14 Kasım 2007

Davul Bile Dengi Dengine

Genç olduğu kadar güzel.
Genç ve güzel olduğu kadar zengin.
Bir gün, genç, güzel ve zengin kızımızın telefonu bozuluyor. Tamir için telefon satan ve tamirini yapan dükkânlardan birine gidiyor. Orada çalışan, sonradan dükkânın ortağı olduğunu öğreneceğimiz bir delikanlıyla göz göze geliyor.
O esnada Eros okları çıkarmış bekliyor. Popolara nişan almış vaziyette hem de.
Ve… Tataaaaaammmmm…
Eros sırıtarak “görev tamam” diyor!
Aşk başladı.
Amma ve lâkin durum klasik Türk filmi tadında.
Fakir ama gururlu genç.
Zengin ama şımarık genç kız…

Önce genç kızımızı anlatayım.
Kızımız gerçekten pek ukala, pek şımarık.
Altında son model arabası var.
Bir parfümünü 600 YTL’ ye alıyor.
Kolundaki çanta 2000 YTL civarında.
Dünyanın görmediği ülkelerini bitirmeye çeyrek kalmış.
Belediye otobüsüne adım atmışlığı yok henüz.
Aile ilişkileri son derece “larç”, sünmüş vaziyette yani.
Arabasını bir üst modelle değiştirmesini istediği babası biraz gecikme olacağını söylediğinde, babanın suratına arabanın anahtarlarını atacak kadar küstah ve şımarık.
Her istediği yapılıyor. Her dediği alınıyor.
Ha en önemli mevzuyu kaçıracaktım!
Kızımız üniversiteli.
Bunu tutalım aklımızda.

Fakir ama gururlu gencimize gelelim…
Yakışıklı ama “mazeretim var, asabiyim ben” modeli.
Her an atağa geçebilir hissi veriyor gözleri. Böyle sinirli sinirli bakıyor.
Genç kızımıza âşık.
Öğrenim durumu orta iki terk.
Kazancı aylık 1500 YTL.
Birazdan biraz çok maço!
Âşık olduğu kız, ola ki bir erkek arkadaşıyla karşılaştı yolda. Sarılıp öpüşmek yassah!
Buna, mini etek, askılı bluz, arkadaşlarıyla gece dışarı çıkma, ya da erkek arkadaşlarının da olduğu yemeklere katılma yasağını ben, kendim, bizzat, şahsen getiriyorum! :-)
Kadın kısmısı kıracak dizini oturacak beyinin(*) dizinin dibinde!
Hani çocuğun bize verdiği hissiyat tamı tamına bu.

Gelelim kız tarafın anne ve babasına.
Anne son derece şık, hatta kokoş. :-)
Dominant.
Akıllı
Ve de dediklerinde haklı.
Adı üstünde “anne” yani.
Kızını düşünüyor herkesten çok. Kendisine pay biçmeksizin.
Ha aileler uyuşmaz, arada kültür farkı var diyor ama bu da bence ileride yine çocuklarına dönecek bir durum.
Annenin kendine has doğruları var. Kızı da o doğru çizgisinin dışına taşsın istemiyor.

Baba.
Son derece şık ve zarif bir erkek.
Şöyle söyleyeyim, sakallı ve bıyıklı olmasa, durup durduk yerde adama âşık olup tüm dengeleri altüst edebilirim yani. :-)
Yakışıklı. Karizmatik. Akıllı. Kibar. E bir de, gözümüz yok ama zengin. :-)
Daha ne olsun mirim?
Neyse konu ben ve beyefendinin müstakbel bile olamayacak aşkı değil.
Genç âşıklar.
Babanın kızı için bir kucak dolusu hayali var.
Kızı şirketlerinin başına geçecek, iç huzuru içinde çalışıp didinip var ettiği şirketini kızına teslim edebilecek.
Nerde…

Bu genç delikanlı ağaç kovuğundan çıkmadı herhalde.
Onun da anne babası var. Ama sadece anneyi tanıyoruz.
Anne sıcak. Korumacı. Pozitif. Pembe gözlüklü.

Şimdi…
Tanıttıktan sonra kahramanlarımızı...
Olayı bir derinleştirelim…

Bu iki genç Eros’un marifetiyle tatataaaaam oldular ya…
Gözleri artık kimseyi görmüyor haliyle…
Veee…
Evlenmek istiyorlar!!!
Şimdi görmeleri gerekenleri bir açığa çıkaralım yeniden.

Pek tabii ki kızın anne babası bu izdivaca karşı.
Niye?
Efendim öncelikle kültür farkı var. Haa, unuttum söylemeyi, kızımızın soyu sopu paşalara dayanıyor. Pek soylular yani. Gerçi eğer paşa soyluysa, bunlarda soyludur. Adı paşa diye?
İçin temiz olacak, en alttan, en üste. Mevkii önemsiz. Temiz olacaksın.
Neyse…
Kültür farkı var dedik. Çocuk ortaokul terk, kız üniversite mezunu.
Çocuğun kazancı kızın beğendiği bir çantayı bile karşılamıyor.
Sosyal ortamları birbirini uzaktan bile seçemiyor.
Konuşacakları mevzular başka başka.
Amma ve lakin aşk var!

Kız, ben sevgilimle mutluyum, diyor başka bir şey demiyor.
Anne-baba “Kızım bu mutluluk biter aşkınız bitince. Mevcut şartlarınız zaten aşkınızı kemirecek. Bitecek. Ne kalacak elinizde? Hiç.” diyor.
Ama dinleyen kim?

Delikanlının annesi son derece müşfik, “gençler sevmiş birbirlerini” der başka şey demez.
Ammaaa…
Neyse ki ortak noktaları “yaşayıp, görsünler”dir.
Yani, bu varlık ve yokluk bir öpüşsün bakalım. Bir tanısınlar birbirlerini, nasılmış yokluk çekmek, nasılmış varlıktan yokluğa düşen bir genç kızı mutlu etmek, görsünler istiyorlar. Ondan sonra evlilik kararı alınsın.

Örnekler geliyor.
“Biz aynı şekilde bir evlilik yaptık. Karım çok zengindi. Evliliğimiz boyunca bunun ezikliğini yaşadım. Ona benden önce verilenleri verememenin eksikliği, sosyal ortamlarında ortak bir noktamız olmadığı ve onlara adapte olamadığım için buharlaşıp yok olmak isteğim…
Sonradan aşkın aslında hiçbir şeye yetmediğini anlamam ama üç çocuk yüzünden ayrılamam ve hayatımı bu mutsuzlukla geçirmem…”
Bunlar dile getiriliyor.
Kızla oğlanda tık yok. Hala biz aşığız, mutlu olacağız hülyalarındalar…
Kızın anne babası paralıyor kendini…
“Kızım senin yaşam standardın belli, alışkanlıkların var. Hepsini bir kalemde silip atabilecek misin? Haaaa… Benim suratıma fırlattığın anahtarı kocanın suratına da fırlatabilecek misin?
Cevap: Hayır tabii ki. O kocam olacak…
Seninle aramdaki ilişki daha başka. Sana yapabilirim normal –saygısızlık yani- !
Hayır! Aslında kocaya yapamaz.
Niye biliyor musunuz?
Sıkar biraz!
Ondan.
Kocanın bakışlarını bir görseydiniz… Hani “bak kadın, beni sinir etme alırım ayağımın altına” diyor gözler!
Günahını almayayım belki başka bir şeyler diyordur ama oğlumuz sinirli yani, belli..
Sinirini gösterdi arada haliyle tavrıyla…
Ben bunları nereden biliyorum?
Bu anlattıklarımın hepsi bir gündüz kuşağı programından edindiğim izlenimler.
Programın adı “İtirazım var.”
Sunucu Asuman Dabak.
Başarılı denebilir.
Stüdyo konukları var, bir de jüri üyeleri. Konu hakkında yorumlar yapıyorlar, deneyim paylaşıp, yol göstermeye çabalıyorlar.
Bir anda herkes bir ağızdan konuşmaya başlıyor. Bazen sunucumuz masaya yumruğunu bir koyuyor! Bir iki sert uyarı. Stüdyoda çıt yok! Herkes pısıyor.
Pısmayan olursa da stüdyo dışına davet ediyor. “İtirazım var” diye programa başvuran konuklarını bile! Yani programın sacayaklarını!
Yani genç kızımızı. Kızcağız anne babası sevgilisini kabullenmediği için “itirazım var” demiş gelmiş. Yok, sunucuyu kızımız sinirlendirsin, hemen kapıyı gösteriyor.
Sunucumuz oldukça dominant ve otoriter.
Aslında kibar bir hanımefendi ama sinirlenince çok afedersiniz “kodu mu oturtur” gibi geliyor bana. :-)
Korkuyorum. :-)


Ben olsaydım orada, bana öyle çemkirseydi, bırakıp giderdim o demeden… Hiç gelemem vallahi!
Kimse bana bağıramaz arkadaş! Konumu ne olursa olsun!
Benim de bu eğilip bükülmemem başıma iş açacak ya hayırlısı diyeyim. :-)

Tekrar konuya dönecek olursak…
Aslında onları bir kenarda bırakıp biz bize sohbete dönecek olursak…
Çocuk yetiştirmek zor iş üstadım diye başlayacağım söze…
Şimdi sen evladını gözünden sakın, en iyi okullarda okut, verebildiğinin en iyisini vermeye çalış ama farkında olmadan biraz da şımart, sonra evladın gitsin ne aileye, ne kendisine uymayan birine âşık olsun, evleneceğim diye tuttursun! Olacak iş mi şimdi bu?
Olmuş ama işte…
Yorumculardan birinin dediği gibi, aşk kalbe girince, akıl kuş olup uçuyor…
Gerçekten de bütün muhakeme yeteneğini yitiyor değil mi?
Şimdi bu vakaya bakalım:
Böylesine derin kültürel, sosyal ve ekonomik uçurumları mevcut olan bir kadın ve erkek nasıl mutlu olabilir?
Ben kadın ve erkeğin aynı çatı altında yaşamaya başlamasıyla aşkın biteceğini savunurken, son derece kuvvetli sebeplerle karşıma çıkan bu anne babaya nasıl hak vermem?
Şimdi her şey güllük gülistanlık…
Birbirlerine sarılmaları, aşklarını iliklerine kadar hissetmeleri, aşklı öpücükleri, her daim kenetlenmiş elleri, onların sahte savunma mekanizmaları. Ama haberleri yok. Aşk vaktini doldurup onlarda vedalaştığında, ellerinde kalan ve muhtemelen kulaklarında çınlayacak olan, anne babaların sözleri olacak.
Mutlu olabilirler mi? Belki evet. Bu da bir olasılık. Ama ne ben, ne yakışıklı baba , ne de otoriter anne bu olasılığa inanamıyoruz.
Artık aşk samanlıkta yaşamıyor! Biz bunu çok iyi biliyoruz. Bu gençlerden daha çok yaşımız var çünkü. Daha çok vaka gördük. Daha çok bizzat yaşadık. Ama gel de anlat bizim tıfıllara…

Bir anne baba için en eli kolu bağlanmış hal, herhalde bu hal.
Düşünün.
Evladınız bir uçuruma doğru gidiyor.
Siz daha önce gördünüz o uçurumu. Sayın ki görmediniz. Ama anne baba gözü öyle bir şey ki- anne-baba olmadan anlaşılmaz, asla bilinmez- çocuğun göremediği her şeyi görüyor! Radar mübarek!
Belki yaşamıştır, belki duymuştur, belki hissediyordur ama kesin olan bir şey vardır.
Çocuklar uçurum kenarındadırlar ve atacakları ilk adım aşağı çekecektir onları!
Ana baba feveran etseler de onlar elele kendilerini huzurla aşağı bırakmak istemektedirler.
Haa sonunda ölüm var mıdır? Bazen vardır bazen yoktur. Ama sürünmek illaki vardır.
Çünkü iki kere iki dörttür ve bu hesap bize ait değildir.
Bu böyledir. Uymaz. Olmaz.
Dedim ya neyse ki iki tarafta “yaşasınlar görsünler” demektedirler. Hani ilişkileri devam etsin, ayrılsınlar demiyoruz, evlenmeden bir görsünler nasıl bir ikili oluyorlar?
Yani uçurumun yüksekliğini bir parça kısaltıp düşmelerine izin vermişlerdir. Nasılsa çok yaralanmadan gözleri açılacaktır.
Kız, müstakbel kocasının maddi manevi ezikliği altında ezilecek, oğlan müstakbel karısının maddi manevi çokluğunda boğulacak ve böylelikle aslında o alçak uçurumdan bile atlamamak gerektiği gerçeğiyle yüzleşeceklerdir. Amma yaşamak istemektedirler işte.
Yaşayıp görmek.

Cılız bir olasılık var.
Kız, oğlanın hayatına adapte olmuş, çantadan, parfümden, arabadan, paradan vazgeçmiş, aşklarıyla yaşamayı seçiyor. Oğlanın bütün asabi hallerine, tamam bey (!) diyerek boyun eğip önünde el pençe divan duruyor…
Ama kıza yazık oluyor!
Anne babaya daha fazla!
Onlar ve ben, kızın yaşadığı hayatın tadından bir süreliğine vazgeçeceğini ama sonra ağlaya zırlaya hele de belki kucağında suçsuz günahsız bir bebeyle geri döneceğinizi biliyoruz.
Ama onlar aşka inandılar.
Aşkın yalan söyleyebilir olduğundan habersizdiler çünkü…
Onların dediği, izin verecekmişiz, bu dediklerimizin hepsini yaşayacaklarmış, ancak öyle ikna olurlarmış.
Ya bir de bizim dediklerimizin tam tersi olsaymış? Ya mutlu olsalarmış?

Peh!
Yaşayıp göreceklermiş.

Buyurun.
Yaşayın ve görün.
Sözümüze gelin.

Benim söyleyeceklerim bitti.
Sanıklar sizindir. :-)



(*) Noooolur, ama noolur erkeklere bey, kadınlara bayan ya da hanım demeyiniz.
Erkek, erkek.
Kadın, kadın. :-)
Anlaştık değil mi?
Hem kimliklerimizin içi daha bir doluyor, bir düşünün.
Kadın ve erkek.
:-)

1 yorum:

  1. üzücü bir durum. ama emin olun gençlerin de içinde sizinki gibi bir yumruk oluyor sıkıntı veren ağrı yapan.

    ama hayat böle birşey işte :)

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...