14 Kasım 2007

İç Döküntüsü


“Hangi bahane avutur bilmem

Hangi günahın bedeli bu

Kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem

Böyle intikam olmaz”



İntikam!

Doğru kelime bu galiba...

Bir şeylerin intikamı alınıyor bizden sanki...



Benim isyan edeceğim bir merci yok mu?

Gidip kapısına dayanacağım, hesap soracağım?

“Annemin ne günahı var, ne kötülüğünü gördün” diyeceğim?

Niye uyutmuyorsun? Niye her daim ağrı duyuyor?

Niye yemek yiyemiyor? Ne yaptı annem sana?

Herkese iyi bir şeyler yapmıştı oysa.

Onlar görülmedi mi? Sayılmıyor mu?

Öyle öfkeliyim ki! Şah damarım kabarıyor bazen öfkeden, gözüm dönüyor!

Biri sanki çok sevdiğiniz birini almış eline, evire çevire dövüyor...

Ölesiye canını yakıyor. İşkence gibi.

Biri bitmeden diğerini başlatıyor, nefes aldırmadan...



Uykusunu aldı gecesinden, yemeğini aldı önünden, huzurunu aldı içinden.

Kendine mi üzülsün, bize mi, bilmiyor...

Bunlar yaşadıklarımız. Yaşayacaklarımızdan bihaberiz...

Dayanma gücümüz sınanıyor sanki...

Niye ki?

Kime ne kötülüğümüzü gördün ki sevgili Allah?

Ne yaptık biz sana ailece?

Kimin canını yaktık?

Kimin malını çaldık?

Kime yalan söyledik?

Kimi üzdük bilerek, keyif alarak?

Biz onlardan değiliz. Sen de çok iyi biliyorsun bunu.

Niye?

Niye?

Niye?

Niye annem?

Niye biz?

Niçin acı çekiyor bu kadar?

Niye biz ona, o bize üzülüp duruyoruz?

Niye benim süslü püslü, ‘iyileşeceksin, her şey düzelecek’lerimi boğazıma diziyorsun? Niye takatimi kesiyorsun?

Niye yolumuzu kaybettiriyorsun?



Bu tarafta acıya dayanmak ve dirençli olmak, öbür tarafta mükâfatmış.

Annem yeterince iyi değil miydi bu tarafta mükâfatlanması için?

Nasıl yazıldı bu hastalık anneme?

Bizim annemize?

Neyin bedeli bu ödediği?



O da sorup duruyor, “ben sana ne yaptım?” diyor...

Duyuyorsun değil mi?

Ne yaptı gerçekten sana?



Hayatta başımıza gelen her şeyin sebebi var biliyorum ama sebebi aramaya, mesajları çözmeye yetecek kadar aklımız bile kalmadı.

Önümüz koca bir boşluk...

Nereye yürüdüğümüzü bile bilmiyoruz.

Hiç bir şey işe yaramıyor sanki.

Herkes bir bitki adı veriyor, kaynatılacak, ezilecek, çiğ, pişirilmiş, sıvı, katı...

İlaçlar tonla!

Serumlar, haplar, iğneler...

İki aydır içtiği ilaçları yan yana koysak, buradan köye yol olacak!



Köyünü nasıl özlüyor!

Çocukluğunu...

Eskilerden her söz açıldığında, “keşke o günler olsaydı” diye iç geçiriyor.

Yıllar önce ördüğü bir dantele gözü dalıyor, o güne ışınlanmak istiyor, biliyorum...



Ben de nisan ayı öncesine ışınlanmak istiyorum...

Annem bu hale gelmemiş. Bunları görmeyeyim.

Böyle bir başlangıç olmasın, annemin karaciğerinde ve bağırsağında kitle varmış...

Bunları bildiğim zamandan öncesinde yaşamak istiyorum hep.



Ben eski annemi geri istiyorum.

Sokağa çıkabilen, ona buna koşturan, sağlığı, nefesi elverdikçe, ondan medet isteyen herkese uzattığı elini istiyorum.

Giden kilolarını, saçlarını geri istiyorum...

Onların hepsi geri gelecek değil mi?

Peki, o zaman da kaybettiğim ümidimi geri istiyorum...

Ben annemi “benim annemi” geri istiyorum...

Şimdiki başka bir anne.

Çok acıyor her yeri.

Bir günü ağrısız geçmedi.

İlaç verip etki etmesini beklemekten başka bir halta yaramıyoruz!

Acizlik neymiş onu da öğrendik.



Ağrı insanın neresindeyse canı orada olurmuş. Bizim canımız annemizde.

Vücudumuzun ağrıyan yeri o artık.

Boğazımızın düğümü, kalbimizin yangını...

Sanki göbek bağıyla yeniden bağlandık anneme, karnına doluştuk yine...

O iyiyse biz de iyiyiz, o doyuyorsa biz de doyuyoruz, kötüyse ondan kötüyüz...

İsyan bayrağımız cebimizde, çıkarıp çıkarıp duruyoruz daraldıkça.

Bir işe yarıyor mu?

İsyan etmemeliyiz değil mi?

Sakin kalmalıyız, dua etmeliyiz, inancımızı yitirmemeliyiz...

Bunların karşılığında iyileşir mi annem?

Mucize var mı?

Bekleriz varsa... Dediklerinizi de yaparız.

Ama ya yoksa?



Hayatın mistik hallerinden korkar oldum artık.

Yarın neye uyanacağımı bilememekten.

"Alnımın ortasına benim müdahil olmayacağım ne yazılmış acaba?" diye ürkmekten.

Raydan çıkıp çıkıp oraya buraya çarpmaktan...

Ümitlenip sonra hayal kırıklığına uğramaktan...

Ürkek tavşan her şeyden ürker oldu...

Ama ayakta tutan bir şeyler var hala...

Ne, bilmiyorum...

Sağlam basıyorum. Annemin yanında sağlam durmam gerektiğini bilmemden belki...

Ama bazen, malzemeden çalınmış bina gibi, ufacık bir sarsıntıda bile düşüveriyor parçalarım...

Sonra kolonları sağlamlaştırıp, ayakta durmaya devam ediyorum.



İnsan yaşadıkça öğrenirmiş. Başına gelenlerden öğrenirmiş.

Biz çok bilgili bir aileyiz. Daha fazla bilmek istemiyoruz ama mümkünse.

Ha, dediğim gibi bir mucize varsa onu da öğrenelim, tamamdır.



Geçmişi düşününce bir iç sızısı...

Derin...

Geleceği düşününce bir boşluk ama korkulu bir boşluk.

Şimdiyi yaşamak lazım ama değil mi?



Şimdinin yaşanası olmasını diliyorum, içimdeki bütün gücümle!

Ve geleceğin korkunçlu olmamasını...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...