14 Kasım 2007

Ateşten Çember






Yaşamın altında mayınlar var.

Hangisi nerede, ne zaman patlayacak bilmediğimiz.



Yaşarız efendi uslu.

Sağlığımız yerinde.

Hayatımızdakilerin ağız tadı nefis. Bizimki de.

Tıkır tıkır işleyen bir mekanizmanın içindeyiz.

Mutlu tıkırtılı.



Bir gün, bir şeyler olur, olan olur, bir şey gelir başınıza.

Hepimizin başına farklısı geldi.



En kıymetlilerimiz artık bir daha bize görünmemek üzere gittiler belki, hiç istemeden, belki isteyerek.



Belki bir başka en kıymetlimiz sonsuza gitmedi ama terk etti.

Hani var ama yok.



Belki ailenin temeline dinamit kondu, iki saniyede toza buluta karıştı…



Belki işimizden, aşımızdan olduk.

Varlığımızın hepsi bir anda bir varmış, bir yokmuş oldu.



Aldatıldık belki. Kıskançlığın bileyli bıçağı battı göğsümüze.

Delilerden beter deli olduk.



Amansız hastalık geldi belki. Beklenmedik anda.



Canımız ciğerimiz, puzzle’ımızın son parçası evladımızdan olduk belki.



Her şekilde...

Acı bir gün tıklatıyor kapıyı…

Ölümden önce mutlaka en az bir kez.

Nietzsche‘yi doğrulamak için.

Öldürmeyecek acıyı göstermek için…



Canım çok yanmıştı bir keresinde…

Dışarıdaydım. Gözlerimde tonla yaş, önümdeki yola baktım şöyle bir…

Gözümden akanlardan görebildiğim, seçebildiğim; ateşten çemberdi.

Gerçekten hissettiğimdi bu.

Öyle korkmuştum ki.

Tavşan ürkekliğiyle, “beni koruyacak biri olsa da koşup arkasına saklansam” güvenini arayan bir çocuk titreyişiyle öylece kalakaldım.



Önümde harlı harlı, gürül gürül yanan bir ateşten çember vardı ve ben onun içinden geçip gitmek zorundaydım.

Şart mı şarttı.

Hayatı nefeslemeye devam etmek istiyorsam eğer, şarttı.

İstiyordum.

Yürümeye devam ettim.

Geçtim de ateşin içinden...

Bilmem kaçıncı kere…

Bir daha geçmemeyi isterken…



Çünkü…

Ateş yakar, ten acır.

İç acır.

Göz acır ağlamaktan…

Oh, tamam işte geçtim, gittim bitti, demek için çok zaman geçer.

Hani, şu ilaç olan zaman.

Hani, şu yanıklara merhem olacak olan şifalı zaman.



Zaman geçer gider.

Bakarsınız bedeniniz yanık içinde.

Öbek öbek, yama yama, iz iz.

Üfleye üfleye nefessiz kalırsınız bir süre…

Ateşten kalan korları gözünüzden düşenlerle soğutursunuz.

Aksak topal, yana yakıla yürürsünüz yolunuzu...

Acı kül etmediyse sizi…



Bilmem kaç zaman geçer üstünden…

Yandığınız gün aklınıza mıh gibi çakılıdır.

Ama aynı acıyı vermez artık.

En acısı bile nefes aldırır bir zaman sonra.

Ama ara ara, sanki göremediğiniz, soğutamadığınız bir kor kalmış sanırsınız içeride bir yerde.

Ne zaman patlayacağını bilmediğiniz volkan gibi lav kaynatır içeride.

Arada patlar.

Yine bir parçayı mutlaka yine içeride bırakarak…



Bir daha yanacak olursa, en azından yanmış yerleri tekrar yanamayacak olan bir başka kişi.

Şanslı kişi?

Başkalaşmış biri.

İçi taşlaşmış, katılaşmış biri.

Ve artık eski o olmayan biri oluveriyor insan...



Derisi kalınlaşmış, acı eşiği yükselmiş herkes…

Bir sonraki ateşi hiç görmeyin dilerim.

Oldu ya kaçamadınız, çıktı yine önünüze, bu defakinde içinizde derin nefesler olsun ateşi söndürecek.



Ateş cılız cılız yansın.

Farkına bile varmayın.

Acıtmasın…


2 yorum:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...