14 Kasım 2007

Ben safım, ben aptalım


Yok, şükür aklım var bana yeten, cin değilim ama saf mıyım, niye böyle dedim, yazıyı okuyunca anlayacaksınız.

Bir iki şey demek isterim başlamadan önce.
Biliyorsunuz, bir süre yazmaya ara vermiştim. Üzerinize afiyet “kal” gelmişti bana. Arada olur ya hepimize, görünmez olma isteği olur bazı. İçinize kaçarsınız hani. Hah işte ondan olmuştum. :)
Yokluğumda, nereye kaybolduğumu sormak için arayan, mesaj gönderen, mail yazan, herkese teşekkür ederim.
Buradayım yine. :)
Demek istediğimi dedim.
Şimdi sıra yazıda. Hadi buyrun bakalım.

Geçenlerde Beyoğlu’nda bir kafede oturuyorum. Hani şu yeni moda kafelerden biri.
Koltukları yola doğru koymuşlar, oturup geleni gideni seyrediyorsunuz kahvenizi yudumlarken. Bana garip geliyor, alışamadım. Hani oradan geçen insanlar seyirlik, seçmece de oturup seçiyorlar gibi...
Ben o koltuklarda değildim, biraz gerisinde masadaydım ama kapılar açık olduğu için görebildim ben de geleni gideni...
Seyretmedim, seçmedim. Onlar gözümün önünden akıp gittiler, aklıma fikrime bu yazıyı düşürerek...

Ha bu arada içimdeki dedikoducu hatun geçti oturdu karşıma, bir de kahve ısmarladı kendine, gelene geçene demediğini bırakmadı! Neyse ki dedikodusunu bana yaptı. Biz ikimiz de başkalarına dedikodu yapmayız. Kadın kadına oturur laflarız sadece. Dedikodu bile denmez aslında. Varsayım :)

Öyle çok çeşit insan geldi geçti ki...
Kadın gibi erkeği, erkek gibi kadını, gamlı baykuşu, kelebek yürüyüşlüsü, rengârengi, karalara bürünmüşü, entel dantel sakallısı, sinekkaydı traşlısı, salmış dağıtmışı, ciddi efendisi, aç kalmaya yeminlisi, hominigırtlakçısı, yere yakını, göğe yakını...
Bakıp durdum hepsine... Hepsinin kafalarının üstünde düşüncelerinin aktığı bir baloncuk vardı elbet ama göremedim tabii. Aslında oturup yazılır yani. Zaten karşımdaki “varsayımcı” Nuray da duramadı, yazdı. :)

Şunları: Bu “alışverişe” gidiyor, beriki “verişalışa” çıkmış gibi, biri öylesine dolaşacak, birinin konsoloslukta işi var. Şu tarot-kahve falı olayına girecek, şu da piyasa yapmaya çıkmış belli...
Bu iş, güç sahibi baksana. Aaa bu sevgilisiyle buluşacak, çiçekli çiçekli. Kellesi de pişik!
Bunlar “sevgili” kadın-erkek, bunlar “karı koca” kadın-erkek.
Bunda sapık tipi var. Ama bak, bu pek bir temiz yüzlü.
Olsun ama aldanma. Dış görünüşe bakmayacaksın...
Şeytanın uyanık olsun her daim! Amman güvenme!

Yanılma payım nedir? Attıklarımın çoğu tutmamış olabilir... Hiç biri göründüğü gibi olmayabilir. Dışında başka içinde başka iki kişiyle geziyor olabilir orta yerde...
Ne desem boş. Görünüşleri, halleri, tavırları minicik fikirler verir, hepsi o! Tanımıyorum ki hiç birini...

Ama ben tanıdıklarımda da yanılıyorum...
Tanıdığımı sandıklarımda da.
Geçen gün birkaç gazeteci tayfasıyla toplandık. Orada söyledim bunu.
Bir gazetecinin lafı geçti ve tayfalardan biri şunu dedi, “bilsen bende ne hikâyeleri var adamın!” Adam da herkesin bildiği tanıdığı biri. Benim ve herkesin sıcak duygular beslediği, babacan biri.
Anlattırmadım hikâyeleri! Bendeki babacan adam kalsın istedim, gitmesin anlattıklarıyla…
Benim bildiğim haliyle kalsın. Bilsem ne kazanacağım? Tedbirli mi olacağım ona karşı? Yok. Uzak bana. Bir zarar gelmez.
Yakınımda olsa zaten bana sormaz anlatır, “aman dikkat et ona” diye...
Yok, yok, bırakın benim bildiğim ve gördüğüm haliyle kalsın. Ben onu sevmeye ve sıcak hissetmeye devam edeyim...

Bunları duyduktan sonra dedim onlara da “yahu ben saf ve aptal olabilir miyim acaba?” Yani anlattırmadım evet, ama anlattırmış olsaydım da inanmayabilirdim biliyor musunuz? Gözümle görmediğim için ya da birinci -en azından- ikinci ağızdan duymadığım için. Niye inanamıyorum çabucak?

Medyatik âşıklar mesela. Reha Muhtar-Gülşen başta olmak üzere, magazincilerin dile düşürdüğü bütün âşıkları arkama alıp savunasım geliyor. Niye? Çünkü istisnasız hepsi için; “onlarınki reklâm aşkı, iki gün sonra biter, katiyyen inanmayınız!” dediler.
Allah allah! Niye ki? Nerden biliyorsunuz? Birbirlerine şunu derken mi duydunuz? “Şekerim ben senden hiç hoşlanmıyorum ama reklâmım geldi, bana bir el atta lafım geçsin orda burda” Bu mu yani?

Adam- kadın göğsünü gere gere çıkıp “ben aşıkım uleyyynnn” diyor, cırt! hemen bir haber! Reklâm bu reklâm! İki güne kalmaz biter görürsün!
Vardır elbet böyleleri. Adından söz ettirmek için türlü dalaverelere girenler vardır evet ama aşk denince duruyorum ben...
Elin aşkını savunmaktan heder oldum vallahi...
Ha, say ki medyaya ihtiyaçları yok ünlenmek için, varlıkları ve yaptıkları işle güçle zaten ünlenmişler.
Yok, anacığım onların aşklarına da inanmıyorlar. Aşk beğendiremiyoruz kimseye vallahi!

Misal, İclal “Kıymetlim” diyor Tuna’ya, pat, arkasından bin tane laf! Ne kıymetlisi! Onların ki de aşk mı? O şunu yaptı, bu şunu... Çok yapaylar, düğünde Tuna’nın okuduğu şiir de neydi öyle? İclal zaten yapmacık...
Eee?? Ama âşık bunlar yahu! Nedir bu aşka güvensizlik? Nedir bu “doğal” güzelliğe “imitasyon” inanışlar? Bunlar yalancı, oyuncu demeler. Neye, kime, niye oynuyorlar? Niye oynasınlar?
Olamaz mı? Bir Âdemoğlu ile Havvakızı da yalansız dolansız sevemez mi birbirilerini?
Birbirlerinin “kıymetlileri” olamazlar mı? Onlar iyi ki de olmuşlar. Kıymetleri parıl parıl parlasın her daim!

Ben aşka inancımı sıcak tutuyorum. Altmış yaşla yirmi yaşın aşkı da “aşk” benim için, ünlüyle ünsüzünki de. Aşkın ne yaşı var, ne ünü.
Kalbi atıyor mu? “Paraya atıyor” demeyin n’olur bana. “Üne atıyor” hiç demeyin. Maneviyatım zedeleniyor.
Ben onların hepsine, hepsinin safiyetlerine inanmak istiyorum.

Bülent Ortaçgil “aşk var mı?” diyor ya. Ben de yine onunla birlikte, onun gibi “vaarr” diyorum...
Şimdi ve her zaman.
Aşk var!

Bir de diyorum ki benim zihnime nifak tohumları ekmeyiniz. Maneviyatımla oynamayınız.
Ben saf geldim, saf gitmek istiyorum.
Kirletmeyiniz, gözümü açmayınız, anlatmayınız tü kaka hikâyeler. Ben gördüklerime inanmayı seçiyorum.

Ha, gün gelir, siz haklı çıkarsınız. Aşkları reklâmlarda izleriz. O “çok iyi adamın” hikâyesini duyarım en yakından, inanmaktan başka çarem kalmaz.
Belki aptal gibi hissederim iyiliğe, aşka bütün inanışlarım için.
Ama olsun. O hisse kadar ben saf kalmak istiyorum.
Güvensizlikten, feleğin çemberinden geçenlerle birlikte geçmekten, içimin dışımın kötüye bulanmasından iyidir.

Bana aptal diyebilirsiniz.
Saf da.
Rahat olun.
Alınmam.
Ben hem safım.
Hem aptalım.

Güncel not- Mart 2012
Yazıda bahsettiğim iki aşk da bitti. Üstüne başka aşklar bile yaşandı.
Reklam mıydı, değil miydi bilmiyorum.
Bilmek de istemiyorum.
İkisi de aşıktı, yaşadıkları aşktı.
Buna inanmak istiyorum hala.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...