Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Ağustos 2019

Enkaz



Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz.
Dört mevsim.
Bir yılbaşı
İki bayram.
Doğum günün.
Ve tam 299 gün geçti.
Ve artık gittiğin gün yaklaşıyor.
Bir yıl olacak.
Gel de inan.
Gittikten sonraki doğum günün yaklaştığında o günden nasıl, bin yıl sonra olsaydı keşke, diye kaçtıysam, şimdi de gittiğin günden kaçıyorum.
Bu sefer on bin yıl falan istiyorum ama.
Deli gibi korkuyorum o günden.
Gerçek simsiyah, buz gibi ortadayken, artık olmadığın haberini aldığımız günün gelmesinden korkuyorum.
Sanki bu defa gerçekten gideceksin gibi.
Gücüm yettiğince itiyorum o günü.
Ama gelecek o gün de. Nereye kaçacağım?
Dün evlat kaybeden bir babanın dediklerine rastladım televizyonda;
“Anne baba gidince bir zaman yas tutuluyor ama birkaç ay sonra insan kabul edip eski hayatına dönebiliyor.
Evlat böyle değil.
Sanki hala yaşıyor gibi.
Ölüm gerçeği gelmiyor bir türlü.”
Dedi.
Bunu ben de hep diyorum.
Anne, baba hatta kardeş zamanla kendi yerlerini buluyorlar, o gerçeği alıp koyabileceğin bir yer var zihninde, kalbinde.
Ölüm kabul görüyor, eskiye dönülüyor.
Ama evlat da öyle olmuyor/muş.
Kalbinde zerre yer yok bu gerçeği alıp koyacak.
Ve evet.
Sanki hala yaşıyor gibi.
“Ölüm gerçeği gelmiyor bir türlü.”
Bugüne öyle bir hızla geldik ki inanmazsın. Hayatımın hiçbir yılı bu kadar hızlı geçmemişti.
Hızlı bir zamansızlık.
Dün müydü, iki saat önce mi, on yıl mı, bir yıl mı ya da hiç olmadı mı?
Hala en inandığım hiç olmadığı.
Geçenlerde yol kenarında bir bina yıkıntısı gördüm.
Tam da sen kalbimden gözüme akarken.
Durdum kaldım yıkıntının önünde.
Kendime bakar gibi baktım.
Taşlar savrulmuş her yere.
Bina yerle bir.
Enkaz.
Eskiden ev olan, içinde yaşam süren bir varlık şimdi yokluk olmuş.
Anlamlandırılamayan bir 'şey'e dönüşmüş.
Kendimi kendime bu yıkıntıdan başka şey anlatamazdı.
Seninle birlikte kendim de aktım gözümden.
Dışarıda sanal bir hayat kendiliğinden akarken, ayağa kalkmaya, iyi olmaya çabalamak, ama içimde hala parçalarımın sağa sola savrulduğunu görmek bir yılın özeti.
Kur’an’ın sayfalarında öyle çok “ölüleri diriltmek‘ten bahsetmiş ki Allah; altını çiziyorum bu iki kelimeyi her gördüğüm yerde. Ve kimsenin duymadığı, görmediği, bilmediği, bir tek benim bilip hissettiğim, gözle görülmez, elle tutulmaz bir ümit besliyorum içimde.
Kalbimin minicik, ufacık bir yerinde tutuyorum ümidimi.
Belki seni de diriltir.
Allah’ın hikmetinden sual olunmaz.
Bekliyorum.
10 Ağustos 2019
07.31
Odandan
Masandan

31 Temmuz 2019

İşaretler

Son zamanlarda yemek yapmayı pek sever olmuştu. Mutfağa robot aldı, şef bıçağı, ölçü kaşıkları, tartı.. Yabancı yemek tarifleri deniyordu.
Sağlıklı beslenmeye de dikkat eder olmuştu. Yazlığa gidince ilk iş kendine yemeklik alışveriş yapmıştı.
Tabii aldıklarının çoğunu tüketecek zamanı olmadı...
Mutfağından ve evden buraya bir dolu eşya geldi ona ait. Bu tuz da onlardan biri. Himalaya tuzu.
Daha hiç açılmamış.
İlk gördüğümde çok kötü hissettim elbet...
Çok...
Biraz zaman geçtikten sonra bir gün İpek 'le mutfaktayken dedim ki, İpekcim, bu tuzu Barış almış ama kullanamamış. Bunu biz açalım, kullanalım. Onun seçimi, onun eli değmiş buna. Hep mutfakta dursun, görünce onu analım, canım Barış'ımız aldı bunu, diyelim. Görünce mutsuz değil, gülümseyerek bakalım, ona gülümser gibi.
Ben öptüm sarıldım tuz kavanozuna. O da aynısını yaptı. Dolaba koyduk ve o günden beri kullanıyoruz.
Az önce yemek yaptım. Kavanozu aldım, tuzu kullandım, sonra her zaman yaptığım gibi öptüm, ellerimle sardım öylece durdum, onu, parmak izini ve enerjisini hissedeyim diye.
Kesmedi, biraz da sarıldım.
Dolaba koyarken daha önce hiç fark etmediğim bir şeyi fark ettim.
Kavanozun üstünde kuşlar var.
Bir tanesinin ayağına bağlı notu aldım, okudum:
Şöyle yazıyor:
Burada kuş gibi özgürüm.
Rahat ol annem.
Barış.
Ve ben bunları yazarken bir kuş geldi balkona.
Evet o benim, dedi, uçtu gitti.
Allah'ım, bana yavrumdan İşaretler gönderiyor.
Minnetle, şükürle, duayla❤️
25 Temmuz 2019
20.30




Soru


Mola bitti.
İki gündür gözlerimden akıyorsun yine.
Seni düşününce.
Yalnız kaldığım her an.
Boşluksuz.
Ara yok.
Dün bavulunu açtım. Kıyafetlerine baktım. Bordo hırkanı alıp giydim, hep giydiğin. Sarıldım ona, sana sarılır gibi.
Sıcak tutuyormuş.
Hep üşüyen canım, ondan giyermişsin onu evde bile.
Bir tişörtünü çıkardım tişörtlerin içinden. Birini giyiyorum zaten, bunu da giyeceğim dedim.
Küçük kahverengi sırt çantanı çıkardım. Kullanırım. Bir de sadece cüzdanını ve telefonunu taşımak için boynundan astığın küçük çantanı da çıkardım. Onu da kullanacağım. Benimle ol hep.
Sonra çekmecelerine baktım. Gözlüklerini aldım, taktım. Gözlüğünün o incecik kollarına dikkat ederek geri koydum.
Sonra bir göz bandı gördüm, siyah.
Şaşırdım…
Gittiğinden beri odanın önündeki koridorun ışığı hep yanıyor.
Hava kararınca ilk iş, o ışığı yakmak.
Gece uyumadan yattığım yerden ışığa bakıyorum hep.
Ben uyumadan, sen dışarıdan geldiğinde o koridordan geçişini hayal ediyorum.
Uyanık olduğumu gördüğünde, “Merhaba” deyişini duyuyorum. Uyumaya çalışıyorum sonra, başka şeyler düşünmeye çalışarak.
Işık düşündüklerime doğru ışıyor, uyutmuyor.
Işık açık kalsın ama ben karanlıkta uyuyayım, diye çareler üretmeye başlamıştım.
Aklımda hep bir göz bandı alayım, vardı.
Sen duymuşsun. Git bak, çekmecemde var, dedin.
Gece taktım bandı gözlerime.
Tabii sık sık çıkarmak zorunda kaldım.
Güzel gözlerini, ok kirpiklerini düşünüp göz göze geldiğimizi hissetmek öyle kolay mı sandın…
Bant kuru kalsın diye taka çıkara uyumaya çalıştım. İnşallah rüyama gelir, iyi haberlerini verirsin, diye dua ederek.
Geldin. Hoş geldin hem de.
Öyle güzeldin, öyle yakışıklıydın ki…
Doğuştan bronz olmana rağmen daha da bir bronzdun ama böyle sağlıklı bir bronzluk.
Ay sen mi geldin yavrum, dedim. Ama gitmiştin sen?
Yok, buralardayım ben, dedin.
Nasılsın, neler yapıyorsun, dedim.
Ben iyiyim, dedin gülerek.
Etrafta kalabalık vardı, birbirimizi biraz zor duyuyorduk. Ben bir ara babanın yanına gittim, “Barış’a para gönderiyor musun?” diye sormak için.
Sonra döndüm ellerinden tuttum. Göz göze baktık.
Bir dahakine daha sakin bir zaman gel, birlikte yemek yiyelim, sohbet edelim olur mu canım, dedim.
Gülerek, a, tamam çok iyi olur, dedin.
Uyandığımda rüyamı unutmamak için, kendi kendime söyleyerek ezber etmeye çabaladım. Hafızama kazımalıyım, sonra yazmalıyım ki canlı kanlı halinle biraz avunabileyim, aklımdan hiç gitmesin, diye.
Sen arkadaşlarına da dedin bunu.
Seni rüyalarında görünce ilk dedikleri: Sen gitmiştin?
Cevabın aynı: Yok, ben bir yere gitmedim, buralardayım, takılıyorum, oldu.
Neredesin yavrum?
Biliyorum neredesin. Gözümdesin, aklımdasın, kalbimdesin, dilimdesin...
Senden sonra bir terapistle görüşmeye gitmiştim.
İlk seansta beni tanımak için sorular sorması gerektiğini söyledi.
Adımı, yaşımı, evli olup olmadığımı sordu.
Çocuk var mı, dedi bir de.
Ağlamaya başlayınca anladı.
O an öyle bir an ki...
Bir kızım var, bir de oğlum vardı, demek öyle zor ki.
Zorlukla diyebildim.
O da dedi ki, "Neden "vardı" diyorsunuz? O hala var ve hala sizin oğlunuz, bir yere gitmedi, kaybolmadı. Enerjisi değişti sadece. Bakın hala onu konuşuyorsunuz, hala ona sevginizi söylüyorsunuz."
Var tabii. Ben var oldukça da var olacak.
Bedenen olmayışını, o enerjiye sarılamamayı, konuşamamayı, onu duyamamayı anlamlandırmaya çalışmak zor olan.
Bunu hayatımda bir yere konumlandırmaya çabalamak, buna alışmak. Zor olan bu.
(Bu öyle bir şey ki alışmak da istemiyorum.
Alışırsam unutmuşum, bitirmişim gibi gelir, diye.)
Bir de şunu diliyor insan.:
İnşallah yeni tanıdığım biri bana terapistin sorduğu soruyu sormaz:
"Kaç çocuğunuz var?"
Abimi kaybettikten sonra yeni tanıştığım, sohbet içinde, kaç kardeşsiniz, diyen birine, “Üç kardeşiz.” demiştim.
Dört kardeş olduğumuz halde.
Yanımdaki arkadaşım sonradan şaşkınlıkla sormuştu, neden öyle dedin, diye.
Abimin kaybı öyle büyük bir travmaydı ki, ayak üstü yeni tanıdığım birine, işte böyle oldu demek, hem onu hem de yaşananları hafifsemek, küçültmek, azaltmak, gibi gelmişti.
O yüzden yok saymak daha güvenli ve doğru gelmişti o an.
Barış’tan sonra, abimi kaybettik, diyebiliyorum artık soran olunca.
Yaşananlar hafif değil, küçülmedi, azalmadı.
Sadece Barış daha çoğaldı.
İnşallah ben yaşadıkça aynı soru sorulmaz.
“Kaç çocuğun var?” demez bana kimse.
Bu soruyu duymaktan korktuğum yerdeyim.
(Ablan da aynı yerde benimle.
O da, inşallah bana, kaç kardeşsiniz, diye sormazlar, diyor. )
Olur da sorarlarsa seni yok sayamam ben biliyor musun?
Varlıkla yokluk arasında sıkışık olduğumu nasıl diyeyim?
Herkese söyleyin, kimse sormasın.
Kimse…
24 Temmuz 2019
09.58
Odandan
Masandan

İyilik

Çocuğunuz varsa, o nerede olursa olsun tek istediğiniz onun iyi olması değil mi?
Yanınızda da olsa, bir sebepten sizden ayrı yaşıyor da olsa sadece hep “o iyi olsun” istiyorsunuz.
Odasındaysa mesela gidip iyi olduğunu görüp sarılıp öpmek var.
Uzaktaysa telefonla sesini duyup iyi olduğu haberini alarak yürek ferahlatmak var.
Dünyanın neresinde olursa olsun -artık görüntülü de görebiliyoruz- güzel yüzlerini görüp bir “oh” diyebilmek var.
Yazdıklarımın altına bir anne şöyle yazmıştı: “Oğlum evlendi, bir sokak öteye taşındı. Çok özlüyorum onu. Sizin yaşadığınızı düşünemiyorum bile.”
Çocuğunuz bir sokak öteye de taşınsa bir dünya öteye de taşınsa özlüyorsunuz.
Çocuğu yaşayanların tek sevineceği hatta çok sevineceği tek şey onların sesini duyup arada bir de olsa görebiliyor olmaları.
Ben artık oğlumu göremiyorum ne arada bir, ne telefonda sesle, ne de görüntüyle.
Gerçek ses ve gerçek görüntü yok artık.
Sadece aklımda kaldığı görüntülerini oynatıp duruyorum zihnimde.
Kulağımda da sesini çalıp dinliyorum.
Bir de rüyama gelirse.
Bir de Allah özlemimi görüp merhamet ederek ona benzeyenleri karşıma çıkarırsa.
Hepsi bu.
Ve ilk başta size dediğime dönüyorum:
Çocuğunuz nerede olursa olsun onun iyi olduğunu bilmek yetiyor değil mi?
Ben de hep bunun peşindeyim. O orada iyi mi? Tam da anlatıldığı gibi, tam da onun olmasını istediği gibi hep hareket halinde, istediği her şeye istediği zamanda ulaşabiliyorsa, saf sevgi ve huzur varsa, anlatılanların hepsi gerçekse o tüm bu sebeplerden iyiyse, biraz olsun iyi olmak mümkün mü mesela?
Bunu düşündüğüm bir zamanda tesadüfen karşıma çıkan bir yazı, iç görüyle yazılmış ve öyle ümit edilmiş olsa da, “Mesela” bile olsa soruma cevap oldu.
Giden gelmiyor. Elimizdeki derin bilinmezlik.
Bu yazılana inanmayı seçmek, evet “inanmayı seçmek” elimdeki tek seçenek.
Serdar Pektezol yazmış bu yazıyı ve maalesef ki yazdıktan sonra öyle olmasını umduğu yere gitmiş. Dilerim ki tam da anlattığı gibidir. Ve dilerim ki huzurlanmıştır orada.
Ondan kalan Mari Camgöz Pektezol . Umarım onun içindeki yangını da sevgili eşinin yazdıkları biraz olsun söndürebiliyordur.
***
"Ve kapı dışarıdan kapandı… Birden kendini farklı bir alemde buldu. Dünyadakine nazaran daha süptil maddelere sahip bir alemdi burası, evet esirî bir âlemdi burası.
Burası peri masallarını gölgede bırakan bir alemdi, dünyadayken cennet diye tasvir edilen aleme çok benziyordu Ama rüyada gibi değildi, idrakli haldeydi, farkındaydı olup bitenlerin.
*Mesela bu alemde hâkim olan realite sevgi idi ve buradaki sevgi, öyle tarif edilemez bir sevgiydi ki, insan bedenlerinde yaşayanların anlayamayacağı derecede yüksek çeşitlenmeler gösteriyordu.
Bu, dünyadaki sevgiyle kıyaslanamayacak yükseklik ve genişliklerde yaşanan hakiki sevgiydi.
Bu öyle bir sevgiydi ki, varlıkları bir ahenk ve uzlaşma içinde grup grup bir araya toplayabiliyordu.
Ve buradaki sevgi faaliyetinden dünyadayken bir türlü edemediği mutluluğu, hem de neredeyse sonsuz derecede duyabiliyordu.
*Mesela burada hakiki bir mutluluğu daha büyük bir mutluluk, bir huzuru daha derin bir huzur izliyordu.
*Mesela dünyadaki gibi zahmet ve yorgunluk çekmeden istediği gibi hareket edebiliyor, istediği yere bir anda gidebiliyor, istediği şeyi karşısında derhal hazır olarak bulabiliyordu.
*Mesela dünyada birçok güçlük, zahmet ve yorgunluk çekerek yıllarca süren çalışmalar sonunda elde ettiği sonuçları burada küçük bir çaba sarf ederek bir anda misliyle elde edebiliyordu. Bu yüzden burada zahmet, yorgunluk, ıstırap, didinme, mücadele gibi şeyler yoktu. Burada bütün arzular, sadece istemekle, kendiliğinden gerçekleşiyordu.
*Mesela burada dünyadaki kaba maddelere bağlı olan hastalık, sağlık, yorgunluk, ağrı, sancı, uyku, sıkıntılar, ihtiras gibi şeyler yoktu.
*Mesela burada fiziksel aleme özgü güzellik-çirkinlik, gençlik-ihtiyarlık gibi realiteler de yoktu.
*Mesela, burada dünyadaki çabalar sırasında karşılaşılan zahmet, sıkıntı, ıstırap, azap, işkence, hastalık ve hatta ölüm diye bir şey yoktu.
*Mesela buradaki çabalar, idrakinin artışı oranında daha çok zevkli ve mutluluk verici hazlarla doluydu.
İdrak etti ki, dünyada yüzyıllarca peşinden koşulup durulan gerçek mutluluk, gerçek tatmin ancak bu planda yaşanabilirdi…”
Serdar Pektezol’un anısına saygıyla ve duayla.
Oğlum, siz ve bütün gidenler orada gerçek mutluluğa varın dilerim.
Ve lütfen sık sık rüyalarımıza gelin.
15 Temmuz 2019
23 29
Odasından, Masasından

Anlatabildim mi?

Kafası öyle bir farklı işliyordu ki, normal dediğimiz ya da olması gereken dediğimiz her şeyi tersine çevirip size asıl düz olanın o olduğuna ikna edebilirdi.
Mesela:
10 yaşlarındaydı sanırım.
Bana bir şey anlattı ve “Anladın mı?” diye sordu.
Ben dedim ki Barışçım anladım ama sanki “Anladın mı?” değil de “Anlatabildim mi?” demek daha nezaketli olur.
Cevabı:
Ama ben anlatabildiğimden eminim. Niye sorayım ki, “Anlatabildim mi?” diye?
Anlatabildim mi?
15 Temmuz 2019
14.47
Odasındayım, masasındayım.

Uyu Acı

Bazen içimdeki acı uyuyor. Böyle zamanlar oluyor, evet.
Barış'ımı düşününce hissettiğim acı uyuyor.
Hissizleşiyorum sanki.
Düşünmekten korktuğum zamanların aksine, düşününce ne korku, ne anlaşılmazlık, ne idraksizlik hiçbir şey olmuyor kalbimde, zihnimde.
Böyle zamanları Allah'ın bana verdiği molalar gibi düşünüyorum ve şükrediyorum.
Az önce balkonda oturmuş kitap okuyordum. Tepemden bir helikopter geçti. Uyuyan acımın içinden bir an çıkarıp önüme getirdi.
Her helikopter gördüğümde ya da sesini duyduğumda getirdiği gibi.
Gittiğinin ilk haftası. Yine balkonda oturup nefes almaya çalışıyorum. Tepemden bir helikopter geçti.
İçimden de şu:
Şu helikopter sadece benim tepeme bir bomba atsa mesela. Sadece bana ve gitsem, bu kabustan kaçsam, dedim ve birden gideceğim yerin Barış’la aynı yer olduğuna aydım.
Sonra, belki beni şimdi orada istemez çocuk, her yerde sen mi, burada yalnız kalsaydım, falan der de istemez diye düşündüm.
Sonra gidecek yer bulamadım.
Öyle ortada kalakaldığımın hikâyesidir bu.
(Barış’ım yalnızlığı seven, kendiyle kalabilme cesaretinde ve mutluluğunda biriydi ve buna saygı gösterilmesini isterdi. Elimden geldiğince onu kendi çizdiği sınırda bırakmaya çabalardım. O yalnızlığında mutlu. Tamamdır.
O ilk günler öyle bir bilinmezlik içine düşüp sadece kendimi ve onu ve aramızdaki bağın kopuşunu izlemek öyle zordu ki, tam o anda geçen o helikopter bunu düşündürmüştü.. Sonra İpek var dedim.
Bir arkadaşımın dediği gibi, Barış için ölemem ama İpek için yaşamalıyım. Allah sağlıklı ömür versin, İpek yavrumun mutluluğunu göreyim. Başka isteğim yoktur..)
14 Temmuz 2019
15.55
Odandan, Masandan

09 Temmuz 2019

Boşluk

Beni sevmediğini, önemsemediğini düşünüyordum hep.
Senin için özel olmadığımı.
Oysa çocukken dünyanın en mutlu annesiydim ben. O kadar özel hissettiriyordun ki. Hediyelerle, sürprizlerle, sevgili sözlerinle.
Ama ne zaman lise ikinci sınıfa geçtin, değişmeye başladın. Daha uzak, daha kendiyle meşgul, daha az sevgili ve ilgili..
Son zamanlarda kendine kurduğun tek kişilik dünyada mutlu yaşamaktı dışarıdan görünen.
Beni hiç sevmediğini düşündüğümü söyledim sana bir gün.
Nasıl böyle düşünebilirsin, dedin.
Seni elbette ki seviyorum, senin mutfakta yemek yapıyor olduğunu bilmek bile mutlu ediyor. Ayrıca sohbet ettiğimiz bir şeyler paylaştığımız zamanlar da var.
Seni seviyorum, demiştin.
Telefonunu taşımak istemediğini söylediğin zaman da üstüme alınmıştım, yine "ben ben" demiştim. Beni nasıl endişelendirebilirsin, hiç mi düşünmüyorsun,
Oysa sen sadece telefona esir olmak istemiyordun. Bunun benimle ilgisi yoktu. Ayrıca telefonunu almayarak benimle iletişimini tamamen kesmek değildi amacın. Bilgilendirecektin gerektiğinde.
Zor olmuştu bunları alıp içimde işlemek, sindirmek ama artık egomu bir kenara bırakıp seni olduğun gibi kabul etmem gerektiğini anlamıştım zaman içinde.
Bunu sen anlatmıştın yavaş yavaş..
Her sözünle, her davranışınla bizim olmanı istediğimiz çocuk değil, kendi olmak istediği adam olduğunu kabul ettirdin bize.
Kabul etmek rahatlamak aslında.
İki taraf için de.
Koşulsuz, kayıtsız şartsız sevmek, mutluysa mutlu olmak ve her şeyiyle kabul etmek.
Tabii ki anne baba olarak güvenliğini düşünmek baki, yanlış yapmasını engellemeye çalışmak da.
Ama ne yaparsanız yapın eğer olacak olacaksa hiçbir şey ve hiç kimse engel olamıyor biliyor musunuz?
Benim kadar endişeli, her şeyini en küçük detayına kadar düşünen, sırf o üzülmesin ya da kötü bir şey olmasın diye kılı kırk yaran, hep bir şey olacakmış gibi korkup önlemler almaya çalışan; sonsuza kadar benimmiş gibi sahiplenen, sevgimin ve özenimin onu bazen sıkmasına sebep olan ben, onun gitmesine engel olabildim mi?
Kader varsa, Allah'a inanıyorsan zamanında olacak oluyor. Kimse duramıyor önünde.
Ne kadar güçsüz olduğumu, hatta bir hiç olduğumu gördüm Allah'ın gücü ve kararı karşısında.

Cemalnur Sargut'u dinliyorum bazen. İyi geliyor.
Bir keresinde demişti ki, neyle fazla meşgulseniz, neyi sahiplenirseniz, neyin üstünde çok durup merkeziniz yapmışsanız Allah sizi onunla sınar.
Evlat, eş, para, güzellik, mal, mülk.
Öyle tokatlar yiyorum ki onu dinledikçe...

Bir de ne söylediğinize dikkat etmeniz lazım, derler hani. Neyi nasıl ve ne sıklıkla söylediğinize.
Mesela ben yürüyüş yapmıyordum ve bundan hep yakınıyordum şımarıkça. Hem orman hem de deniz kenarı parkurum olmasına rağmen bir türlü yürüyemiyorum, diyordum.
Barış gittiğinden beri kilometrelerce yürüyorum..
Yol nereye giderse oraya..
Yollara gözyaşımı iz bırakarak.

Annemin hastalığı süresince ve sonrasında çok yazı yazmıştım. Acım, kederim, özlemim, gözyaşım blogdaki yazıların içinde sıkış tıkış.
Sonrasında ara ara yazmıştım ama uzun zamandır yazamıyordum ve hayıflanıyordum.
Yazmayı çok seviyorum, ama yazamıyorum bir türlü, ilham gitti diye mızıldanıp duruyordum.
İlhamın kendisi yaptı beni Allah.
İçimde her gün Barış başlığıyla kendini yazdıracak yazılarla uyanıyorum.
Kelimeler uçuşup duruyor. Hepsi birikip cümle olunca buraya gelip usulca bırakıveriyorum hepsini.
Yeni kelimelerle dolup taşıncaya kadar.

Mesela, annemden başka kimsenin beni onun kadar sevmediğini düşünüyordum.
İçimde bunu duyuyordum hep; Kimse beni sevmiyor.
Tanıdığım kimse sevmiyor, diye düşünüyordum.
Oysa sevdiklerini biliyordum ama neden bilmem hep bu his dönüp duruyordu içimde.
Şimdi tanıdığım tanımadığım öyle çok kimse sevgisini öyle zarif söylüyor ki, öyle sessiz sarılışlarla uzaktan uzağa hissediyorum ki sevilmeyi...
Demek ki, içinden sıklıkla ne dediğine dikkat etmelisin…

Dış görünüşüme saçlarıma vs. her kadın gibi önem veriyordum. İyi görünmüyorsam, makyajsızsam ya da saçlarımda beyazlar varsa pek kimseye görünmek istemiyordum
Şimdi üstümdekiler temiz ve siyah olsun yetiyor. Hatta bütün yaz aynı kıyafeti yıkayıp yıkayıp giyebilirim bile.
Dışım normal gibi görünür bazen.
Ama içim başımdaki beyaz saçlarım kadar yaşlı, yaslı.
Eski fotoğraflarımda gördüğüm mutlu, gözleriyle gülen, saçına, ojesine, makyajına dikkat eden, takılar takan kadını tanımıyorum neredeyse..
Öyle yabancılıyorum.
Ve bu yabancı kadının gözlerindeki donmuş hüznü görmemek için fotoğraf çekilmek istemiyorum.

Annemi ziyarete gittiğimde hiç ağlamazdım ben. Annem gitmeden önce yasını tuttum.
Hastalığı öyle üzücüydü, öyle çaresiz kalmış öyle paramparça olmuştum ki, öfkeyi, inkârı, depresyonu, yasa dair her şeyi o son üç ayda yaşadım.
Ne zamanki son kez aldı nefesini, ne zamanki gittim yanaklarından öptüm helalleştim, anneme yasım bitti.
Annem onca acıdan kurtuldu hafifledi diye ben de onunla hafifledim ama gittiğini kabul ettim demek değil bu.
Anneme ne rahmetli derim ne anlatırken ağlarım, sanki varmış gibi.

Bir gün gittim. Hiçbir ziyaretinde ağlamayan ben, ilk defa taşına sarıldım ve ağladım. İşte demiştim ya, beni kimse onun gibi sevmiyor diye, ağladım ağladım.

O günden tam bir hafta sonra oğlumu getirip annemin koynuna koyacağım için ağlamışım.
Bilmiyordum.

Plan da yapmıyorum artık.
Olup olmayacağını bilmediğim planlar yapmıyorum.
Niyet ediyorum, Allah izin verirse diyorum.
Sabah olunca, olacaksa oluyor.
O kadar teslimim artık.
Sahiplenmiyorum, kendimi bile.
Ne olacaksa oluyor zaten.
Bedeninde açılmış kocaman bir boşlukla yaşamaya devam ediyorum.
Yaptığım bu.

Fotoğraftaki heykeli evladını kaybeden bir sanatçı yapmış.
Adı "Boşluk"
Ve evet, evladı giden her annenin içinde duyduğu budur.

İçi boşaltılmış, başı önünde, öylece donmuş.

9 Temmuz 2019
22.50
Odandan, Masandan



06 Temmuz 2019

Kamp Çantasından İnsan











Barış kamp yapmayı çok seviyordu.
Çadırı, kamp malzemeleri, uyku tulumu, çantası her şeyi tastamamdı.
Nasıl hevesle hazırlanırdı giderken...
Yazlığı aldıktan sonra kamp yapmak istemedi pek.
Bu yıl yazlığa gittiğinde bavul hazırlamıştı. Kamp çantasını evde bıraktı.
Birkaç ay önce bazanın altında gördüm çantayı.
Öyle, sahipsiz, üzgün, tek başına duruyordu.
Ortada olmayan eşyalarını her gördüğümde aynı şey oluyor:
Biri sanki beni olduğum yere çakıyor, dakikalarca kalıyorum öyle.
Baktığım şey net, geri kalan her şey flu.
Barış’ımın olmayışını kulağıma bağırıyor ona ait onsuzlar.
Baktım, baktım, baktım...
Baktım...
Sonra, onu kuzenine vermeliyim, diye geçti içimden.
O'ndan sonra, O'na ait her şeyde, her kararda ilk hissim, önce Barış’a sorayım, oluyor. Sonra kalbim çırpınarak gerçeğe ayıyor ve acaba ne düşünür, diyorum endişeyle.
Sonra onunla aynı hisle kullanılacak eminim, diyorum ki ancak öyle gidebildi o çanta bu evden.
Ayrılmak zor oldu. Sarıldım, sarıldım. Ona sarılıyor gibi
Sarılıp ağladım, ona sarılıp ağlar gibi. Ona sarılınca hep gülerdim, hep mutlu olurdum oysa.
Sarılarak biraz özlemimi giderdim sanki.
Çantayı da insan yerine koyabiliyormuşum meğer.
Oğlum yerine.
Dicle, Barış’ımın kamp çantasıyla kampa gitti.
Şu sözlerle:
“Sırtımdaki çanta, Barış’ ın kamp çantasıydı. Canım teyzem bana verdi ‘Barış da sen kullan isterdi’ diyerek. Bugün çıkıyorum yola ve tüm yaz vardığım her tepeye, indiğim her koya, yürüdüğüm her yola biricik Barış'ımı da götüreceğim benimle birlikte. Sırtını sırtıma dayamış gibi...
Bu yollarda karanlığımı kucaklayıp, aydınlığıma yer açmam dileğiyle..."
İki kuzen, iki doğa aşığı, ağaca sarılan, toprağı hisseden, yaratılmış her canlıya merhametle, sevgiyle bakan iki güzel.
İkinize de iyi tatiller.
Sarıl arada o çantaya benden…
3 Haziran 2019
00.16
Odandan
Masandan

Kelebekler Sarılacak Birgün..



Zamansızlaşıyor insan.
Mesela sekiz ay geçmiş.
Benden habersiz sanki.
Bir şey olmuş sekiz ay önce ama benim haberim yok gibi.
Gerçek var.
Ama benden saklanıyor, giz gibi.
Özenle saklanıyor hem de.
Kimse söylemeye cesaret edemiyor.
Öyle büyük, öyle korkunç.
Öğrenirsem nefesim kesilecek, boğulacak, delirecek ya da ölecekmişim gibi.
Öğrenmeye cesaretim de yok zaten.
O gerçekle nasıl yaşanabileceğini bilmediğimden.
Aslında bir şeyler biliyorum ama konduramıyorum.
Yok canım, olur mu öyle şey, yanlış duymuşsunuzdur, diyesim geliyor.
Ama bu söylentiyle birlikte de yaşanıyor.
Doğrulanana kadar öyle böyle yaşanıyor.
Yaşamak uyuşturuyor beynini.
Beyin uyuşuk.
Kalp hiç olmadığı kadar ayık, uyanık.
Gidenin her halini görüyor, film izler gibi. Gözü açık olduğu her an.
Kalp gözü.
Öyle derin, öyle detaycı.
Öyle zavallı..
Bir yandan o gerçeği, gitti gerçeğini, "Artık göremeyeceksin" i duymak istiyorum ama bir yandan deli gibi korkuyorum.
Kuş olsan, "Kanadının biri koptu, artık uçamayacaksın" deseler sana?
Öyle bir şey.
Uçamıyorsun, yürüyorsun.
Aslından çıkıp bilmediğin, tanımadığın başka bir hale, şeye dönüşüyorsun.
"Şey" oluyorsun.
Bir şey.
Hayat akıyor önünden, İzliyorsun. İçindesin ama için dışında o içliğin.
Dışarıdan bakıyorsun.
İçine bakmamak için hep dışarı bakıyorsun.
İçin fena.
İçin buruk.
İçin yıkıntı.
İçin bomboş, terk edilmiş.
İçin dışına kadar yaş dolu.
Kendinden kaçıp başkalarının hikayelerine sığınıyorsun.
Kitapta, filmde, doğada, birinde.
Ama hepsinin içinde o var yine de.
Bir yerinde ille var.
Her gün adın geçiyor, ben demesem sen diyorsun. Her defasında alıyorum selamını.
"Barış" gördüğüm, duyduğum her defa;
-Merhaba oğlum.
Bir kelebek gelip konuyor önüne.
Oturup dakikalarca göz göze duruyorsun kelebekle, o sayarak.
Konuşuyorsun.
Nasılsın, diyorsun. Özledim, diyorsun. Canım, sen iyi misin orada, diyorsun.
O öylece duruyor.
Ama bak gelip beni buldu, diye iyi bir şeyler oluyor içinde.
Kırıntı bir iyilik.
Kuşlar konuyor balkona.
Çiçeklerini, yapraklarını yiyor.
Belki O'dur, acıkmıştır, diye ses etmiyorsun.
Karnını doyuran kuşa bakıyorsun uzun uzun, o sayarak..
Öyle ya, doğada hiçbir yaratılan yok olmazmış.
Var olanı o varsayarak yaşamaya çalışıyorsun.
Ama öyle az ki.
Kelebek küçücük.
Boyu boyuma uygun olsa sarılsam mesela..
Ruhumuz denk, tamam.
Ama az işte. Çok az.
Yetişmiyor içimde bekleyen taşmış, özlemiş sevmeye..
Kuş desen, o da az.
Ormandayım. Siyah beyaz bir kuş tüyü gördüm, aldım yerden. Kitabımın arasına koydum.
Ondan izdir, sestir, selamdır belki diye.
İçine akanları böyle dışarı akarak yazıyorsun sonra.
İçeriden boğulmak var sonunda.
Orman, rüzgar, yeşillik, güzellik.
Ama göz görmüyor, görüyor da içine yerleştirip baş köşeye koyacağın bir güzellik değil gördüğün.
O başkalarına ait güzellik.
Onların içlerinin baş köşelerinde.
Bak, herkes gülüyor, huzurlu, neşeli, tasasız, mutlu.
Herkes mutlu.
Dünyadaki herkes mutlu üstelik.
Bir, sen değilsin.
Ama bilirim öyle değil.
Kim bilir, şu anda benimle birlikte kimler nelere döküyor gözyaşlarını ama böyleyken böyle hissediliyor işte.
Herkes mutlu, bir ben değil.
İlk zamanlar, herkes niye böyle mutlu, diyorsun hatta.
Bir daha asla öyle olmayacağına diyorsun bunu.
Başımda taç gibi taşıyorum saçlarımın beyaz tellerini.
Her birine sana sevgim boyalı. Özlemim.
Siyahım baştan aşağı.
Giydiğim her şey siyah.
Siyah yas rengi.
Ama ben hep ait hissederdim o renge.
Zaten siyah giyerdim.
Bildiğim bir şey varmış demek, bilmeden...
Telefonuma mesaj geldiğinde bakamıyorum.
Senin gülen fotoğrafın görünüyor mesaj sayfasında. Beni aradığında telefonumda görünen gülen fotoğrafın.
Bakmaya korkuyorum bazen.
Bazen bu kadar korkak oluyorum.
Ne senden konuşabiliyorum, ne düşünebiliyorum ama kaçtıkça kovalıyorum kendimi.
Günlerdir yaşamla uyuştuktan sonra, şimdi yakalandım.
Kendiliğinden uyuyan ya da kendi uyuttuğum acı bir zaman sonra uyanıyor böyle.
O zaman bu zaman.
Kaçtığım fotoğraflarına baktım.
Kulaklarımı kapatıyorum sıkıca.
Biri arar da, o artık yok biliyor musun, derse diye.
Demeyin.
Demeyeyim.
Bırakalım olduğu gibi kalsın.
Kelebekler konuşup sarılmayı öğreninceye kadar.
Bekleyelim bakalım..
26 Haziran 2019
14 .46

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...