14 Kasım 2007

İki Ay



Televizyona takıldı gözüm.

Bir kadın.

Doktor muayenehanesinde sonuç bekliyor.

Beklenen sonuç, duymak istenmeyesi olanlardan.

“Ne kadar ömrüm kaldı?” sorusunu sorduranlardan.

Kadın da haliyle soruyor.

Cevap; iki ay.

Kadın, gözü yaşlı atıyor kendini sokağa.

Deniz kıyısında yürüyor.

Ben o esnada ayaktayım, izliyorum olanı biteni.

Kadın ağlıyor, yürüyor, iç sesini konuşturuyor.

Ben durup bakıyorum ayakta.

Donakalmış, düşünekalmış halde.



Kadın iç sesiyle sohbete başlıyor. Sonra onunki susuyor, benim sesim başlıyor.

Ben olsam onun yerinde, ne yaparım?

Kalan o kadar az ki!

Nasıl sığdırabilirim hayatımı iki aya?

Tıkış tepiş yapsam olmaz. Tadı olmaz.

Doyasıya yaşasam, doyulacak gibi değil. Sadece iki ay.

Etrafındakilere söylesen, onların üzüntüsünden kendin üzülmeye fırsat bulamazsın. Söylemesen, süre dolunca pat diye gidivereceksin, onlar sana doyamayacak…

Tam bir panik hali!



Haksızlık.

Her şekilde haksızlık.

Aslında, ne kadar daha kaldığını bilmediğimiz nefesimize yaptığımız asıl haksızlık.

Nasıl alıyoruz onu?

Öylesine.

İş olsun diye.

Bilinçsizce.

Bırakmışız sisteme, bağlamışız otomatiğe. O biliyor yapacağını.

Oksijen al, karbondioksit ver.

Emriniz olur.

Tıkır tıkır işliyor maşallah.

Ama sadece nefes alıyoruz işte.

Şanslıyız hem de.

En son nerede nefesleneceğimizi bilmeme şansına sahibiz hem de.



Derin derin, içimize içimize doğru, gözümüze ışık, bedenimize afiyet, ruhumuza sükûnet getirecek nefesleri çekiştirmek varken…

Güne açılan gözün göreceklerine, yaşayacaklarına duyacağı heyecanlar varken…

Yarın değil, bir adım sonrasını bile bilmezken, kendimizi şuursuzca yokuş aşağı bırakışımız, bitiş çizgisini göğüsleyecek biri için ne büyük kayıp!



Trafikte çılgına dönüyoruz. Arkadaki arabanın aceleci kornası yüzünden. Yanımızdan geçerken küfürlü el kol işaretleri yapıyoruz. Çok delirmişsek, arabayı sağa çekip, adamı bir güzel dövüyoruz. Silahımız varsa temiz iş yapıp(!) alnının ortasından vuruyoruz!

Tahammül mü? O ne?



Paramızın olduğu kadarı için değil, olmadığı kadarı için vahlanıp, eksikleniyoruz.

Oysa para sadece yaşamak için.

Yaşamak kadarı makbul.

Sonrası fazla.

Hatta zarar. İstediğini aldın mı, yedin mi, gezdin mi? Tamam.

Hırs bumerang gibi. En çok da paranınki.



Kilolarımızla didişip duruyoruz. Eskilerimizin içine girmek için debeleniyoruz.

Ama almıyorlar.

Tartıdaki ibre çıkışta.

Kabulleniyor muyuz bu önlenemez yükselişi?

Hayır.

Ne yapıyoruz?

Hiçbir şey.

Hominigırtlak yiyoruz.

Üstüne bir güzel pişman oluyoruz.

Hareket yok. Düzenli ve dengeli yeme içme yok.

Sadece kendi kendimize söyleniyoruz.

Çok kilo aldım!

Ne olacak bu halim?

Artık veremiyorum da!

Aslında çok kolay, bir ayda toparlarım.

Pazartesi başlıyorum.

Evet. Tabii.

Pazartesiler tükendi.

Olsun işte. Ne işimiz olur ki gelivermeyen pazartesilerle?

Her günümüz hafta sonu tadında geçsin işte.

Yiyelim, içelim, eğlenelim.

Rahat bırakalım bünyemizde yuvalanan yağcıkları, tepecikleri, belimizdeki kalın halkacıkları…

Kabullenelim aynadaki yeni halimizi ya da bir şeyler yapıp eskimize kavuşalım.

İkisini de yapamıyorsak aklımıza bile getirmeyelim.

Canımızın istediği kadarını yiyip, kalkalım. Geçelim kanepeye uzanalım. Acıkırsak yine kalkarız mutfağa doğru. Hem hareket etmiş oluruz. J



Hayatımızdaki erkeklere takıyoruz sonra. Yok, şunu yapmadı, yok, bunu etmedi, böyle demiyor, şöyle hissetmiyor.

Düşelim bir kere adamların yakalarından. Bir nefes alsınlar. Yaşadıklarını anlasınlar bir.

Onlar da insan evladı, ağaç kovuğundan çıkmadılar ya!

(Bana bir şeyler oluyor. Bir iyilik geldi. Adamlar için iyi konuşur oldum.

İki ayım kalmış olabilir mi? :))



Yok, gerçekten artık teslim olmalı yaşadıklarımıza. Değiştirebiliyor muyuz?

Denedik mi evvela?

Denedik.

Değiştiler mi?

Hayır.

Peki, bırakıp gidebildiniz mi?

Hayır.

Oturun oturduğunuz yerde o zaman.

Hayır, kabullenmiyorum,  diyorsanız buyurun gidin o zaman.

Kapı şurada.

Ama bir şekilde, debelenmekten vazgeçin.

Teslimiyet güzeldir. Tevekkül.

Denizde sırt üstü yatıp, ellerinizi iki yana açmak gibi.



Kendi kendimizi mutlu edecek çok şey var dışarıda.

Herkes. Her şey.

Dokunabildiğimiz kadar.

Sözle, sesle, gözle.

Öyle de kolay ki…



Bir de bugünde var ne varsa.

“Şimdinin Gücü” adlı kitapta yazıyordu:

“Bugünün yemeğini dünkü yemeğin çöplerinden yapmayın.”

Dün yok. Yandı bitti kül oldu.

Yarın kime malum?

Elimizde pırlanta gibi gün var.

En kıymetlimiz. En hasımız.



Denizde sırtüstü yatıp, “teslim oldum” deyiniz.

Yakamozların oynaşmalarıyla gözlerinizi ovuşturup, en güzeliniz neyse ona sarılınız.

Çirkinlerinizi de güzeller bu.



Son söz.

İki aydan daha fazlam vardır umarım.

Bir de umarım ki iki ayım var kadar yaşarım…

Siz de…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...