14 Kasım 2007

Değişim


Zaman içinde ne büyük değişiklikler geçiriyor insanoğlu...

Fiziki evrimleşme sürecinden sonra ruh da değişim gösterip evrimleşiyor.

 İkili ilişkilerin değişmez kuralı olan değişim, eşler arasında da, arkadaşlıklarda da Herakleitos’un ünlü “Değişmeyen tek şey değişimdir” sözünü doğruluyor.



Hangimiz ilk başlardaki biziz?

Genç kızlıktan yetişkinlerin dünyasına adım atar atmaz başkalaşmaya başlıyoruz...

Neden? Çünkü orası yetişkinlere ait. Biz çocuktuk, gençtik ama artık onlardanız. Ve onlardan olmak, farklı kimliklere bürünmek demek…

Kendinken, bir zaman sonra onlardan olacaksın.

Bekle, yaşa ve gör...



İnsan, erişkinliğe geçtiği dönemde gelincik tarlası gibidir...

Nasıl güzeldir gelincikler, bilirsiniz...

Kıpkırmızı, narin, incecik bir dalın üzerinde nazlı nazlı salınırlar...

Narindirler, dokunsan dağılıverir güzelim yaprakları...

Bu kadar hassas olmak kendine zarardır aslında ama bunu bilmez işte.

O bir gelincik çiçeğidir...



Herkes gelsin görsün, sevsin ister güzelliğini, herkese güzelliğinden pay vermek ister, mutlu etmek ister.

Ama onlar da kendisi kadar narin olsunlar, diye de geçirir içinden...

Kör gözler tarlaya girip eziverir onları çünkü.

Hunharca koparıverir kökleriyle, tek tek yolar yapraklarını acımadan!

Kırmızı gözyaşlarını akıtır o da toprağına... Anlam veremez bir türlü; “ben bu kadar güzellikle dururken karşılarında, neden yapıyorlar ki bunu bana?

Gel zaman git zaman, gelincik de yavaş yavaş onlardan olmaya başlar...

Niye? Vahşi doğanın kanununu öğrenir çünkü... Bakar ki, inceysen kırılıyorsun. Kalınlaş, kimse koparamasın seni...

Gün gelir, kalınlaşır tıpkı diğerleri gibi. Bir de dikenlenir üstüne üstlük, kendini iyice sağlama almak arzusuyla...



Gençlik yıllarınıza gidin bir.

İçinizde nasıl vara yoğa kanat çırpan bir kuşla yaşıyorsunuz...

Kollarınız sonuna kadar açık. Size göre herkes iyi.

Nasıl naif, nasıl kırılgansınız... En incecik camdan daha incesiniz... Gözünüzün ucundaki damla, biri kalbinize yanlışlıkla dokunsa bile dökülüveriyor. Ve her dokunuşta kalbinizdeki sırça köşkten bir parça tuzla buz oluyor.

Kalbinize batan her cam kırığıyla, onların dünyasına bir adım daha yaklaşıyorsunuz. Acıyarak öğreniyorsunuz. Öğrendikçe başkalaşıyorsunuz, başkalaştıkça siz olmaktan çıkıyorsunuz.



Bize öğretiyorlar. Dupduru halimizle yaklaştıkça, onlar: “Bu dünya senin saflığını kaldırmaz, sen de bizden ol, rahat et!” diyorlar, bazen vücut dilleri, bazen zehir akan dilleriyle...

Değişiyorsunuz, evet, artık eskisi gibi değilsiniz.

Bu iyi. Çünkü artık kimse sizi istediği gibi har vurup harman savuramıyor.

Daha ihtiyatlı davranmayı öğreniyor ve öğretiyorsunuz. Kendinize değer veriyor ve seviyorsunuz. Aldığınız darbeler, kime nasıl davranacağınızı, kimi yakınınızda tutup, kimi görüş mesafenizin dışına çıkaracağınızı tespit ediyor. Herkesin hayatınızdaki yeri sabitleşiyor. Adamına göre davranmayı öğreniyorsunuz.



Bir çember çiziyorsunuz kendinize. Çemberin sınırlarını herkes biliyor. Duruşunuzdan bile belli oluyor bu. Çizgiyi geçip çemberin içine girecekler de nelerle karşılaşacaklarını biliyorlar.

“Karşınızdakinin size olan davranışlarını siz belirlersiniz.”

Belirliyorsunuz. Kriterleriniz, prensipleriniz oluşuyor. Etrafınızdakiler de size ona göre davranmaya başlıyor.

Eski halinizden sıyrılışınızı hayretle, bazen kabullenmeyerek izliyorlar ama er ya da geç kabulleniyorlar.



Olgunlaşıyorsunuz. Eskisi gibi küçük şeylere takılmıyorsunuz. Her şeyi geldiği gibi karşılamayı, “her şeyin bir sebebi, bir hayrı var” diye düşünmeyi öğreniyorsunuz.

Başkalarına rahatsız edici gelse bile biraz “ben merkezli” yaşamaya başlıyorsunuz.

Kimsenin sizi üzmesine izin vermeyecek kadar sevgi ve saygı besliyorsunuz öz benliğinize.



Bütün bunlar sizin lehinize... Ama siz kabuk değiştirirken, kendinizi sağlama alırken, kendinize güvene demir alırken, aynı zamanda başkalarına güvenmemeyi de öğreniyorsunuz.

Daha az açıyorsunuz kendinizi insanlara. Daha az paylaşımcı oluyorsunuz, ya da kiminle neyi paylaşacağınızı seçiyorsunuz.

Herkese “hak ettiğini” vermeyi öğreniyorsunuz.

Değer dağılımı yaparken etrafımızdaki arkadaşlarınızın sayısı azalıyor belki ama kalitesi artıyor.

Giden gidiyor, sadece “dost” diye sarıldıklarınız kalıyor geriye...

Bütün bunların yanında, eskisi kadar içiniz her şeye titremiyor.

Sevindiğinizde ya da üzüldüğünüzde içinizden kopup gözünüzden taşan yaşların yerini vakur bir duruş alıyor.

Küçük şeyler mutlu etmiyor, büyük şeyler üzmüyor.

Daha olgun ama daha donuk bakabiliyorsunuz gördüklerinize...

Bazen içinizin boşaldığını bile düşünebiliyorsunuz ama bazen de hayatla, insanlarla dopdolu olduğunuzu gösteren çoşkun bir hal doluşuyor içinize...

Hayat, insanlar, olaylar, tüm yaşadıklarınız bir şeyler öğretiyor, eğitiyor, güçlendiriyor.

Yitirilen “masumiyetiniz” oluyor...



Yitirdiğim masumiyetimi anlatarak bitiriyorum yazıyı…

Yıllar önce, liseyi okumak için küçük bir kasabadan kocaman bir şehre gelmiştim. Kasaba hayatı nasıl sıcak, nasıl içten, nasıl herkes bir...

Komşuluk, aileden sonra ikincimiz.

Evimize yatılı gelen misafirler için yatacak yerimiz kalmamışsa, komşumuz açıyor evini düşünmeden. Teklifsiz girip çıkıyoruz birbirimizin evine. Küçük yer, herkes birbirini tanıyor. Kötülük, yalan dolan yok.

Kasabanın mutlulukla ve sıcacık atan kalbini getirmiştim o koca şehre. Henüz on beş yaşındayım. Ailemi, okul arkadaşlarımı, sevgilimi, sevgili memleketimi bırakıp gelmişim. Ürkek bir tavşan gibiyim. Okulun ilk günü yaşadığım yalnızlığı ve hem şehrin, hem de okulun içinde ruhumun yolunu kaybedişini hiç unutmayacağım…

Herkesin kol kola girip, sohbet edip şakalaşacak, birlikte vakit geçirecek bir arkadaşı var. Bir tek benim yok. Bir ben tek başıma kocaman okulun bahçesinde nokta kadar kalmış, küçülmüşüm yapayalnız.



Memleketimden getirdiğim “ben” gibi sanıyorum herkesi. Sanıyorum ki benim attığım her adıma onlar da bir adım gelecek. Ama yok, o arkasını dönüp gidiyor. Adımımı ve ona açtığım kollarımı donuk kare bırakarak hem de.



Kimse kimseye güvenmiyor. O zamanlar anlam veremiyorum bu olup bitenlere. Ama şimdi iliklerimde hissediyorum kimseye güvenmemenin ne demek olduğunu. Öğrendim çünkü bin bir dersle. Öğrettiler.

O koca şehirdeki iki yıl, kalbimin sayısız kere kırılması, gözyaşlarımın yerli yersiz akması ve hayal kırıklıklarıyla dopdolu geçti.



Oradan ayrılıp başka kocaman bir şehre geldiğimde palazlanmış, sıkı bir eğitimden geçmiş, kalbimin bir kısmına harcı sağlam bir duvar örmüştüm. Kendimi yavaş yavaş güvence altına almaya başlıyordum.

Kafamda şu vardı hep: “Herkes ben değil.”

Bunu bir çeşit koruma kalkanı olarak kullandım uzun süre. Ama sert gelen topları göğsümde yumuşatmama yardımcı oldu sadece. Yani kırılıyordum hala. Ama belki avutuyordum kendimi çok yaralanmayayım diye.

“O da başka biri, ben gibi davranıp düşünmesini bekleyemem ki...”



Yıllar geçiyor... Memleketimden kocaman şehre gelmiş benden eser yok. Ben de onlardan biri olup çıkmışım... Beni de kendilerine benzetmişler.

Bir içimdeki, masum, merhametli, uysal “ben”i korumuşum.

O hiçbir yere gitmemiş...

Benimle birlikte yaşamakta hala ama kime nasıl davranacağını bilerek, insan seçerek, kimden ne geleceğini hesaplayarak...

Beklenmedik anlarda karın boşluğuna aldığı yumruklarla nefesi kesilerek öğrendi aslında kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğini.

Bir dalın üzerinde duran bir gelincik o hala... Dalı dikenlerle dolu... Herkes ulaşamıyor kırmızı güzelliğine. Dokunmayı, koklamayı, güzelliğiyle sarhoş etmeyi istediklerini o “seçiyor” artık. Dikenler batmasın diye de kalınca bir eldiven veriveriyor seçtiklerinin eline...



Acıyarak, üzülerek, kendi kendini dışlayarak, başkalarını kendinden üstün görerek, komplekslerle, kalp kırıklıkları ve gözyaşlarıyla geçen uzun ve eziyetli öğrencilik yıllarından sonra; çürük yanlarıyla barışmış ve sorunlarıyla baş etmeyi öğrenmiş, kendini seven ve önemseyen, ayakları yere basan, hayata daha net ve aydınlık bakmayı öğrenen biri olarak mezun oluyor insan...



Okula henüz başlamış öğrencilere duyurulur...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...