14 Kasım 2007

Kıskanırım Seni Ben




Çocukluktan başlıyoruz kıskanmaya. Önce annemizi babamızdan, sonra kardeşimizi annemiz ve babamızdan. Arkadaş edindikçe, arkadaşımızı diğer arkadaşımızdan. Nihayet büyüyüp, öbür cinsimize gönül verdikten sonra da onu herkesten ve her şeyden kıskanıyoruz.



Psikologlar, kıskançlığın evrimsel süreç içinde kazanılan bir duygu olduğunu ve kimi zaman aşkın bir çeşit koruyucusu olarak etiketlendiğini söylüyorlar. İlişkiler için emniyet supabı ya da bir çeşit garantör. Dozunu ayarlayabilmek kaydıyla.



Azı “sevilmediğini” düşündürür. Öfkeli konuşmalar, yerli yersiz duygusal patlamalar ve iletişim bozukluğuyla duygusal bitişe yataklık bile edebilir.

Çoğu, “azı yarar, çoğu zarar” sözünü doğrular.



Her durumda kadın da erkek de sevildiğini, önemsendiğini, diğerlerinden farklı tutulduğunu, özel ve “tek” olduğunu bilmek ister. Egosunun okşanması iyi ve güvende hissettirir.



Kıskanınca “güvenmiyor musun?”, kıskanmayınca “sevmiyor musun?“



Bilen bilir, kadınlara yaranmak zordur.

Mesela, erkek eski ilişkileri kurcalamaz, eşine güven duyar, giyimine kuşamına karışmaz, arkadaş çevresini kısıtlamaz, sorun çıkarmamaya çalışır; karşılığı “sen beni kıskanmıyorsun, sevmiyorsun!“ olur.



Eski ilişkiyi de içlerine alıp üç kişilik ilişki yaşarlar, adam kadının attığı her adımdan haberdar olmak ister, nefesi ensesinde dolaşır, o zaman da “sen bana güvenmiyor musun?” olur. Erkekler ne yapacaklarını şaşırmış durumda.



“Arkadaşımla yemek yiyeceğiz.”

“Hangi arkadaşın? Erkek mi? Kadın mı? Ben tanıyor muyum? Nereye gidiyorsunuz? Ne zaman döneceksin? Ne giyeceksin?” (Dikkat! Henüz cinsiyet belirlenmedi, yemek kadınla mı erkekle mi yenecek bilinmiyor.)

Bütün bu sorular bir anda dile dökülmese de beyinden ışık hızıyla geçer. Tek tek dillenir sonra. Konuşmanın gidişatı cinsiyete göre şekillenir. Kadınsa eğer, iç ferahlar. Tanısaydı o arkadaşını daha iyi olurdu ama olsun, erkek değil ya!



Kadın boğuluyor gibi hisseder. Altı üstü bir arkadaşıyla yemek yiyecek. Erkek arkadaşıyla oturup bir kahve içip, sohbet edemeyeceklerini bilmek, ilk başlarda umursamadığı hatta kıskanıldığı için hoşuna bile giden bir durumdu. Ama artık çekilmez hale geldi.



Kadın her krizde “bana güvenmiyor musun?” der.

Klasik cevap; “Sana güveniyorum ama erkeklere güvenmiyorum.”

Erkeğin kendisine olan güvensizliği olabilir mi bu cevabın arkasındaki? Sesli düşünüyorum sadece.



 “Arkadaşımla yemek yiyeceğiz.”

Adamın hiç ilgisini çekmez. Başka şeylerden konuşur. Kadın içten içe öfkelenir. Niye sormaz kiminle yemek yiyeceğini? Hiç mi merak etmez? Adamın ilgisiz kalışı kadını içten içe öfkelendirir.

“Sen beni hiç kıskanmıyor musun?”

“Niye kıskanayım ki? Sana güveniyorum. Sen kiminle, nerede, ne yapacağını bilirsin.”

Kadına yetmez bu.

Arkadaşlarıyla kıyaslar kendisini ve ilişkisini. Arkadaşı, sevgilisinin onu etrafındaki ilgili ilgisiz herkesten kıskandığını söylemişti. Neden ben de kıskanılmıyorum? En ufak bir şüphe bile duymuyor benden! Güveniyormuş! İlgilenmiyor, sevmiyor beni işte!



Bir de bu diyaloğa bakın:

“Arkadaşımla yemek yiyeceğiz.”

“Erkek mi kadın mı?”

Kadın gülümser. “Niye sordun?”

“Merak ettim sadece.”

“Tamam o zaman, kadın.”

“Güzel...”

Konu gülümseyerek kapatılır. Cevap “erkek” olsa bile ilk örnekte olduğu gibi çıldırtıcı sorular sorulmaz. Kadın başka bir erkekle yemek yiyecek olsa bile, o erkeğin kendisine rakip bir erkek olmadığını bilecek kadar ilişkiye ve sevgiliye güven duyar. Kıskançlık duygusu hafifçe okşar geçer, kasırgalar koparmaz...



Önceki ilişkilerinizi anlatmak ne kadar doğru?



Sibel, erkek arkadaşı Mert’e ilişkilerinin başında uzun uzun önceki ilişkilerinden söz etmiş. Mert onu büyük bir anlayışla dinlemiş. Bir süre sonra Sibel her şeyi anlatmanın çok da iyi bir fikir olmadığını görmüş... “Mert bana sahip olduğunu hissettiği anda maskesini düşürdü. Beni anlayışla dinleyen, “öncekiler beni ilgilendirmez, şu anda ben ve sen varız” diyen o olgun adam gitmiş yerine bütün tarihime sahip çıkmaya çalışan, ondan önce hayatıma girmiş olan herkesten nefret eden hırçın ve asabi bir adam gelmişti.

Daha fazla detay istiyordu. Geçmişe ait en ufak bir çağrışım, büyük kavgalara sebep olmaya başlamıştı. Geçmişin gölgesi altında, aşktan çok kıskançlık krizleri yaşamak zorunda kalıyorduk. Bütün sevgimle yanında olmaya çalıştım ama o kendisine ve bana acı çektirmekten, sorgu sualden, geçmişimi eşeleyip durmaktan vazgeçmedi...

İlişkiyi bitirdim. Bundan sonraki ilişkimde en ufak bir detay vermemem gerektiği dersini alarak...”



İlişkiler iki kişilik olmalı... Eski sevgililer işin içine girince bir de kendine acı çektirmeye programlanmış biriyle kesiştiyse yolunuz, tüm geçmişiniz temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önünüze gelecektir. Dikkatli olmakta fayda var! İlişkinin en başında “Dün dündür, bugün bugündür” ü benimseyin, benimsetin...

Çok gerekli olmadıkça geçmiş hakkında konuşmayın, konuşturmayın. Gerekliyse de söyleyeceklerinizi sonradan aleyhinize kullanılmayacak olanlardan seçin. Örneğin, eski sevgiliyi methedecek cümlelerden kaçının. Bir ilişki, eski ilişkinin güzelliği üstüne kurulamaz. Ne kadın ne de erkek öncekinin ne kadar “mükemmel” olduğunu duymak istemez! Siz yeni ilişkinizin güzelliğini ortaya çıkarın. Geçmiş genel hatlarıyla bilinsin. Sıfatsız. Yorumsuz.



Çeşit çeşit kıskançlık



Damla, oğluyla kızı arasındaki kıskançlığın, yetişkinler arasındaki kıskançlıktan daha saf olduğunu söylese de yine de içlerindeki ateş yetişkinlerinden daha az harlı değil...

“Kızım kardeşini ilk gördüğünde şaşkınlıkla inceledi onu... Derin derin baktı yüzüne...

“Bu da kimdi?

Nereden gelmişti?

Neden bizim evimizdeydi?

Daha ne kadar kalacaktı?

Aslında sevimli görünüyor ama annemle babam neden hep onunla ilgileniyor ki?

Ben neciyim burada? Yok, o bebekmiş, bakıma ihtiyacı varmış. Bana ne? Bana da bakın. Ben de küçüğüm...

Hani beni seviyordunuz iki yıldır?

Peki. Ben de kardeşimi elimden geldiğince bu eve geldiğine pişman ederim o zaman.

Ağlama kardeşim. (Hımm, bu çimdik işe yarıyor demek ki.)



Kıskançlık duygusu kızımın kanındaydı artık. Kardeşinin gelişinden hiç de hoşnut olmamıştı. Bebek gelmeden her şeyi anlatmış olmamıza rağmen yine de mutsuz olmuştu. Kıskanmaması için bebekle ilgili işlerde paylaşıma katmak, ilk boş kaldığımda kızımla baş başa vakit geçirmek görünürde işe yarıyordu. Ama döver gibi sevmeye, boğar gibi sarılmaya devam ediyordu kardeşini...

Büyüdüler. Aralarındaki didişme azalmış olsa da devam ediyor... Onu saltanatından eden kardeşine olan öfkesini katlayıp koydu göğsüne belki... Bir sonraki saltanatından oluşunda çıkarıp dertlenecek yine...”



İnsan arkadaşını, diğer arkadaşına daha fazla vakit ayırıyor diye kıskanabilir.

Anne, oğlunu gelininden kıskanabilir, “onu kendisinden çok mu seviyor acaba?” diye.

Anne kızını kıskanabilir, kayınvalidesine anne dediği için.

Komşu komşuyu kıskanılabilir, kendisinden daha iyi bir evde oturuyor, son model arabası var diye.

İş yerinde terfi eden arkadaş kıskanılabilir.

Kız arkadaşın uzun boyu, incecik beli, sarı saçları, güzelliği kıskanılır belki...

Çocuk, annesinin kardeşine fazladan “canım” demesini kıskanır. “Ben senin canın değil miyim?” diye sokulur yanına...

Kadın erkeği, erkek kadını kıskanır.

Bir de patolojik kıskançlık var ki sonuçları maalesef çok daha hayati olabiliyor. Olmayan şeylere inanma, şüphe ve tedirginlikle yaşama, paranoyakça düşünceler ilişkiyi tüketmekle kalmayıp tarafların hayatlarına bile mal olabiliyor.



Shakespeare’in ünlü eseri Othello’da, Othello’nun karısı Desdemona’ya armağan ettiği mendilin kaybolmasıyla başlayan derin şüphenin, dillere destan bir aşkı nasıl trajediye dönüştürebileceğini anlatılıyor...

Kıskançlığın pençesine düşen Othello, karısının mendili Cassio’ya verdiğini düşünür. Ama doğru değildir. Sonunda günahsız karısını ve hiçbir şeyden haberi olmayan Cassio’yu öldürür ve intihar eder...

Psikolojide, eşin sadakatine duyulan şüpheyle şekillenen aşırı kıskançlığa bağlı şiddet “Othello Sendromu” olarak adlandırılıyor. Aslında yıllar öncesinden yazılmış bir oyun, maalesef sıklıkla günümüz gazetelerinin üçüncü sayfalarında güncelleniyor...



Ne yapalım da kıskançlığın hain tuzağına düşmeyelim?

Bir kere kıskançlıkla aşkı dost göreceksiniz.



İkisi arasında kan davası olmaz. Tatlı tatlı didişecekler, atışacaklar.

“Ben seni herkesten, her şeyden kıskanıyorum” diyeceksiniz ama sevgilinin boynuna halka geçirip nefesini kesmeyeceksiniz.

“Seni kıskanıyorum” demek sihirlidir zaten, baştan gönül fetheder. Gurur okşar, sevildiğini, önemsendiğini hissettirir.



Birbirine yeterli ilgi veren, “ruh doyuran” ilişkiler içinde olan çiftler, güven ve sevgiye daha sıkı sarılırlar. Onlar eşlerini kaybetme korkusu, başkalarıyla paylaşma ya da terk edilme korkusu duymazlar. Kendilerine ve eşlerine güvenleri tamdır. Kıskançlığı “önerilen dozda” alırlar. Renk katmak için, eğlenmek için.

Birbirleri için özel olduklarını hissedip, hissettirdikleri için tehdit altında yaşamazlar.



Ama ilişkide duygusal boşluklar yaşayan çiftler, olur olmadık öfke patlamalarıyla, karşı tarafa özgürlüğü kısıtlayıcı davranış ve isteklerde bulunarak, kiminle görüşeceğini, ne giyeceğini, ne düşünüp nasıl davranacağını söyleyerek hayatlarının kontrolünü ellerine almak isterler. Bu şekilde sevgilinin tek sahibi olacaklarını sanırlar. Sevgide sahip-köle ilişkisi olmaması gerektiğini, zincirlerinden kurtulup kaçan giden sevgilinin ardından bakakaldıklarında anlarlar ancak…



İlişkide doygun olmak, birbirine güveniyor olmak, ilgi ve sevgiyi iliklerine kadar hissetmek, hissettirmek kıskanmamak için bir sebep değil. Bu tür ilişki yaşayanlar da kıskanıyorlar. Sadece çok derin ve yıpratıcı yaşamıyorlar. Aşk varsa kıskançlık da vardır.



Aşk sevgiliyle tek başınalık ister. Tek sevilmek, tek ilgilenilen, tek istenilen olmak. Bencildir aşk. Ama aşkın hakkını veren âşıklar, aşkın bencil ve karanlık yüzüyle tek başlarına yüzleşmeyi tercih ederler. Kıskançlıklarıyla diğerinin yaşamsal özgürlüklerini elinden almayı hak görmezler kendilerinde. Çünkü aşkın güven zeminine yapılandığını bilirler.



Sevgili yanında değilken “bir başkasının” gölgesini düşürmezler ilişkilerine. Aşk iki kişiliktir çünkü. Üçüncü kişi ilişkinin içine ne şekilde girerse girsin “sorun” dur. Bu sorun belirdiğinde ya sevgi, anlayış ve dostlukla çözülür ya da yıpranır ve sonunda biter.



Cengiz (36) kıskançlığı tadında bırakanlardan.

“Onu seviyorum ve elbette kıskanıyorum ama bazen kendimi yiyip bitirsem de sevgilimi üzmemek için kıskançlığı kendi içimde çözmeye çalışırım ve tartışma boyutuna getirmem. Yersiz paranoyalarla yıpratmam ilişkiyi. Kendi içimde çözebileceğim ve baş edebileceğim boyuttaysa ona belli etmeden sakinleştirebilirim kendimi. Bunu başaramadığım durumlarda onunla açık açık konuşurum. Suçlayıcı ya da zan altında bırakan tavırlarla değil, sadece neler hissettiğimi söyleyerek yanımda olmasını isterim. Fazladan güzel sözler duymak iyi gelir...

Zaten benden ayrı olduğu zamanlarda “başka biriyle mi acaba?” diye sormaya başlamışsam o ilişki bitmiş demektir. Sevdiğim kadın, benim ona olduğum kadar bana dürüst olmalıdır” diyor...



Kıskançlık Krizi

Eğer kıskançlık krizine girmişse bir insan, kelimenin tam anlamıyla “saçmalayabilir”. Mantık olay mahallinden hızla uzaklaşmıştır. Yanınıza herkesi yakıştırabilir. Size her türlü duyguyu mal edebilir. Aklınıza gelebilecek her türlü soruya muhatap bırakabilir sizi. Aklınızın ucundan bile geçmemiş bir sürü durum fotoğrafı gösterir size.



Hayal dünyaları geniştir onların... Masum olduğunuza inanmak istemezler. Hele ki gerçekten masum değilseniz yani bir kere şeytana arkadaşlık etmişseniz vay halinize!

Bu durumda yaşam alanınızı daha da daraltan, takip mesafesini kısaltan bir dedektifle yaşıyor olduğunuzu unutmayacaksınız.

Kıskançlık krizi gelmeye başladığı an, içinde taşmak isteyen bir öfke olacak, siz de onun yavaş yavaş kaynadığını, birazdan gürültüyle patlayacağını biliyor olacaksınız.



Bazıları sessiz kalır. Biriktirir. Daha fazla bilgi toplar. Sağlam bir dosyayla çıkar karşınıza. Size kaçacak delik bırakmaz sorgu altına aldığında. Didik didik olursunuz. Cevaplamaktan ve ikna etmeye çalışmaktan yorgun düşünceye kadar sürer sorgu. Sonunda o da yorgun düşer. Kriz geçtikten sonra da kendinden utanmaya başlar. Çünkü bir tarafı kontrolü yitirip saldırganlaşmış olsa da, bir tarafı olayın dışına çıkıp ne yaptığını gözlemlemektedir.

Farkındadır ve bilir ki yaptığı yanlıştır.

İşte kıskançlığın en trajik yanı budur. “Yanlışı bilip, yanlıştan dönememek. “

Kriz esnasında hem kendisine, hem eşine hem de ilişkiye ne yaptığını bilir. Kendi derdi kendine yetmezmiş gibi bir de buna üzülür ama frenleyemez kendisini.

Fransız filozof Roland Barthles bu kısır döngüyü çok güzel özetliyor: “Kıskanç olarak, dört kez acı çekerim: Kıskanç olduğum için. Kıskançlığımdan dolayı kendimi suçladığım için. Kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum için. Bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için; dışarıda bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı çekerim. “



Ve duyduğum en güzel kıskançlık tarifi; Midede başlar, göğüs kafesinden yukarı doğru tırmanır, şah damarınızda zonklayıp, gözlerinizde bakış olur.”



Midenizin rahat olması, göğüs kafesinizde sadece aşkın kalp atışını duymanız ve damarlarınızda sevgilinizin akması için gözlerinize güzel bir bakış koyun. İçiniz rahat olsun. Aşkın keyfini çıkarın: O sadece size âşık!



Kıskanmaya Başladığımızda Ne Yapmalıyız?



Uzman Psikolog Doktor Ruşen Nur Arıkan, rahatsız eden duygunun adını koyarak kıskanç olduğunuzun kabullenilmesini, çözüm için ilk adım olarak yorumluyor. “Açık mesajlarla, ertelemeden konuşarak, sorunun üstesinden gelebilecek yollar birlikte aranmalıdır. Bu yolla kıskançlığın ilişkiyi kaybetme riskine sebep olmaması sağlanabilir.”



Ayrıca…

-Gözünüzle görmediğiniz hiçbir şeye inanmayın. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir” unutmayın.

-“Düşünerek” her türlü duyguyu var ya da yok edebileceğinizi bilin. Eğer hissettiklerinizin gerçeğe dayanan bir yanı yoksa “düşünce” yoluyla kendinizi sakinleştirip, ikna etmeye çalışın.

-Sizi ne çok sevdiğini hatırlayın, güzel anılarınızı hayal edin.

-Beyninizi kemiren kuşkulardan kurtulamıyorsanız mutlaka eşinizle konuşun. Onunla bile çözümleyemeyeceğiniz kadar hayatınızı etkilediğini görüyorsanız mutlaka profesyonel yardım alın…


1 yorum:

  1. Nasil güzel, nasil faydali ve mutlaka okunmasi gereken bir yazidir bu...

    Okadar deginmek istedigim seyler var ki, hangisinden baslayacagimi bilemedim.

    Ama özellikle o "önceki iliskilerinizden mümkünse bahstmeyin, dikkatli olun" olayi var ya, benim gibi dogrucu basi süzmelerin kulagina küpe olmali. Özellikle cok kiskanc biriyle beraberseniz.

    Bir de "kiskanclik krizi" basligi altinda yazilanlar öyle ilginc ve dogru ki.


    “Niye kıskanayım ki? Sana güveniyorum. Sen kiminle, nerede, ne yapacağını bilirsin.”

    Ah ah..istedigim aslinda hep ve sadece bunu duymak.

    Bu yaziyi sevdicekle birlikte okumak farz oldu:)

    Ellerine, düsüncelerine saglik Nuray'cim.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...