş paniği yaşamaya başladığı dönemde, çoluğu çocuğu gözü görmez halde hem evlilikten gidebiliyor hem de eşini kaybettikten sonra neredeyse "kırkı çıkmadan" evlenebiliyor. Erkek ya; kadın olmadan kendine bakamaz. Erkek ya; kadınsız olmaz...

Duyup, gördüklerimden, araştırdıklarımdan edindiğim izlenimlerimi yazdım.
Şimdi işin asıl muhatapları olan erkeklerin "yaşlanmaktan korkuyor musun?" sorusuna verdikleri cevaplara bakalım...
Yaş aralığını geniş tuttum. 17 yaşla 64 yaş arası.
Her bir cevap kıymetli, anlamlı, derin, bazıları komik, eğlenceli:-)
İsimsiz olarak yayınlıyorum ve vakit ayırıp, düşündüklerini benimle paylaştıkları için teşekkür ediyorum:-)

18 Yaş
"Ben yaşlanmaktan korkmuyorum şu an:) Yaşım 18, sakallarımın çıkmasını istiyorum"

20 Yaş
Ömrümün en güzel dönemindeyim. Bu soruyu hayır diyerek yanıtlayacağım. Her yaşın bir güzelliği olduğu bence aşikâr.
Gençliğimi en güzel şekilde ve "hızlı yaşa genç öl" ideasıyla yaşayıp, yaşlılığıma geldiğimde geriye dönüp pişmanlık duymamak istiyorum. Eğer gençliğimi istediğim gibi geçiremezsem; evet, yaşlanmaktan korkarım; çünkü gençliğimi dolu dolu yaşayamamamın burukluğu olur içimde...
Bunun dışında yaşlanmaktan korkmam; çünkü hayatın yadsınamaz ve değiştirilemez gerçeklerinden biridir yaşlanmak...

32 Yaş
Şahsi olarak şu anda öyle bir korkum yok... Ama tabii erkeklerin korkmasını gerektiren durumlar 50'den sonra ortaya çıkıyor. Yani bir erkek 50 yaşına kadar yakışıklı olabilir. 50'den sonra bekârsa ve karizmatik veya zengin değilse savunmasız bir yaşlılık söz konusu olmaya başlıyor. Ben şahsen 50'ye kadarını düşünmüyorum. Aslında ben fikir almak için pek iyi bir örnek değilim:-) Çünkü konuşacağın örnekler içinde eminim ki en gamsızı ve evlenmekten uzak olanı benim:-)
Sonuçta bu değerlendirme evli erkek için daha geçerli sonuçlar verir.

36 Yaş
Sorduğun sorunun cevabı hem evet, hem hayır, Şundan dolayı hayır; fiziken yaşanmaktan asla ama asla korkmuyorum:)
Şundan dolayı evet; ruhen yaşlanmaktan korkuyorum. :-)

36 yaş
Yaşlanmak beden olarak kaçınılmaz ve her geçen gün insanın bedeni yapabildiklerini sınırlıyor. Bu durumu dert etmiyorum sağlığım el verdikçe yaş almak güzel. Her gün yeni tecrübeler ediniyor insan. Yaşlanmak ile ilgili başka kaygılarım var.İşim açısından geleceğe sağlam bir yatırım yapıp is seçebilir duruma gelmek ve beden yaşımın performansımı çok etkilememesini istiyorum. Ruhumu yaşlandırmayı düşünmüyorum :-)

39 Yaş
Her yaşın bir güzel ve çekici bir yanı muhakkak vardır.
Korkulan yanı fiziki fonksiyonların zayıflayıp, sağlık problemlerinin başlamasıdır. Bazı insanlar kadın ya da erkek yaşlandıkça kendine daha çok bakar, yatırım yapar. Bir nevi fiziki kanunlara meydan okuyuş veya başkaldırış başlar. Sorduğun sorudaki korku da bu olmalıdır bence. Dinç kalındığı ve dinamik olunduğu sürece korkular bastırılır.

42Yaş
Yaşlanmaktan tabii ki korkuyorum ama bahsettiğim korku yüzümdeki çizgiler, saç ve sakaldaki aklar değil.
Benim yaşlanmaktan anladığım bedensel kısıtlılık ki ondan fena halde korkuyorum!
Yoksa saçtaki ve sakaldaki beyazlamayı ben olgunluk, farkındalık ve doğru karar alma yetisinin arttığına dair belirti olarak addediyorum.

42 Yaş
Biz 18'lik çıtır değil miyiz? Yaşlılık kim, biz kim? :)
Hayatı dolu dolu yaşamak varken yaşlanmayı kim düşünebilir?
Ne yaşlanması?
Dur, o yaşa gelelim, o zaman düşünürüz :-)

46 Yaş
Sanki erkekler 40 üzerinde olunca biraz kaygılar dile gelmeye başlıyor. Zaten 50'den geri dönüşü olmadığından kabulleniyor varlığıyla mutlu olmaya çalışıyor.
Ben şu an hızlı bir iş koşturmasında bir şey hissetmiyorum ama eminim ki normal tempoda bir hayatım olsaydı acayip huysuz, çekilmez bir adam olurdum:-) Her şeye bahane ve gerekçe bulan hala 18 yaşıyla yarışan, yaşlandığını kabullenmeyen biri olurdum. :-)

50 Yaş
Yaşlanmaktan hiç korkmadım ama 45 sonrası yaşlandığımı hissetmeye başladım.
Çok hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim :)


59 Yaş
Kendi adıma ya da çevremdekiler adına söyleyebilirim ki; erkekler yaşlılığı bir olgunluk ve saygınlık değeri olarak görürler ve alınan her yaşın kendilerini ölüme bir adım daha yaklaştırdığının veya yapabilirliklerinin azaldığı yorumuna pek bakmazlar.
Bazıları bu konuda cinselliği ön plana çıkartarak azalan arzularının altında ezilseler dahi artık cinsel yaşam ister istemez önceliğini gerek fiziksel ve gerekse düşünsel olarak çok gerilerde bıraktığından fazla da akıllarına gelmez ve yorum yapmazlar.
Estetik açıdan ise hiç bir saplantıları yoktur. Tabii ki bazı radikaller olabilir ki bunlar sanırım genel değerlendirme içinde değillerdir.
Bir başka konu ise, ekonomik kısımdır. Erkekler yaş aldıkça ekonomik açıdan yaşama başladıkları noktadan çoğunlukla daha ilerde olurlar ki bu da onlara daha fazla özgüven verir.
Bir laf vardır "Erkekler servetlerini ilk karısına, ikinci karısını da servetine borçludur" :-)

64 Yaş
" Yaşlanmaktan korkmak değil de, yaşlı olmaktan korkuyor muyum? Yani kendimden korkuyor muyum ya da “ölüm”den!...
Yaşamımın hiçbir döneminde “yaşlılık”la ilgili hiçbir kaygım, sıkıntım, tereddütüm, korkum vs. olmadı desem yeridir.
Oldum olası belirli an ve durumlar dışında “gelecek”ve “gelecekte olacaklar” benim gündemimde pek olmadılar.
Ben hep şimdinin çocuğu, genci, yetişkini oldum…
Erkekliğe gelince;
Biyolojik olarak erkek olmam (cinsellik) ötesinde hiçbir özellik, eğilim, yapı ve işleyişimle “erkek” değilim. Erkeksiliği salt yaşam düşmanlığı olarak algılıyor-kavrıyorum.

--------
Aşağıdaki videolarda kadın ve erkeğin nasıl yaşlandığını görüyor olacaksınız.
Dram! :-)
Tüm yazılanlar ve hissedilenlerden öte ben güzel ve sağlıklı yaşlanmayı istiyorum.

Sizin için de diliyorum elbette :-)




15 Aralık 2015

Köylü İşte N’olcak?


Pek sevgili blogger arkadaşım, duygusal zekam Ayşe'nin önerisi üzerine, her pazartesi blogdaki eski yazılarımı paylaşıyor olacağım... Bir süre tarihin tozlu raflarından gelecek yazılar. Onun eğlenceli, mükemmel tespitli, duygulu, sazlı sözlü yazılarını okumak için de şu adrese buyurunuz:duygusalzeka




Köy kültürünü severim, köylü severim...
Düzdür onlar, saftır. Alengirli lafları yoktur hiç. Akıllarına gelen dillerindedir, süzülmeden. İçleriyle konuşurlar çoklukla. Dünyaları küçüktür onların. Köyün sınırlarından ibarettir, bilemediniz, bağlı olduğu ilin sınırlarına kadardır. 
Sofralarını açarlar herkese. Tanrı misafiri severler, beklerler. Allah’ın o gün verdiklerine sizi de ortak ederler. Saygı, örf, adet, komşuluk bilirler.
Bayram seyran, doğum, düğün, ölüm bir araya getirir onları her defa.
Bizdeki gibi dünün, günün telaşına kapılıp unutmazlar komşularını, dostlarını. Unuturlarsa, birbirlerine gönül koyandır onlar. Gönülleri kırılacak kadar incedir hala. Biz gibi duvar örmemişlerdir henüz.
Bizim tersimize, onlar küçük şeyleri büyütüp mutlu olmayı bilirler.
Güzeldirler, gürbüzdürler, yanaklarında sağlık görürsünüz. Tavuklarının yumurtası, ineklerinin, koyunlarının sütü, peyniri, tereyağı besler onları. Birbirlerine iyi bakarlar onlar.
Kalplerinin iyiliğini görürsünüz yüzlerinde.
Elbet onlar da insandır, vardır zaafları, vardır içlerinde kötü içlisi, pis ağızlısı, dedikodulusu...
İyi ve kötünün olduğu her yerde olan, onların içlerinde de vardır. Bazı bazı kötülükleri varsa, köylü oluşlarından değil, insan oluşlarındandır.
Melek ve şeytan herkesin sağında solunda. Köylü- şehirli seçmiyor.
Sadece kendi dünyasındakini bildiğinden, bozulmamışlığından, büyük şehirdeki “dönme dolapların” habersizliğinden; bir gününü sadece çalışıp, para kazanarak kurtarmayı düşündüğünden köylü “temiz”dir.
Eğitilmemiştir, eğitememiştir kendini. Hatalara düşmelerin sebebi bundandır.
Atalarından duyduklarının izini sürer yazık ki…
Gelişecek, genişleyecek yerleri yoktur ama içlerinden okumaya gönüllenmişler çıkar, aile de arkasında durursa okur “büyük adam” olurlar... Vefalıdırlar, unutmazlar.
Yıllar sonra döner, köylerine iz bırakırlar kendilerinden.
Birkaç arkadaşımın kötü bir şeyi betimleyecekleri zaman “o ne öyle köylü gibi!” diyerek burun kıvırdıklarını görmüşlüğüm var.
Dokunur bu bana... Ezer içimi her sefer.
Avrupa Yakası dizisinde saz çalan çocuk vardı ya, hani yüzünü bir türlü göremediğimiz, en dramatik, en arabesk anlarda sazını konuşturan...
Gülse Birsel’i hatırlayın: “Amaan nerden çıktı bu saz yine, dıngırı dıngırı” diye yüzünü ekşitir, pis bir şey koklamış gibi burulurdu.
Buna da içim burulurdu her duyduğumda...
Zaten Nişantaşı kültürüyle taban tabana zıttır köylü kültürü...
Onlar Nişantaşı kültürüne burun kıvırmazlar hiç.
Bilmezler bu duyguyu, burun kıvırmayı bilmezler.
Diyeceğim; köy kültürünü tanırım, severim ve sahip çıkarım.
Televizyonda köylülerle yapılan sohbet programları vardır. Kadınlar yemek yapar, programcı gider katılır onlara, konuk olur, oturur sofralarına. Sıcak, komik, içten, sevgili sohbetler eder onlarla...
Bazen yaylalara çıkarlar, yaşlı ama genç amcalarla, teyzelerle yüz güldüren iki çift laf ederler.
Şarkı, türkü söyletirler, horon teperler birlikte.
Rastladığım her defa huşu içinde, gülümseyerek izlerim… İçim ısınır, temizlenir.
Tavsiye ederim...
Yakalayınca, kalın oldukları televizyon kanalında.
İsli puslu dünyamızdan kopup, şeffaf, ışıklı dünyalarına konukluğunuzun tadı damağınızda kalacak...
Son sözüm:
Köylü işte n’olcak, demeyin benim olduğum yerde olmaz mı?
Saklayın içinizde diyecekseniz de...
Hala safiyetlerini koruyan, hala kendiliğinden “insan” olmaya azmeden insanlarıma laf etmeyin n’olur...
Olur mu?
Olur olur...


07 Aralık 2015

Olduğum Gibi Sev Beni



Dostumsan olduğum gibi sev beni...
"Seni 'olduğun gibi seven' insan için iyi gün, kötü gün yoktur.
Ne zaman yanında olması gerekiyorsa o zaman yanında olur…"
Cemal Süreya demiş.
Ben de dedim ki:
Dostluk için doğru.
Kadın-erkek için değil.
O türlü ilişkinin abc'si olmalı…
Dostluksa, birbirimizi her şartta anlarız, her söz göğsümüzde yumuşar.
Tabii ki hiçbir ilişkide sınırsızlık yok, elbette ki görünmez çizgilerle sınırlanmışlık var.
Ama son tahlilde; dosta anlayışımız, sabrımız, özverimiz, sevgimiz bitimsiz.
Beklentisiz dost sevmek.
Sitemsiz.
Ben bilirim o beni sever, sitem etmem aramadın, sormadın, diye.
Vardır başka sebebi, ilişkimizin sağlamlığına güvenimden ses etmem. Kendimden bilmem sessizliğini.
Ha, çatlak varsa, güven eksikse, yanlış anlamalarla doluysa ilişki, sitem kendiliğinden çıkar dışarı.
Benim dostum, sevdiceğim, bileyim ki iyi.
O zaman ben de iyiyim.
Yeterince.
Dostumsan, seni olduğun gibi severim. İçindeki labirentin en karanlık dip köşelerine kadar severim hem de. Bana yanlışın olmaz.
Kendine ya da başkasına yapabildiğin yanlışlarına kadar severim ben seni.
Kabul ederim; bana gelene kadar elinde, cebinde, kalbinde, aklında, ruhunda ne getirdiysen başımın üstüne…
Beni üzmezsin, sevincimden ben kadar sevinerek sevindirirsin.
Ben ağlarken sen de ağlarsın ben kadar yanarak.
Sen de iyi olduğumu bilerek yetinirsin.
Dostluk yetinmek zaten. Fazlasını istememek, beklememek, yük yüklememek.
Sevgi dilenmezsin dostundan. İlgi istemezsin. O zaten orada durup durur sevgisiyle, ses istediğinde üstüne yağdıracağı özeni, ilgisiyle.
Emek vermek için çabalamaya gerek yoktur hiç.
Gerekti mi?
Seve seve. Canla başla.
İlişkiyi canlı tutmak için iletişim lazım gelir elbette. Ama "lazım" gibi değil. İçinden geldiğinde. Üzerinden yıl geçse de “sesini duyduğuma sevindim” diyebilen dost.
Güven kendine. Ben seni seviyorum. Aramasam da. Sesimden anlarsın sen aradığında. Yazmasam da, iki satır kelamımdan anlarsın sen yazdığında.
Sevilecek olduğuna inanıyor musun? Aramızdakilerin bizi nasıl, ne şartlarda birbirine yapıştırdığını benim kadar biliyorsun değil mi? Ortaklıklarımızı, baktığımız aynaların aynılığını, içimizi, dışımızı.
O zaman sorma bana bir şey.
Ben seni seviyorum.
Sen benim dostumsun.
Dostum olmayanlara mesafem onlarınki kadar.
Kalbim temiz hepsine.
Dilim de.
Kendi temizlikleriyle geliyorlarsa kalbime, yerleri hazır. Yıllanırız birlikte.
Kadın erkek ilişkisi dostluk gibi değil. Ona abc lazım, dedim.
Kadınla erkeğin olduğu yerde sınırsız anlayış, beklentisizlik, sabır olmuyor işte. Olamıyor.
Kadın, kadın olduğunu bilsin diye erkeğin yanında, erkek de erkek olduğunu bilsin diye kadınla.
Birbirlerine sadece sevilebilir insanlar olduklarını hissettiriyorlarsa, zaten kadın-erkek olarak bir arada oluşun anlamı yok.
Bunu dostlar fazlasıyla yapıyorlar, sevilebilir olduklarını, ne kıymetli olduklarını zaten her daim hissettiriyorlar.
Ama dostluk cinsiyetsiz.
Kadın- erkek cinsiyetli.
Bir arada.
Niye?
Bir aradayken, dünyaya ayrı cinslerde geldiklerine şükredebilsinler diye.
Şükrediliyor belki bir zaman.
Sonra sonra gelinen yere bakın;
“Seni sevmeyene asla sabır gösterme. Çünkü sabrının adı yüzsüzlük, fedakârlığın adı eziklik, sevginin adı kişiliksizlik olur.” demiş biri. Zaman dolmuşsa, doğru.
Yüzsüzlük, eziklik, kişiliksizlik kadına mı yakışır, erkeğe mi?
İnsana yakışmaz.
Anlayışlı olmak lazım her türlü ilişkide. Elbette.
Anlamamak olmaz, dinlememek, hak vermemek olmaz.
Sabırlı olmak da lazım. Tabii.
Beklemeyi bilmek. Beklerken sabretmek. Susmak.
Fedakârlık da ister bazen. Mutlaka.
“Ben” olmamak lazım. “O” da var çünkü. Bir sen, bir o.
Hepsine evet.
Ama artık birlikte baktığınız ayna buğulanmışsa, sırrı gitmişse hatta…
Sabrın, fedakârlığın, sevgin boyunu aşmışsa…
Varlık hep yokluksa, hep boşluksa, hep sessizlikse…
Bir taraftan gelen sesle sesleniyorsa ortalık.
“Senle de, sensiz de” olunmuşsa.
Sensiz olmazken…
Anne sözü iyi gider buraya:
"İstendiğin yere erinme, istenmediğin yere görünme."
Kadın da adam da mümkünse alsın kendini gitsin görünmemesi gerektiği yerden isteneceği yere. Erinmeden.(1)
Yüzsüz, ezik, kişiliksiz hissettirilmeyeceği; şefkatle, aşkla sarılıp sarmalanacağı, özenle, ilgiyle "sensiz olmaz"ın atomlarına kadar hissettirileceği yere doğru.
O yer aramadan da bulunur.
Kadın adamı, adam kadını bulacağı varsa bulur. Yerinde, zamanında, saatinde.
İlahi düzene müdahale edebildi mi kimse?
Belki öyle bir yer bir daha hiç yok. Belki var. Kimse bilmiyor.
Var olacaksa eğer, zamanı bellisiz de olsa, belki hiç olmayacak da olsa; varlığın yokluğundan iyidir.
Varken yokluktan.
Var olana yeten yetiyorsa, yokmuş gibi hissettiriyorsa, "olsa da olur, olmasa da" hatta.
Anlayış, sabır bitiyor.
Sevgisini alıp gidiyor giden.
"Sevmek yetmiyor"u anlayarak.
Sevmek yetmiyor ama bitiyor mu?
Ve hatta “Ne kadar kalmak istesek de bazen gitmek zorunda kalırız. Ve ne kadar gitmek zorunda olsak da, kalmaktan yanadır sol yanımız”. (2)
Olmuyor mu?
Arafta durup sabretmişizdir. Gidelim mi, kalalım mı? diye.
Nihayetinde sol yanımızın ağırlığıyla devrilip kalmışızdır olduğumuz yere, bir arpa yol gitmeden.
Ama ne yapılacak, ne beklenecek, ne sabredilecek kalmayınca elde…
Giden gidiyor.
"Rağmen" olan her şeye rağmen…
Gitmemeye değen yıllara…
Belki o “iki”nin “bir” oluşunun eşsizliğine...
Seviyorken, oradayken, orada ve seviyor oluşu sevmeye...
Kadının da erkeğin de kendine sır bin sebebine rağmen...
Giden gidiyor.
Gidebilen gidiyor.
Gidebileceği zaman çıkıp gelince.
Planlamadan, istemeden bile belki. Öylesine.
Birikmişlerin hiç anlamadan taşırdığı son damlayla.
Damlanın ne zaman damlayacağı belirsiz. Kadında başka, erkekte başka.
İkisinde de cinsine has kendi sebepleriyle.
Kendi zamanlarında.
Sıra neye gelir?
Unutmaya.
“Birisini unutmak zorundaysanız, bunu sindire sindire yapın. Çünkü aklın zamansız öldürdükleri, yürekte amansız dirilir.(3)
Zaman…
İçinde kadınlı erkekli kalbi kırıkların, sevdiceklerini artık yaşarken göremeyenlerin, sıkıntıda, darda, kederde olanların tünelin ucunu dört gözle bekledikleri dipsizlik.
Zaman...
Sana teslim olmuşları ışığa çıkar.
Temizle, akla, pakla, kırkla.
Yeniden doğur kalplerini, ruhlarını.
Tertemiz.
Bir daha yaslamasınlar sırtlarını sana, senden aman beklemesinler.
Sen ak git içlerinden, güzel yüzlerinden, mutlu gözlerinden.
Gözlerini mutlandır, yüzlerini güzelle, içlerini temizle.
Ak, git.
Sindire sindire unuttur.
Olanı, biteni, gideni.
1-Erinmek: Üşenmek
2-Aziz Nesin
3-Paul Auster
Fotoğraf: Ayşe Selcen Güçhan

23 Kasım 2015

Unutmadan



Aklımdayken yazayım dedim. Ne yazacağımı bile unutacak yerdeyim.

Etrafımdaki neredeyse herkes aynı şeyi söylüyor: 
Her şeyi unutuyorum.

Eskiden annelerimiz çocuklarının isimlerini karıştırırdı. Bütün çocukları sayar da sonunda bizim adımızı bulurdu.
Ben de anneme benzedim.
Ama o kadarıyla kalsam iyiydi. Küçücük mutfakta tezgâhla dolap arasında gidiyor hafıza. Dolabı açıp bakıyorum boş boş. Niye açtım? Tezgâha geri dönüp neye ihtiyacım olduğunu görerek hatırlıyorum sebebimi. Hadi bu basit, benim jenerasyonumda çoğu kimse yaşıyor bunu. Ama mesela sabah almam gereken ilacımı alıp almadığımı hatırlayamamam tehlikeli artık. Öğle vakti almam gerektiğini hatırlayıp, ya sabah içtiysem diye o dozu atladığım oluyor.

Bunlar devede kulak, dedirtecek bir hikâye dinledim yakın bir zamanda. Kuaförümle ne kadar bunadığımızı konuşurken o anlattı. :-)
Ortaköy’den Kuruçeşme’ye bir arkadaşıyla buluşmak için çıkıyor. Yürüyerek gitmek istiyor. Yolda bir arkadaşı arıyor. Yolun yarısına kadar telefonla konuşuyor.  Bir anda telefonunu dükkânında unuttuğunu hatırlıyor. (!) Geri dönüyor. Dükkâna gelinceye kadar da telefonla konuşmaya devam ediyor. Dükkana vardığında şarjı bitiyor. O anda anlıyor ki telefon elinde! 
Nasıl ama? :-)
Yemek yiyip yemediğini bile hatırlamıyormuş, o kadar yani. :-)

Annem gözlüğü gözündeyken yana yakıla gözlüğünü arardı. Ablam da aynını yapıyor. Üstelik biri boynuna asılı, biri kafasında biri de gözündeyken, gözlüğümü bir yerde mi unuttum diye panikliyor:-)
Çoğumuzun isim hafızası tertemiz. Tanıdıklarımız gittikçe azalıyor.
Telefonunun alarmını kuruyorsun da niye kurduğunu bilmiyorsun. 
Şuursuzlukta zirvedeyiz. :-)

B12 vitamini en favori vitaminimiz oldu artık. Hap kesmiyor, iğne oluyoruz.  Hadi 40-45 yaşından sonra artık yaşlanmaya başlıyor bütün hücrelerimiz, beyin de payına düşeni alıyor ama gençlere ne oluyor? Günü yaşıyor, dünü unutuyorlar. Bizden daha hızlılar. Hadi bizde birkaç kırık dökük anı ve fotoğraf var eskiye dair. Onlar son birkaç saatlerini bile unutacak haldeler.
Artık hiçbirimiz telefon numaralarını ezberlemiyoruz. Telefonun hafızasına emanet, rehberimiz olmadan bir hiçiz. Sapa bir yerlerde şarjımız bitse ortada kalacağız. Birinden telefon bulsak bile kimi arayacağız? Numarası yok. Yakınlarımızın numaralarını bir kâğıda yazıp cüzdanımıza koyalım bari. 
Cüzdanımızı evde unutmadığımız bir gün şarjımız biterse iyi olur. :-)

Gülüyorum da, hiç de komik değil aslında. Bazen endişeleniyorum. Bu gidiş nereye? Yaşımız kaç daha? Bu haller yaşlılık halleri değil miydi? Kafamızda bin düşünce, halledilecekler, halledilemeyenler, beklentiler, geçmiş, gelecek, hepsinin eli kolu yakamıza yapışmışken kafa karışıyor haliyle. İki üç gün öncesi bile hiç yaşanmamışçasına silinebiliyor.

Aslında unutmanın iyi bir tarafı da var. Düşünsenize yaşadığınız her anı, her duyguyu, gördüğünüz, konuştuğunuz herkesi, konuşulanları, rakamsal her şeyi hatırladığınızı? Bu hatırladıklarımızın içinde öfke, hüzün, nefret ve acı da var. Nasıl baş edebilirdik?  
Beyin travmatik yaşanmışlıkları silme eğilimindeymiş neyse ki ama o zaman dilimine ait başka verileri de silebiliyormuş yanında. Mutsuzlukla birlikte depo mutluluklarımız da uçup gidiyor...

Kitap okumak, radyo dinlemek, stresten ve sizi üzecek kişi ve olaylardan, haberlerden olabildiğince uzak durmak, iyi uyumak, bulmaca, iskambil, satranç gibi zihni aktif tutacak oyunlar oynamak, temiz havada spor yapmak, yürümek, sosyal aktivitelere katılmak, insanlarla iletişimde olmak, sigara ve alkolden uzak durmak, arkadaş ve aile ilişkilerini sıkı tutmak, yabancı dilde kelimeler öğrenmek, planlı yaşamak, sağlıklı bir beyne sahip olmamız için yapmamız gerekenler.

Bir de iyi besleneceğiz ki beynimize yeterli besin gitsin, beyin sermayeden yemesin.
Sermaye az malum. :-)

Aşağıda internetten alıntıladığım unutkanlıkla ilgili iki test var. Hangi seviyede olduğunuza bakın bakalım. Artık yaşlı genç dinlemiyor malum. Tehlikeli sınıra varmadan önlem almakta fayda var.


Testi 1

• Sık kullandığım telefon numaralarını zor hatırlıyorum
• Eşyalarımı koyduğum yeri hatırlamıyorum
• Okumayı bıraktıktan sonra kaldığım yeri hatırlamakta güçlük çekiyorum
• Alışverişe çıkarken alışveriş listesine ihtiyaç duyuyorum
• Randevuları, tarihleri, organizasyonları unutuyorum
• Alışverişe çıktığımda neler yapmayı planladığımı unutuyorum
• Tanıştığım insanların isimlerini hatırlamakta güçlük çekiyorum
• Televizyonda izlediklerimi hatırlamakta güçlük çekiyorum
• Söylemek istediklerimi ifade etmekte zorlanıyorum
• Dilimin ucuna gelenleri söyleyemiyorum
• Tanıştırılan insanların isimlerini hemen unutuyorum
• Bir başkasını dinlerken aklımdakileri unutuyorum
• Yazı yazarken, bilgisayar ve hesap makinesi kullanırken hata yapıyorum
• Tek bir konuya yoğunlaşamıyorum
• Okuduğum şeye konsantre olamıyorum
• Söylenenleri hemen sonra unutuyorum
• Yaptıklarımın iyi olduğundan emin olabilmem için yavaş yapmak zorundayım
• Kafamın içi boşalmış gibi hissediyorum
• Günlerden hangi gün olduğunu unutuyorum

Puanlama:

Asla: 0
Seyrek: 1
Bazen: 2
Sık sık: 3

Değerlendirme:

0 - 15 puan: Hafızanız çok iyi, sorun yok. Normal yaşantınıza devam edebilirsiniz.

15 - 25 puan: Küçük sorunlar başlamış, dikkatli olun.

25 - 35 puan: Sınırdasınız. İleride sorun çıkmaması için önerileri uygulayın.

35 puan üzeri: Uzman yardımı almanız gerekir.

Test 1 Kaynak: milliyetcomtr 


Test 2

Vereceğiniz her "Evet" cevabı için kendinize 1 puan verin.

•  Hafıza sorunu yaşıyor musunuz?
•  Bir işe konsantre olurken zorlanıyor ve sık sık kafanız karışıyor mu?
•  Çok iyi tanıdığınız birinin zaman zaman ismini unuttuğunuz oluyor mu?
•  Çoğu zaman geçmişle ilgili bazı ayrıntıları hatırlayıp da dün ne yaptığınızı unuttuğunuz anlar oluyor mu?
•  Haftanın hangi gününde olduğunuzu unuttuğunuz oluyor mu?
•  Bir şeyleri aramaya kalkıp da sonradan ne aradığınızı unuttuğunuz oluyor mu?
•  Ailenizden birileri ya da arkadaşlarınız, sizin eskisine nazaran daha unutkan     olmaya başladığınızı söylüyorlar mı?
•  Sıklıkla zihinsel bir yorgunluk hissediyor musunuz?
•  1 Saatten fazla bir işe konsantre olamadığınızı hissediyor musunuz?
•  Sık sık anahtarınızı unuttuğunuz oluyor mu?
•  Sürekli söylediğiniz bir şeyi tekrar ediyor musunuz?
•  Bir şeyleri öğrenirken artık zorlandığınızı hissediyor musunuz?
•  Bazen yapmaya çalıştığınız bir şeyi bir anda aslını unutuyor musunuz?
•  Herhangi bir şey için kullanacağınız rakamları, bir yere not etmeden hatırlayamıyor musunuz?

PUANLAMA

1-5: Hafızanızla ilgili büyük bir probleminiz bulunmuyor, ancak sizin yine de hafızanızı daha da keskinleştirmek için doğal takviyeler ve güçlendiriciler kullanabilirsiniz.
6-10: Hafızanızın kesinlikle bir güçlendiriciye ihtiyacı var, beyniniz zor durumda. Unutkanlıktan kurtulmak için kimi egzersizler uygulamalı ve stresten uzak durmalısınız.
11-14: Önemli ölçüde hafıza düşüşü yaşıyorsunuz ve bunun üzerine bir şeyler yapmak zorundasınız. Bir uzmana görünüp bu hafıza düşüşünün nedenini araştırmalısınız. Belki de stres hormonlarındaki dengesizlikten de böyle bir sorun yaşıyor olabilirsiniz.

Test 2 Kaynak: Danışman Psikolojik Hizmetleri

17 Kasım 2015

Tatlı Sözlük


Küçük çocukları konuşturmak, o küçümen dünyalarındaki filozof hallerini izlemek hem eğlenceli hem şaşırtıcı gelmiştir hep..
Yeni nesil çocukların anneleri ne yiyip ne içiyorsa artık, çocukları inanılmaz bir zekayla doğuyorlar. Acayipler hatta:-)
Bazen korkutucu.!
Ama içlerinde saf ve belli ki çok hassas olanları da var..
Nasıl biliyor, ne arada öğrendi, bunu nasıl düşünebildi, demiyor muyuz her duyduğumuza şaşırarak..
Çok akıllılar, çok eğlenceliler, çok tatlılar.. smile ifade simgesi
Twitter'da "Tatlı Sözlük" kullanıcı adıyla bu minik bilginlerin veciz sözleri yayınlanıyor.
Canınız sıkıldığında girin okuyun.
En sevdiklerimi yayınlıyorum...
Yüzünüzde kocccaaaaman bir gülücükle bitireceksiniz.
Garanti:-)
****
-Kızım, sana süt yapayım mı?, "Yorulmak istiyosan yap, ne diyim!", Elifnaz Yücel (5.5 Yaşında)
"Anne, ben aşık oldum, içim dışıma fırladı gitti resmen", Emre Gürbüz (5.5 Yaşında)
Hapşıran komşumuz "hep birlikte yaşayalım" deyince: "Anne ben bu kadınla birlikte yaşamak istemiyorum!", İlay Çarık (4.5 Yaşında)
-Kızım, ne o elindekiler?, "Tükürdek yiyorum anne", İlk kez çekirdek yiyen Sıla (4 Yaşında)
""Anne, beni ne güzel yapmışsın.Teşekkür ederim", Lal Ege (3.5 Yaşındayken)
"Anne,hangi elbisemi giyiim?",- Kırmızı çiçekleri olanı giy,o sana çok yakışıyor, "Hayır anne! Ben istediğimi giyicem!", Ekin (4.5 Yaşında
Alışverişte: "Bakar mısınız! Bu ayakkabıların 10 numara küçüğü var mı acaba?", Tara Güner (6 Yaşında)
-Oğlum oraya çıkma olur mu?,"Olur değil anne!!", Arhan (2.5 Yaşında)
''Anne, bazen kalbin acıdığında arkanı dönüp yalnız kalmak iyi gelebilir'', Jülide Ela Özant (4 Yaşında)
4 Aylık kardeşi yanağını ısırmaya çalışınca: "Biz yemek değiliz kardeşim, annem ve ben insanız.",
-Yatalım mı? Uykun geldi.,"Senin uykun gelince yatalım", Eda (6 Yaşında)
"Anne, sağduyu, sağ gözünle bakmak mı demek?", Onur Efe Peker (4.5 Yaşında)
Kendisine kızan annesine: "Sen galiba beni gözden çıkardın!", Ada Can Gümüş (4 Yaşında)
-Eğer hasta olursan, dondurma yiyemezsin., "Ben zaten dondurma yediğim için hasta oluyorum", İlkim(5 Yaşında)
Banyoda açık olan suyu kapatıp:"Bu suyun sonu var anne, ben mi önemliyim, dünya mı?", Arda (6Yaşında)
-Gaz çıkaran arkadaşı için:"Anneeee, gelir misin! Mert içini odama boşaltıyo", İlkim Naz Yamak(4.5 Yaşında)
Dişi sallanmaya başlayınca:"Annecim, dişlerim dökülünce de beni sevecek misin?", Ediz Demir (5Yaşındayken)
-İleride karına pırlanta alma tamam mı, "Üzgünüm anne, O ne isterse almak zorundayım, O'nu mutsuz edemem", Ediz Demir (3.5 Yaşında)
"Annecim sen eğilme, karnında bebek büzüşmesin. Ben yaparım işleri...Bir doğsun onu sıvıra sıvıra yiycemben" , Nisa Ayyıldız (5 Yaşında)
"Annecim, kızmana gerek yok.Konuşarak anlaşabiliriz, sakince anlat bana", Kerem (4 Yaşında)
Çiçek hastası olduğunu öğrenince:"Anne, yapraklarım da çıkcak mı?", İrfan Yıldız (5 Yaşında)
"Anne, kör ne demek sana öğreteyim mi?'' -Neymiş öğret bakalım, "Kör demek, erkek demek'', Aytuna(3,5 yaşında)
''Siz bana neden 6 yaş verdiniz ki ?Ben daha kendimi o kadar büyük hissetmiyorum. '' Beste (6 Yaşında)
Misafirlikte: "Anne eve gitmek istiyorum", - Neden oğlum, daha yeni geldik, "Evimdeki huzuru burada bulamıyorum", Oğuz (9 Yaşında)
"Anne, uyuyamıcam, uykum ağzımdan kaçtı", Kayra Gürbüz (3.5 Yaşında)
Annesi kızınca: "Bana öyle bakma anne! Kalbimi deliyorsun", Yağmur Kır (6 Yaşında)
İşten dönüp koltuğa uzanan babasına: "Oh oh ohhh! Biz burda boyama yapalım, sen orda keyif çatıştır!", Sina (5 Yaşında)
Kola siparişi veren yan masaya müdahale ediyor: "Kola içerseniz, gerilirsiniz!"= Geğirirsiniz, Ege (4 Yaşında)
Komşunun köpeği 5 yavru doğurunca: "Yuh! Bu köpek saymasını bilmiyo galiba", Eralp (5 Yaşında)
-Dikkat et tatlım, yağ çok kızgın., "Niye kızmış ki? Ben bişey yapmadım", Burçak Atalay (3.5 Yaşında)
"Sorun bende değil anne, sorun sende. Sen benim istediğim gibi yemek yapamıyorsun", Lale Koşan (5.5 Yaşında)
"Anne, kardeşimi göbeğinde taşımana gerek yok, yumurtla O'nu, sonra kuluçkaya yatarsın", Zehra Aydın (4.5 Yaşında)
Annem babamı öpünce, babamın gözleri kalp kalp oluyo", Büşra Yıldızdoğan (4.5 Yaşında)
Pırasayı görünce: "Benim kendime ayit lezzet sırlarım var, bu yemeyi yiyemem!", Görkem (6 Yaşında)
Annesi yemeği yakmış: "Burun şişirici bi koku var burda. Yine mutfak deneyi mi yapıyodun?", Ege (4.5 Yaşında)
"Anane bugün seni çok üzdüm ama karnımda çok kurt var galiba, kurtlandım sanırım" , @KayraBarlas(3.5 Yaşında)
Kendisine bakan yaşlı teyzeye :"Bana neden bakıyorsun? Yoksa bi fotoğrafımı mı istiyorsun?" Hüner (4 Yaşında)
"Anne benim karnım susadı" Baran (3 Yaşında)
"Baba, böyle inatçı olmaya devam edersen, daha çok kel olucaksın, haberin olsun", Alya Güneş (5 Yaşında)
"Sündüs'ü buzdolabına koyalım orda beklesin, ben büyüyünce çıkarırız, evleniriz.", Yiğit (5 yaşında),(Sündüs 25 Yaşında)
"'Yengemi kaybettim ve düştüm''= Dengesini kaybetmiş ve düşmüş, Şule (4 Yaşında)
-Kızım, eğer balık yersen çok akıllı olursun, "Kendi çok akıllı olsa bu tabakta olmazdı, beni nasıl akıllı yapıcak?!", Çağla (5 Yaşında))
-Neden uyumuyorsun kızım?, "Annecimm vucudum uyudu, sıra gözlerimde, şimdi onları da uyutucam", Delfin (4.5 Yaşında)
"Ceren ablacım, senden ayrılırken gözlerimden duygular fışkırıyo." Deniz Karagülle ( 3 Yaşında)
"Ben seninle oynamak istemiyorum hala, ben yaşlı kızla oynamak istiyorum"=Babaannesiyle oynamak istiyormuş, Demir (4 Yaşında)
"Kocaman bir midem var, şişkoladım artık" Eren (3,5Yaşında)
"Artık abla oldum, bezimi kendim bağlayabilirim!"Ece (3.5 Yaşında)
"Baba, gerçekten akıllı bi beynin varsa; bana kumandalı araba alırsın!", Atakan (5 Yaşında)
Gece altına kaçırmış: "Annee, koş koşşş, sen bana ıslak pijama giydirmişsin.", Yasin Efe Dirik (3 Yaşında)
Aşık olduğu 22 yaşındaki abla, yüzük almak için paran var mı diye sorunca: "Sünnet paralarım var", Samet (7 Yaşında
Komşularının oğlunun tüp bebek olduğunu öğrenir: "Ya çocuğun tüpü biterse?..... Yazık valla!", İrem Yalın (5 Yaşında)
Üzgünlüklerimi siler misin annecim vütven?"= Gözyaşlarımı siler misin?, Selin Yurdageç (3 Yaşında)
Anne ayaklarıma kara su indi, biraz daha yürürsek o suda boğulucam!", Güneş Öztop (6 Yaşında)
Allah Baba'nın kulakları tıkanmış olabilir. Hep dua yaptım duysun diye, hiç konuşmadı benle" Cem, (5 Yaşında, ana dili İngilizce)
"Şu an sinirlerim üflemeye ve kızmaya başladı.", Kayra Barlas (3.5 Yaşında)
Anne, içimde bi mutlu varr", Rlif (4 Yaşında)
Su içerken koynundan içeri su dökülünce: "Annecim, gönlümden içeri su girdi", Umut Alp (4 Yaşında)
Grip olan annesini öpmek ister: - Tatlım, öpme, hastalığım sana geçmesin, "Annecim, öpiim de benim iyiliğim sana geçsin", Zeynep İşler (4.5)
Tatil demek; okul dememek!", Ecrin (5 Yaşında)
Bana Türkçe konuşmayı öğrettniz! Neden şimdi de İngilizce öğrenmemi istiyosunz? O zaman İngilzce konuştursaydınız beni bebekken!", Gökalp-5
Anne neden benimle konuşmuyosun, küs müyüz?, -Hayır canım, film izliyoruz, "Ama beni rahatsız edebiliğsin, ben kızmam", Sudelal (3 Yaşında)
Banyodan çıktıktan sonra buruşmuş ellerine bakıp: "Anneaaa, ellerim eskimiş!", Telvin (2 Yaşında)
İşte böylee:-)
Çocuklar, çok yaşayın emi:-)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...