21 Aralık 2009

Aşk, aşk, aşk...





Gloria Jean's cafedeyim.

Gazetelerimi aldım.

En sevdiğim, deniz manzaralı masaya geçtim, fındık aromalı kahvemi sipariş ettim, bekliyorum.

Üst kat sessiz ve kimsesiz olduğu için orada oturmayı tercih ediyorum ve fakat bu defa pek sessiz değil.

Benimle birlikte bir çift daha var. Genç bir çift.

Hoş bir kız, hoş bir adam. Sevgili pozu veriyorlar bana. Öyleler de galiba.



Kahvemi beklerken gazetelere göz atıyorum. Özet geçiyorum ama. Çünkü kahvem gelince kulağımda müziğim de olacak. Keyif yaparak didik didik okuyacağım.

Beklerken bizim sevgililerin konuşmalarını duyuyorum ister istemez. Ne kadar sessiz konuşsalar da, kelimeleri kulağıma doluşuyor.



Kızın yüzü tatsız. Neşesiz bir hali var ama güzel.

Adamın arkası dönük ama karşısındaki aynadan yüzü görünüyor.

Kaçamak bir bakış atıyorum. Hoş adam.



Güzel kız ve hoş adam hararetli hararetli konuşuyorlar. Aslında sakin ve tatsız duruyorlar ama mevzu hararetli.

Klasik; kadınsı, erkeksi...



Kız diyor ki, sen son zamanlarda çok isteksiz görünüyorsun.

Adam diyor ki, hayır sana öyle geliyor.

Kız diyor ki, yok, var sende bir şey, ben anlıyorum...

Adam diyor ki, öyle bir şey olsa niye geleyim buraya?

Kız diyor ki, gelmesen daha iyiydi, öyle bir soğuk duruyorsun ki. Sen zaten bana değer vermiyorsun, beni hep eleştiriyorsun...

Adam diyor ki, haydaaaaaa :-)

(Tam olarak hatırlamıyorum bunu dediğini ama böyle demesi lazım yani:-) )

Kız devam ediyor:

-Sen o mesajı atmakla iyi etmedin!

-Hangi mesajı?

-"Yine ne oldu?" dediğin mesajı. Yani ben o kadar sorunlu biriyim ki, devamlı arıza çıkarıyorum, bu yüzden diyorsun ki, "yine" ne oldu?

Adam derin bir of çekti:-)

Senin sorunun şu, dedi. Devamlı benim için kelimeler üretiyorsun, söylemediğim şeyleri söylüyorsun ya da söylediklerimden kendine göre anlamlar çıkarıyorsun. Ama düşündüklerin benim düşündüklerim değil.



Kahvem de nerede kaldı?

Hayır, çabucak gelse de işime baksam.



Konuşmaya devam ediyorlar kırık dökük...

Ben gazeteye vermeye çalışıyorum kendimi. Arada gidiyor kulağım misafirliğe.

O dakikaya kadar adamın tarafındayım.

Ah şu kadınlar, falan diyorum.

Kızı gidip sarsmak istiyorum. Bu kadar alıngan olma, güven kendine. Deme öyle şeyler, bana değer vermiyorsun falan.

Adam hoş, bak gelmiş yanına, kendinden sorunlar üretip durma, diyorum.



Adam alıyor sazı.

Şunu dediğini hatırlıyorum:

“Mesela geçen gün aradın, bana dedin ki, arkadaşlarımla alışverişe gidiyorum.

Şunu diyemez misin? Arkadaşlarımla alışverişe gidebilir miyim?”

Ta ta ta taaaaam...

İşte o anda adam gözümden bir yıldız gibi kayıyor.

Gözlerimi deviriyorum, Oh my God! bakışı atıyorum çaktırmadan :-)

Diyorum, kaç kızım. Sevgiliyken izin istemeni isteyen adamdan hayır gelmez.

Tamam, hoş adam ama olsun, sen kaç.



Sonunda kahvem geliyor. Kulaklığımı takıyorum, müziğim, kahvem ve gazetelerimle keyfime dönüyorum.



Tabii ki duyduklarım üzerine düşündüm, arada bir okuduklarımdan koparak.

Bir ara baktım, gitmiş bizimkiler. Artık ayrı ayrı mı gittiler, kız adamın üstüne sıcak kahve mi döktü, adam kızı tokatladı mı da öyle gittiler, bilmiyorum :-)



Niye böyle oluyor?

Niye bu hale geliniyor?

Niye adam kadına soru sordurtuyor?

Güvende hissettirmiyor, rahat ettirtmiyor, kalbini sıkıştırıyor, niye?



Ne olacak bu kadınla erkeğin hali?

İlk başta el ele göz gözeyken, sonra neden bir dolu sorun çıkıyor?

Başladığı gibi devam etse ölür mü aşk?

Aşk! Sana diyorum, duymazdan gelme beni!

Öle öle ölecek yanın kalmadı zaten. Kime gitsen sonuna kadar zorluyor ille canını alıyorlar yani... Bıkmadın mı? Otur oturduğun yerde. Girme kimselerin gönlüne. Kıymetin bilinsin de pamuklara sarsınlar seni biraz. Senin adına üzülüyorum billahi.



Şimdi, bir anlasalar...

Bir kere, kadın kendine güvenecek. Sevilmeyi hak ettiğini bilecek. Sevildiğinden gram şüphe duymayacak. Çıkan arızaların yolunu, 'sen beni yeterince sevmiyorsun'a çıkarmayacak.

Niye yeterince sevmesin? Sen sevilmeyecek biri misin? Sorun sende değil ki, onda.



Sen emin ol kendinden ama şapkan önünde olsun.



Gerçekten yapılanı, söyleneni hak etmediğini düşünüyor musun?



Sen de arıza çıkarmış olabilir misin?



Durduk yere ya da adam hiç de öyle düşünmediği halde, öyleymiş gibi hissettiriyor musun?



Devamlı eleştiriyor musun?

Değiştirmeye çalıştığın şeylerin değişmediğini görsen de, yine de üstüne gidip söylüyor musun aynı şeyleri?



Adam mükemmel olsa da, sana harika davransa ve hissettirse de, kendi içindeki kimliklerinle baş edemeyip, med-cezir oluyor musun?

Dengesizliğin dibine vuruyor musun?



Her şey iyi ve yolundayken durduk yere sorun çıkarıyor musun?



Adama devamlı olarak, şunu yapmadın, böyle demedin, beni sevdiğini söylemedin, beni sevseydin bunu yapmazdın'larla suçluyor musun ve hiç aklında yokken ona 'ya, acaba gerçekten sevmiyor olabilir miyim?' sorusunu sordurtuyor musun ona?



Habire ayrılalım deyip, adamın aklına karpuz kabuğu düşürüyor musun?

Sen ayrılalım dedikçe, o sana, ben senden asla vazgeçmem, tamam senin dediğin gibi olsun, diyor, denemeye, çabalamaya devam ediyor mu?



Sen her minik kavgada ayrılalım dedikçe, adamı ayrılığa hazırladığını biliyor musun?

Gün gelip hiç beklemediğin bir anda o sana “ayrılalım” diyor mu?

'Ama hani vazgeçmem demiştin' dediğinde, senin ona sıraladığın sorunları o sana sıralıyor mu?



O zamana kadar sen kaçıyor, o kovalıyorken, senin bin bir çeşit kaprisinle uğraşırken, sana deli gibi âşıkken, her sorunu çözebileceğinizi düşünürken, trafiğin yönü değişiyor mu?

Bu defa o kaçıyor, sen kovalıyor musun?

Çözümsüz problemlerin bir anda en kolay denklem haline geliyor mu? Panikleyip, pişman oluyor musun?

Deliler gibi geri istiyor musun onu?



Soruları bırakıyorum. Bundan sonra olanlara bakıyorum.

Aynı şeyler bir milyon kere tekrarlandı. Kangrene döndü ilişki.

Denenecek her şey denendi, elden gelen yapıldı ama kadına yetmedi.



Bundan sonra ne oluyor?

Adam buz kesiyor. Kadın yanardağ. Her zamankinden daha da yangınlı aşkı.

Aşklı adam gidiyor, yerine ruhu uzaya kaçmış bir şey geliyor. Evet, bir şey. Anlaşılmaz, çözülmez, şaşırtıcı, tanınmaz bir şey.



Kadın adamın her türlü halini özlemeye başlıyor.

Kızdığı, aramadığı, sinirlendirdiği, beklettiği, delirttiği, hissettirdiği her türlü mutsuzluğu bile özlüyor.

Adam gözünde kanatsız meleğe dönüşüyor.

Suçladığı, kızdığı her şey buharlaşıyor. Aman da şusu ne harikaydı, aman da ne iyi biriydi'ler çıkıyor bulandırdığı suyun yüzüne.

Elinde kocaman pırıltılı, ışıltılı pişmanlık ve yanında da bonus derin bir özlem kalıyor.



Adamın inadı inat.

Kadın ne yaparsa yapsın yumuşamıyor.

Genelde adam kendini alıp ıssız bir adaya kaçıyor.

O ana kadar önemsemediği tüm sorunların içine atıyor kendisini. Kadına başka ne sebep söylesin? Neden bir anda buz dağına dönüştü? Hani onca âşıktı, ondan başka kadın yoktu dünyada?

Başka sebepler bulmalı.

İşim, aşım, ailem, arkadaşım, para, pul...

Bir anda dünyanın en dertli, en sorunlu insanı oluyor.

Kendime yetemiyorum, aşka nasıl yeteyim, nutukları atıyor...

Seni seviyorum ama sevmek yetmiyor, diye saçmalıyor.



Kadına anlamsız geliyor söyledikleri.

Seviyorsak her şeye yeteriz.

Dalgalıysa girdiğin deniz, birlikte boy ölçüşürüz dalgalarla, eninde sonunda çıkarız karaya. Dalgakıranlar yaparız birlikte, yok ki yapıp başaramayacağımız şey sevince.



Ama yok, siz balıksınızdır o güne kadar. O deniz.

Sizi masmavi, taptatlı, ılık, sakin sularından çıkarıp karaya atarak nefessiz kalmanızı izlemeyi tercih ediyor.

O, yüzerek kendi ıssız adasına kaçıyor, sırt üstü uzanıp gökyüzünü izlemek için.

Sessiz, sedasız, dilsiz, kalpsiz.



Ne yaparsanız yapın eskisi gibi "biz" olamıyorsunuz. Asla uzlaşmıyor, asla ses vermiyor. Sanki hiç yoktunuz. Hiç "bir" olmadınız.

Sanki onca güzel değildiniz. Aşkınız, senkronunuz, o en sevdiğiniz ortak diliniz, birbirinizden başka kimsede bulamayacağınıza inandığınız her şey ama her şey sanki hiçbir şeydi.



Tutku, asla vazgeçmem'ler, aşk, özen, ilgi...

Bunların hepsi gün geliyor, bir varmış bir yokmuş oluyor.



Adamların üstüne bu kadar gitmeyeceksiniz.

Hiç birinin aşkına sonuna kadar inanmayacaksınız. En bitimsiz, eşsiz olduğunu düşündüğünüz aşk bile gün geliyor bitiyor hem de kadının marifetiyle bitiyor.



Adamlar da etten kemikten. Onların da tahammül sınırları var.

Onlar düzler. Kıvrımsızlar. Oyunsuzlar. Gel-gitsizler. Basitler.

Biz karmaşıklaştırıyoruz, sarmaşığa doluyoruz.

İlişkiyi, kendimizi, onu, aşkı...



Ha, arkadaşlarınla çıkmadan önce benden izin al, diyenleri bir kenara ayırıp, yüzlerine bile bakmıyoruz:-)

Ama ellerinden geleni yapıp, yine de size yaramayanların saçlarını okşuyor, sırtlarını sıvazlıyoruz.

Arada ıssız adalarına uğrayıp bir iki yiyecek bırakıyoruz.

Bak hatun üzülüyor, seni geri istiyor deliler gibi, gel bir şans daha ver; bak hatalarını anladı, dersler çıkardı, ezberini yaptı, dönmeni bekliyor ümitle, özlüyor, ağlıyor falan diyoruz.

Biraz acındırıyoruz. :-)

İkinci şans verenlerdense, siz gittikten sonra sırt üstü yattığı yerde biraz düşünüyor, aşkını yeniden yeşertiyor, buzlu kalbini ısıtıyor, eritiyor ve dönüp geliyor size... Kaldığınız yerden devam ediyorsunuz, eskisinden daha mükemmeliyle.



İkinci şansa inanmayanlardansa hiç şansınız yok.

O kadar anlattık, aklını çelmeye çalıştık, erisin aksın dedik.

Ama o çoktan buzdan heykel olmuş, kendini kara gömmüş halde adasına demirlemeyi tercih ediyor.



Pişman olmuş, hatasını anlamış, kendisini, her şeyin öncekinden daha mükemmel olacağına inandırmış ve hazırlamış bir kadından mahrum, dışı gibi içini de soğutmaya çalışan bir adamı görüyorsunuz.

Issız adasında.

Üzülüyorsunuz haliyle. Çünkü "biz" olmanın ne olduğunu biliyorsunuz. Tekliğin saçma soğukluğunda üşüyorsunuz.

İşte yazık olan bir aşk daha, diyorsunuz. Gariban aşkın arkasından için için ağlıyorsunuz. Kesmiyor, dışınızı da yıkıyor gözyaşlarınız.



Ben gazetemi okurken çekip giden ikiliden kadın olanına bunları demek isterdim.

Hoş desem de demesem de adam şimdiye kadar duyduğum, gördüğüm, okuduğum ve az önce yazdığım ve bir dolu hikâyede olduğu gibi belki de çoktan çekip gitti.

Zaten kızın dediği gibi, bir şey vardı onda, isteksiz görünüyordu... :-)



Ahhh, ah...

Ne diyeyim...

Bir kadın, bir erkek.

Be kadın, be erkek!

Bir aşık olun, bir mutlu olun gözünüzü seveyim. Üzmeyin birbirinizi, anlayın, özen gösterin, sorgusuz sualsiz, bekletmeden sevin bir...



Bana biriniz göstersin aşkın bitimsizliğini.

Adını lekeleyip durmayın güzelim aşkın.



Bakın, size evlenin, iki de çocuk yapın diyeceğim, göreceksiniz gününüzü :-)

Aşk meşk hak getire.

Hak da getirmez bak söyleyeyim.

O aşka kıymet verenlere yardım ediyor :-)



Bir sonraki kahve keyfimde etrafımda aşklı birilerini görmek istiyorum.



Her nerede yaşatılıyor ve yaşanıyorsa Gloria Jean's Cafe'nin üçüncü katına gelsin:-)



Alya, Sevgilim ve Ben... Bizim Hikayemiz


Ayşe Arman'ın kitabının adı. Ne zamandır kitapçılara girdikçe soruyordum, bulamamıştım. Dün buldum aldım sonunda.
Piyasaya göre pahalı bir kitap ama iyi ki öyle.
Kitabın üzerinde "Bu kitabın yazar geliri Lösev'e" diye bir ibare var, onu görünce tabii ki ve iyi ki öyle, değil mi?

Ayşe Arman'a adlandıramadığım bir sempati ve sevgi duyuyorum. Yazılarını, röportajlarını takip ediyorum, röportaj verdiği dergileri alıyorum, çıkardığı kitaplarını okuyorum...

Kapağında fotoğrafının olduğu bir dergi var evdeki gazetelikte. Görünür şekilde durmasını istiyorum o derginin, çünkü fotoğrafını görmek de mutlu ediyor beni...

Neden olabilir? Çoğu kimseye itici geliyor, çoğu kimse yapay buluyor, yazılarını sevmeyen, basit bulan, küçümseyen çok kimse var...

Düşünüyorum, ben neden seviyorum, diye...
Yaptığı iş, özel hayatını algılayışım, dolaysız, düz, samimi, sağlam biri oluşu, vs. bunlar değil ya da belki tüm bunların toplamı ya da uzantısı da olabilir.
Ben bu kadınının mutluluğunu seviyorum.
Kocasıyla sevgililiklerini, madden doygunluğunu, iyi bir evde oturuyor, güzel giyiniyor, gezip tozabiliyor, istediğini yapabiliyor oluşunu seviyorum..
Hepsi, her defasında içimi ısıtıyor.

Gittikleri yerleri, sevgilisiyle yaşadıklarını, tatlı aşklarını, yavrusuna tutkusunu,
anneciğine sevdasını, babacığına özlemini, kardeşlerine bağlılığını, tüm bunların toplamına yansıyan insan oluşunun hem bedenen hem ruhen güzelliğini çok seviyor ve takdir ediyorum.
Ailece bir arada oldukları zamanlar onu mutlu ediyor, beni de..
Sevgilisinin onu nasıl harika hissettirdiğini okuyor, onun için mutlu oluyorum..
İşte, her şekilde onun mutlu bir kadın oluşu beni de mutlu ediyor..

İki yıl önce Bodrum'dan aynı uçakla geldik İstanbul'a.
Havaalanında aynı salonda bekledik. Hayran hayran baktım ona. Ama gidip yanına konuşamadım. Onu ne çok sevdiğimi söyleyemedim.
Söyleyemem de zaten, tanınmış birilerinin yanına gidip konuşamam hiç. Ama yazarım çok kolay..
Uzun zamandır ona mektup yazmak istiyordum zaten.
Kısmet bugüneymiş.

Sevgilinize sizi hissettirdikleri için teşekkür ve sevgilerimi,
Güzel kızınıza öpücüklerimi,
Hem sevgilinizin hem sizin ailenize saygı ve sevgilerimi,
Kendinize de en samimi, en içten, en derinden sevgi ve muhabbetimi gönderiyorum.

Kitabınızın çok satmasını, mesleğinizin sizi mutlu ettiği, heyecan verdiği şekilde devam etmesini, güzel ailenizle uzun uzun yıllar, mutlulukla, aşkla ve sağlıkla yaşamanızı dilerim..
Yanaklarınızdan öperim.

Nuray

****

Kitabın Tanıtım Yazısı

Bu kitap bizi anlatıyor.
İçeriden sansürsüz.
Katıksız.
Bu kitap bir tür albüm.
Bu kitap, buzdolabının üzerinde yapıştırılmıs olan, yazı masamın
arkasında asılı duran fotoğraflardan oluşuyor.
Tamamen doğal fotoğraflar.
Bizim ev halimiz.
Kendi halimiz.
Belki de bu heyecanladırdı beni.
En basit, en yalın, en samimi halimiz.
Ve ben seviyorum bu halimizi.
Hayattaki en büyük basarım da bu, böyle bir aileye sahip olmak...

25 Ekim 2009

Öpmeyin, Öptürmeyin



Yoksa benim gibi olursunuz vallahi.
Hoş, ben kimi öptüm, ya da beni kim öptü de bu haldeyim bilmiyorum ama. Geldi işte birinden, bir yerden..

Bugün dördüncü gün.
Tam bir buçuk gün durmaksızın öksürüp, peşine astım atağımı takmak süretiyle feleğimi şaşırmış vaziyetteyim.
Tabii ki astım atağı bekletmeye gelmiyor. Öksürürken bir de nefesiniz kesilince duramıyorsunuz daha fazla.
Hastaneye gidildi, serum takıldı, oksijen verildi. Biraz kendime geldim müdahaleden sonra ama sonra yine eski halime döndüm.
Doktora, iğne yazmasaniz da hap içsem, diye hasta ve zavallı küçük kiz bakışı atmama rağmen acımadı, 6 tane iğneyi yazıverdi bir çırpıda. Sabah akşam iğneci de acımıyor bana vallahi.:-)

Ateş kaç gündür peşimi bırakmıyor. Gözümü açamıyorum yahu. Tam hah, geçti diyorum, ilacın etkisi geçince geri dönüyor hain.

Nefis bir gelişmeyle uyandım bu sabah, hatta şu anda sabahın körü.
Boğazımda feci bir ağrı, vücudumda yine kırgınlık, ve ta taaam sinüslerim de gaza gelmiş..

Anneciğimin bir lafı vardı, cicim ciciydi, güneş vurdu iyice cici oldu, diye. :-)
Hah, işte tam da öyle oldum.
Cici oldum.
Çok cici. :-)

Gülmeme bakmayın. Yutkunurken kulağımda da ağrı hissediyorum ama hiç yüz vermiyorum. Yani bir de o gelirse artık antibiyotik manyağı olacağım herhalde.
İğne bitince zaten muhtemelen hapa başlayacağım. Pazartesi günü kontrolüm var. Öksürüğüm geçti ama tam iyileştim derken daha beter arızalarla gideceğim sevgili Deniz Hanımcığıma.
Halim olursa sürpriiiiz, diye sırıtırım kadınceyize :-)

Boğazımdaki ağrıyı sakinleştirmek için sıcak içeceğimden içiyorum.
Yeri gelmişken size de önereyim ayak üstü.
Hem tadı harika, hem de çok faideli bir eser. :-)

Bir miktar suya, bir elma, bir ayva, (ikisi de kabuk ve çekirdekleriyle konacak, dilimleyin sadece, ayvayı yarım da koyabilirsiniz)
3 kuru kayısı
1 çubuk tarçın
4-5 tane karanfil.

Hepsini bir demliğe koyup 10 dk. kaynatın.
Demlensin, bal ve limon ekleyip için.
Nasıl rahatlatıyor boğazı.
Hasta olmasanız da yapın için aslında. Özellikle kış gelince devamlı yapıyorum ben..

Şimdi...
Türk milleti öpüşmeyi seviyor. Sarılsın, öpüşsün, koklaşsın.
Hasta değilken eyvallah. İç ısıtıcı birşey sarılmak.
Öpüşmek için aynını söylemeyeceğim aslında. Bir de kimse kimsenin yanağını öpmüyor ki. Yanakları birbirine değdiriyor ve dudakları öpme efekti veriyor sadece :-)
Ama işte yine de yakın temas. Ha bazıları şapur şupurcu bu arada. Aslında ben de severim gerçekten öpmeyi ama hastayken öpmeyelim, öptürmeyelim arkadaşlar.
Hele ki domuz gribiyle beynimizin yıkandığı, ilk hapşırıkta al işte domuz gribi oldum paranoyasına düştüğümüz bu günlerde.
Bu konuda hiç birşey söylemeyeceğim başka. Doydum zira. Taştım hatta.
İnsallah bu grip de teğet geçer dünyamızı, gider kendini bir kuytuda 5 saniye içinde imha eder.
Bu kadar diyeyim.

Biri sizi öpmeye yeltenince, hasta değilseniz bile hasta olacak gibiyim, bile diyebilirsiniz, öpmeyeyim.
Ama biliyor musunuz, buna bile aldırmıyor bazı insanlar. Amaaan bişi olmaz, diye sarılıveriyorlar. Hele bir de şapur şupur öpenlerdense..
Ya, ben oyun yapıyordum, hasta değilim ama belki taşıyorum mikrobu, belki sen de taşıyorsun. Şimdi mikrop değiş tokuşunun ne alemi var ki?
Her şekilde öpmemek lazım, sarılmamak lazım. Tokalaşmamalıyız bile. Uzaktan selamlayalım, el sallayalım, pankart açalım gerekirse. :-)

Biraz uzak ara takılalım bu kış, yaza hasret gideririz. Seneye Allah kerim.

Bu önlemler kendimiz için ama evimizde yaşayanlar, iş arkadaşlarımız, sokakta bilerek bilmeyerek, yüzüne yüzüne öksürüp tıksırdığımız herkes için önlem.
Siz hasta olunca bilin ki etrafınızdaki herkes olacak sırayla. Hele evde... Mikroplar hiç affetmiyorlar. İlle herkesi bir dolaşacaklar.
Test edildi, onaylandı.

Karın kaslarınız spor yapıp çok çalıştırdığınızda ağrı duyarsınız ya, hah işte benim karın kaslarım da aynı ağrıyı duyuruyorlar bana.
Ama spor yaptığımdan değil.
Öksürmekten.
Bir işe yaramış mıdır? Kilo vermiş olabilir miyim bu esnada ? :-)
Kas yapmışımdır belki :-)

Hadi benim gazam mübarek ola..
Ayrıca bana çok geçmiş ola.
Çabucak iyileşeyim.

09 Ekim 2009

Magazincilerin Ettikleri




Dün televizyonda gördüm, polisler Timuçin Esen'i yaka paça götürüyorlardı, adam yerlerde sürükleniyordu..
İçim üzüldü bir aktörün bu halde olmasına.
Ama suç onda değil.

Rastlamışsınızdır televizyonda.
Ünlü biri bardan çıkıyor, zil zurna sarhoş...
Dışarıda bekleyen magazinciler tarafından, kameralar, ışıklar, mikrofonlar burnuna sokuluyor anında.
Soruyorlar;
"Efendim, az önce kaçan kız arkadaşınız mıydı?
Ne zaman evleniyorsunuz?
Hakkınızda şunlar deniyor, ne diyorsunuz?"
Daha bir dolu ipe sapa gelmez soru.

Tamam oraya işini yapmaya gidiyorsun.
Haber götürmek zorundasın patronuna, üstelik haber atlamaman lazım, peki.
Sorunu soruyorsun, adam ya da kadın cevap vermiyor değil mi?
Belli ki konuşmayacak, ayrıca sarhoş yani.
Evine gidip yatmak istiyor bir an önce.
Hayır, müthiş bir ısrarla ille cevap alacaksınız.
Ne oldu, ne bitti, o kim, bu niye gitti, niye böyle giyindin, niye konuşmuyorsun?
Allah allah...
Adam sana cevap vermek zorunda değil!
Sorulan soruların yeri de orası değil.
Zaten o soruların yeri hiç bir yer değil.
Sana ne?
Adam sana özel hayatını sayıp dökecek mi orada? Bilmem kaç bin promil alkol kanında cirit atarken?
Bir de öfkelendiriyorsunuz!!
Artık kafa göz giren mi ararsınız, saçınızdan sürükleyen mi, şemsiyeyi gözünüze sokmak, kafanızda kırmak isteyen mi? Allah ne verdiyse...
Ama hakediyorsunuz, üzgünüm.

İnsan alkollüyken yumoş yumoş da olabilir, öfkesi burnunda da olabilir ki siz adamı yumoş halinden, öfkeden alev topuna dönmüş biri haline getiriyorsunuz.
Sonra da bir manşet.
"Bilmem kim bardan çıkarken muhabir ve kameramanımıza saldırdı."
E, adam durup dururken saldırmadı ya güzel kardeşim..
Size röportaj vermek zorunda değil..
Saçma sapan sorularınızı cevaplamak zorunda değil.
Bakın diğerine sordunuz, cevapladı.
Sakince, gülümseyerek. Belli sizin soru sormanızı istiyor, hatta hoşuna gidiyor.
Tamam, devam edin, işinizi yapın. O her kimse, ondan ekmek çıkar.

Ama sordunuz, cevap vermedi, ters ters baktı, belli, istemiyor konuşmak.
O zaman anlayın, ısrar etmeyin, çekin gidin ya da ışıkları başka birinin gözüne sokun, vardır bardan çıkacak başka bir ünlü.

Zaten anlamadım ben, niye bu kadar merak ediyorsunuz kim, kiminle, nerede?
Gerçi suç sizde değil.
Sizden bu işi isteyende.
Yok, onda da değil.
Sizin yaptığınız işleri izlemek isteyende asıl suç.
Ha, patronlara sorun, kardeşim niye böyle saçma programlar yapıyorsunuz, diye..
Cevap: E, halk istiyor.
Evet, maalesef halk istiyor.

Ama ben, sanatçıların yerlerde sürünmesini görmek istemiyorum.
Sarhoş hallerini de..
Hakaretlerini, biplenmiş küfürlerini duymak istemiyorum.
Kız arkadaşını, sevgilisini, karısını, kocasını da bilmek istemiyorum.
Ayrıldı mı, aldattı mı, kaçtı mı, buldu mu, ne oldu ilgilenmiyorum.

Rahat bırakın insanları..
İşlerini yapsınlar..

Siz de işinizi yapıyorsunuz öyle değil mi?
Allah aşkına bir tane aklı başında, kafası çalışan bir patron çıksın da bu saçmalıkların iş olmadığını anlasın..
Halk istiyor. Hayır sen halka bu işi yakıştırmamalısın, aslında kendine yakıştırmamalısın, böyle bir işle insan içine çıkmamalısın.
Sen de halksın.
Ne yaptığınla ne de izleyenlerle övünemezsin bu halde.

Adamın özel hayatını merak mı ediyorsun, ediyorlar?
Peki, ara, eğer veriyorsa al randevu, git güzel bir mekana, aç kameranı ışığını, muhabirinin eline ver adam gibi birkaç soru ama lütfen biraz akıl olsun sorularında. Sorular sorulsun, cevaplar alınsın.
Sen sağ, ben selamet.

Yapmayın böyle.
Ben, insanların -iyidir-kötüdür tartışılır- sonuçta bin bir emekle yaptıkları işleri görmek istiyorum.
Beğenirim, beğenmem o da ayrı konu.
Bırakın işlerine baksınlar.

Timuçin Esen'i Gönül Yarası'ndaki haliyle bırakın aklımda..
Yerlerde sürünen adamı silin zihnimden..

Levent Kırca'yı da delirtmeyin.
Uğur Yücel'i de
Okan Bayülgen'i de..

Beni ilgilendirmiyor onların barlarda içki içmeleri.
Limiti aşmışlarsa kendileri görüyor sıkıntısını.
Bu noktada herkese söyleyebileceğim gibi, sınırı bilmek lazım, diyebilirim.
Nerede duracağını bilmek, vücudun aldığı kadarını içmek.
Fazlası kontrol kaybı...
Dışarıda da böyle bir kamera ordusu varken yapmasınlar.
Ama insan kontrolünü kaybetmek de isteyebilir bazen...
Sonucuna katlanır bir şekilde ama özgürdür.

Magazinciler de gece gündüz haber peşinde koşuyor, ekmek parası, peki..
Ama herşeyin bir adabı, yolu yordamı var.
Adamı delirt, sonra bize saldırdı diye haber yap..
Ahlaka sığmaz, hakkaniyetsiz, insanlık dışı.

Haber programlarındaki kaza, cinayet, haberlerini hiç demeyeyim..
Ya dizilerde olan bitenler?
En iyisi galiba televizyonu hayatımızdan çıkarıp rafine bir yaşam sürmek..
Hatta bilgisayar ve telefon da olmasın.

Benim ıssız bir adaya düşesim gelmiş sanırım:-)
Yanıma üç şey almadan hem de..

02 Ekim 2009

Sinirlenmene Sinir Oluyorum







Eskiden daha çok şeye sinirlenirdim, kızar, üzülür, kırılırdım.

Öğrendim artık sakin kalmayı. Nelere kızıp nelere kızmayacağımı.

Topu göğüste yumuşatmanın ne sakinleştirici, ruha, bedene ne iyi gelen bir hal olduğunu anladım.

Tersinin, gereksizce hayatımdan çaldığını gördüm.



Sinirlerim alınmadı elbet, ben de etten kemiktenim. Eskisi kadar olmasa da öfkelendiğim oluyor benim de.

Hormonların kadınlara çelme taktığı dönemlerde özellikle:-)

Ama bakın en çok neye?



Biri eğer olur olmadık yere sinirli ve öfkeli davranıyor ya da konuşuyorsa ben de sinirleniyorum. Nedir yani, bu kadar vahim mi? Öldürücülüğü, çözümsüzlüğü var mı? Daha sakince söylenemez mi? Nedir bu agresiflik? Diye ben ondan beter öfkeleniyorum!

Öfkeye öfke duyuyorum yani.

Nasıl bir ikilemdeysem? :-)



Sinirlendiğimizde kendimizi kontrol etmemiz zor olabiliyor, kabul.

O bir yokuş aşağı gitme hali. Delirme hali bazen.

Sevmediğin, istemediğin, onaylamadığın bir durumla karşı karşıya kalıyorsun ve tepki veriyorsun. Hele bir de daha önce uyarmışsan defalarca, o zaman belki öfkelenme hakkın da olabilir.

Ama ufak tefek şeylere parlayıp patlamak, hem kendini hem yanındakini streslendirmekten başka ne işe yarıyor?

Asık suratlardan, bozulmuş, daralmış kapanmış DNA'lardan başka ne kalıyor elinde?

Evet evet, öfkelendiğimiz her defa DNA kodlarımızın feleğini şaşırtırmışız. Kısalır, daralır ve sıkışırmış. Bozulmaya uğrarmış bir de...

Düşünün yani, kim bilir hepimizin kaç tane genetik kodu örselendi :-)



Öfkelenerek daha çabuk yaşlanıyoruz, kırışıyoruz, daha çok hastalanıyoruz, sağlıklı hücrelerimizin de tekerine çomak sokuyoruz, biline...



Yokuş başına getirip koymamalı insan kendini. Dümdüz yollar var. Eh, hadi heyecan istiyorsanız azıcık engebeli yolları da seçebilirsiniz.

Ama azıcık yavaş gidin.

Çözüm üretsin beyniniz. Soruna odaklanıp, öfkeye teslim olarak, çözüm üretme algılarınızı tıkamayın.



“Öfke; zehir içip, karşındakinin ölmesini beklemektir!”

Ne yapıyorsak kendimize yapıyoruz.



Salına salına yaşamalı, aylak aylak. Sakince, acele etmeden, ota tüye sinir olmadan, her şeye bir kulp takmadan; o niye güzel, bu niye mutlu diye mutsuz olmadan, yoktan dert var etmeden, nefretle tek vücut olmadan...

Yokuşu başından tanıyıp geri dönerek.



Yaşamaktan zaman kazanıyor insan, yaşamanın hakkını verince.



Yolu yokuşa getirmişsen, aşağı gitmekten başka şansın olmuyor. Kontrolü yitirmek kolay. Söylenmeyecek şeyleri söylemek, büyük pişmanlıklara savrulmak kolay.

Kalp kırmak, üzmek, onulmaz yaralar açmak kolay.



Büyük büyük öfkeler öfkelendiriyor beni.

Sakin kalmak istiyorum ben, sessiz, küçük harflerle konuşmak.

Güzel güzel sözlerle istemek, nazik nazik söylemek, dinlemek, anlamak, anlaşılmak.

Sevgili olmak, sevgililik beklemek...

Tatlı tatlı...

Sakince.



Öfkeye öfkelenmemek konusunda kendimi nasıl eğitebilirim bilmiyorum.

Galiba ilk önce öfkelenenin kendini eğitmesi gerek...



Sonrası, Cemal Süreya'nın dediği gibi;

İyilik, sağlık :-)






01 Ekim 2009

Farkeder mi?



Mesela o gün ne giydiğiniz?

Ne yemek yapacağınız? Birlikte ne yiyeceğiniz? Nereye gideceğiniz?



Kadın sorar kocasına:

-Hayatım, bugün ne yemek yapayım?

-Fark etmez, ne istersen yap.

-Canım, şu gömleğimi giysem, bunu mu?

-Bilmem, fark etmez, ikisi de güzel görünüyor.

-Bugün nereye gitsek?

-Sen karar ver, benim için fark etmez...

-Ben ayrılmak istiyorum.

-Fark etmez, sen nasıl istersen...



Merak ediyorum kadın çekip gidince fark eden bir şey olacak mı? Ah elbette!

“Sensiz hiç bir şeyin tadı yok. Ne olur dön, sensiz yaşayamam, seni seviyorum".



Adam kadının giyeceği gömleğe; bu değil hayatım, diğeri sana daha çok yakışıyor, deseydi ve kadının varlığını tanıyıp, onu değerli hissettirseydi keşke.

Yani kadının hayatında olması onun için çok fark etseydi keşke.



Kadın "çantada keklik" iken adamlara fark etmiyor bir şeycikler. Nasılsa o hep orada, fark etse de, fark etmese de fark etmez!

Ama sonra ne oluyor?

Görmüyorlar, kör oluyorlar kadınlarına, sonra kadın gidince "vay benim badem gözlüm" !



Seviyorsanız, değerliyse "elinizin altındayken" de bunu ona gösterin de göreyim sizi.

Hiç zor değil aslında.

Denemeye gönüllü olmak gerek sadece.



Kadın-erkek ilişkisinden çıkalım.



Eve gelen misafirinize soruyorsunuz;

-Çay mı, kahve mi?

-Fark etmez, hangisi kolayına gelirse.

-İkisi de kolay benim için, çay mı kahve mi?

-E, çay o zaman.

Ayol baştan söylesene şunu! :-)



Dışarı çıktığınız arkadaşınızla:

-Nerede yiyelim?

-Fark etmez, sen karar ver ben uyarım.

Aslında ben de yaparım bunu zaman zaman, gerçekten fark etmediği durumlarda ama.

Zaman zaman dedim, çünkü genelde fark eder bana.

"Seç" deniyorsa seçerim, seçtiğim şey fark eder çünkü.



Uyumsuzluk olarak algılanır bu bazen, bazen şımarıklık.

Değil.

İsteklerini ifade edebilmek. Seçenek sunulduğunda özellikle.



Hiçbir şeyin fark etmediği kişiler çok fazla şey beklemezler ve çok fazla şey de verilmez onlara.

Karşılarındaki kişiye de bu mesajı vermişlerdir bir kere. Bir şey yapacağı zaman o mesaj akla gelir, "ona far ketmez nasılsa", -her ne ise- en iyisi olmak zorunda değil.



Bence bu durumun ilişki kalitesini düşürebilir bir hassaslığı var.

Arkadaşlıkta pek sorun olmayabilir de. (Olabilir de elbette)

İlişkilerde biraz ayıp oluyor.

Tanınmazlık gibi geliyor fark etmez denilince.

Sen olsan da olur olmasan da

Öfff! En fenası!

Aman kimseye demeyin bunu!

Vallahi oturur içine, yenilir yutulur laf değildir yani.

Hani demiştim bir ara; kalırsan sevinirim, gidersen çok üzülürüm, diye.

Düşünsenize, "kalırsan sevinirim, gidersen git, fark etmez!"

Demeyin sakın!



Her şeyin farkı var. Her şey, herkes faklı birbirinden...

Tatlar, mekânlar, kişiler, düşünceler...

Fark var diye zıt kavramlar var.



İkili ilişkilerde farklı olduğunuzun fark ettirilmesi değil midir çoğu kez sizi orada tutan?

"Sen herkes gibi değilsin."

Saçın bir başka, gözün, dudağın, gülüşün, yanağındaki gamzen.

Bir bütün olarak diğerlerinden farklı olduğumuz hissettirildikçe orada kalmıyor muyuz? Artık fark etmez olduğumuzda gitmek istemiyor muyuz? Ruhumuz gitmiyor mu en azından?

Gidiyor ve aşk bitiyor.



7'den 70'e herkes özel olduğunu bilmek ister. Özel, farklı, kıymetli.

Hayatınızda kim varsa deneyin, ondaki farkı söyleyin, ayna tutun görsün kendisini. Sözlerinizle, davranışlarınızla herkesten başka olduğu için, sahip olduğu güzel her şey için iki çift laf edin, onu çok sevdiğinizi söyleyin.

Bakın size doğru nasıl parıldayıp, içinizi ısıtacak.

Deneyin bir.

Garantili mutluluk diyorum, daha ne diyeyim:-)



25 Eylül 2009

Kendini keşfeden kadınlar




Hangi kadın istediği hayatı yaşıyor?

İstediği iş, istediği eş, istediği kadar çocuk, güzel bir ev, araba...
Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle mi?

“Aradığını bulmuş” kadınlar var elbette ama parmakla sayılacak kadar az. Onlar şanslı azınlık.

Kadınlara doğdukları andan itibaren, büyüdükçe giymeleri için elbiseler dikiliyor.
Her bir elbisenin üstlerinde iyi durması gerek.

Kız çocuğu; annesine yardımcı, abiye ve babaya itaatkar, sessiz, sakin, çok istemez, çok beklemez olacak...

Genç kız; öyle aşk meşk düşünmeyecek, dersine, okuluna bakacak...

Genç kadın; hayırlı bir kısmet bekleyecek ya da şanslıysa okuyacak, kariyer edinecek, kısmetini kendisi seçecek...

Kısmet seçiminden sonra, bu defa baba evindeki elbiselerini bırakıp koca evindeki elbiseleri giymeye başlayacak tek tek..

Kocaya itaat, ev işlerine “tam ve tek destek”, kocanın ailesine iyi gelin, kocanın kendisine iyi eş. Evde, sokakta, yatakta, mutfakta, banyoda, salonda, her yerde “iyi eş”.
Çocuklarına mükemmel anne...

Peki kadınlara soruluyor mu, aslında “sen ne istiyorsun” diye?

Kadınlar genelde 25-30’lu yaşlarına kadar “aslında ne istediklerini” bilmiyorlar. Sorgusuz sualsiz, kendilerine biçilmiş elbiselerin birini giyip, birini çıkarıyorlar.

Bir gün gelip dank ediyor! Ben bunların hangisini giymek istedim aslında? Hangisi benim seçimimdi, hangisi başkalarının?
Ya da benim seçimim olduğu halde hangi elbise üstüme dar geldi, bazen dikişleri patladı yanlardan, bazen bol geldi, kötü durdu üstümde?

Çevirir tüm ışıkları kendi üstüne, 7/24 sorgular kendini..

Sorular sorar birisi kafasında, derinden derinden...
O da cevaplar habire. Öyle bir tempo ki, yorulur soru-cevaptan. Sussun ister kafasındaki ses...

30’lu yaşlarda taşlar yerine oturmaya başlar, istenilenlerle istenilmeyenler belirginleşir. Soruların cevapları bir bir alınmaya başlanır.

Kadın o yaşa kadar, varsa eğer, çocuğuna adamıştır kendini.
Yoksa kocasına, o da yoksa ailesine.
Kendisi olamamıştır ya da olduğunu sanmıştır. Öyle görmüştür, fazlasını bilmiyordur belki...

Gün gelip kendini “keşfettiğinde” durup daha derinden düşünmeye başlar kadın.
Ben kimim? Aslında ne istiyordum, nerede olmak istiyordum? Şimdi neredeyim?

Hayatımın Keşfi
32 yaşındaki Duru, 29 yaşına kadar dans etmenin onu ne kadar mutlu ettiğini bilmiyor bile...
Bir tatil köyünde kocasıyla dans ederken keşfediyor.
Kocası yorulup bırakıyor, o tam 5 saat boyunca durmaksızın dansediyor...
Bu, öyle büyük mutluluk, öyle büyük bir keşif ki onun için.
İzleyen yıllarda da, hem tatilde hem yaşadığı şehirde dışarı çıkılabiliyorsa dışarıda bir kulüpte, yoksa evde deliler gibi dansediyor...
Dans onu başka bir boyuta alıyor, ışınlıyor hatta.
Dansederken onu üzen, düşündüren herkes ve herşey silinip gidiyor.

Derin bir mutluluk hali.

O güne kadar koca, çocuk ve kendisinden oluşan üçleme içinde, sadece sahip olduklarının mutluluk olduğunu sanarak ya da daha fazlasını bilmediği için ona verilen elbiseyi giyerek yaşamına devam ediyordu.

Keyif elbisesini keşfetti ve Duru bu elbisesinden asla vazgeçmiyor ve geç de olsa bu keyifli keşfinden son derece mutlu.

Aile Desteği

Bazı kadınlar belli bir yaşa geldikten, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirip, hayata kattıktan sonra kendileriyle bir başına kalıyorlar.
Kocaları yanlarında oluyor ama yıllanan bir evlilikse, paylaşımlar azalıyor, çiftler kendi dünyalarında yaşamaya başlıyor.

Bu kendi başına yaşanan dünya, genelde birbirinin tekrarı günlerden ibaret olabiliyor.

Gün gelip bir kıvılcımla yeni bir keşif aydınlanıyor...
Kadın şanslıysa, aile desteğiyle yaşamına taze kan getiriyor, heyecan ve renk katıyor.

Sema, 50 yaşında. O da çocuk ve kocayla gelmiş bu yaşına.

Çocuklarına adanarak geçirmiş yarım yüzyılını.
Onların yemeleri, içmeleri, arkadaşları, eğitimleri derken kendine ait bir hayatın da olduğunu unutuvermiş...
Onu nelerin mutlu edebileceğini bilmiyor.

Okuldayken herkesin ve kendisinin de bildiği resme olan yeteneği ve aşkı, bir gün bir kağıda karaladığı resimle tekrar can buluyor.
Karaladığı kağıdı gören çocukları ve kocası onu yüreklendiriyor, içinde yarım kalan aşkını tekrar yaşaması için onu bir resim atölyesine kaydettiriyorlar..

“Resim yaparken hisettiklerim tarif edilir gibi değil, renklerin içinde kayboluyorum, çizdiğim her bir kıvrım beni anlatıyor, kendimi çiziyorum, kendi rengimi, heyecanımı, aşkımı...
Kendimi bir gün bu kadar doğru ve düz bir yolla ifade edebilecegimi hiç düşünmemiştim. Ailemden bu konuda teşvik görmem de benim için büyük şans ve mutluluk.”


Evlenmeden, kendini çocuğa, kocaya adamadan yaşayan genç kadınlardan biri Derya, 25 yaşında, ailesiyle yaşıyor.
Çalışan genç bir kadın. Yıllardır ailesinin biricik, söz dinleyen, uysal, akıllı kızı.

Derya'nın da keşif zamanı gelip çattığında aslında içinde bir yerlerde uysal olmayan, söz dinlemek istemeyen, anne babasının kendine giydirdiği elbiseyi değil, yakası paçası bir tarafta paçoz bir pantolon ve tişört giymek istedigini keşfediyor...

“Onlar mutlu olsun, aman konu komşu, akraba benim için onlara laf etmesin, ben susarım, ben otururum, ben istemem, yeter ki onlar mutlu olsun...
Tatillere onlarla gidilir, bayramlarda dizlerinin dibinde isterler.
"Kendimi hep geride tutmuştum. Çünkü ben evin iyi kızıydım. "Hayırlı evlat" dediklerinden.
Evet onları mutlu etmek güzeldi, bundan mutsuz değildim ama ben “ben” değildim onların yanında.. En azından 1 yıl oncesine kadar.
İnsan yavaş yavaş çizginin diğer tarafına geçiyor galiba.
1 yıl az bir zaman gibi görünse de benim için çok yavaş ve zor ilerleyen bir süreçti...
Yeni Derya’ya alışmaları çok zor oldu...
Benim kimlik sorunu yaşadığımı görmeleri ve onları hala çok sevdiğimi bilmelerine rağmen, asıl istediğim “ben” olma sürecimde çok zorlandılar..
Yavaş yavaş alışıyorlar. Artık kendimle olmayı sevdiğimi, onlardan ayrı bir hayatım olduğunu ve bu hayatın beni özgürleştirip mutlu ettiğini gösteriyorum onlara.
Ayrı bir eve taşındım. Kendime ait eşyalarım, arkadaşlarım, kurallarım, büyük kısmı bana ait olan tatillerim ve bayramlarım var.
Ben içimdeki Derya’yı cok sevdim..Onu çıkarıp büyütmek istiyorum ve bundan sonra onunla yaşamak istiyorum."

Melek ve Şeytan

İnsan içinde ne çok kimlik saklıyor.. Aslında bu kimlikleri iki ana başlığa ayırmak en doğrusu. Seytan ve Melek..

Kadın, şeytan kimliğiyle bütün öğretilenlerden kaçıp kurtulup, asıl kimliğine kavuşmak istiyor ama Melek kimliği “kır bacagını otur” dedirtiyor..

İyi ol, hoş görün, itaat et, yalan söyleme, dedikodu yapma, iyi anne ol, iyi eş ol, iyi evlat ol, iyi arkadaş ol..

Kadının melek yanı ağır basıyor ama bazen de içindeki şeytana “hadi kalk gidip biraz çılgınlık yapalım, şimdiye kadar olduğumdan farklı olmaya ihtiyacım var” diyebiliyor..

Geçici çılgınlıklar sonunda, aslında asıl olmayı istediği kişi ortaya çıkıyor belki..

Ortaya çıkan kimlik , bir süre “tanınma savaşı” veriyor ama öyle ya da böyle o savaştan galip çıkılıyor..

İnsanın kendiyle ilgili keşiflerinden vazgeçmesi herşeye rağmen zor..Egemenliğini ilan ediyor bazen yeni kimliğiyle..Bazen yaşam şartlarını, standardını kökünden degiştirebiliyor, ülkesini, dinini değiştirebiliyor..

Doğru soruları sorup, doğru cevapları almış olması önemli..

Kadının içindeki “melek” sorulara yanlış cevaplar verdirmez..Bu yüzden kadınlar kendine güvenip keyifli keşiflere yolculuk etmekten çekinmiyorlar..

Yaşama sansı bir kere verilmiş insana, yaşadın yaşadın..Yaşayamadın geçmiş olsun..Tekrarı, yok, sağlaması da, oldu mu olmadı mı bakamıyorsun...

Keşfe çıkmadan önce kendimizi yanımıza alıp, sahip olduklarımızın ne kadarının bizi mutlu ettiğini görmek önemli..Çoğu zaman evreka! tarzında bir keşif olacak aramadan iz sürmeden, düşünmeden..

Dar gelen elbiseler dikişleri patlamadan once çıkarılıp bir kenara koyulacak.

Üzerine kendi beğendiği elbiseleri alıp giyecek..İsterse yeni elbiseleriyle kalacak eski hayatında, isterse yeni elbiselerini alıp başka bir hayat seçecek kendine..

Genelde eski hayat içinde kalıyor kadın ve yeni elbiselerinin de ona çok yakıştığını duymayı bekliyor, istiyor..

-Neye yeteneğiniz olduğunu denemeden bilemezsiniz.

Şarkı söyleyin banyoda, bu defa daha yüksek sesle, sanki konser veriyor gibi..Belki sesiniz çok güzel..Eğitim alarak çok önemli bir icracı olabilirsiniz? :-) Hayatınız renklenir? Fan kluplerine gelen maillere yetisemezsiniz? :-)
Belli mi olur?

-Telefonla konuşurken önünüzdeki kağıda daha sanatsal birşeyler çizmeye çalışın. Bırakın tavşan çizmeyi, imza atmayı, küpler yapmayı..Daha soyut çalışın..Resim sergisi açmak vardır belki kaderinizde? Yeteneğinizi köreltmeyin..

-Dansedin! Eşinizle dostunuzla gidin bir kulübe dansedin, yok ben dansetmeyi bilmem demeyin, bir deneyin. İçinizde yıllardır uyuyan bir dansçı var belki, uyandırın onu, tutun elinden deliler gibi dansedin!

-Gezginsiniz siz belki.. İçinizde tüm dünyayı gezmek isteyen bir seyyahla birlikte yaşıyorsunuz belki de birbirinizden haberiniz yok..Dürtün birbirinizi, alın bir seyahatname, okuyun, inceleyin, içinizde bir kıpırdanma olursa hemen bavulları toplayıp, biletinizi alın..Gidin bir dolaşın şöyle, gezin, görün..Gezdim, gördüm, “ben Hindistandayken”, “ben Guatemaladayken” diye başlayan cümleleriniz olsun..
Hem dünyayı keşfedin hem bu keşiften ne kadar mutlu olduğunuzu!

Dünya bir kerelik..
Yaşa ve git.
Döneme geri.
Kendin için yaptığın herşey kar, hepsi "iyi ki" hanesinde saklanacak kıymetli hazine..
Başkasının kendin için birşey yapmasını, kıtalar keşfetmesini bekleme..
Bul kendi kıtanı, yaşa üstünde, kur imparatorluğunu da...

Rastgele...

21 Eylül 2009

Para, para, para...



Çocukluğumdan aklımda kalan bir şarkı var..
Plağı vardı evimizde.
"Para, para, para
Varlığı bir dert, yokluğu yara"
Dilime dolandı şarkı.
Kimin olduğunu bilmiyorum, sözlerini arattım, film müziğiymiş.
Sözleri yazının sonunda.

Az önce televizyonda bir halk röportajı izledim..
Mendil satarak oğlunu okutmaya çalışan bir anneyle konuşuldu.
Paranın önemi nedir diye sordular..
Para önemli değil ama lazım, dedi.
Özet de bu zaten galiba.

Paraya yüklenen anlamla, mutluluk ya da mutsuzluk eş değerde.
Evet parasız olmaz.
Hatta samanlık falan da seyran olamıyor artık.
Ama parayla da olmuyor bazen...

Yine röportajda söylendi; adamın biri çok zenginmiş, kime yaklaşsa parasının derdine düşüyorlarmış, para istiyorlarmış.
Adam sonunda terkedip gitmiş ülkeyi.
Tanınmadığı, zengin olduğunun bilinmediği bir yerde yaşamaya başlamış.
Ne fena değil mi?
Gerçekten sevilip, istendiğinden bile emin olamayabilirsin.
Param için mi, yoksa benim için mi burada?

Ben hep söylerim, hesabını bilemeyeceğim kadar param olsun istemem.
İsteyeceğim bir şeyler olsun.
Bekleyeceğim, hayal edeceğim, alınca heyecan duyacağım.
Mutlu edebilecek minik tefek şeylerim olsun hayatımda.

Para çoksa, sahip olabileceklerim de sınırsız demektir ve sınırsızlık kaybolmaktır bence.
Dipsizliktir.
Karanlıktır sonunda...

Çocuklar için de öyle..
Mtv kanalında Sweet 16 diye bir program var.
16 yaşına giren gençlere büyük partiler yapılıyor.
Çocuğun hayran olduğu şarkıcılar davet ediliyor, çocuğa süpriz tabii.
Partide giymesi için çooook pahalı elbiseler alınıyor.
Genelde de yine çoook pahalı bir araba hediye olarak hazırlanıyor.

Çocuklara bakıyorum.
Çoğu fena halde şımarık.
İstedikleri olmuyorsa ya da aksilik çıkıyorsa parti planında, dünyayı anne babalarının başına yıkıyorlar...
Küfürler havada uçuşuyor, yol ortasında, mağazalarda ağlamalar, bağrınmalar, senden nefret ediyorum'lar.
Müthiş bir bozulmuşluk, yanında mutsuzluk, tatminsizlik...
Paraya endeksli ruh halleri...

Olmasın, bu kadar çok olmasın param.
Sınırsız sorumsuz, düşünmeden harcamayayım.

Olsun ama param..
Olmadan olmaz..
Makul ölçülerde harcayabileceğim kadar..
Yaşamaya yetecek kadar.
Hani amaç değil de araç olsun diye.

Ha, ama son zamanlarda biraz daha fazla olmasında sakınca görmediğimi düşünüyorum :-)
Aklıma koydum.
Kimin hayalinde ne varsa onu gerçek yapayım istiyorum.
Araba mı istiyor araba, ev mi, ev.
Bisikletse bisiklet.
Seyahat mi? Hay hay.
Borçlarını temizleyeyim mesela.

Tabii bu durumda sanırım zengin olmam gerekiyor:-)
Olayım zararı yok.
Tüm bunları yaptıktan sonra nasılsa param kalmayacak.
Hayallerinin artık hayal olmadığını gördüğüm insanların mutluluklarıyla geçinirim ben :-)

Birini mutlu etmekten geçiyor mutluluğun yolu.

Para isteyenlere para,
Hayallerinin gerçek olmasını isteyenlere, benim zengin olmamı dilemelerini söyler, mutlu bayramlar dilerim :-)

Girişte bahsettiğim şarkının sözleri..

Ggariptir insanoğlu neler yaratmış
Yarattığı her bugün
Dünü aratmış
Aklı ile her şeyin sırrını bulmuş
Kendi yarattığı putun kölesi olmuş

Para para para
İlle de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Çerçeveletir kimi asar duvara
Kimi onu bulunca dosdoğru bara
Kimi sıkar elinde
Çıkarır suyunu
Kiminin değiştirir güzel huyunu

Para para paraaa
İlle de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Üç şey demiş napolyon
Para para para!
İnsanlar öldürülür onun uğruna
Servetin ulaşsa da yüz milyonlara
Kefeninin cebine sığmaz
Bir tek lira

Para para para
İlli de para para para
Varlığı bir dert
Yokluğu yara

Unutmayın herşeyi yaratan biziz
Matbaada parayı basan ellerimiz
Sanmayın onun hükmü değişmez yasa
Para neye yarardı eller çalışmasa

Para para paraaaa
Parra da para parraaaa
Varlığı bir dert yokluğu yara

Para para para para para
Yokluğu başka dert fazlası bela
Para para paraaaa
İlle de para para para
Gömeceğim seni bir gün mezara

25 Ağustos 2009

Cansız hayallerimiz bilgisayara emanet




Fotoğraflarımız...



Eskinin siyah beyaz fotoğraflarını hatırlayın...

Yıllar yıllar öncesinin anne babalarını, onların çocukluklarını, anne babalarını, evlerini, bahçelerini, arkadaşlarını, eşyalarını, gülümsemelerini, danslarını, vesikalıklarını büyük bir ciddiyetle muhafaza eden siyah beyaz fotoğraflar...



Şimdi nerede bizim fotoğraflarımız?

Bilgisayarda.

Ne kadar güvenli?

Minicik bir virüse bakar.

Yedekliyoruz değil mi?

Yedekleriyle ve bilgisayarla birlikte çalınmasına bakar. ( İçinde bütün fotoğraflarımın olduğu USB belleğim, fotoğraf makinam ve iki bilgisayarım çalındı, oradan biliyorum. )

Dijital ortamda sakladığımız her şey her türlü riske açık.

Yıllar yıllar sonra tekrar bakmak üzere durdurduğumuz güzelim anlarımızın hepsi bir anda bir varmış bir yokmuş olabilirler.





Artık çoğumuz fotoğraflarını karta basmıyor.

Ama elimizde fotoğrafı hissetmek, üzerinde uzun uzun düşünmek,  anı elinde tutmak için karta basılmış fotoğraf çok başka, çok özel, dokunaklı.

Bence hata ediyoruz.

Anılarımızı bilgisayara teslim etmekle iyi etmiyoruz...

Elimizin altında durmalı.

Güvende.

Parmak izlerimizi bırakmalı çocuklarımıza.

Onlar da bizim gibi dokunabilmeli bıraktıklarımıza.

İki gözyaşı dökebilmeli fotoğrafımızın üzerine...

Ya da içi sevinerek bakabilmeli.

İlle de dokunmalı ama.

Öpebilmeli belki de.

Göğsüne bastırmalı bazen...



Sararıp solsak bile, ellerini attıklarında bulabilmeliler koydukları yerde.

Emin olmalılar ki oradaydık, hep orada olacağız, gitmeyeceğiz bir yerlere...



06 Ağustos 2009

Yazlıkçılar



Bizim hiç yazlığımız olmadı amca... (Boyun hafif yana eğik, kaşlar acı bana dilinde yukarı kalkık ve hisli bir sesle söylenecek)
:-)

Yazlığı olanlar hallerinden memnunlar mıdır, bilmiyorum.
Olmamaları gerek yani:-)

Yazlıkçı kimi duysam, her daim misafiri var.
Yahu bu kadın bütün kış çalışmış, gelmiş şurada iki denize girecek, ayaklarını uzatacak.
Hoop misafir.
Hadiii, kendine tost yapsan olur ama misafire yemek yapmak lazım.
Bulaşık çıkacak haliyle, mutfaktan burnunu uzatamayacaksın dışarı.
Çamaşıra ne demeli?
Makina hiç durmayacak.
Denize gidilecek, gelinecek, ev kum, pis olacak, temizlik ister her gün...
Ev sahibi denize gidebilecek mi, şaibeli. Onca insana hizmet lazım.
Deniz onun neyine bu durumda.
Eh, misafirler de oraya insaniyet namına gelmiş olacaklar bir zahmet. Yardım edecekler ev sahibine, tutacaklar bir işin ucundan.

Aslında bazen de yazlıkçılar kaşınıyor, bu da var yani.
Onlar çağırıyorlar, hatta bazen davet tarihlerini karıştırıyorlar ya da aynı zamanda davetsiz misafir düşüveriyor gökten.
Hadi bakalım, kimi, nerede yatıracaksın şimdi?
Curcuna! Kimse birbirini tanımıyor, gerginlik olabilir.
Desibeli dayanılmaz sesler olabilir, çocuk varsa yani kaçınılmaz zaten.
Kalabalık gelen çocuklu aileler için, aman tanrım! diyoruz ve mümkünse evi bırakıp uzaklara, ıssız bir adaya kaçıyoruz:-)

Bizim yazlığımız olsaydı ne yapardım?
Ben de kaşınangillerden olabilirdim:-)
Yani ablalarım, sevdiğim arkadaşlarım, yakın akrabalarım gelsin isterdim elbette ama..
Mümkünse ben davet edeyim.
Çünkü iki misafir arası dinlenmem gerek, yalnız kalmalıyım, yenilenmeliyim ve misafiri özlemeliyim.

İşte o zaman yazlık hepimize keyif olurdu.

Biz yine de yazlık işini öteleyeduralım.
Aman aslında bakarsanız ben kendimi bile yazlık evde ağırlamak istemem.
Yazlık, apart otel ya da pansiyon tatili bana göre değil. Ben gideyim, ayağımı uzatayım. Yemek önüme gelsin, temizliğim yapılsın, temiz havlu, çarşaf. Odam toplansın, utanmayayım, çamaşırım da yıkatayım:-)
Son gittiğimiz otelin yanında çamaşır ve ütü servisi vardı vallahi. Aman pek sevdim. Uzun soluklu tatiller için ideal.
Tam lüküs hayat yani.
Sen sadece ye, iç, denizine gir, git, yat uyu. Nefis!
Bu arada ben herşey dahil tatili tercih edebilirim.
Ama finansal açıdan yorucu, bir de mideye zeval verici. Gerekli gereksiz herşeyi yiyesi geliyor insanın.
Dönüşte de tüm yıl tatil taksidi ödetiyorlar insana, ne anladım bu tatilden ben şimdi?

Tatil dediğin kendini uyutmak, dinlendirmek, şımartmak, şefkat göstermek.
Paralanmak ne lazım?
O yüzden no yazlık, yes en tembel tatil :-)

31 Temmuz 2009

Bugün annemin dünyadaki son gününün ikinci yılı


İki yıl önce, bu saatte.

Öğlen 12 15 de gidecek...

Gitmesinden bir gün önce sabaha karşı, ablamla Kartal Devlet Hastanesi’nin bahçesindeyiz.



Annem yoğun bakım ünitesinde. Bir sürü kablolar, serumlar, iğneler bağlı elinde kolunda. Ağzında oksijen maskesi. Ayaklarından ve kollarından bağlanmış vaziyette. Kendini bilmediği için, kontrolsüz hareketleri serumları, iğneleri çıkabilir. O yüzden onu yatağa bağlamış doktorlar.



Gün içinde yanına girmiştim. En şirin halimle; iyi olacaksın annecim, biz seni bahçede bekliyoruz. Hep buradayız sakın merak etme. Herkesler geliyor, sana dua ediyor, iyileşip çıkacaksın buradan. Bekliyoruz seni, diyorum.

Bomboş gözlerle bakıyor bana. Gözlerimin tam içine bakıyor, çok derin ama boş. Sanki bakıyor ama görmüyor gibi.

Hemşire sesleniyor, Gülter Hanım, kızınız geldi, duyuyor musunuz beni? Annem hala bana bomboş bakıyor. Duyuyor mu, görüyor mu, bilmiyoruz.



Gözyaşlarımı gözüme tıkıştırıyorum annem görmesin diye. Boğazıma düğümlüyorum sonra hepsini. Annemle konuşuyorum, konuşuyorum, ayacıklarına dokunuyorum, seviyorum onları sonra, ben dışarıdayım, seni çok seviyorum, iyi olacaksın, diyorum.



İstemeye istemeye çıkmak zorundayım, hemşireler öyle diyor çünkü. Çıkarken arkama dönüp bakıyorum, annem bağlarından kurtulmak ister gibi sağa sola hareket ediyor sıkıntıyla. O halini görünce gözümde sırasını bekleyen tüm yaşlar bir anda boşalıyor. Önümü göremiyorum acıdan.



Çıkıyorum yoğun bakımdan, girerken giydiğim mavi elbiseleri, boneyi çıkarırken, hemşire, dua edin annenize, diyor. Sadece dua edin. Biz iyi bakıyoruz ama her şeye hazırlıklı olun.



Gün geçiyor. Gelenin gidenin haddi hesabı yok. Hastanenin bahçesindeki kafeyi mesken edindik. Eline yiyecek, içecek alan geliyor. Diğer elleri de şefkat, teselli, dostluk dolu. Yanımızdalar her daim. Annemi konuşuyoruz. Moraller veriyorlar.



Bazen ağlıyoruz omuzlarını veriyorlar. Sarılıyorlar bize. İyi hissettirmeye çalışıyorlar.

Gelemeyen, telefonla arıyor. Bu şefkate, bu aramalara sormalara ne çok ihtiyacı oluyor insanın... Durmadan açılan yaraları sarıyor her biri, pansumancı bunlar. Kıymetlilerimiz.



Oraya geleli beş gün olmuş. Beş gün önceye gidiyorum. Annem nasıl buraya geldi? Ne işi var yoğun bakımlarda?



Ağrılara teslim olmuş haldeyken, artık tesir etmeyen iğnelerden sonra, ağrı bandına geçmemiz gerekmiş. Ağrı bandını kullandığımız günün sabahı annem bir tuhaf olmaya başlıyor. Ateşi çok yüksek. Nabzı sükûnetini kaybetmiş. Deliler gibi. Konuşamıyor falan…



Neler oluyor derken, eve doktor geliyor, acilen kan testi yapmamız gerek diyor. Kan alınıyor. Test sonuçları geliyor kısa sürede. Hemen en yakın hastaneye götürün annenizi, kan değerleri alt üst olmuş, deniyor.



Ambulans geliyor. Ben yan odaya kaçıyorum. Annemin sedyeye alınışını göremiyorum. Görememek istiyorum çünkü. Ama anneme ses veriyorum, orada olduğumu anlasın diye. Çocuk gibi ağlayarak ama olsun.



Ambulansa konuyor annem. Biz arkasından takip ediyoruz onu. Hastaneye gidiyoruz. Müdahale odasına alınıyor. Annem elini kolunu kaldırıp duruyor. Ama bilinçsiz. Sağa sola, havaya oynatıyor kollarını. Ben daha fazla dayanamıyorum onu öyle görmeye. Çıkıyorum odadan. Ama kapının dibinde bekliyorum. Bir dolu evrak var peşinden koşulacak. Ben bozulmuşum. Servis dışıyım. Çalışmıyorum. Sadece ağlıyorum. Anneeeeeee, diye. Annesi gezmeye giden ama kendisini götürmeyen çocuk gibi ağlıyorum.

Aanneeeeeee…

Çıkan ses, içim, dışım çocuk yaşında.



Ablamlar, arkadaşları ve kuzenim koşturuyor oradan oraya. Allahtan onlar benden büyük. Akılları henüz başlarında.



Koridorda bir dolu hasta var, hasta yakınları var. Kadınlar durup saçımı okşuyorlar, ağlama kızım, iyi olur inşallah, diyorlar. Ben başımı omuzlarına koyup ağlamak istiyorum hiç tanımadığım insanların. Yanımda bir arkadaşım olsun istiyorum. Bana sarılsın, ben ağlayayım, sımsıkı sarılsın bana. Kimse yok. Çok ama çok yalnız hissediyorum.



Annemin yatış işlemleri yapılıyor. Servise alınacak. Asansörle çıkarılması gerek. Ben artık ağlamıyorum ama annemin yanına da gidemiyorum. Annemi bir daha öyle göremem. Görmemek istediğim için göremem.



Aynı asansöre binmiyorum. Kaçıyorum annemden. Çıkıyorum servis katına ama odasına gitmiyorum. Ablamlar koşturuyorlar. Gerekli şeyleri alıyorlar. Ben koridorda oturmuş öylece boş gözlerle bakıyorum etrafa. Hasta yakınları gelip konuşuyorlar benimle, bir şeyler soruyorlar falan, ben kadınların giydikleri şeylere bakıyorum. Annemin kıyafetlerine benzetip yine ağlamaya başlıyorum. Kadınlar beni susturuyor. Sus pus oluyorum. Taş kesiliyorum sanki. Elim kolum tutmuyor.



Ablamın yakın bir arkadaşı var, koşturuyor annem için. Hepimize diyor ki, biriniz kalacaksınız burada, geri kalanınızı bana götüreceğim, dinleneceksiniz, karnınızı doyuracağım, sakinleştirici bir ilaç vereceğim, geri geleceğiz.



Sessizce itaat ediyorum. Dediklerini yapıyoruz. Hastaneye ablam dönüyor. Zaten ben dönemem. Annemi bir daha öyle göremem. Takatim yok. Korkuyorum, küçülmüşüm, ufacık kalmışım.



Biz annemin evine gidiyoruz, dinlenip ertesi gün hastaneye gelmek üzere. Yolda giderken tek kelime etmiyorum. Taş kesilmiştim ya hani.

Eve gidiyoruz. Evde şöyle bir dolaşıyorum. Annemin odasının kapısını açıyorum. Annemi göremiyorum haliyle. İçeri gidiyorum. Oturuyorum. Bir anda içimden sanki bir canavar çıkıyor. Anneeeee... diye bağıran bir canavar. İçimde ağlayamadığım zamandan beri biriken her şey çıkıyor canavarla birlikte.



O güne kadar tatsız, ürkek, bi lokmacık olan uykum, o gece deliksizleşiyor. Derin, huzurlu bir uyku uyuyorum. Sabah uyandığımda kendine gelmiş, çocukluğu, içinden çıkan canavarla birlikte dışarı salmış, aklı başında, annesi için koşturacak, annesini görecek cesarette biriyle karşılaşıyorum.

Kahvaltı ediyorum, güç topluyorum, neşeli halimi alıyorum yanıma, gidiyoruz hastaneye.



Annemi görüyorum, o da beni görüyor ama boş bakıyor biraz. Konuştuğumuzu pek anlamıyor gibi. Bir de konuşamıyor. Konuşmaya çalışıyor da, sanki dilsizmiş gibi. Ne dediğini anlamamız mümkün olmuyor. Gözlerimizle, mimiklerle, beden diliyle anlaşıyoruz neredeyse.



Ateşi fena hala. Cayır cayır yanıyor. Doktor geliyor, kan istiyor, gidip alıyoruz kan bankasından. İlaçlar istiyor, gidip alıyoruz. Buz tankları lazım, buluyoruz. Kompres için havlular getiriyoruz. Ama ateşi fena. Yakıyor. Durmaksızın soğuk kompres uyguluyoruz. Ateş düşüyor gibi oluyor. Fırlıyor yine. Nabız 134. Yüksek.



Doktorlar onlara düşeni, biz kendimize düşeni yapıyoruz. Yanındayken metin, cesur, moralli, güçlü; odadan çıkınca, omuzları çökmüş, bitik, gözü yaşlı, ciğeri, içi dışı yanığız hepimiz.



İki gün böyle geçiyor. Annemin yanında dönüşümlü kalıyoruz. Yüreği biten, artık annemi öyle görmeye dermanı kalmayan gidip eve dinleniyor, sabah gelip nöbeti devralıyor.



Bir gün annemin yutkunmakta zorlandığını fark ediyoruz. Doktoru çağırıyoruz. Boğazında biriken sıvıları aspire etmemiz lazım, diyor. Ben çıkıyorum odadan, ablam yanında kalıyor. Anneme müdahale edilecek. Dışarıda beklerken ablamı da odadan çıkarıyorlar. Ablamın yüzünde donuk bir ifade. Taş kesilmiş o da. Ne oldu diyorum, annem gitti mi? Hayır, diyor küçük kız kardeşinin çığlıklarını duyunca, sakin ol, bir şey yok, müdahale ediyorlar anneme, beni çıkardılar odadan.

Peki, sakinleşiyoruz.



Bir süre sonra annemi odadan çıkarıp yoğun bakıma indiriyorlar. Peşinden gidiyoruz ağlaya sızlaya. Ayaklarına dokunuyorum en son içeri alırlarken. Anne n’olur iyileş, n’olur iyileş, diye bağırıyorum beni duysun diye. Biraz bekliyoruz yoğun bakımın kapısında. Telefonu numaranızı bırakın, siz gidin bahçede bekleyin, bir şey lazım olursa biz sizi ararız, diyorlar.



Hastane bahçesinde bekleme süreci böyle başlıyor.

Son gece, yani iki yıl önce bu saatlerde, ablamla bekliyoruz hastanenin bahçesinde. Arabada oturuyoruz. Yoğun bakımın penceresinin dibine park etmişiz. Dualar ediyoruz anneme. Yanında, camın dibinde olduğumuzu hissetsin istiyoruz. Onu asla yalnız bırakmadığımızı bilsin.



Arada çıkıp dolaşıyoruz hastane bahçesinde. Acil servisin karşısında doğum binası var. Ablama diyorum ki, ne mutlu değil mi, bu binada ne çok insan doğuyor, anneler babalar ne çok mutlu oluyor. Ablam acil servis binasına bakıyor ve burada da ne çok insan kaybediliyor, ne çok insan ağlıyor, diyor…



İçimden, doğumun mutluluğunu görmeme seviniyorum.

Gidenleri göremiyor gözüm.

Görememek istiyor.



Biz arabada bazen iki büklüm uyumaya çalışarak, bazen oturup bekleyerek sabahı ediyoruz.

Annemden öğlen haber alacağız. Rutin bilgilendirme saatinde. O gün, en yakınlarımız akşama doğru gelecekler, telefonda öyle konuşuyoruz. Bahçedeki kafede oturuyoruz. Bir bakıyorum, akşama beklediklerimiz telefon ediyorlar, birazdan geleceğiz, diyorlar. Niye ki? Akşam geleceklerdi?



Telefon geliyor yoğun bakımdan. Ablamlar sen kal burada, diyorlar, beni bahçede bırakıp gidiyorlar. Geri dönüyorlar on dakika sonra. Ne oldu? Diyorum. Hiç, ilaç istediler, onu alıp götürdük.

Eh, peki.



Sonra bir telefon daha. Tekrar gidiyorlar annemin yanına. Biraz sonra geri geliyorlar.

Ne oldu? Hiç. Gittik geldik.

En yakınlarımız telefonda telaştalar, Nuray, her şeye hazırlıklı olalım, ben birazdan oradayım.

Neye hazırlanacağım yahu? Gelecekseniz de gelin yani.



Ablamları sakin görüyorum ya, ben de normalim, sakinim. Tekrar gidiyorlar ama artık sakinliğim yavaş yavaş elden gidiyor. Parçaları bir araya getirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hiç bu kadar çağrılmamıştık yoğun bakıma.

Akşam gelecek olanlar şimdi niye geliyorlar ki?

Ne demek yani hazırlıklı olalımlar falan?

Dizlerimin bağı çözülüyor. Ablama soruyorum bir şey mi oldu? Bana söylesenize.

Yok, bir şey, olsa ben böyle olur muyum?

Doğru, ikna oluyorum ama yine de fena içim. Ablamlar gidiyor, bahçede bir başımayım.



Bir telefon geliyor bana. Memleketimden. Oralara haber gitmiş, bana gelemeyen haber. Telefondaki ses diyor ki, başın sağ olsun.



Ne başın sağolsunu?

Fırlayıp gidiyorum yoğun bakıma. Ablamlar geri dönüyorlar bu defa arkadaşlarının kollarında ağlayarak.

Anlıyorum artık. Ben orada beklerken doktorlar annemin durumunun kötüye gittiğini söylüyorlarmış, kalbi duruyormuş, onlar çalıştırıyormuş. Ablamları çağırarak da bilgilendiriyorlarmış.



Ablamlar toz kondurmuyorlar anneme yine de, beklemiyorlar, hiç ama hiç istemiyorlar gitsin annem. O yüzden o kadar sakinler. Ama annem gidiyor. Kalbi son kez duruyor bir daha çalıştırılamamak üzere, sonra gidiyor.

Taş kesiliyorum yine.



Annemi göreceğim, diyorum. Nuray, n’olur görme diyorlar, bak kötü olursun, dayanamazsın.

Bende bir metanet bir metanet, yahu bırakın göreceğim!



Gidiyoruz annemi götürdükleri yere. Kolumda birileri bana destek, ama desteğe ihtiyacım yok, Dimdik ayaktayım. Fena halde metinim dedim ya...



Giriyoruz annemin olduğu odaya. Görevliye diyorum ki, annemi öpsem olur mu? O da diyor ki yok, rüyanda göremezsin öpersen. Peki diyorum ben de. Hiç sorgulamıyorum adamın dediklerini. Riske edemem bu durumu. Görüp göreceğim o kadar, artık göremeyeceğim. Bir de rüyama gelmezse?



Annemin yanaklarını seviyorum, sıcacık daha. Diyorum annecim haklarını helal et, varsa benim, helal olsun. Seni çok seviyorum. Seni üzdüysem hiç, affet beni.

İki damla gözyaşı düşüyor gözümden. Bağırıp çağırıp ağlamıyorum.

Sessiz sakin iki damla dökülüyor annemle vedalaşırken.



Çıkıyoruz yanından.

Taş kesiliyorum yine. Arabaya binip eve gidiyoruz, kendi evine. Yolda, olan bitenden o kadar uzaklaşıyorum ki, unutuyorum hatta. Ya, hava ne kadar güzel bugün, diyorum yanımdakine. Aa… Buraya alışveriş merkezi mi açılmış? Hımm, güzel olmuş.

Yanımdaki bana bakıyor şaşkınlıkla. Tanıdığı Nuray bu değil. Artık annesiz olan Nuray da bu olamaz. Kim ki bu kadın?

Derin derin nefesler alıyorum. Tertemiz. Sanki içim dışım yağmurla yıkanmış gibi tertemizim. Ferahım. Huzurluyum. Sanki annemi hastanede bırakmadım son kez görerek.



Eve geliyoruz. Duyanlar gelmiş tabii, yavaş yavaş kalabalıklaşıyor ev.

Geçiyorum balkona. Sessizim hala. Sessizsem korkarım kendimden. Arkadan gelen sesli olur çok. İçimden çok ses çıkar, canavarlar çıkar içimden...



Balkonda oturuyorum. Evinin önündeki akşamsefalarına takılıyor gözüm. Çok seviyordu onları.

Annemin minik kızı, çiçeklerini sahipsiz görünce Annem neredeeeee… diye bağırıyor bir anda.

Annemli çığlıklarla gözyaşlarımda boğuluyorum.



Ertesi gün annemi uğurlayacağız. Geliyor evinin önüne yeşil bir arabanın arkasında. Helal ediyoruz haklarımızı. Çok iyi bilirdik diyoruz hep bir ağızdan, onu tanıyan herkesle birlikte.

Camiye gidiyoruz. Başından bir dakika olsun ayrılmıyorum. Nöbet tutuyorum. Yalnız bırakamam orada öyle onu. Başucunda bekliyorum.



Götürüyoruz onu, bir daha asla göremeyeceğimiz yere götürüyoruz.

Bırakıyoruz orada.

Geri dönüyoruz.





Saat şimdi 02 30. Yaklaşık on saat sonra annem gitmiş olacak. İki yıl önce tabii.



İki yıl bitecek onsuz. Yarın annemin evine gideceğim, şimdi ablamın oturduğu, hala annemin evi dediğim eve. Annemi anacağız, konuşacağız, özleyeceğiz. İki yıl nasıl geçti gitti, diyeceğiz. Bileceğiz ki daha çok iki yıl geçecek, gidecek annemsiz.

O gitti. Biz kaldık.

O belki görüyor bizi gittiği yerden ama biz onu göremiyoruz.



Annem duyuyorsan beni, bu gece rüyama gelir misin?

Bak seni son kez öpmedim bu yüzden.



Gel tamam mı?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...