Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Ocak 2019

Sen Hep Çık Karşıma..



Evet. Hep çık böyle.
Dün ışıklarda beklerken gördüm. Sana o kadar çok benziyordu ki. Kalakalarak baktım, çivilendim sanki olduğum yere; ışık beklerken belki iki dakika boyunca. 
Baktım; gözlerin, kaşların, sakalların, bakışın, öyle çok benziyordu ki sana. 
Barış bu işte, dedim. Özledikçe bak gider özlemini.
Allah sana gönderiyor onu, Allah senin saçını okşuyor. Üzülme, ben sana yardım edeceğim, elinden tutacağım, gönlünü genişleteceğim. Hiç kahırlanma sen diyor bana..
Gerçekten..
Bir dünkü çocuk değil üstelik. Her dışarı çıktığımda seni başka birinde bedenlenmiş halde mutlaka görüyorum.
Ama hepsi uzaktan sen gibisin. Yaklaşınca hepsi kendine benziyor. Olsun.
İlk günlerde de baban görmüş.
Neredeyse seni.
Akşam ağlayarak anlatmıştı. Peşine takıldım, takip ettim, yürüyüşüne, kabanına kadar aynıydı, demişti.
Demek böyle.. 
Rüyamıza gelmiyorsun pek. Ama kanlı canlı karşımıza çıkıyorsun.

O kadar çok dua ediliyor ki bize,  Allah duyuyor hepsini demek.
Ona açılan elleriniz bereket, sevgi, huzur dolsun..
Gönülleriniz ferah olsun hep, iyilikler görün herkesten.



06 Ocak 2019

Korkuyorum

Sen gitmeden önce, baharatları buradan mı alsak, oradan mı, diye düşünmüştük hani.
Oradan alırım, demiştin.
Ama gidince, sen alıp gönderir misin, dedin.
Aktara gittim, bütün baharatlardan aldım, paketlerin üstüne adlarını yazdırdım.
Muskat bile almıştım. Değişik yemekler yapıyordun ya, kullanıyordun hepsini.
Kargoyla göndermiştim.
Diş macunu almayı unutmuştum ama. Olsun, ben alırım buradan, dedin.
Organikti aldığın marka. Saçlarını da bıttım sabunuyla yıkıyordun. Şampuanlarda kimyasal var diye.
Kahvaltıda bebekler için yapılmış etimek gibi bir ekmek var, ondan aldım, arada yiyorum, iyi oluyor, demiştin.
Hemen internetten baktım, içinde bir sürü katkı maddesi var yeme yavrum onu, dedim.
Bebekler için yapılmış, iyidir diye düşünmüştüm, tamam yemem, dedin.
İçinden iki tane yenmiş ekmek paketiyle birlikte bütün baharatların da geri geldi.
Cevizin de bitmemiş, yaban mersinin de.

Kilo verme oğlum, iyi beslen dediğimde, gayet güzel yiyorum merak etme, çok güzel yemekler yapıyorum, dedin.
Bir sürü şey dedin.
Konuşuyordun sen, nefes alıyordun, yürüyordun, uyuyordun,
Şimdi ne ses var, ne seda senden.

Bazen öyle hissediyorum ki, bir şey olmadı sana gibi.
Eskisi gibi oluyor her şey. Özellikle ablanla beraberken.
O da çok zorlanıyor sen yoksun diye.
Geçenlerde kar yağdı. Bir anda ağlamaya başladı.
Senin bir daha kar göremeyecek olmana üzülmüş.
Bir de siz küçükken kar yağdığında eski evimizin balkonuna çıkar, şemsiyeyi ters çevirip kar toplarmışsınız. Bunu hatırladı, yine ağladı.
Sen onun oyun arkadaşıydın.
O da başka yerinden kırıldı.

Ablanlayken iyi görünmeye, eskiye dönmeye, hayatı normalleştirmeye çalışıyorum ama onun yarasını kapatmaya çalışırken kendi yaram derinleşiyor.
Seninle ve gidişinle daha yüzleşemedim.
Kalın, demirden bir zırh içinde gibiyim bazen.
Durumu kabulleniyorum gibi.
Ya da başı dik, inançla, teslimiyetle ateşin içinden geçmeye çalışıyorum diyeyim. Zırh var ya üstümde, ateş değmiyor.
Ama bazen zırh yok oluyor ve incecik bir tüle sarılıyorum. Yanıyor tül.

Geçenlerde Allah'a sordum, neden aldın oğlumu benden, diye..
İsyan etmiyorum, sadece soruyorum, dedim.
Baban da, biz bunu hak etmedik, demişti geçenlerde.
Hak edilecek bir durum değil aslında ama gerçekten, neden oldu böyle?
Benim tarçın kavanozum yarıya kadar dolu olurdu hep.
Niye şimdi ağzına kadar dolu mesela?
O tarçını ben sana almıştım. Benim kavanozumda ne işi var ki?

Bir ablamız demişti ki, keşke onu geri getirebilecek bir gücümüz olsaydı. Deseler ki, ayı gökten indirin, Barış geri dönecek. Hepimiz bir araya gelir, asılır indiririz. Ama yok, ay inse yere Barış dönmeyecek.
Babanla seni konuşurken de ilk sözleri buna benzer..
"Ne yaparsak yapalım Barış geri dönmeyecek."

Benim, geri dönemeyecek bir daha'dan önce başka sözlerim var.
Barış niye gitti ki?
Nereye gitti?
Nasıl gitti?

Cevapsız sorular içinde debelenip duruyoruz.

Ormanında 11 bin ağaç olacak biliyor musun?
2 bin ağaç olunca adını verebilecektik.
11 bin oldu.
Ormanın adı: Barış Kömürcü Hatıra Ormanı.
Fidanların ekilmeye başladı. Mart sonunda biter büyük ihtimal.
Senden sonra Tema'dan orman talebinde bulunan birçok aile olmuş.
Orada çok genç var değil mi?
Hepsiyle arkadaş ol, birbirinizi yalnız bırakmayın.
Ormanlarınıza gelip bakın arada.
Kuş olun, kelebek olun, konun ağaçlarınızın dallarına.
Gelince görüşürüz, selamlaşırız.
Ses verirsiniz.

Orman, elimizi tutmaya gelen iyi insanlarımız, teselliler, ablan için iyi olma çabaları içinde zaman geçiyor ama ben olmadığını anlayacağım andan çok korkuyorum.
Zaten korkağın tekiydim ama bu korku başka türlü.
Sislerin ardından bakıyor gibiyim olan bitene.
Sis kalkınca gördüğümle nasıl baş edeceğimi hiç bilmiyorum.
Zaman tersine işliyor gibi.
Korkuyorum Barış.
Çok ama çok çok korkuyorum.
Öyle kocaman öyle kocaman ki gittin gerçeği.
Altında ezilmekten korkuyorum.

Sen yaşarken de seninle ilgili her şeyden korkardım, seni kaybedeceğimden, sana kötü bir şey olacağından…
Bin türlü endişem vardı.
Şimdi ne sen varsın, ne de seninle ilgili tek bir endişem.
Ama şimdi de sensiz nasıl yaşanır endişesi başladı.
Tamam yaşanıyor, bak neredeyse 4 aydır seni görmüyorum ve hala yaşıyorum.
Ama o yaşayan ben'e yabancıyım.
Nasıl böyle tevekkülle bakıyorum?
Nasıl, zamanı geldi de gitti, diyebiliyorum?
Nasıl bakabildim sen o toprağa konurken?
Neyin metaneti bu? Ben bu kadar güçlü müydüm?
Bir sorunun ardına diğerini bağlaya bağlaya geldim bu güne.

Allah sabır veriyor dedikleri bu belki de.
Zırh içindeyim, dediğim de belki bu sabır. Onun gücü.
Ama neden hala korkuyorum?

Sen Allah'a daha yakınsın şimdi.
Ona söyler misin, anneme daha fazla sabır ver, hiç korkmasın, diye.
Bir de yeni yılın kutlu olsun.


29 Aralık 2018

İyi ki Doğdun En Güzel Misafirim...


Eğer orada olsaydın, bugün görüş günümüzdü, arar doğum gününü kutlardım. Ama yoksun.
Gelip doğum gününü kutlayacağım. Ama yine yoksun.
Artık yoksun.

23 yıl önce, bugün, sabaha karşı 03.05'de var oldun.
29 Aralık'ta doğdun ama kimliğine 2 Ocak yazdırmıştım. 
Niye 1 Ocak değil, sorsana.
Doğum gününü kutlarsan, yılbaşı ertesi arkadaşların yorgun olur da gelemez, sen üzülürsün, diye 
Ama artık günün de önemi yok. Kimse gelemeyecek ki doğum gününe.
Yorgunlar diye değil.
Sen yoksun diye.

29 Aralık'ta kırmızı yanaklı, simsiyah saçlı bebek Barış olarak doğdun.
Çocukluğunda sevilmeye, sevmeye aşık, gözlerinden mutluluk akan bir kara oğlan.
Ergenliğinden sonra da bir büyümenin geldiği ve bir daha gitmediği koca bir adam oldun.
Bilmiş, öğrenmiş, olmuş.
Bizi seçtin aile diye, oğlumuz oldun ama birinin bir şeyi olmak değildi istediğin.
Ablan senin için; Barış bu dünyaya kimsenin bir şeyi olmak için gelmedi ve içindeki pusulasıyla yaşadı hep. O nereyi gösterdiyse oraya gitti, ne dediyse onu yaptı, dedi.
Sadece kendi serüvenini yaşamak için dünyaya gelen bir Barış ancak böyle anlatılabilirdi.
İyi ki pusulayla gelmişsin, hepimizin olmak isteyip hiçbirimizin olamayacağı kadar özgür, korkusuz ve hayatta adım atılmadık yer bırakmayan, tüm gereklilikleri elinin tersiyle bir kenara itip, kendine kendisi kadar yer açıp istediği gibi yaşayan farklı biriydin sen.
Farklıydın evet ve ben seni bu farklılıklarınla sevmiş ve kabul etmiştim.
Kolay mıydı seni olduğun gibi kabullenmek?
Değildi.
Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordun.
En olmazları oldurmak için beni ne çok zorlardın.
Senin serüveninde olmaz diye bir şey olmadığını anlayıncaya kadar, her anne baba gibi isteklerine daha akılcı yaklaşır, öyle tepki verirdik.
İsteklerin genelde hep sıra dışıydı çünkü.
Tabii 18 yaşına kadar istemekti, 18'den sonra isteyip yapmak, bize söylemekti.
Matematik, elektrik elektronik ya da mühendislik okumak isterken bir anda ben dershaneyi bırakmak istiyorum, özel ders alıp yetenek sınavına hazırlanacağım, müzik okuyacağım, demen gibi.
Sınava hazırlanıp tam bursla ilk beşte girdiğin okulu bırakıp, Berlin'de müzik okuyacağım demen gibi.
Berlin'e gitmeyip ama okulu ikinci yıl dondurup yazlığa gitmek gibi.
Bir sabah kalkıp ben Bursa'ya İskender kebap yemeye gideceğim, demen gibi.
Sabaha karşı eve gelip, bir saat sonra arkadaşlarımla güneye tatile gidiyorum, demen gibi.
Ben artık telefon taşımayacağım, demen gibi.
Yazlığa gittiğinde telefonu yanına alıp ama kafa dinlemeye gidiyorum, sadece hafta sonları  açacağım, hafta içi kapalı tutacağım demen gibi, bu yüzden hafta sonlarını  görüş günü ilan etmemiz gibi..
İsteklerin hiçbir anne babanın kolaylıkla evet demeyeceği türden taleplerdi.
Bir gün o kadar köşeye sıkışmıştım ki sana; sen benim yerimde olsan ne yapardın, ne derdin demiştim.
Vallahi senin yerinde olmak istemezdim, diye gülmüştün. 
Sen de kendinin farkındaydın.
Zor çocuktun.
Ama istediğin şeyi öyle zekice anlatırdın ki, önce hayır dediğim şeye, yarım saat sonra, mantıklı, neden olmasın derdim. İkna ederdin bir şekilde.
Seni öyle seviyor ve kaybetmekten korkuyordum ki ikna olmaya teşneydim belki de.
İyi ki de öyleydim.
İyi ki istediğin hiçbir şeyden vazgeçmemişsin ve iyi ki biz senin hayatını gerçekleyebilmen için aracı olmuşuz.
İlk başlarda üzmüşüzdür, bazen kırmışızdır sana direnerek. Ama sen kötü hiçbir şeyi içinde tutmadığın gibi bizim üzmüşlüklerimizi de unutmuş, arkadaşlarına "bizimkiler harikadır" diyecek kadar bizimle mutlu yaşamıştın yaşayabildiğin kadar.
Biz bilmiyorduk böyle düşündüğünü ama iyi ki düşündüğünü söyleyenlerdendin.
İyi ki babanla telefonda konuştuğunda, seni seviyorum, demiştin ona.

Bize çok da fazla keşke bırakmadın.
Fazla yok ama var tabii.
Senden sonra tek yaptığımız seni düşünmek olduğu için, bilinçaltımız olur olmadık yerlerden keşkeler çıkarıp koyuyor önümüze.
Ama yine de o sularda yüzmemek için çabalıyoruz.
O sular tehlikeli sular.
Gideni geri getirip olmayanı olduramayacağımız sular.
Yüzme bilmeyenin boğulacağı sular ki ben yüzme bilmiyorum.
Sen olmayanlar için affet bizi yine de, kırdıklarımız, üzdüklerimiz için.
Sana sevgimiz, seni koruma çabamız, endişelerimiz, korkularımızdı sebep.
Sen bilirsin bizi.

Seni öyle çok anlatasım var ki.
Tanıdığım tanımadığım herkese, hakkında hatırladığım, bildiğim her şeyi anlatmak istiyorum.
Sen yaşarken kendinden söz etmeyi sevmezdin, pek söz edilsin de istemezdin ama şimdi yokluğun öyle bir var ki içimde, o varlığı anlatmamam pek olur değil.
Yaşarken de anlatırdım hoş seni.
Ben seni anlatmayı seviyorum.
Seni seviyorum.
O sakinliğini,  içindeki sükûneti.
Ne kadar hararetle tartışıyor olsak da asla sesini yükseltmemeni, kapılar çarpıp göz devirmemeni.
Kimseye rahatsızlık vermeden tüy gibi hafif, hayatı parmak ucunda yaşayışını.
Yanlışlıkla üzerine basılan serçeyi alıp veterinere yetiştiren çocuk kalbini.
İlkokuldayken, öğretmenler gününde öğretmenin için alınacak hediyeye ortak olmayı reddedip, ben mektup yazacağım ona, özel hissettirmek istiyorum, diyen; mektubunda öğretmenim gözlerinizin rengi bütün giysilerinize çok yakışıyor, diye duygularını çerçevelemeden söyleyen şeffaflığını. Kendinle yalnız kalabilme cesaretini veren içbarışını.
İnandığın; "Çok isteyip çabaladıktan sonra istediğin her şeyi yapabilirsin, yapamam diye bir şey yok" gerçeğini.
Hatta bizim sana sorduklarımızı bazen kendin de öğrenebilirsin diye geri çevirmelerini.
Hayatı acele etmeden sindire sindire yaşama isteğini, yürürken bir kaplumbağa hızıyla adım atmanı.
Keşfetme ve öğrenme aşkını.
İstemediğin hiçbir şeyi, hiçbir kimse için yapmamanı.
Herkesi olduğu gibi kabul edip kimsenin önünden arkasından konuşmadan, içindeki neyse onu dürüstçe söyleme cesaretini.
Sahip olduğun her şeyi minimal düzeyde tutmaya çalışmanı, azı kendine çok etmeyi.
Kendinden, olduğundan ve bildiğinden övünmeden, egosuz "hiç"miş gibi bir hayat yaşıyor olmanı.
Aramızdaki o sevgili iletişimi, kendini açtığın zamanlardaki sohbetlerimizi, birbirimize sabrımızı ve anlayışımızı.
Affedici olmanı.
Zekanı, merakını, çocukluğundan beri çoğu kez şaşırtan, güldüren bilgeliğini, sana dair her şeyi seviyorum.

Mesela seni tanıyanlar bilir ama bilmeyenlere anlatayım;
4-5 yaşlarındayken bana aşıktı Barış. Bir şey anlatırken hayran hayran beni izlerdi. Her daim sarılırdı, öperdi, hediyeler alırdı, sürprizler yapardı. Ve tabii o yaşlardaki hayali büyüyünce benimle evlenmekti. Ama ne zamanki 10 yaşında aklı başına geldi, o zaman, anne düşündüm de, ben büyüyünce sen de büyüyüp yaşlanacaksın, kırışacaksın. Ben seninle evlenmekten vazgeçtim, dedi.
Biraz bozuldum tabii.

Barış 9 yaşında. Tatil köyünde gece kayboldu. Bütün otel çalışanları, sahil güvenlik seferber oldu. Barış'ı arıyoruz.
Bir saatlik korkulu ve gözü yaşlı arayıştan sonra sonra Barış'ı amfi tiyatroda, şezlong minderini üstüne örtmüş uyuyor bulduk.
Sarılıp oğlum çok korktum, nasıl habersiz oraya gittin dediğimde, anne üzülme tamam kayboldum ama şimdi yanındayım, "tadımı çıkar" demişti.
Küçük dervişim benim.
Aynı tatilde tatil ödevini yapmadığı kitabını gösterip söylendiğimde tamam ödevimi yapmadım ve vakit de yok yapacak, Ama merak etme şimdi yapmaya başlarım, ne kadarını yapabilirsem artık.

Olan olmuştur, yapılacak bir şey yoktur.
Olmayan da oldurulmalıdır, yapılacak tek şey budur, diyerek yaşadın sen.
Ne mutlu sana.
Daha 9 yaşında buydun sen.
Ben bu gerçeğe kaç yaşında ayacağım kim bilir...

En son yazlıktayken telefonda konuştuğumuzda beni ehlileştirdin, sakinleştirdin, eskisi gibi seninle ilgili endişeli değilim, demiştim. İyi, ne güzel, demiştin.
Hoş bu noktaya zorlanarak geldim ama sonuca bak, geldim ya.
Hatta demiştim ki, istersen döndüğünde ayrı eve taşınabilirsin. Tabii çalışıp giderlerini karşılamak kaydıyla. Senin evde olmamana, sık haberleşmiyor olmamıza alıştım. İyi olduğunu bileyim yeter demiştim.
Sen de okul bitene kadar evde kalırım ama bittikten sonra belki buraya gelir yazlıkta yaşarım. Burada çalışırım, demiştin.

Çok seviyordun o yazlığı.
Gitmeden önce bana, annem, düşündüm de burada yapacak işim yok, yazlığa bir hafta erken gidebilirim, dedin.
Tamam canım git, hem sıcağını da yaşarsın oranın, hava soğuyacak yakında, dedim.
Sevdiğin, huzur bulduğun, kendinle kaldığın, mutlu olduğun yerdi orası.
Gittikten sonra uzun uzun telefonda konuşuyorduk hafta sonları.
Burası çok güzel, kuş seslerinden başka ses yok.
Hava tertemiz. Sabah kahvaltı yapıyorum, bazen yürüyorum, alışverişe gidiyorum, yemek yapıyorum, bazen gitar çalıyorum, meditasyon yapıyorum. Çok güzel geçiyor, demiştin.
Oh, ne güzel, keyfini çıkar oğlum, demiştim.
Salıncağı içeri almışsın, akşam serin oluyor, bir de sinekler yiyor diye.
İyi yapmışsın.
Buharda sebze pişirmişsin, bana da anlattın nasıl yaptığını. Her sebzenin pişme süresi var. Onu bilirsen ve sırayla koyarsan hepsi aynı ayarda pişer dedin. Deneyeceğim, dedim.

Haziran'a kadar kalacağım demiştin. Üşürsem daha erken gelirim.
Sana baharatlar alıp gönderdim, bavuluna sığmayan eşyalarla, sevdiğin çay fincanıyla birlikte.
1 ay çay içebildin o fincandan.
Baharatlarını bitiremedin bile. Götürdüğün kışlıklarını giyecek kadar da soğumadı hava.

O ev, ilk gördüğümden beri ısındığım, insan sever gibi sevdiğim bir evdi.
Son gününü yaşayacağın ev olacağını bilemedim.

15 Eylül'e almıştın biletini. Yazlığa keyif yapmaya gittin.
15 Ekim'de İstanbul'a geri döndün.
Ama haberin yoktu bundan.
Daha bir çok şeyi bilmiyorsun.
Senden sonra ne oldu, ne yaşadık?
Nasıl yaşamak değil artık yaşamak.

Biz de bilmiyoruz çok şeyi.
Sana ne oldu da artık yoksun?
Bir Allah biliyor bir de sen.
Ne olduğu hala araştırılıyor, sonuç gelince biz de öğreneceğiz. Güzel kalbin mi durdu, yaptığın yemekten mi zehirlendin, beynin mi kanadı, ne oldu da artık yoksun, bilmiyoruz.
Olmayışını anlamlandırmaya çalışırken, neden olmadığını anlamak için beklemek çok zor.
Sonuç ne olursa olsun gittiğin gerçeği değişmeyecek.
Bu gerçeği kabul etmek benim için şu ana kadar mümkün olmadı.
Seni düşünüyorum, kendimi olmayışına inandırmaya  çalışıyorum ama yok, olmuyor.

Senin için herkes çok üzülüyor.
Sen iyi yerdesin ama ben sensiz ne yapacağım, diye bana üzülüyorlar.
Ablan hem sana, hem bana, hem babana hem de kendine üzülüyor.
Onun ne kadar narin, hassas olduğunu bilirsin.
Şu anda en iyi yapmaya çalıştığım şey onun yanında iyi görünmeye çalışmak.
O bir de benim için üzülmesin diye.
Elimde avucumda bir o kaldı diye.
Onun gözündeki ışık yolumu gösterecek tek ışık diye.
İstediğim tek şey onun iyi olması.
Kocaman dünyada istediğim başka hiçbir şey yok.

Allah'a duam sen varken de ikiniz içindi. Yavrularıma iyilik, sağlık ver, derdim. 
Şimdi yine ağız alışkanlığıyla aynı duayı ediyorum ama sonra seni ayırıyorum, varsa günahlarını bağışla, orada mutlu ve huzurlu olsun, diyorum.
Sonra ben şimdi duamı niye değiştirdim, diyorum.
Nurlarda, ışıklarda uyusun, rahmet olsun, diyorlar.
Durup düşünüyorum, niye böyle diyorlar, bunlar gidenlere denir.
Öyle çarpıp dönüyor ki.
Sabır diliyorlar. Allah duyuyor eminim. Yoksa seni bunca severken, bunca endişelenirken. bunca kaybetmekten korkarken, şimdi bir anda yok oluşuna nasıl dayanılır?
Akıl durur mu yerinde, yaşam sürer mi?
Yaşamak mı süren, o belli değil ama bir şekilde nefes alıyoruz işte.
Aldığım nefese bile yabancılaşırken, nasıl yaşanıyor ki ?
Bilmiyorum işte.
Allah taşıyamayacağımız yükü vermezmiş.
Allah sevdiği kulunu yanına alırmış.
Allah sevdiği kullarını evlat acısıyla sınarmış, sabredersek mükafatı büyükmüş.
Evlat anne babayı cennette karşılarmış.
Zamanı geldi, ne bir an önce, ne bir an sonra.
Yapabileceğimiz bir şey yoktu, o an geldiyse ya orada ya burada gidecekti.
Şimdi daha iyi bir yerde.
Orası öyle bir boyut ki istediği her şeyi yapabiliyor.
O yok olmadı, başka bir formda var olmaya devam ediyor.
Adının ormanında yasayacak hayvanların, ağaçların, yaprakların duaları yetecek ona.
Sabır.
Zamana ve Allah'a teslimiyet...

Söylenen her şeye inanmak, onlarla içimi susturmak tek yapabildiğim şu anda.
Bazen cephanem tükenmiş, yenik düşmüş hissediyorum, o ayrı.

İyi ki bütün bunları bana söyleyen insanlarım var.
İyi ki içimde Allah'ın sevgisi, inancı var.
İyi ki beni bağrına basan, sevgisini -belki şimdiye kadar bu kadar yoğun kimseden almadığım kadar- üstüme yağdıran sevdiklerim var,
Ve iyi ki seni gelip anlatabileceğim bir yer var.
Sen okuyor musun, duyuyor musun, görüyor musun, hissediyor musun, hiç bilmiyorum.
Ama seni çok sevdiğimi hep bildin, hatta bazen bezdin biliyorum.
Şunu bil; sana dediğim, demediğim, yaptığım, yapmadığım her şey sevgimdendi.

Sen bu dünyaya kendi serüvenini yaşamaya gelen bir misafirdin.
Biz sana ev sahipliği yaptık sadece.
İnşallah seni rahat ettirebilmişizdir.
Bir kusurumuz, eksiğimiz olduysa bağışla.

Seni çok seviyorum, iyi ki doğurdum seni, iyi ki beni seçtin anne diye.
Bugün yanına geleceğim. Seni göremeyeceğim ama geleceğim işte.
Doğum gününü kutlayacağım.
Sana canım oğlum, yavrum, bir tanem, demeyi özledim çok.
Gelince derim.
Beni duy.
Bir de rüyama gel sık sık.
Sarılalım, konuşalım, bana iyi olduğunu söyle.
Merak ediyor insan.


26 Aralık 2018

Boşluk


Geçen gece seni düşünürken bir anda "boşluk" diye bir kelime çınladı kafamda.
Sanki ilk defa duyduğum bir kelime gibi, dehşetle gözlerimi açtıran.
Boşluk.
DAN! diye.
Hayatımın geri kalanında senin olmayışın, bir daha seni göremeyecek olmam, kocaman, koskocaman boşluk.
Anlaşılmaz.
Anlaşılsa dayanılmaz.
İyi ki anlaşılmaz..

Biliyor musun, evde yemek pişirmiyorum pek. Pişirsem de bitmiyor. 
Kalan her şeyden kediler ve köpekler de sebepleniyor. 
Yemek için aldığımız her şey öyle yavaş tükeniyor ki. Hatta bence tükenmiyor.
Yemeğin yanında makarna yapayım diyorum. Bitmez ki.
Sen olsaydın biterdi.
Bir günde.
Son zamanlarda paranı iyi yerlerde yemek yemeye harcıyordun. Pahalı yemekler yiyordun ve artık benim yemeklerimi beğenmez olmuştun. 
O zaman üzülüyordum.
Şimdi "iyi ki."
Yoksa sen seviyorsun ve yiyemeyeceksin diye yemek de yapmazdım ben. 
Ama tabii yaşamak için yapıyorum bir şeyler.
Yemek için yaşarken, yaşamak için yiyorum şimdi.

Bir de, sen bunu bilmezsin.
Senin olmadığın hiçbir yer, hiçbir şehir, hiçbir sofra, hiçbir şey tamam değildi. Nerede güzelsek, neresi güzelse sen yanımızda değilsen güzel güzel değildi.
Hep yarımdım.
Sen varsan, tastamamdım.

Sana ne çok düşkündüm ben, nasıl tutkundum!
Şimdi yoksun ve artık hiç olmayacaksın.
Kendimi nasıl tamlayayım ben şimdi?

Şükür ablanın varlığına.
O bir kanadım.
Sen öteki kanadımdın.
Kırıldın.
Uçamıyorum.
Kalan kanadıma sarıldım. 
Duruyorum.
Gün doğuyor, akşam oluyor, gün yine doğuyor.

Dedene sormuştum bir gün, babacım nasıl geçiyor günlerin, diye.
95 yaşında biri ne hisseder o yaşta diye merakla.
Hiç, gün dolduruyorum sadece, demişti.
Nasıl dokunmuştu o zaman..
Şimdi hissettiğim tam da bu.
Gün dolduruyorum.
Kalan günlerim geçsin gitsin yanımdan diye.
Yaşamak verilmiş, senden sonra kalmak yazılmış.
Ne yapacağım?
Gün dolduruyorum.

















18 Aralık 2018

Taşkın


Ağlarken yazdıklarıma, okurken ağlayan dostlar...
Hiç tanımadığım halde bana dualar eden, sabırlar dileyen, cebime türlü çeşit teselli ve dayanma gücü koyan, uzaktan da olsa sadece bana sarılmak ve acımı almak isteyen, yaz ki içindekinin bir kısmını da biz taşıyalım, yükün hafiflesin, diyen; hayatıma gönderildikleri için Allah'a şükretmemi sağlayan gönlü güzel insanlarım...

Bazen hissettiklerimle ve yazdıklarımla sizi de üzüyorum diye üzülüyorum ama öyle zamanlar oluyor ki yazmasam içime doluşan kelimelerde boğulacak gibi oluyorum.
İçimdeki baraj doluyor, taşkınla akıyorum.
Diyeceklerimi dünyadaki herkese diyesim geliyor.
Ancak dedikten sonra nefesim açılıyor.

Barış'ı her yerde, herkese anlatasım geliyor. Tanısınlar ya da tanımasınlar.
O yok ya, sanki onu düşünmezsem, konuşup anlatmazsam iyice yok olur gibi geliyor.
Kafamı dağıtmak, içimdekini almak için etrafımda herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor. Şükrüm onlara da..
Ama bazen öyle oluyor ki değişen odağımın içinde oğlumu aramaya çalışıyorum. Sanki kalabalıkta kaybetmişim de arıyorum gibi.
Barış hep yanımızda dursun, başka şeyden bir konuşalım Barıştan on.
Doktor da, benimle aynı kayıpta olanlar da, hep konuş onu, diyorlar.
Demeseler de susmuyor ki konuşmak..

İlk başlara evladı gidenlerle konuşmak kafamda ret hanesindeydi.
Onlardan değildim çünkü. Niye konuşayım ki?
Ama şimdi evet, onlardanım. Hepsiyle tek tek konuşup nasıl idrak ettiniz, nasıl ay geçti, nasıl yıl geçti, sormak istiyorum.
Bazen annem olsaydı da sorsaydım diyorum, o da yaşadı bunu.
Ama iyi ki yok diyorum, bunu benimle yaşayamazdı.

Anne yavrusuna üzülür, yavrusu yavrusuna.
Annem ikimize de üzülürdü. Ben de ona.
Annem yok ama Barış gittiğinden beri bana sarılan o kadar çok can oldu ki. Onlar içinde yaşı anneme yakın olanların omzuna başımı koyduğumda hep annemi hissetmeye çalıştım. Oymuş gibi, daha bir sıkı sarılarak.
Onların omuzları daha ıslak...

Annem aslında benim için daha güzel bir şey yapıyor. Oğluma bakıyor.
Rüyalara gelip yeşillikler içinde çok güzel bir evde Barış'la birlikte yaşadığını haberliyor.
Gidenlerin ailelerinin rüyalarında da var hep. Buraya geldi diyorlar.
Demek orada bir karşılama, bir arada olma var.
Yapabildiğim ve ayakta tutmaya yarayan; onun şimdi daha iyi bir yerde,  Allah'ın ve annemin şefkatinde olduğunu bilmek, isyan etmeden, sabrederek kavuşacağımız günü beklemek, herkesin gideceği zamanın belli olduğunu, ne bir an önce, ne bir an sonra olmayacağını kabullenmeye çalışmak. Bunları yapmak çok zor ama kızım için, eşim için, hayatta kalmış ama kalmasaydı daha iyi olurdu denmeyip, kimsenin yükü olmamak için buna çabalıyorum. 

Hayatım boyunca hiç daha fazlasını istemedim, hırslanmadım. Tek bir kimseyi sahip oldukları için kıskanmadım. Yerinde olmak istemedim. Bana verilenle yetindim, mutlu oldum.
Ama şu yaşımda yerinde olmak istediğim ve kıskandığım tek kişi Barış'ımın dedesi.
Çünkü bir tek o Barış'ın yaşadığından emin.
İçi rahat, sadece o üşüyor diye üzülüyor.
Ben de gidip üzülme, idare ediyor, üşümüyor diyorum.

Keşke bana da biri öyle deseydi.
Barış yaşıyor, üşümüyor, üzülme.








17 Aralık 2018

Bugün gidişinin 60. günü, Seni görmeyişimin 90.

 Kağızman’da 1970 yılında doğduğumda bilmiyordum.
18 yaşımda abimi
22 yaşımda babamı
37 yaşımda annemi
48 yaşımda oğlumu kaybedeceğimi bilmiyordum.
Hepsiyle bir parçam gitti ama oğlumla yarıdan kesildim sanki. Ortadan ikiye bölündüm.
Etlerim kemiklerimden ayrılmış, lime lime olmuş gibi.
Parça parça düşüyor gibi .
Neresinden tutup yapıştırsam tutmuyor gibi.
Bugün gidişinin 60. günü,
Seni görmeyişimin 90.
İlk günlerde şöyle düşünmüştüm; gitmeden önce toplayıp kutuladığın her şeyi açıp odanı eski haline getiririz. Hoparlörlerini, müzik yaptığın mikserini, gitarını, halını, kütüphaneni sen varmışsın gibi düzenleriz. Orada biz de müzik dinleriz, kitap okuruz, vakit geçiririz, seninle oluruz demiştim. Ama bütün bunları yapmanın odana her girişimizde senin olmayışını bize bağıra çağıra söyleyeceğini düşünemedim.
Her şey bıraktığın gibi duruyor.
Odanda vakit geçirmeyi, uyumayı, internette bitmek bilmeyen merakınla bilimsel araştırmalar yapmayı, uzun uzun okumayı, film izlemeyi, pencerenden dışarı bakıp gitar çalmayı ya da öylece durup dışarı bakmayı nasıl sevdiğini biliyorken, o odada sensiz uzun süre durulmuyor.
Yapabildiğim sadece şu:
Her gün mutlaka bir ya da iki kere yatağına uzanıp seni düşünmek, elim kalbimde seni hissetmeye çalışmak. Pencerenden görünen ağaca senin baktığın yerden bakmak. Hepsi sanki seninle vakit geçirmek gibi. En sevdiğim.
Bazen ablan ve babanla da orada seni konuşuyoruz. Bazen ağlıyoruz, bazen birlikte susuyoruz. Olan biteni kabul edip hayatımıza devam edebilmenin yollarını açıyoruz birbirimize. Yollar henüz silik bir taslak halinde ama çabalıyoruz.
Ama her yer, her şey…
Kulağıma getirmeye çalıştığım sesin.. (Sen evdeyken, ben dışarıdan geldiğimde odandan seslenirdin”, Merhabaa “diye. Melodik ama; “Merhabaaa” )
Odan, sandalyen, masan, yatağın, gitarın, oturduğun piyano taburen.
Küçüklük fotoğraflarında gözlerinin içindeki ışık.
Büyüklük fotoğraflarında gördüğüm aynı ışık.
Bazı fotoğraflarında gördüğüm hüzün…
Kahvaltı ettiğimiz, sonra oturup sessizce yağmuru seyrettiğimiz kahvaltıcı.
İstanbul’daki bütün sakallı, esmer, koca siyah gözlü, upuzun kirpikli 23 yaşında delikanlılar ki bu şehrin yarısı sakallı, esmer, koca siyah gözlü, upuzun kirpikli ve 23 yaşında bence.
İlkokulunun önünden geçerken gördüğüm o güzel, neşeli, sevgi dolu, adının hakkını vere vere gözleriyle gülen Barış.
Sofrayı üç kişilik hazirlamak.
Baktığım fotoğrafların.
İzlerken gidişine inanmanın daha da imkansızlaştığı videoların.
Sana kargoyla gönderdiğim ama kullanıp bitirmeye vakit bulamadığın, sensiz geri gelen baharatların.
Aysu Börek ’ten börek yiyemeyecek olman. (Mesela beni arayıp “Bana börek alsanaaa” diyen çocuksu sesinle börek istesen ne güzel olurdu.)
Sahipsiz müzik aletlerin, aldığın o bütün elektronik devrelerin, kabloların.
2019’u göremeyecek olman..
13 Ekiml’den önceki her an, her ay, her yıl yaşıyor olduğunu bilmek ve şimdi yaşamadığına aymak.
Ve oğlum, doğum günün öyle yakın ki. 29 Aralık.
1000 Aralık olsaydı keşke. Çok uzak olsaydı. Çok uzak.
O gün ben nereye gideyim, nereye kaçıp saklanayım, nasıl unutayım, nasıl susayım, ne yapayım?
Hepsi içimde dönen tırpanın dişlileri gibi. Sivri, keskin.
Kesip dökmek işi.
Her döndüğünde içime kan dolduruyor.
Bir daha durmayacak gibi.
Ve herkes, her şey tastamam,
Yarıdan da az olanım ben.
13 Ekim’den önce ne mutluymuşum.
Dünyevi mutsuzluklar içinde eşelenip hayatı sorgularken…
Bazen mutsuz olsam da aslında hep mutluymuşum, haberim yokmuş.
Etrafımda gördüğüm herkes mutlu gibi şimdi. Çocuğu gidenler hariç.
Bir insan neye üzülür ki mesela? Çocuğu hasta olanlar hariç.
Her türlü sorunun üstesinden gelinir gibi geliyor şimdi.
Gideni getirmek sorununun üstü yok, altı yok gelinecek.
Kizima, eşime, aileme, hayatima giren herkese bin şükür.
Fakat bu zaman öyle bir zaman ki, hissettiğim şu;
Kağızman’da 1970 yılında doğmadan bana sorsalardi, gelmek ister misin?, diye..
Bir yolunu bulup annemin karnında cenin pozisyonunda kalırdım.
Gelip göreceklerimi bilseydim eğer.
Annemden doğmayı isteyeceğim günler gelecek inşallah...

20 Kasım 2018

İlmeğim..




Nasıl olduğumu soruyorlar bazen. Normal.
Merak ediyorlar beni.
Ama bu sorunun cevabı yok bende. Tam olarak nasıl olduğumu bilmiyorum ki.
Bazen göğsümde devasa bir yağmur bulutuyla uyanıyorum. Bütün gün yağıyor gözüme.
Bazen hiç yağmayan kara bulutlarla, içime beton dökülmüş gibi.
Bazen, boş, anlamlandıramadığım hissiz bir kalple kendime yabancılaşıyorum.
Her şeye uzaktan bakan. Olan biteni anlamamakta direnen.
Bizim yolumuzdan geçmiş olanlar..
Nasıl anlamlandırdınız, sonunda nasıl anladınız ve nasıl dayandınız?
Dayanılıyor mu?
Zira ördüğüm hayatin ilmeği kaçmış gibi.
Sökülüyorum.
Örgüye devam edeceksem.
Nasılını bir anlatın bana.

Üşüme..




Dedene gittiğini söyleyemedik biliyor musun?
95 yaşında tansiyonu olan bir dedeye söylenmez bu çünkü. Kalan ömrünü bizim içimizdeki acıyla doldurmamalı. Yaşlılar çocuk.gibi. Çocuklar bu kadarını kaldıramaz.
Bugün dedenle konuştuk. "Deli oğlan nasıl?" dedi.
İyi, yazlıkta takılıyor, keyfi iyi, dedim. "Üşümesin dikkat etsin kendisine, dedi.
Eder eder, merak etme sen, dedim.
Mesela o senin kelebek olup balkonumuza konduğunu da bilmiyor.
Kelebekler üşür mü, onu da ben bilmiyorum.
Sen yine de üşüme, dikkat et kendine..

Zamanı Geldi



Bu yaprak uçtu kucağıma düştü. Yaşadığı ağaçta ömrü bitti çünkü. Alıp onu dalına koysam durmaz. Yapıştırsam tutmaz. Zamanı gelen toprağa düşüyor. Doğanın döngüsü. Tamam ama işte benim yaprağım dalından çabuk düştü. Mezun olmadan, asker olmadan, eş olmadan, baba olmadan, dede olmadan. Yaşlanmadan. Çünkü zamanı geldi. İçimden diyorum. Yazayım da ezber edeyim diye de yazıyorum. Yoksa nasıl, ne ile, ne zaman kafama girecek? Ezber etmek şart.
Zamanı geldi.
Zamanı geldi.
Zamanı geldi.

Teşekkür ve sevgiyle...




Sevgili dostlarımız, akrabalarımız, tanıdığımız tanımadığımız tüm güzel gönüller... Yavrumuzu kaybedeli 22 gün oldu. Daha ne kadar geçince onun artık olmadığına inanacağım, bilmiyorum.
Zamanda sürükleniyoruz.
Oğlumuzun adını taşıyacak Hatıra Ormanı fikri bu süreçte tutunduğumuz bir dal oldu bize.
Konuyla ilgili sizinle de paylaşmak istediğim güzel haberlerim var.
Bildiğiniz gibi, oluşturulacak ormana Barış’ımızın adını verebilmek için, 1 ay içinde 2000 fidan sayısına ulaşabilmemiz gerekiyordu. Umduğumuzun ötesinde bir ilgi ve destekle 2000 fidan sayısına ulaşarak hatıra ormanına Barış Kömürcü adını verebildik.
Teşekkür etmek az gelir. Yerine konacak kelime de yok. Var olun, sağ olun…
Hedeflenen sayıyı geçtik fakat orman alanında fidanlanacak daha çok yerimiz var. Ne kadar çok fidanımız olursa o kadar çok cana ev sahipliği yapıyor olacağız.
TEMA Vakfı’nın bize verdiği süre boyunca bağışlar devam ediyor olacak. (Bağış süresi 17 gün sonra, 22 Kasım 2018’de sona erecek.) (Orman sahası Kırklareli Karaağaç-2 bölgesinde. Aralık-Mart ayları arasında fidan dikiminin yapılması öngörülüyor.
Dikilecek fidanların cinsi Karaçam. Dikim tamamlanıp oğlumuzun adının olduğu tabela konulduğunda ormanımızı ziyaret edebileceğiz.) Bu orman artık hepimizin ormanı. Bağış süresi sonuna kadar yapılacak bağışlar hem Barış’a hem doğaya, hem de kendinize hediyeniz olacak.
Gönlünüzde fidanlar yeşermiş, toprakla buluşmayı bekliyormuş.
Barış'ım aracı oldu.
Bağışladığınız her bir ağaç, ormanda hayat bulacak canların duasıyla size dönsün dilerim.. Sevgi ve selamlarımızla.
Nuray İlbars Kömürcü **** Tema Vakfı
İş Bankası İstanbul Levent Şubesi
Şube Kodu: 1035
Hesap Numarası : 1207774
İban No: TR56 0006 4000 0011 0351 2077 74
1 fidan 10 TL. Dilediginiz kadar fidan bagislayabilirsiniz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...