Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2011

Öyle bir geçer zaman ki...






Zaman gerçekten öyle bir geçip gidiyor ki...

Yaşla mı ilgili, bilmiyorum.

Sanki yaşadıklarımı başka biri yaşıyor gibi...

Ben izliyorum sanki.



Hepimizin önünde yaşamsal planlar var...

Kendimizle, işimizle, çocuklarımızla, ailemizle ilgili.

Heyecanla belki endişeyle bekleşiyoruz. Belki beklemiyoruz, sükûnet içindeyiz.

Hepsi tek tek gerçekleşecek…

Bir bakacağız olmuş bitmiş…

Çocuklar büyümüş, hedeflere varılmış ya da yolda kalınmış...

Vakit geçmiş, bir şeyler olmuş.

Ve biz yaşlanmışız.



Tadına vararak yaşamak, her anını anlamlandırmak...

Belki yaşamın bu hızını kabullendirebilir.



Gençken yapacak çok şey var! Ama yanında yapmamak için bir dolu sebep.

Şımarıklıklar, burun kıvırmalar, mazeretler, hemencecik öfkelenmeler ve moral bozuklukları ile geçip gidiyor zaman. Geçip gidiyor önümüzden.

Bu gidişe öylece bakıyoruz. Hiçbir şey yapmadan, öylece bakıyoruz sadece.



Gençken yapacak ne çok şey var!

Ama yapmıyoruz.

Yaşlanınca da yapacak çok şey olacak ama "yapamayacağız"

Biri demişti; ruhum genç, her şeyi yapmak istiyor ama bedenim bana ihanet ediyor, yapamıyorum.

Hareket kabiliyetimiz sınırlanıyor bir kere.

Yolda bazen ürkek, minicik, bebek adımlarıyla yürüyen yaşlı kadınlar, adamlar görürüm...

İşte o anlarda içime bir coşku gelir, şükrederim defalarca; yürüyebiliyorum, istersem koşabilirim. Nereye gitmek istersem gidebilirim. Bir cesaretleniyorum yaşamaya...

Yükseliyorum...

Ama yükselmek için aşağıdaki birini mi görmek lazım ki?



Bazen diplere düşüyoruz ya…

Bir daha hiç çıkamayız, kimse, hiçbir sebep bizi o kuyudan çıkaramaz gibi gelir ya…

Belki öyle anlarda neler yapabileceğimizi düşünmek iyi gelir?

Sağlıklı olduğumuz için, vaktimiz olduğu için, paramız olduğu için, tüm uzuvlarımız eksiksiz çalıştığı için, hayatımızdaki sevgili insanlarımız için, bizi mutlu eden ne varsa onlar için...

Çıkar mıyız o karanlık dipsiz kuyulardan?



Denemek lazım.

Teslim olmamak lazım.

Kontrolü elden bırakınca içimizdeki bizi öyle pek de sevmeyen öbür biz, meydanı boş bulup çıkıyor, hakkımızda ağza alınmadık laflar ediyor, özgüvenimizi zedeliyor, var olan durumu iyice dramatize edip, elimizi kolumuzu bağlayarak çözümsüzlüğe inandırıyor.

Gözümüzdeki ışığı üfleyip söndürüyor zevkle...

O kötü biri.



Ona inanmayı seçebiliriz elbette. Desteklendiğini bilerek daha da coşacak, sizi o dipsiz kuyunun altındaki dibe çekmeye devam edecek büyük bir iştahla.

Sonunda da derin mutsuzluğunuzdan mutlanarak, sizi melankolinizle baş başa bırakıp çekip gidecek.

Artık siz odalara mı kapanırsınız, uyur musunuz, ağlar mısınız, bağırıp çağırır mısınız, doktorlara mı koşarsınız, ilaçlara mı sarılırsınız, orası onu ilgilendirmez. O kendine düşeni layığıyla yaptı.

O arada ne oldu? Er ya da geç sonlanacak ömrünüzün bilmem kaç saati ya da günü aktı gitti.

Karanlık.



Birkaç gün kalsa ömrümüz, o ”kötü biz’e” teslim oluşumuza yanar mıyız sizce?

Hani o mutsuzlukla bozuk para gibi harcadığımız saatlerimiz, günlerimiz ömrümüze eklenemeyecek ya, gitti gider ya…



Yaşamak bir garip geliyor bana bazen.

Oyun gibi. Yiyoruz, içiyoruz, yatıyoruz, kalkıyoruz, güneş doğuyor, gece oluyor, yaz geliyor, kış geliyor kavga ediyoruz, eğleniyoruz, ağlıyoruz, gülüyoruz. Bir dolu zıtlık, bir dolu uyum bir arada bir şeyler yapıp duruyoruz. Geri sayım devam ediyor o arada...

Aslında çok cesur olduğumuzu düşünüyorum bir de. Yani günün birinde hepimiz gideceğiz buralardan... Ne zaman ve nasıl bilmiyoruz ama yine de yeni güne korkusuzca uyanabiliyoruz.



E, n’apayım yani?

N'apalım?

Kendi egemenliğimizi ilan edelim o zaman...

Yaşamın içine yayılalım iyice.

İçimizdeki o kötü sesli, kötü kalpli, çirkin, yaramaz, şımarık, tatminsiz ve bizi hiç ama hiç sevmeyen, bizim için minicik bir iyilik düşünmeyen “biz”e bir sağ, bir de sol kroşe çakalım:-)

Düşsün yakamızdan, sussun, bizi sevmeyi denesin azıcık…

Yapamıyor mu? Bırakın kendi haline, sökün atın, defedin gitsin diyemiyorum, çünkü bir yerlere gidemez kendisi, sizin bir parçanız ya, o bakımdan.

Yapacağımız ne? Ona iyi olmayı öğretmek belki.

Ya da asıl biz'e, iyi olan biz'e, bizi sevmesi, sayması, özen göstermesi, dinlemesi, yol göstermesi, sakinleştirmesi ve çok ama çok sevmesi için izin verelim. Ona bırakalım meydanı, başımızın üstüne çıkaralım. Gözünün içine bakalım. Bırakalım biri teslim alacaksa bizi, o alsın. Ona ellerimizi kaldıralım, tamam, sana teslimim, al beni, ne yaparsan yap, diyelim.



O'dur bizi pamuklara sarıp iyileştirecek olan. Hastalanmamıza bile izin vermeyen, bize, hep o yaşlı amcaların, teyzelerin, minik, bebek, ürkek adımlarını gördüğümde gelen yaşam enerjimizi verecek olan.



İçimize bir iyi, bir kötü biz var.

Bir yazımda biz üç kişi yaşıyoruz; ben, keyfim ve kâhyası, demiştim.

Son zamanlarda dördüncü kişiyi fark ettim. Hani o kötü olan.

O hep oradaydı da ben şimdi fark ettim. Kodladım, etiketledim, şekillendirdim.

Hiç güzel değil o.

Güzellik seviyorum oysa her yerde, her şeyde...

E, o zaman ne işim var ki onunla?

Bire karşı üçüz şu anda.

Beni teslim almaya çabaladığında size yazdıklarımı hatırlayacağım ben de...



Hayat geçip gidiyor.

Baş döndürücü bir hızla.

Gün bitiyor, hafta bitiyor, ay bitiyor, yıl bitiyor…

Hayat bitiyor.



Gün gelecek yaşlanacağız.

Yapılacaklar, yapmak istediklerimiz olacak ama biz "yapamayacağız."

Takatimiz olmayacak, ağzımızın tadı olmayacak, ruhumuz ayakta olsa bile bedenimiz yarı uykulu bize ihanet edecek.



Annem, ben diyet yaparken şunu demişti; “Kızım dişiniz kesiyorken yiyin.”

Dişimiz kesemeyecek zamanı gelince, bizim olmayan dişlerimiz olacak ağızlarımızda, gençken kütür kütür dişlediğimiz elmalardan aynı tadı alamayacağız. Dişlerimiz elmaya yapışıp kalacak belki de:-)



Aklımıza düşeni anında hayata geçiremeyeceğiz, kolumuzu bacağımızı istediğimiz, içimizden geldiği gibi oynatamayacağız; gözümüz keskinliğini yitirecek, ne uzağı, ne yakını adam gibi göremiyor olacağız; kafamızın üstünde, boynumuza asılı, başucumuzda, çantamızda, oramızda buramızda dünyayı net görebilmek için bir dolu yedekli gözlüğümüz olacak...



Saçlarımız dökülecek, boyumuz kısalacak, derimiz kırışacak, damarlarımız görünecek dışarıdan, bakışlarımız buğulanacak.

Nasıl bir bakış açısıysa bu yaşlılığa:-)

İsterseniz sizi yaşlandırmayalım Nuray'cım, diyen ilahi bir ses duyacağım az sonra, göreceğim günümü :-)



Tamam, yaşlanmak da güzel diyeceksiniz, bir dolu şeyi aşmış bitirmiş, huzura ermiş olacağız falan. Ama bir kulübe gidip dans edemeyeceğiz mesela…

Evde oturup çocuklarımızın ziyaretini bekleyeceğiz. Torun torba seveceğiz.

Geçmiş gitmiş günlerimizi en ince ayrıntısına kadar hatırlayacağız.

Sabahın köründe uyanacağız. Zaman geçmeyecek, gün bitmek bilmeyecek. Tavuk gibi erkenden uyuyacağız. Hatta televizyonda bir şeyler izlemeye çalışırken uyuklayacağız, içimiz geçecek, hadi yatağına geç dendiğinde; uyumuyorum, gözümü dinlendiriyorum diyeceğiz:-)

Tiyatroya sinemaya gitmeye cesaret etmişsek, karanlık ya, gönlümüze göre uyuyacağız. :-)

Belki nasılsın dendiğinde, nasıl olayım, gün dolduruyoruz işte, diyeceğiz...

Günlerimiz, gün doldurmakla geçecek, tatsızlaşacak, artık bitsin diyeceğiz belki.



Yok, ben bu yaşlılıktan çekeyim elimi.

Hiç iyi tarafını bulamadım:-)

İçimdeki kötünün işi bu kesin.

Yaşlılarınız size yaşlanmanın iyiliklerini söyler kesin. Vardır mutlaka iyi tarafları da.

Ben de yaşlanayım isterim.

Tüm yazdıklarımı yaşayayım.



Annem hastalanmadan önce yaşlanmakla ilgili takıntılarım vardı. Otobüste, yolda, orada burada yaşlı insanları incelerdim çaktırmadan. Nasıl damarlar çıkmış, off, cildi kırışmış, ay bu benekler de neyin nesi, saçlar da gitmiş. Durup durup soru sorayım isterdim onlara. Yaşlanınca hayat nasıl görünüyor oradan? Ne yapmak lazım gençliği mutlu geçirmek için?

Bakın ben gencim, hadi söyleyin, ne yapayım?

Bir dolu deli saçması düşünce…



Annem hastalandı.

Durum ciddi. Doktorlar çok geç falan diyor. Yapılacak bir şey yok.

Nasıl yani, nasıl yani, diye şaşakalıyorsun...

Annemin yaşı falan silinip gidiyor. Yaşamak ve sağlık çıkıyor gün yüzüne.

Ve sonra gördüğün her yaşlı insan için şunu düşünüyorsun;

Ne şanslı, bu yaşa kadar sağlıkla gelebilmiş...

Ne şanslı, ne şanslı...



Ben de, siz de şanslılardan olalım.

Yaşlanalım, buruşalım, kısalalım, gözlerimiz birbirimizi seçemesin ama yaşayalım.

Tadını çıkara çıkara hem de.

İçimizdeki bizi, keyfimizi ve kâhyasını baş tacı edelim.

İçimizdeki kötünün hakkımızda ya da hayatımızdaki olaylar ya da kişilerle ilgili söylediklerine gülüp geçelim.



Elimizde ne varsa bizi mutlu eden, yatıp kalkıp şükredelim.

Şükrettikçe sadece bizi mutlu edenleri görelim, bayan kötü çekilsin köşesine, bizi bir daha mutsuz edemeyeceğini anlasın, haddini bilsin...

Sevelim, sevildiğimizi hissedelim, sevdiğimizi hissettirelim.

Çözümsüz hiç bir şeyin olmadığını bilelim.

Olan ya da olmayan her şeyin bizim için hayrı olacağını düşünüp, olmayan şeyler için üzülmeyelim.

Genişleyelim, geniş geniş, ferah ferah bakalım.

Dapdar alanlara hapsetmeyelim düşüncelerimizi, hislerimizi, davranışlarımızı.

Ne olacaksa oluyor, ne olmayacaksa olmuyor.

Elimizden geleni yapıp durmayı, susmayı, beklemeyi bilelim.

Teslim olalım sakinliğe, huzura...



Yaşamak da yaşlanmak da, hızla geçen zaman da bize değmeyecek o zaman.

Söylenmeden, üzülmeden, kırmadan, kırılmadan, mutlulukla bitireceğiz yolculuğumuzu.

Yaşama sıramızı devrettiğimiz çocuklarımız devam edecek bu döngüye.

Onlar bari bizim sükûnetimizi alsınlar da ne geliyorsa onu yaşasınlar.



İyi yaşayalım, iyi yaşatalım.

Ömrümüz sağlıklı olsun.

Ruhla, bedenle.

25 Eylül 2009

Kendini keşfeden kadınlar




Hangi kadın istediği hayatı yaşıyor?

İstediği iş, istediği eş, istediği kadar çocuk, güzel bir ev, araba...
Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişilerle mi?

“Aradığını bulmuş” kadınlar var elbette ama parmakla sayılacak kadar az. Onlar şanslı azınlık.

Kadınlara doğdukları andan itibaren, büyüdükçe giymeleri için elbiseler dikiliyor.
Her bir elbisenin üstlerinde iyi durması gerek.

Kız çocuğu; annesine yardımcı, abiye ve babaya itaatkar, sessiz, sakin, çok istemez, çok beklemez olacak...

Genç kız; öyle aşk meşk düşünmeyecek, dersine, okuluna bakacak...

Genç kadın; hayırlı bir kısmet bekleyecek ya da şanslıysa okuyacak, kariyer edinecek, kısmetini kendisi seçecek...

Kısmet seçiminden sonra, bu defa baba evindeki elbiselerini bırakıp koca evindeki elbiseleri giymeye başlayacak tek tek..

Kocaya itaat, ev işlerine “tam ve tek destek”, kocanın ailesine iyi gelin, kocanın kendisine iyi eş. Evde, sokakta, yatakta, mutfakta, banyoda, salonda, her yerde “iyi eş”.
Çocuklarına mükemmel anne...

Peki kadınlara soruluyor mu, aslında “sen ne istiyorsun” diye?

Kadınlar genelde 25-30’lu yaşlarına kadar “aslında ne istediklerini” bilmiyorlar. Sorgusuz sualsiz, kendilerine biçilmiş elbiselerin birini giyip, birini çıkarıyorlar.

Bir gün gelip dank ediyor! Ben bunların hangisini giymek istedim aslında? Hangisi benim seçimimdi, hangisi başkalarının?
Ya da benim seçimim olduğu halde hangi elbise üstüme dar geldi, bazen dikişleri patladı yanlardan, bazen bol geldi, kötü durdu üstümde?

Çevirir tüm ışıkları kendi üstüne, 7/24 sorgular kendini..

Sorular sorar birisi kafasında, derinden derinden...
O da cevaplar habire. Öyle bir tempo ki, yorulur soru-cevaptan. Sussun ister kafasındaki ses...

30’lu yaşlarda taşlar yerine oturmaya başlar, istenilenlerle istenilmeyenler belirginleşir. Soruların cevapları bir bir alınmaya başlanır.

Kadın o yaşa kadar, varsa eğer, çocuğuna adamıştır kendini.
Yoksa kocasına, o da yoksa ailesine.
Kendisi olamamıştır ya da olduğunu sanmıştır. Öyle görmüştür, fazlasını bilmiyordur belki...

Gün gelip kendini “keşfettiğinde” durup daha derinden düşünmeye başlar kadın.
Ben kimim? Aslında ne istiyordum, nerede olmak istiyordum? Şimdi neredeyim?

Hayatımın Keşfi
32 yaşındaki Duru, 29 yaşına kadar dans etmenin onu ne kadar mutlu ettiğini bilmiyor bile...
Bir tatil köyünde kocasıyla dans ederken keşfediyor.
Kocası yorulup bırakıyor, o tam 5 saat boyunca durmaksızın dansediyor...
Bu, öyle büyük mutluluk, öyle büyük bir keşif ki onun için.
İzleyen yıllarda da, hem tatilde hem yaşadığı şehirde dışarı çıkılabiliyorsa dışarıda bir kulüpte, yoksa evde deliler gibi dansediyor...
Dans onu başka bir boyuta alıyor, ışınlıyor hatta.
Dansederken onu üzen, düşündüren herkes ve herşey silinip gidiyor.

Derin bir mutluluk hali.

O güne kadar koca, çocuk ve kendisinden oluşan üçleme içinde, sadece sahip olduklarının mutluluk olduğunu sanarak ya da daha fazlasını bilmediği için ona verilen elbiseyi giyerek yaşamına devam ediyordu.

Keyif elbisesini keşfetti ve Duru bu elbisesinden asla vazgeçmiyor ve geç de olsa bu keyifli keşfinden son derece mutlu.

Aile Desteği

Bazı kadınlar belli bir yaşa geldikten, çocuklarını en iyi şekilde yetiştirip, hayata kattıktan sonra kendileriyle bir başına kalıyorlar.
Kocaları yanlarında oluyor ama yıllanan bir evlilikse, paylaşımlar azalıyor, çiftler kendi dünyalarında yaşamaya başlıyor.

Bu kendi başına yaşanan dünya, genelde birbirinin tekrarı günlerden ibaret olabiliyor.

Gün gelip bir kıvılcımla yeni bir keşif aydınlanıyor...
Kadın şanslıysa, aile desteğiyle yaşamına taze kan getiriyor, heyecan ve renk katıyor.

Sema, 50 yaşında. O da çocuk ve kocayla gelmiş bu yaşına.

Çocuklarına adanarak geçirmiş yarım yüzyılını.
Onların yemeleri, içmeleri, arkadaşları, eğitimleri derken kendine ait bir hayatın da olduğunu unutuvermiş...
Onu nelerin mutlu edebileceğini bilmiyor.

Okuldayken herkesin ve kendisinin de bildiği resme olan yeteneği ve aşkı, bir gün bir kağıda karaladığı resimle tekrar can buluyor.
Karaladığı kağıdı gören çocukları ve kocası onu yüreklendiriyor, içinde yarım kalan aşkını tekrar yaşaması için onu bir resim atölyesine kaydettiriyorlar..

“Resim yaparken hisettiklerim tarif edilir gibi değil, renklerin içinde kayboluyorum, çizdiğim her bir kıvrım beni anlatıyor, kendimi çiziyorum, kendi rengimi, heyecanımı, aşkımı...
Kendimi bir gün bu kadar doğru ve düz bir yolla ifade edebilecegimi hiç düşünmemiştim. Ailemden bu konuda teşvik görmem de benim için büyük şans ve mutluluk.”


Evlenmeden, kendini çocuğa, kocaya adamadan yaşayan genç kadınlardan biri Derya, 25 yaşında, ailesiyle yaşıyor.
Çalışan genç bir kadın. Yıllardır ailesinin biricik, söz dinleyen, uysal, akıllı kızı.

Derya'nın da keşif zamanı gelip çattığında aslında içinde bir yerlerde uysal olmayan, söz dinlemek istemeyen, anne babasının kendine giydirdiği elbiseyi değil, yakası paçası bir tarafta paçoz bir pantolon ve tişört giymek istedigini keşfediyor...

“Onlar mutlu olsun, aman konu komşu, akraba benim için onlara laf etmesin, ben susarım, ben otururum, ben istemem, yeter ki onlar mutlu olsun...
Tatillere onlarla gidilir, bayramlarda dizlerinin dibinde isterler.
"Kendimi hep geride tutmuştum. Çünkü ben evin iyi kızıydım. "Hayırlı evlat" dediklerinden.
Evet onları mutlu etmek güzeldi, bundan mutsuz değildim ama ben “ben” değildim onların yanında.. En azından 1 yıl oncesine kadar.
İnsan yavaş yavaş çizginin diğer tarafına geçiyor galiba.
1 yıl az bir zaman gibi görünse de benim için çok yavaş ve zor ilerleyen bir süreçti...
Yeni Derya’ya alışmaları çok zor oldu...
Benim kimlik sorunu yaşadığımı görmeleri ve onları hala çok sevdiğimi bilmelerine rağmen, asıl istediğim “ben” olma sürecimde çok zorlandılar..
Yavaş yavaş alışıyorlar. Artık kendimle olmayı sevdiğimi, onlardan ayrı bir hayatım olduğunu ve bu hayatın beni özgürleştirip mutlu ettiğini gösteriyorum onlara.
Ayrı bir eve taşındım. Kendime ait eşyalarım, arkadaşlarım, kurallarım, büyük kısmı bana ait olan tatillerim ve bayramlarım var.
Ben içimdeki Derya’yı cok sevdim..Onu çıkarıp büyütmek istiyorum ve bundan sonra onunla yaşamak istiyorum."

Melek ve Şeytan

İnsan içinde ne çok kimlik saklıyor.. Aslında bu kimlikleri iki ana başlığa ayırmak en doğrusu. Seytan ve Melek..

Kadın, şeytan kimliğiyle bütün öğretilenlerden kaçıp kurtulup, asıl kimliğine kavuşmak istiyor ama Melek kimliği “kır bacagını otur” dedirtiyor..

İyi ol, hoş görün, itaat et, yalan söyleme, dedikodu yapma, iyi anne ol, iyi eş ol, iyi evlat ol, iyi arkadaş ol..

Kadının melek yanı ağır basıyor ama bazen de içindeki şeytana “hadi kalk gidip biraz çılgınlık yapalım, şimdiye kadar olduğumdan farklı olmaya ihtiyacım var” diyebiliyor..

Geçici çılgınlıklar sonunda, aslında asıl olmayı istediği kişi ortaya çıkıyor belki..

Ortaya çıkan kimlik , bir süre “tanınma savaşı” veriyor ama öyle ya da böyle o savaştan galip çıkılıyor..

İnsanın kendiyle ilgili keşiflerinden vazgeçmesi herşeye rağmen zor..Egemenliğini ilan ediyor bazen yeni kimliğiyle..Bazen yaşam şartlarını, standardını kökünden degiştirebiliyor, ülkesini, dinini değiştirebiliyor..

Doğru soruları sorup, doğru cevapları almış olması önemli..

Kadının içindeki “melek” sorulara yanlış cevaplar verdirmez..Bu yüzden kadınlar kendine güvenip keyifli keşiflere yolculuk etmekten çekinmiyorlar..

Yaşama sansı bir kere verilmiş insana, yaşadın yaşadın..Yaşayamadın geçmiş olsun..Tekrarı, yok, sağlaması da, oldu mu olmadı mı bakamıyorsun...

Keşfe çıkmadan önce kendimizi yanımıza alıp, sahip olduklarımızın ne kadarının bizi mutlu ettiğini görmek önemli..Çoğu zaman evreka! tarzında bir keşif olacak aramadan iz sürmeden, düşünmeden..

Dar gelen elbiseler dikişleri patlamadan once çıkarılıp bir kenara koyulacak.

Üzerine kendi beğendiği elbiseleri alıp giyecek..İsterse yeni elbiseleriyle kalacak eski hayatında, isterse yeni elbiselerini alıp başka bir hayat seçecek kendine..

Genelde eski hayat içinde kalıyor kadın ve yeni elbiselerinin de ona çok yakıştığını duymayı bekliyor, istiyor..

-Neye yeteneğiniz olduğunu denemeden bilemezsiniz.

Şarkı söyleyin banyoda, bu defa daha yüksek sesle, sanki konser veriyor gibi..Belki sesiniz çok güzel..Eğitim alarak çok önemli bir icracı olabilirsiniz? :-) Hayatınız renklenir? Fan kluplerine gelen maillere yetisemezsiniz? :-)
Belli mi olur?

-Telefonla konuşurken önünüzdeki kağıda daha sanatsal birşeyler çizmeye çalışın. Bırakın tavşan çizmeyi, imza atmayı, küpler yapmayı..Daha soyut çalışın..Resim sergisi açmak vardır belki kaderinizde? Yeteneğinizi köreltmeyin..

-Dansedin! Eşinizle dostunuzla gidin bir kulübe dansedin, yok ben dansetmeyi bilmem demeyin, bir deneyin. İçinizde yıllardır uyuyan bir dansçı var belki, uyandırın onu, tutun elinden deliler gibi dansedin!

-Gezginsiniz siz belki.. İçinizde tüm dünyayı gezmek isteyen bir seyyahla birlikte yaşıyorsunuz belki de birbirinizden haberiniz yok..Dürtün birbirinizi, alın bir seyahatname, okuyun, inceleyin, içinizde bir kıpırdanma olursa hemen bavulları toplayıp, biletinizi alın..Gidin bir dolaşın şöyle, gezin, görün..Gezdim, gördüm, “ben Hindistandayken”, “ben Guatemaladayken” diye başlayan cümleleriniz olsun..
Hem dünyayı keşfedin hem bu keşiften ne kadar mutlu olduğunuzu!

Dünya bir kerelik..
Yaşa ve git.
Döneme geri.
Kendin için yaptığın herşey kar, hepsi "iyi ki" hanesinde saklanacak kıymetli hazine..
Başkasının kendin için birşey yapmasını, kıtalar keşfetmesini bekleme..
Bul kendi kıtanı, yaşa üstünde, kur imparatorluğunu da...

Rastgele...

14 Kasım 2007

Değişim


Zaman içinde ne büyük değişiklikler geçiriyor insanoğlu...

Fiziki evrimleşme sürecinden sonra ruh da değişim gösterip evrimleşiyor.

 İkili ilişkilerin değişmez kuralı olan değişim, eşler arasında da, arkadaşlıklarda da Herakleitos’un ünlü “Değişmeyen tek şey değişimdir” sözünü doğruluyor.



Hangimiz ilk başlardaki biziz?

Genç kızlıktan yetişkinlerin dünyasına adım atar atmaz başkalaşmaya başlıyoruz...

Neden? Çünkü orası yetişkinlere ait. Biz çocuktuk, gençtik ama artık onlardanız. Ve onlardan olmak, farklı kimliklere bürünmek demek…

Kendinken, bir zaman sonra onlardan olacaksın.

Bekle, yaşa ve gör...



İnsan, erişkinliğe geçtiği dönemde gelincik tarlası gibidir...

Nasıl güzeldir gelincikler, bilirsiniz...

Kıpkırmızı, narin, incecik bir dalın üzerinde nazlı nazlı salınırlar...

Narindirler, dokunsan dağılıverir güzelim yaprakları...

Bu kadar hassas olmak kendine zarardır aslında ama bunu bilmez işte.

O bir gelincik çiçeğidir...



Herkes gelsin görsün, sevsin ister güzelliğini, herkese güzelliğinden pay vermek ister, mutlu etmek ister.

Ama onlar da kendisi kadar narin olsunlar, diye de geçirir içinden...

Kör gözler tarlaya girip eziverir onları çünkü.

Hunharca koparıverir kökleriyle, tek tek yolar yapraklarını acımadan!

Kırmızı gözyaşlarını akıtır o da toprağına... Anlam veremez bir türlü; “ben bu kadar güzellikle dururken karşılarında, neden yapıyorlar ki bunu bana?

Gel zaman git zaman, gelincik de yavaş yavaş onlardan olmaya başlar...

Niye? Vahşi doğanın kanununu öğrenir çünkü... Bakar ki, inceysen kırılıyorsun. Kalınlaş, kimse koparamasın seni...

Gün gelir, kalınlaşır tıpkı diğerleri gibi. Bir de dikenlenir üstüne üstlük, kendini iyice sağlama almak arzusuyla...



Gençlik yıllarınıza gidin bir.

İçinizde nasıl vara yoğa kanat çırpan bir kuşla yaşıyorsunuz...

Kollarınız sonuna kadar açık. Size göre herkes iyi.

Nasıl naif, nasıl kırılgansınız... En incecik camdan daha incesiniz... Gözünüzün ucundaki damla, biri kalbinize yanlışlıkla dokunsa bile dökülüveriyor. Ve her dokunuşta kalbinizdeki sırça köşkten bir parça tuzla buz oluyor.

Kalbinize batan her cam kırığıyla, onların dünyasına bir adım daha yaklaşıyorsunuz. Acıyarak öğreniyorsunuz. Öğrendikçe başkalaşıyorsunuz, başkalaştıkça siz olmaktan çıkıyorsunuz.



Bize öğretiyorlar. Dupduru halimizle yaklaştıkça, onlar: “Bu dünya senin saflığını kaldırmaz, sen de bizden ol, rahat et!” diyorlar, bazen vücut dilleri, bazen zehir akan dilleriyle...

Değişiyorsunuz, evet, artık eskisi gibi değilsiniz.

Bu iyi. Çünkü artık kimse sizi istediği gibi har vurup harman savuramıyor.

Daha ihtiyatlı davranmayı öğreniyor ve öğretiyorsunuz. Kendinize değer veriyor ve seviyorsunuz. Aldığınız darbeler, kime nasıl davranacağınızı, kimi yakınınızda tutup, kimi görüş mesafenizin dışına çıkaracağınızı tespit ediyor. Herkesin hayatınızdaki yeri sabitleşiyor. Adamına göre davranmayı öğreniyorsunuz.



Bir çember çiziyorsunuz kendinize. Çemberin sınırlarını herkes biliyor. Duruşunuzdan bile belli oluyor bu. Çizgiyi geçip çemberin içine girecekler de nelerle karşılaşacaklarını biliyorlar.

“Karşınızdakinin size olan davranışlarını siz belirlersiniz.”

Belirliyorsunuz. Kriterleriniz, prensipleriniz oluşuyor. Etrafınızdakiler de size ona göre davranmaya başlıyor.

Eski halinizden sıyrılışınızı hayretle, bazen kabullenmeyerek izliyorlar ama er ya da geç kabulleniyorlar.



Olgunlaşıyorsunuz. Eskisi gibi küçük şeylere takılmıyorsunuz. Her şeyi geldiği gibi karşılamayı, “her şeyin bir sebebi, bir hayrı var” diye düşünmeyi öğreniyorsunuz.

Başkalarına rahatsız edici gelse bile biraz “ben merkezli” yaşamaya başlıyorsunuz.

Kimsenin sizi üzmesine izin vermeyecek kadar sevgi ve saygı besliyorsunuz öz benliğinize.



Bütün bunlar sizin lehinize... Ama siz kabuk değiştirirken, kendinizi sağlama alırken, kendinize güvene demir alırken, aynı zamanda başkalarına güvenmemeyi de öğreniyorsunuz.

Daha az açıyorsunuz kendinizi insanlara. Daha az paylaşımcı oluyorsunuz, ya da kiminle neyi paylaşacağınızı seçiyorsunuz.

Herkese “hak ettiğini” vermeyi öğreniyorsunuz.

Değer dağılımı yaparken etrafımızdaki arkadaşlarınızın sayısı azalıyor belki ama kalitesi artıyor.

Giden gidiyor, sadece “dost” diye sarıldıklarınız kalıyor geriye...

Bütün bunların yanında, eskisi kadar içiniz her şeye titremiyor.

Sevindiğinizde ya da üzüldüğünüzde içinizden kopup gözünüzden taşan yaşların yerini vakur bir duruş alıyor.

Küçük şeyler mutlu etmiyor, büyük şeyler üzmüyor.

Daha olgun ama daha donuk bakabiliyorsunuz gördüklerinize...

Bazen içinizin boşaldığını bile düşünebiliyorsunuz ama bazen de hayatla, insanlarla dopdolu olduğunuzu gösteren çoşkun bir hal doluşuyor içinize...

Hayat, insanlar, olaylar, tüm yaşadıklarınız bir şeyler öğretiyor, eğitiyor, güçlendiriyor.

Yitirilen “masumiyetiniz” oluyor...



Yitirdiğim masumiyetimi anlatarak bitiriyorum yazıyı…

Yıllar önce, liseyi okumak için küçük bir kasabadan kocaman bir şehre gelmiştim. Kasaba hayatı nasıl sıcak, nasıl içten, nasıl herkes bir...

Komşuluk, aileden sonra ikincimiz.

Evimize yatılı gelen misafirler için yatacak yerimiz kalmamışsa, komşumuz açıyor evini düşünmeden. Teklifsiz girip çıkıyoruz birbirimizin evine. Küçük yer, herkes birbirini tanıyor. Kötülük, yalan dolan yok.

Kasabanın mutlulukla ve sıcacık atan kalbini getirmiştim o koca şehre. Henüz on beş yaşındayım. Ailemi, okul arkadaşlarımı, sevgilimi, sevgili memleketimi bırakıp gelmişim. Ürkek bir tavşan gibiyim. Okulun ilk günü yaşadığım yalnızlığı ve hem şehrin, hem de okulun içinde ruhumun yolunu kaybedişini hiç unutmayacağım…

Herkesin kol kola girip, sohbet edip şakalaşacak, birlikte vakit geçirecek bir arkadaşı var. Bir tek benim yok. Bir ben tek başıma kocaman okulun bahçesinde nokta kadar kalmış, küçülmüşüm yapayalnız.



Memleketimden getirdiğim “ben” gibi sanıyorum herkesi. Sanıyorum ki benim attığım her adıma onlar da bir adım gelecek. Ama yok, o arkasını dönüp gidiyor. Adımımı ve ona açtığım kollarımı donuk kare bırakarak hem de.



Kimse kimseye güvenmiyor. O zamanlar anlam veremiyorum bu olup bitenlere. Ama şimdi iliklerimde hissediyorum kimseye güvenmemenin ne demek olduğunu. Öğrendim çünkü bin bir dersle. Öğrettiler.

O koca şehirdeki iki yıl, kalbimin sayısız kere kırılması, gözyaşlarımın yerli yersiz akması ve hayal kırıklıklarıyla dopdolu geçti.



Oradan ayrılıp başka kocaman bir şehre geldiğimde palazlanmış, sıkı bir eğitimden geçmiş, kalbimin bir kısmına harcı sağlam bir duvar örmüştüm. Kendimi yavaş yavaş güvence altına almaya başlıyordum.

Kafamda şu vardı hep: “Herkes ben değil.”

Bunu bir çeşit koruma kalkanı olarak kullandım uzun süre. Ama sert gelen topları göğsümde yumuşatmama yardımcı oldu sadece. Yani kırılıyordum hala. Ama belki avutuyordum kendimi çok yaralanmayayım diye.

“O da başka biri, ben gibi davranıp düşünmesini bekleyemem ki...”



Yıllar geçiyor... Memleketimden kocaman şehre gelmiş benden eser yok. Ben de onlardan biri olup çıkmışım... Beni de kendilerine benzetmişler.

Bir içimdeki, masum, merhametli, uysal “ben”i korumuşum.

O hiçbir yere gitmemiş...

Benimle birlikte yaşamakta hala ama kime nasıl davranacağını bilerek, insan seçerek, kimden ne geleceğini hesaplayarak...

Beklenmedik anlarda karın boşluğuna aldığı yumruklarla nefesi kesilerek öğrendi aslında kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğini.

Bir dalın üzerinde duran bir gelincik o hala... Dalı dikenlerle dolu... Herkes ulaşamıyor kırmızı güzelliğine. Dokunmayı, koklamayı, güzelliğiyle sarhoş etmeyi istediklerini o “seçiyor” artık. Dikenler batmasın diye de kalınca bir eldiven veriveriyor seçtiklerinin eline...



Acıyarak, üzülerek, kendi kendini dışlayarak, başkalarını kendinden üstün görerek, komplekslerle, kalp kırıklıkları ve gözyaşlarıyla geçen uzun ve eziyetli öğrencilik yıllarından sonra; çürük yanlarıyla barışmış ve sorunlarıyla baş etmeyi öğrenmiş, kendini seven ve önemseyen, ayakları yere basan, hayata daha net ve aydınlık bakmayı öğrenen biri olarak mezun oluyor insan...



Okula henüz başlamış öğrencilere duyurulur...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...