Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

05 Haziran 2019

Bayram

Camlarını sildim.
Hem odanın, hem gözlüklerinin.
Belki gelir gözlüklerini takarsın diye.
Haziran'da gelirim demiştin.
Temiz odana gelir mutlu olursun diye.

Odanı en son birlikte temizlemiştik. Camlarını sen silmiştin. Dün ben sildim, Perdelerini yıkadım. Odanı tertemiz yaptım.
Ama gelmedin.
Bugün bayram. Sabah kahvaltı edecektik birlikte. Sonra bayramlaşacaktık, elimi öpecektin, sarılacaktık, harçlığını verecektim..
Sabah kahvaltı ettik, ablan elimi öptü, sarıldık, harçlığını verdim.
Ama sen?
Yok.

Geçen yıl bayramda ben yazlıktaydım, sen buradaydın.
Telefonda bayramlaşmıştık.
Bu bayramda seninle bayramlaşamadık.
Aslında telefonla arayan kimseyle bayramlaşamadık.
Herkes "Allah rahmet etsin" dedi.
Öyle. Doğulularda öyle. Gidenden sonraki ilk bayram "Kara Bayram"
Aranırsın, sorulursun ama "İyi bayramlar" denmez.
"Allah rahmet etsin" denir. "Sabır versin" denir.
Her duyduğumda nasıl zoruma gitti. Dilenen giden için, kalbi bir dilek, tamam ama niye bana bayram günü böyle deniyor?
Kim gitti?
Ben de mi kara bayrama girdim şimdi kara kara?

Eve ziyarete de geldiler. Ama bayramlaşmaya değil, yine "Allah rahmet etsin"e.
Bayram neşelidir. Bayram renklidir, Bayramın ağzı tatlıdır, şekeri, çikolatası, baklavası vardır.
Bayram seni ziyaret oldu. Ağzı tatsız.
Yeni evinde.
Artık adını ve doğum tarihini deden ve anneannenle birlikte göreceğimiz yeni evinde. Görenlerin ruhuna Fatiha okuyacakları yerde. Seni özlediğimde ben de gitsem de sarılsam dediğim ama bir elim ablanda bir elim sende kaldığından, gelip sana sarılamadığım yerde.
Komşun da erken gitmiş, otuz dört yaşında.
Senin başucunda duruyordum.
Komşunun annesi geldi.
Evinin kapısındaki kalpleri gördü. Üç kalp, Torun Barış, Anneanne, Dede yazıyor.
Bana sordu, kim var burada, torun kim, diye.
Bir şey diyemedim ilk. "Oğlum" diyemedim. Oğlum demek böyle zamanlarda hep boğazıma düğümleniyor, gözümden akıyor.
Tekrar sordu teyze.
Dedim bu defa.
Teyze ağlayarak dedi ki:
"Sen niye ölmedin?
Ben niye ölmedim."
Dedim, bilmiyorum...

O da diyor, bir çocuk annesinden önce ölür mü?
Demek anneler hep böyle diyor.
Ama olacak oluyor.
Hiçbir güç yok olacağı oldurmamaya.

Kuran'ın bir çok yerinde "Dirileri öldürürüz, ölüleri diriltiriz" diyor.
Her bu sözleri okuduğumda bir ümit belki seni diriltir Allah, diye böyle küçük, çok küçük ama minicik bir ümit tutuyorum içimde.
Biliyorum ama burada olmayacak bu.
Zamanı gelince orada olacak.
Rüyamda demiştin bir kere; "Orada nasıl bir dünya var, işte burada da başka bir dünya var."
Allah'a hep dua ediyorum, bana onun iyi olduğunun haberini ver, rüyama gelsin desin.
"İyiyim merak etme sakın."
Oradaki dünyanda mutlu olduğunu bileyim.
Ablan bundan emin. Öyle diyor.
"Barış orada takılıyordur şimdi. Düşünsene, Einstein'ı gördü, bir sürü bilim adamını daha. Onlarla sohbet ediyordur ne güzel. Anneannemle, dedemle, dayımla beraber. Yalnız da değil. "
Gözlerinin içi gülüyordu bunları derken.
Canım kızım...
Benim gözlerime de o ışığı koyma çabasını bir görsen Barış...
Dün ondan izin aldım, bugün ağlamak var, üzülme tamam mı, dedim.
Tamam, dedi.
Beni konuşturmak, dalan gözlerimi daldığım yerden çıkarmak, dökülmüş yüzümü toplamaya çalışmak için çok çabalıyor.
Çabasına karşılık vermeye çabalıyorum ben de.
Ama bazen olmuyor, olamıyor.
Oldurabildiğim zamanlarda da kendime yabancılaşıp içime doluyorum. Kim bu, diye. Niye böyle normal normal konuşuyor, hiçbir şey olmamış gibi?

Beni bıraksan o dökülmüş suratımla bir odada, ama yazlıktaki odada salıncakta oturup sadece seni düşünürüm. Yemeden, içmeden, konuşmadan, uyumadan.
Bülent Ortaçgil görse "Yüzünü dökme küçük kız, bırak üzülmeyi, der. Yalnız sen misin bir düşün, der sonra teselli diye. Bu şarkıyı ne severdim, gün gelip kendime dedirteceğimi bilmeden.
Tamam, bir tek ben değilim ama işte diğer teklerime de aynısı oluyor biliyorum.
Anneler böyle, annem de böyleydi.
Gidenden sonra kaldıysan böyle. Gidenden sonra bir sen kalmadıysan, başka kalanlarında varsa, o yüz bazen de gülmek zorunda. Yemek de yenecek, uyunacak da, konuşulacak da.
Ama yüz güldüğünde içindekinin ne olduğunu bilmek mümkün değil.
Öyle maskeleniyor o yüz. Dışarıdan normal, güleç bazen, içeriden yaralı.
İyileşen bir yara mı bu? Bilmiyorum.
Öyle bir ilaç var mı deva olacak? Bilmiyorum.

Ve bu benim seninle ölümü bir türlü bir araya getirememiş halim. Dişliler yerine oturmuyor.
Seni düşünüyorum, konuşturuyorum zihnimde, sesini kulağıma getiriyorum, yürütüyorum, güldürüyorum, yemek yiyorsun, uyuyorsun. Aslında yaşıyorsun bir şekilde hala.
E, kalbimde zaten ben gidinceye kadar varsın ki sen zaten karnımdan çıkıp kalbime girmiştin, oradan çıkış yok. Hal böyleyken, hem aklımda hem kalbimde yaşamını sürdürürken ölümü seninle aynı cümlede kullanmak nasıl mümkün olacak ki?
Olmuyor.
Hatırlamaya çalışıyorum, "Ölüm neydi?" diye.
Zorluyorum kendimi.
Yok.
Olduğum yerde sayıyorum.
Öyle anlamlandırılmaz, öyle boşlukta asılı bir hal bu. Dünyanın içini boşaltıp gitmiş gibisin. Kendi dünyanın, benim dünyamın.

Odandaki her şey sessiz, sepsessiz.
"Sepsessiz Kalabalık" diye bir yazı yazmıştım bloga. Babamdan bahsetmiştim. Sonunda şunu demişim:
"Öyle boşalıyor ki her şeyin içi onlara gidince… Öylece durup duruyorum başuçlarında…
Sessiz kalabalık, sepsessiz kalabalık."
Sen gittin biraz daha kalabalıklaştı orası ama hala sessiz.
Hala her şeyin içi boş.
Hala öylece durup duruyorum başucunuzda.

Bu anlamlandıramama halime şükrediyorum bazen. Anlamak gerçeğin altında ezilmek gibi. Ama öyle böyle ezilmek değil.
Hani çizgi filmlerde birinin tepesine demirden kocaman bir ağırlık düşer, o biri dümdüz olur ya.
Öyle bir sonraki karede pıt diye normale dönecek gibi de değil durum.
Dümdüz olmak, yerle yeksan.
Bundan korkuyorum çok fazla. O yüzden anlamama halinde kalayım, razıyım.
Hoş bu hali bile seni ve ablanı onca sevmeme, ikinize sahip olduğum için şükretmeme rağmen bazen keşke doğmamış olsaydım, bu yaşadığımı yaşamasaydım dedirtiyor ama doğdum ve yaşıyorum sensizliği.
Senden sonraki sensizliği.

Oradaki dünyanda bayramlaşma var mı?
Varsa bayramlaşmışsınızdır, kutlu olsun hepinize.
Sana sarılıyorum, dayına da. Anneannenin ve dedenin ellerinden öperim.
Söylersin.
Sana harçlık veremem. İlk bayramda sana harçlık veremememin dokunuşunu sana diyemem, derim de anlatamam ne dediğimi.

Bu bayram bir bu, bir de bayramlaşmak yerine "Allah rahmet etsin" i duymak çok dokundu.
Ama Allah rahmet etsin oğlum sana...
Seni sarsın sarmalasın, merhametle, şefkatle.
Gidişini kabullenmek değil sana rahmet okumak.
Yapacak başka hiçbir şeyim olmamak.
Sarılırım, öperim yavrum.
Bitimsiz hasretimle.

5 Haziran 2019
07.30

Özet


Az önce televizyonda bir şehit babasının söylediklerini duydum.
Şimdiye kadar yazdığım her sözün ve hissettiğim her şeyin özeti;
"Ben onun öldüğüne hiç inanamıyorum zaten.
Bence o ölmedi.
Ben öldüm."

Barış'ın Odası

İlk dışarı çıkmaya başladığın zamanlarda sen eve gelinceye kadar uyuyamazdım. Ama zamanla endişeli anneliğim, beni habersiz bırakmaman ve verdiğin güvenle durulmuştu. Sen gelmeden uyumaya başlamıştım ama uykularım hiçbir zaman derin olmadı.
Derin uykuya ancak senin geldiğini duyuran anahtarının sesiyle geçebiliyordum.
Hoş geldin canım, nasılsın, deyip seni gördükten sonra.
Her defasında baban sabaha karşı uyanıp bana sorardı, Barış geldi mi, diye.
Raporu benden alırdı.
Geldi ya da arkadaşında kalacak ya da birazdan gelecek, derdim senin dediğine göre.
Geçen gün yağmur yağdı.
Odanın camı açıktı.
Sabaha karşı baban yine soru sordu
Barış’ın odasının camı kapalı mı?
Kapalı.
Cevap tek.
Boş, anlamsız.
Bir de tabii, o oda hala Barış’ın odası.
Hep Barış’ın odası.
İlk günlerde 'küçük oda' diye anılır oldu, ben üzülmeyeyim diye ama kendim dedim her defasında “Barış’ın odası” diye.
Barış’ın odası.
İçinde Barış yok.
Ama camı kapalı.
Yağmur yağabilir.
30 Mayıs 2019
23.00

İyi ki / Keşke

İyi ki'lerimden biri, gözlerinde gördüğüm aklımda:
Geçen yıl yazlıktan dönerken seni aramıştım.
Bavulları çıkarmamıza yardım eder misin, yarım saate geliyoruz, demiştim.
Arkadaşımla buluşmaya gideceğim, bekleyemeyebilirim, dedin.
Ben biraz söylendim sana, kırık kapattık telefonu.

Biz eve geldik, sen akşam geç geldin, ben uyumuştum.
Sabah karşılaştık.
Sen bana gülerek sarılmak için geldin ben de sana kucak açtım.
Hoş geldin, dedin.
Ben de gülerek, hoş bulduk canım, dedim, öptüm seni.
Gözlerinde sana kırgın olmamamın mutluluğunu gördüm biliyor musun?
Uzatmamıştık ikimiz de. İyi ki!

Koridordan her geçtiğimde o an geliyor aklıma ve kucağımı açıp sarılmayı istiyorum hep.
Özlüyorum çok.
Çok.
Kırgınlık olur, küskünlük olur, öfke olur, anne çocuk arasında her türlü inen çıkan duygu olur ki normaldir.
Uzatmamak, affedebilmek iyi.
Birbirimizi çok kırdık, o beni bayağı bir ağlattı ama her defasında onu affetmeye hazırdım.
O da beni.
Affedemediklerimi, affedilmediklerimi düşünüp ortada öylece kalakalmak da vardı.
Elbet de var. 

İşte “keşke” zehri o an düşüyor insanın kalbine ama onlar da zihnimde iyiye evrilsin diye çabalıyorum.
Etki tepkiydi diyorum, o an öyle hissettim, öyle gerekti diyorum ama yine de o anı geri çağırıp onu nasıl mutlu edecekse öyle yapabilmeyi istiyorum.
Oluyor mu?
Olmuyor..
Oluyorken siz oldurun bence..
O an da geri gelmiyor, o da.
25 Mayıs 2019
19.30

Gidenin Kalanı

Sadece Barış'ımı anlatmak icin açtım bu sayfayı. O yüzden adı "Gidenin Kalanı" 
Gidenden kalanım. Ondan bana kalanları yazıp onu yaşıyor kılmak için aklımda kalan ne varsa yazıyor olacağım.
Facebook ve Instagram'daki hesaplarımda paylaşıyordum ama sadece ona ait bir sayfa olsun istedim. 
Instagram'da da aynı isimde ona ait bir sayfa açtım, (gideninkalani) 
Şimdiye kadar yazdıklarımın annelere ya da çocuklara bir şekilde dokunmuş olduğunu söylediniz bana hep.
Yaşadıklarımız yeni, bilinmez, çözülmez, anlaşılmaz.
Çoğu kez bu bilinmezliğin kilidini açacak bir anahtar var mı diye aradım. Aynı şeyleri yaşayıp benim gibi hisseden olmuş mu? Süreç nasıl işlemiş? Ne yapmalı? Nasıl geçecek bu zaman, diye sorduğum sorulara cevap ararken, aynı cevabın peşinde olanların elinden tutar mıyım diye yazdıklarımı paylaşmak istedim.
Bu konuda yalnız olmadığımı bilmek iyi hissettirmiyor, içimdekini kimse yaşasın istemem ama Allah onlara da yazmışsa bu kaderi, yalnız olmadıklarını bilmeleri için yazıyorum.
İçindekiyle devam etmeye çalışmak yürüyemediğin bacaklarını ellerinle tutup yürütmeye çalışmak gibi.
Gitmiyor bazen.
Bu yüzden yazıyorum. İçimdeki çıkar da hafiflersem yürüyebilirim, diye.
İstiyorsanız gelin, ne alırsanız alın yazdıklarımdan.
İyi gelsin, kalbinizden yol bulup hayata iyilikle aksın.
Ama üzüyorsam okumayın olur mu?
Sevginize ve desteğinize şükranla sarılıyorum...

Yokluktaki Varlık

Ben, sen varken de hep seni anlatıyordum biliyor musun? Arkadaşlarıma anlatırdım hep, bebekliğini, çocukluğunu, ergenliğini, genç adamlığını.
Yine anlatayım bilmeyenler de bilsin istiyorum.
Aslında sen pek sevmezsin senden bahsedilmesini ama bende seni bu kadar çok bırakmasaydın n'apayım.
Nasıl tutayım içimde?
Hem seni, hem sevgini.
Çoksun, çok.
Ama olur ya, seni mutsuz ediyorsam bir haber gönderirsin sen bana.
Çocukluğundan bahsedeceğim...
Üç yaşına gelmiştin ama konuşamıyordun yaşıtların gibi. Dediklerimi sanki anlamıyordun, cümle kuramıyordun öyle adamakıllı. Alfabedeki sekiz harfi doğru çıkaramıyordun. Dediklerini kimse anlamıyordu, bir babanla ben.
Önce nörolog gördü ve pedagog görsün, dedi.
Sana testler yaptı doktor. Parlak zekalı, dedi senin için.
Çıkaramadığın harfler için konuşma terapisi alman gerektiğini söyledi. Şimdi düzeltmezse okul başladığında çok zorluk çeker, dedi.
Bir buçuk yıl süre bir tedavi aldın. Senin için yaptığım en doğru şeydir bu terapi.
Terapi almaya başladıktan sonraydı.
Bir gün ablanın servisine bindik. İçeri arı girdi, sen, "Aaa ayı geldi" dedin. Çocuklar gülmeye başladı.
Barış ne geldi, bir daha söylesene, diye.
Sen de döndün o çocuğa ve 'Hiç komik değil' dedin.
Bence de komik değildi.
Birkaç yıl sonra arıya arı demeyi öğrenmiştin.
Umarım o çocuk da kimseye bir daha komik olmayan şeyler söylememiştir.
Pedagog seni on beş gün sonra görmek istemişti.
Otobüsle gidiyorduk, Taksim'deydi. Sana dedim ki "Barışçım doktorun ofisini hatırlıyor musun? Beni oraya götürebilir misin sence? "
Götürürüm, dedin. Elimden tuttun. Otobüsten indik, karşıya geçtik, bir yokuş indik, diğerini çıktık, sağa döndük, binayı buldun, ofisin kapısına kadar götürdün.
3 yaşındaydın daha.
(Zaten izlediği reklamları ezberlemesinden de belliydi bu çocuğun farklı olduğu.
Canım benim, ben ilk kelimesini anne diye beklerken o ACE demişti.
1 yaşındaydı sanırım. Banyoda kucağımdaydı. Rafta duran çamaşır suyunu gördü ve parmağını koydu üstüne ACE dedi.
Yoldaki arabaların amblemlerini görüp markalarını söylüyordu. Ben bile bilmiyordum.
Barış bir şey istediğinde dikkatini dağıtıp vazgeçirmek çok zordu. Asla kuşla, uçakla ikna edemezdim. İstediği neyse ona odaklanırdı. Her zaman istediği olmadı tabii ama direnci çoğu kez zorlayıcı oluyordu. Çocukluktan gençliğe geçtiği süreçte daha ikna olabilir hale gelmişti ama ergenlikten sonra yine zorlaştı. Her söylediğime, hayır, derdi neredeyse. Önce dinle sonra hayır de, demeye başlamıştım artık. Çok sağlam savunma yapmam gerekiyordu onun ikna edebilmek için. Ama zamanla mantıklı, sağduyulu ve adil bir genç olmuştu o yüzden orta yolu bulabiliyorduk çoğu kez. )
Çok ama çok sevgiliydin çocukken. Hem sevmeyi hem sevilmeyi severdin.
İçimde kalanlardan biridir bu:
Sen on yaş civarındasın. Havanın çok sıcak olduğu bir gün.
Hani kendimize fazla geliriz ya bazen, öyle yapışık, bezdirici bir sıcak var.
Sen geldin, bana sarılmak istedin ki en sevdiğin şeydi bana sarılmak, kanadımın altında yaşasan yaşardın, o kadar.
Sarılmak istedin ve ben dedim ki, Barışçım ne olur, çok sıcak babana gider misin?
Babana gittin, o da maç izliyormuş, annene git, demiş.
Geldin yanıma, koltuğa yüz üstü uzandın ve ağlamaya başladın.
"Kimse beni sevmiyor, sevgisiz kaldıııımmmm…"
Tatlım benim...
Kalkıp sarılmıştım sana elbet ama keşke ilk geldiğinde sarılıp o güzel gözlerinden yaş akıtmasaydım..
Yokluk olunca varlıktaki küçük mutlu kırıntıları toplamaya çalışıyor insan. Ama bazen böyle mutsuz olanlar dikiliyor karşına.
Keşke yapmasaydım ama o zaman öyle hissetmişim, diyerek kendimi aklamaya çalışıyorum.
Ama keşke yapmasaymışım.
İyi ki dediğim anlar azalıyor bazen. Hafızamı zorluyorum onları hatırlamak için.
Yazmak istiyorum unutmamak için.
23.05.2019
11.00

Kırk Dokuzuncu Yıl

Yıllar önce evimize hırsız girmişti. Laptop, fotoğraf makinası, dijital bellek, para, kıyafet, takı, bir sürü şey çalınmıştı.
Çalınanlar içinde en çok iki şeye çok üzülmüştüm. Biri fotoğraf belleğiydi, annemin fotoğrafları vardı içinde. 
Bir de Barış'ın bana doğum günümde aldığı altın bir kolye vardı, o çalındı diye çok çok üzülmüştüm.
Takı çekmecemde aradım, yoktu. Bir iki gün sonra tekrar baktım ve buldum. Ne çok sevinmiştim...
(Annemin fotoğraflarını da başka bir yerde yedeklediğim aklıma geldi birkaç ay sonra.)
O kolyeyi Barış bana kendi harçlığıyla almıştı. On üç yaşındaydı sanırım. O yaşlarda bana aşıktı. Öyle özeniyor, sevgisini öyle güzel yollarla gösteriyordu ki dünyanın en mükemmel, en iyi, en güzel annesi gibi hissediyordum.

Kolyeyi bana vereceği gün balkonda ikimiz için sofra hazırlamıştı. Masaya kumaş örtü sermiş, kendisi de kumaş pantolon giymişti. Hep kot pantolon giydiği için kumaş pantolonu yoktu, o da okul formasının pantolonunu giymiş.
Bana yemek servisi yaptı. Hediyesini verdi. Nasıl mutlu, nasıl heyecanlıydı.
Aldığım en güzel hediyeydi.
Eski bir yazımın girişinde sevgiyle ilgili şunları yazmışım.
“Şu gazetelerdeki sağlıklı ve uzun yaşama formüllerini uygular mısın annecim? Ben kırk yaşıma geldiğinde senin de yaşıyor olmanı istiyorum çünkü.”
On bir yaşında bir oğlan çocuğunun isteği bu.
Yüz güldüren, iç ısıtan bir istek bu.
Hayatınızda olmasını istediğiniz kıymetlilerinize on bir yaşın diliyle sevginizi diyebiliyor musunuz siz?
Kendi yaşınızla deseniz de olur.
Yoksa, "Zaten var, orada ve kıymetli. Söylememe gerek yok” diyerek “için için” mi seviyorsunuz? "
Demişim.

O on bir yaşındaki çocuk Barış'tı.
Öyle sevgili bir çocuktu ki... Beni sevdiğini her daim hissettirdi. Sözleriyle, davranışlarıyla, bana bakarken aşkla gülen gözleriyle..
Ama çoğu ergen gibi bir zaman sonra yolda koluna girmemi bile istemeyen, sarılmak ve öpmek için neredeyse randevu alacağım, için için seven ama göstermeyen bir oğlan çocuğuna döndü.
İçin için sevdiğini göstermemeyi tercih ettiği ama bir gün içinden taştığını görmüştüm.
Yazlığı ilk aldığımızda o yine gitmişti orada kalmaya. Bir ay kadar kalıp dönmüştü. Döndüğü gün sarıldık, öptük birbirimizi. Birkaç saat geçti. Salondaydık ikimiz de. O bir şeylerle uğraşıyordu. Ben de koltukta oturuyordum. Doğum günümden birkaç gün sonraydı sanırım. Birden yanıma geldi, gülerek ve çocuk gibi "Ay sen kırk altı mı oldun, büyüdün mü, diye sarıldı bana. Şaşırdım, sevindim, ben de sarıldım.
Seni özledim, bir daha sarılmak istedim, demenin en tatlı yoluydu bu bana göre.
Kalbimde sıcacık duruyor o an.

Küçük yaşta, annesinin elinden tutan, sarılıp öpen oğlanları gördüğümde annelerine; tadını çıkarın, sarılın, mıncıklayın, çok çok öpün, biraz büyüyünce öptürmeyecek bile, diyordum.
Tabii Barış keşke kırk yaşına gelseydi de hiç öptürmeseydi, hiç sarılmasaydım.
Ama o yaşa gelmeden de olamayacakmış bunlar.
Kimse bilmiyor, hiçbir şeyi.
Allah biliyor tek.

Her doğum günümde mutlu yazılar yazardım ben. Gün 12 Mayıs'a dönünce hüzünlenirdim doğum günüm bitti diye. Anlamlıydı, güzeldi, neşeli bir şeydi doğum günümün gelmesi.
Geçen yıl şunları yazmışım:
"Bugün bir kız çocuğu geldi dünyaya. Adı ben, Nuray.
Kırk sekiz yıl geçti içimden. Sevip sarmalayıp baş tacı ettiğim bir dolu anla; herkes gibi unutmak istediğim ama unutamadığım bir dolu 'Keşke yaşanmasaydı' larla geçen kırk sekiz yıl.
Beni bekleyen sağlıklı, tatlı sürprizli, "İyi ki yaşanmış" diyeceğim günlerim olsun dilerim ki..
Hayatımdaki güzel kalpli, temiz ruhlu, iyi insanların varlığına şükrederek, daha da çoğalsınlar dileyerek iyi ki doğduuum beeen."
Geçen yıldan bu yıla son dileğim gerçek oldu, hayatıma giren güzel kalpli, temiz ruhlu, iyi insanlar çoğaldı. Buna Barış aracı oldu üstelik.
Varlıklarına şükrüm daimi.
İyi ki yaşanmış günlerim olsun, demişim bir de.
Olmuştur 13 Ekim'e kadar.
Ama o gün ve sonrası hep, "Keşke yaşanmasaydı."

Bu yılki doğum günümün yarısı ağlamakla, yarısı geçen yıl aynı gün Barış'ımla yaşadıklarımızı hatırlamaya çalışmakla geçti.
Bir gece önce telefonunu artık yanına almayacağını söylemişti. Çok üzülmüş ve tepki vermiştim.
Ertesi gün, doğum günümde öğlene kadar ağlamıştım. Beni öyle görünce yanıma geldi, neden ağladığımı sordu. Benim gibi endişeli bir anneye bunu nasıl yapabiliyorsun, ben senden haber almadan nasıl gün geçireceğim? Her dakika arayıp seni taciz etmiyorum biliyorsun ki, sadece aramam ve haber almam gerektiğinde sana ulaşabilmeyi istiyorum. Ne hissettiğimi ve ne düşündüğümü bu kadar önemsemiyor oluşuna çok içerliyorum, dedim.
O da çok büyüttüğümü bu kararının benimle hiçbir ilgisi olmadığını, kişisel algılamamam gerektiğini söyledi.
Telefon onun için özgürlüğünü kısıtlayan, elindeyken onu gereksiz yere oyalayan, devamlı baktığı ve hayatı kaçırmasına sebep olan bir şeymiş. Gerektiğinde bana zaten ulaşacakmış. Endişe etmeme gerek yokmuş.
Tabii ki hemen ikna olmadım ama ikna etmek gibi bir çabası da yoktu zaten. Sadece bu kararını bildirdi ve uymamı bekledi. Anlaşma yaptık. Geç gelecekse mutlaka haber vereceğini söyledi. (Zaten evden çıktıktan sonra haberleşmiyorduk geceye kadar. Geç saat olunca ben arıyordum gelecek misin, diye sormak için.)

İlk günler zor oldu. Ama eğer gecikecekse arayıp haber verdi. Bir iki kere arkadaşından aradı. Sonra ankesörlü telefon kartı aldı. Onunla aradı. Çok eğlenceli gelmişti o kartı kullanmak.
Değişikti, yoktu böyle bir tanıdığım diyorum.
Ne önce, ne sonra.
O zamanlar bu farklı oluşu zorluyordu beni elbette ama şimdilerde keşke bende onun kadar değişebilsem diyorum...
Bir ara telefonla alakamı ben de kesmek istedim. Çok kullanılan uygulamaların çoğunu kaldırdım ki o da başlangıçta böyle yapmıştı.
Bazı geceler telefonun sesini kıstım, bazen kapattım.
Bazen ulaşılır olmamak ihtiyacım oldu ve ulaşmamak.
Telefonun o küçücük ekranında yaşamamak.
Öyle anlarda oğlumu anladım.
Ne hissettiğini ve aslında bunun kimseyle ilgisi olmadığını.
Bu histeyken biri karşımda ağlasa, bana bunu nasıl yaparsın, dese çok anlamsız gelebilirdi örneğin. Ama hiçbir zaman onun kadar cesur ve kendim olamayacağım için telefonun küçük ekranına döndüm yine.
Zaman zaman yine görünmez olmak isteğim baki, o ayrı...

Geçen yıl öğlen saatlerinde yaptığımız bu konuşmanın hatırıma getirdiğiyle bu yıl aynı saatte yine ağlıyordum.
Geçen yıl yemek yemeye gittiğimiz yerdeki masada bu defa karşımdaki sandalyede o olmadan oturdum. Doldurduğu boşluğa baktım o varmış gibi.
Onunla dolaştığımız ve fotoğraf çektirdiğimiz yerde gidip durdum. Akşam oturup fotoğraflarına baktım.
Pasta kesmedim, mum üflemedim.
İstemedim.
İstenmiyor.

Kırk dokuzuncu yıl geçti gitti içimden.
İçimden içimi alarak.
Gözümdeki gülüşü dondurup ışığını söndürerek.
13 Ekim'den önceki kadına beni yabancılaştırarak.
Bir daha o kadını hiç görmeyeceğime inandırarak.
Ne diyeyim, ne dileyeyim hiç bilmiyorum…
Susmak geliyor içimden sadece.
Susuyorum.
Odandan, masandan.

14 Mayıs 2019
00.16

15 Mayıs 2019

Orman







Uzaktan tabelayı görünce sanki sen beni orada bekliyormuşsun gibi heyecanla koşup gelmek istedim yanına. Geldim. Tabelalara kol takıp can verip adını Barış koysalarmış, sarılabilselermiş bir de.
Sarılmak.
Bir olmak.
Tek olmak.
İki can bir kalbe girip tek can olmak.
En hasret duyduğum sarılmak.
Tabelanın önüne geldim ama yine sarılamadık, yine sarılamadık...
Adını gördüm.
Barış Kömürcü
Bize sertifika göndermişlerdi Tema'dan. Orada adını görmek de dokunmuştu. Metal bir panoda adını görmek de dokundu.
Diplomanda görebilseydim mesela o adı.
Ama belki o tabeladaki isim senin asıl diploman.
Verdiğin nefesin geri kalanını başka canlılar soluyacak.
Bir nefes gitti, bin nefes alacak.
Böyle diyorum, kalbimin yarısı teslim bu dediğime ama diğer yarısı sana sarılmak istiyor.
Hep.
Hep.
Hep.

Bu orman nasıl oldu anlatayım mı sana?
Gittiğinin ilk haftası benim güzel arkadaşlarım senin adına fidan bağışlamaya başlamıştı. Sayısı artmaya başlayınca, yolumuzun yıllar önce kesiştiği bir arkadaşım, Kübra, "Bu fidanlar bir arada orman olup Barış adını alsa ne güzel olur, demiş ve bu düşüncesini bizimle paylaşmıştı. (Kübra bana Allah yoluyla gönderilmiş bir güzel kalp. Teşekkürüm az gelir, Allah gönlünde ne varsa gününe getirsin...)
Adına ormanın olma fikri ışık olmuştu onca acının içinde.
Dostlarımıza, ailemize, tanıdık tanımadık herkese ulaştı bu fikir.
Herkes kendi arkadaşlarıyla paylaştı. Canım İclal Aydın'a rica ettim kendi arkadaşlarıyla paylaşır mı diye, o tuttu bütün takipçileriyle paylaştı. (İclal'in fidanları ve güzelim kalbi ona güzel kızının mutluluğuyla dönsün dilerim.)
Bizim tanıdığımız, seni tanıyan herkes kendi sayfasında yayınladı. Okuldan arkadaşların yaptıkları bir etkinliğin geliriyle bağış yaptı. İnanamayacağımız kadar büyük bir hızla fidanların çoğaldı.
Her bağış raporu aldığımızda gözlerimizin biri ağladı biri güldü.
İclal'e "Orman bana yukarıdan atılmış bir halat gibi, ona tutundum salınıyorum" demiştim. Tam da öyleydi. Kökünden kopmuş gibi oluyorsun çünkü, boşlukta salınıyorsun sadece. Uzatılan bir el, atılan bir halat hayatta tutuyor seni..

Herkesin gönlünde bir fidan yeşermiş toprakla buluşmayı bekliyormuş. Barış'ım giderek o buluşmayı gerçekledi hepiniz için.
Hepimiz için.
O ormanın tabelasında Barış'ın adı var ama tek onun değil.
Fidanların hepsinin adı var.
Kiminiz çocuğunuz için, kiminiz anne babanız için, belki bir dostunuza, belki kendinize, kardeşinize, arkadaşınıza bağışladınız o fidanları.
O topraklarda hepinizin kalbi yeşerecek.
Her birinize ayrı ayrı bin teşekkür ederim, tüm kalbimle sımsıkı sarılırım.
Barış'ım adına da, kendi adımıza da.
Tabelada "Ailesi ve sevenlerinin katkılarıyla" diyor. Onu tanıyıp sevenlerin ve tanımadan sevenlerin katkılarıyla.
Ormanın başladığı yerde duran tabelayı görünce Barış  bizi orada bekliyor gibi gelmişti dedim ya.
Barış sizi de bekliyor orada.
Gidin, kuş sesleriyle sakin sakin oturun, doğayı dinleyin...
Fidanlarınızı görün, sevin.
Barış o sırada eminim kollarını kavuşturup yukarıdan ormana, size bakıp gülümsüyor olacak. Öyle geliyor gözümün önüne. Hatta sevinci şaşkınlıkla dolu, hissediyorum.
Bu kadar çok sevdiği ağaç, yeşil, hayvan, doğa, kuş, kelebek onun adına gelecek, orada özgürce, barışla, sonsuzca nefes alıp verecek.
Barış'ımın öyle düz, öyle şeffaf, öyle azla yetinen bir çocuktu ki, çok, ancak doğadan gelirse onu mutlu edebilirdi. Oğlumu ve bizi mutlu eden herkese şükranla, duayla, sevgiyle... Oğluma not: Canım yavrum Fidanların biraz büyüsün, arkadaşların gelip orada kamp kuracaklar, müzik yapacaklar.
Seninle vakit geçirecekler.
Biz de yine geleceğiz.
Kuş seslerini dinlerken seni hissedeceğiz.
Özlemimiz daha da artacak ama senin kelebeklerle omuzlarımıza konup, neşeyle, oradan oraya uçtuğunu gördükçe dinginleşeceğiz belki. Karıncaların yuvalarındaki aceleci koşturmalarını gördükçe sana gülümseyeceğiz. Doğanın toprağa serptiği rengarenk çiçeklerde seni görüp selamlaşacağız. Sen her yerdesin. Kalbimdesin. Bendesin. Rüyamda değilsin nicedir. Kollarım açık bekliyorum. Gel sarılalım. 15 Mayıs 2019 12.41
Sevgili okuyucuya not: Gidip fidanlarınızı görmek isterseniz size ormanın konumunu göndereceğim. Lüleburgaz Karaağaç köyünde. İstanbul'a iki saat uzaklıkta. Giderken gelinciklerle, yeşille, doğayla, hayvanlarla selamlaşarak gidiyorsunuz, öyle güzel ki köy yolu. Yetişkin ağaçlarda var aslında. Gölgesinde dinlenirsiniz. Doğanın müziğini dinlersiniz.. Gidecek olursanız benden selam edin oğluma. Annen yine gelecek, seni çok seviyor, özlüyor deyin..


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...