Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Annem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2012

Hala Anne Yemeği Yiyenler ne Şanslı..



       
Anneciğimin yemeklerini yiyebildiğim zamanlarda yazdığım bir yazı bu...

Anne yemeği yiyebilenler hala çok şanslı.  

Lahana yemedim hiç ondan sonra. Ben yapamıyorum. Kimse de yapmadı...

Anneniz ne pişirdiyse gidin yiyin, yemeğin kokusunu içinize çeke çeke.

Benim gibi apartman boşluklarında duyduğunuz lahana dolması kokusuyla burnunuzun direği sızlar sonra.



.-.-.-.-.-.-.-



Bir arkadaşıma sordum "ne yemek yapacaksın" diye. Yemekleri annem yapıyor, dedi.

Annesiyle aynı apartmanda oturuyorlar.

Ben yemek yapmaktan pek hoşlaşmıyorum malumunuz veçhile.

Yapmaktan ziyade, ne yapacağım? derdi geriyor.

Annelerin hiç o derdi yok. Bir gün önceden bile planlıyorlar  ne yapacaklarını..

Ben de anne oldum ama annem gibi annelerden değil.


Annem bana geldiğinde gider yapar alışverişini, yemeği de yapar, salataya kadar hazırlar...

Ama ona da üzülüyorum…

Kadıncağız bari bana geldiğinde yemek yapmasın değil mi? Yani evde yemek, bana gelir yemek...

Biri de ona yemek yapsın..

Gerçi onun bir şey dediği yok ama ben üzülüyorum işte..

Aynı apartmanda olsaydık bana bırakmazdı kesin yemek işini..


Yaptım şimdi iki kap yemek..

Ah bir de çocuklar yemez! Hani zaten nazla niyazla yaparım ona da burun kıvırırlar..



Bu günü yemeğini söyleyeyim bu arada..

Kıymalı türlü..

Mercimekli erişte çorbası

Pilav yapmayacağım..

Türlüyü yemeleri için taktik:-)

Bir de salata ya da cacık..

Tamam işte, çok bile.



Anneee

Bize gelseneee  :-)


02 Nisan 2010

Siyah Atkım


Şimdi keşke çirkin, zevksiz, herhangi bir atkı olsaydı dediğim ama hiç de öyle olmayan bir atkı.

Artık boynumda olmayınca, niye sıradan bir atkı olmadığına ağladığım bir atkı.

Siyah atkım.



Annemin ve babamın neredeyse tüm kardeşlerinde kalp hastalığı var. İlaçlar, ameliyatlar, krizler, kayıplar… Böyle bir geçmişe sahip olunca insan korkuyor, kalbe dair sıkıntısı olunca; kalbime bir baktırayım, sonra piyango bana da vurmasın, diyor.



Gittim. Türk Kalp Vakfı’na. İyi ağırlıyorlar. Sistem de iyi işliyor.

Tetkiklerim yapıldı, sonuçları aldım, doktorla görüştüm.

Kalple ilgili her şeyin yolunda olmasına sevinerek çıktım doktorun odasından.

Hazırlanıp gideceğim, bir bakarım atkım yok! Aldım mı acaba? Almış olmam lazım, her dışarı çıkışımda mutlaka alırım yanıma. Yanıma ya da boynuma. Bazen başka atkı alırım, ama siyah atkımı da çantama koyarım.

Niye?

O çok güzel diye.

Niye?

Rengi benim sevdiğim renk diye.

Niye?

Onu bana annem ördü diye.

Ve onu yanıma alınca, annem de benim gittiğim her yere geliyor, hatta beni soğuktan koruyor, kötü her şeyden koruyor gibi geliyordu diye.



Atkım yok…

Doktorun odasına bakıyorum yok, elektro odasına, efor odasına bakıyorum, danışmaya soruyorum yok. Ben fellik fellik aranırken bir temizlik görevlisi gördü beni.

Anlattım panikle, dedim, ben atkımı kaybettim. Siyah atkımı.

Ama herhangi bir atkı değildi. Annem ördü onu bana ve annem artık yok.

Kadın hemen telefonumu istedi, ben temizleyeceğim burayı, bulursam mutlaka ararım sizi, dedi.

Tamam, dedim.

Üzüldüm çok ama ümidimi de yanıma alıp çıktım.

Bulur da arar belki, diye.



Gece karışık bir dolu rüya gördüm, bir dolu insan. Tatsız uyandım.

Ağlamaklı.

Siyah atkım yok. Boynum çıplak kaldı.

Üşüyecek ki hep üşürüm ben...

Hadi boynumu kapatacak bir şey buluruz.

Şu hissettiğim şeyin üstünü ne kapatacak?

Atkımla birlikte annemi bir daha kaybettim sanki.



İçimi ısıtırken boynumu da ısıtacak başka bir siyah atkı daha var mıdır ki?

Bence yoktur.

Vardı da.

Sanırım artık yok.

Aramadı kimse.

31 Temmuz 2009

Bugün annemin dünyadaki son gününün ikinci yılı


İki yıl önce, bu saatte.

Öğlen 12 15 de gidecek...

Gitmesinden bir gün önce sabaha karşı, ablamla Kartal Devlet Hastanesi’nin bahçesindeyiz.



Annem yoğun bakım ünitesinde. Bir sürü kablolar, serumlar, iğneler bağlı elinde kolunda. Ağzında oksijen maskesi. Ayaklarından ve kollarından bağlanmış vaziyette. Kendini bilmediği için, kontrolsüz hareketleri serumları, iğneleri çıkabilir. O yüzden onu yatağa bağlamış doktorlar.



Gün içinde yanına girmiştim. En şirin halimle; iyi olacaksın annecim, biz seni bahçede bekliyoruz. Hep buradayız sakın merak etme. Herkesler geliyor, sana dua ediyor, iyileşip çıkacaksın buradan. Bekliyoruz seni, diyorum.

Bomboş gözlerle bakıyor bana. Gözlerimin tam içine bakıyor, çok derin ama boş. Sanki bakıyor ama görmüyor gibi.

Hemşire sesleniyor, Gülter Hanım, kızınız geldi, duyuyor musunuz beni? Annem hala bana bomboş bakıyor. Duyuyor mu, görüyor mu, bilmiyoruz.



Gözyaşlarımı gözüme tıkıştırıyorum annem görmesin diye. Boğazıma düğümlüyorum sonra hepsini. Annemle konuşuyorum, konuşuyorum, ayacıklarına dokunuyorum, seviyorum onları sonra, ben dışarıdayım, seni çok seviyorum, iyi olacaksın, diyorum.



İstemeye istemeye çıkmak zorundayım, hemşireler öyle diyor çünkü. Çıkarken arkama dönüp bakıyorum, annem bağlarından kurtulmak ister gibi sağa sola hareket ediyor sıkıntıyla. O halini görünce gözümde sırasını bekleyen tüm yaşlar bir anda boşalıyor. Önümü göremiyorum acıdan.



Çıkıyorum yoğun bakımdan, girerken giydiğim mavi elbiseleri, boneyi çıkarırken, hemşire, dua edin annenize, diyor. Sadece dua edin. Biz iyi bakıyoruz ama her şeye hazırlıklı olun.



Gün geçiyor. Gelenin gidenin haddi hesabı yok. Hastanenin bahçesindeki kafeyi mesken edindik. Eline yiyecek, içecek alan geliyor. Diğer elleri de şefkat, teselli, dostluk dolu. Yanımızdalar her daim. Annemi konuşuyoruz. Moraller veriyorlar.



Bazen ağlıyoruz omuzlarını veriyorlar. Sarılıyorlar bize. İyi hissettirmeye çalışıyorlar.

Gelemeyen, telefonla arıyor. Bu şefkate, bu aramalara sormalara ne çok ihtiyacı oluyor insanın... Durmadan açılan yaraları sarıyor her biri, pansumancı bunlar. Kıymetlilerimiz.



Oraya geleli beş gün olmuş. Beş gün önceye gidiyorum. Annem nasıl buraya geldi? Ne işi var yoğun bakımlarda?



Ağrılara teslim olmuş haldeyken, artık tesir etmeyen iğnelerden sonra, ağrı bandına geçmemiz gerekmiş. Ağrı bandını kullandığımız günün sabahı annem bir tuhaf olmaya başlıyor. Ateşi çok yüksek. Nabzı sükûnetini kaybetmiş. Deliler gibi. Konuşamıyor falan…



Neler oluyor derken, eve doktor geliyor, acilen kan testi yapmamız gerek diyor. Kan alınıyor. Test sonuçları geliyor kısa sürede. Hemen en yakın hastaneye götürün annenizi, kan değerleri alt üst olmuş, deniyor.



Ambulans geliyor. Ben yan odaya kaçıyorum. Annemin sedyeye alınışını göremiyorum. Görememek istiyorum çünkü. Ama anneme ses veriyorum, orada olduğumu anlasın diye. Çocuk gibi ağlayarak ama olsun.



Ambulansa konuyor annem. Biz arkasından takip ediyoruz onu. Hastaneye gidiyoruz. Müdahale odasına alınıyor. Annem elini kolunu kaldırıp duruyor. Ama bilinçsiz. Sağa sola, havaya oynatıyor kollarını. Ben daha fazla dayanamıyorum onu öyle görmeye. Çıkıyorum odadan. Ama kapının dibinde bekliyorum. Bir dolu evrak var peşinden koşulacak. Ben bozulmuşum. Servis dışıyım. Çalışmıyorum. Sadece ağlıyorum. Anneeeeeee, diye. Annesi gezmeye giden ama kendisini götürmeyen çocuk gibi ağlıyorum.

Aanneeeeeee…

Çıkan ses, içim, dışım çocuk yaşında.



Ablamlar, arkadaşları ve kuzenim koşturuyor oradan oraya. Allahtan onlar benden büyük. Akılları henüz başlarında.



Koridorda bir dolu hasta var, hasta yakınları var. Kadınlar durup saçımı okşuyorlar, ağlama kızım, iyi olur inşallah, diyorlar. Ben başımı omuzlarına koyup ağlamak istiyorum hiç tanımadığım insanların. Yanımda bir arkadaşım olsun istiyorum. Bana sarılsın, ben ağlayayım, sımsıkı sarılsın bana. Kimse yok. Çok ama çok yalnız hissediyorum.



Annemin yatış işlemleri yapılıyor. Servise alınacak. Asansörle çıkarılması gerek. Ben artık ağlamıyorum ama annemin yanına da gidemiyorum. Annemi bir daha öyle göremem. Görmemek istediğim için göremem.



Aynı asansöre binmiyorum. Kaçıyorum annemden. Çıkıyorum servis katına ama odasına gitmiyorum. Ablamlar koşturuyorlar. Gerekli şeyleri alıyorlar. Ben koridorda oturmuş öylece boş gözlerle bakıyorum etrafa. Hasta yakınları gelip konuşuyorlar benimle, bir şeyler soruyorlar falan, ben kadınların giydikleri şeylere bakıyorum. Annemin kıyafetlerine benzetip yine ağlamaya başlıyorum. Kadınlar beni susturuyor. Sus pus oluyorum. Taş kesiliyorum sanki. Elim kolum tutmuyor.



Ablamın yakın bir arkadaşı var, koşturuyor annem için. Hepimize diyor ki, biriniz kalacaksınız burada, geri kalanınızı bana götüreceğim, dinleneceksiniz, karnınızı doyuracağım, sakinleştirici bir ilaç vereceğim, geri geleceğiz.



Sessizce itaat ediyorum. Dediklerini yapıyoruz. Hastaneye ablam dönüyor. Zaten ben dönemem. Annemi bir daha öyle göremem. Takatim yok. Korkuyorum, küçülmüşüm, ufacık kalmışım.



Biz annemin evine gidiyoruz, dinlenip ertesi gün hastaneye gelmek üzere. Yolda giderken tek kelime etmiyorum. Taş kesilmiştim ya hani.

Eve gidiyoruz. Evde şöyle bir dolaşıyorum. Annemin odasının kapısını açıyorum. Annemi göremiyorum haliyle. İçeri gidiyorum. Oturuyorum. Bir anda içimden sanki bir canavar çıkıyor. Anneeeee... diye bağıran bir canavar. İçimde ağlayamadığım zamandan beri biriken her şey çıkıyor canavarla birlikte.



O güne kadar tatsız, ürkek, bi lokmacık olan uykum, o gece deliksizleşiyor. Derin, huzurlu bir uyku uyuyorum. Sabah uyandığımda kendine gelmiş, çocukluğu, içinden çıkan canavarla birlikte dışarı salmış, aklı başında, annesi için koşturacak, annesini görecek cesarette biriyle karşılaşıyorum.

Kahvaltı ediyorum, güç topluyorum, neşeli halimi alıyorum yanıma, gidiyoruz hastaneye.



Annemi görüyorum, o da beni görüyor ama boş bakıyor biraz. Konuştuğumuzu pek anlamıyor gibi. Bir de konuşamıyor. Konuşmaya çalışıyor da, sanki dilsizmiş gibi. Ne dediğini anlamamız mümkün olmuyor. Gözlerimizle, mimiklerle, beden diliyle anlaşıyoruz neredeyse.



Ateşi fena hala. Cayır cayır yanıyor. Doktor geliyor, kan istiyor, gidip alıyoruz kan bankasından. İlaçlar istiyor, gidip alıyoruz. Buz tankları lazım, buluyoruz. Kompres için havlular getiriyoruz. Ama ateşi fena. Yakıyor. Durmaksızın soğuk kompres uyguluyoruz. Ateş düşüyor gibi oluyor. Fırlıyor yine. Nabız 134. Yüksek.



Doktorlar onlara düşeni, biz kendimize düşeni yapıyoruz. Yanındayken metin, cesur, moralli, güçlü; odadan çıkınca, omuzları çökmüş, bitik, gözü yaşlı, ciğeri, içi dışı yanığız hepimiz.



İki gün böyle geçiyor. Annemin yanında dönüşümlü kalıyoruz. Yüreği biten, artık annemi öyle görmeye dermanı kalmayan gidip eve dinleniyor, sabah gelip nöbeti devralıyor.



Bir gün annemin yutkunmakta zorlandığını fark ediyoruz. Doktoru çağırıyoruz. Boğazında biriken sıvıları aspire etmemiz lazım, diyor. Ben çıkıyorum odadan, ablam yanında kalıyor. Anneme müdahale edilecek. Dışarıda beklerken ablamı da odadan çıkarıyorlar. Ablamın yüzünde donuk bir ifade. Taş kesilmiş o da. Ne oldu diyorum, annem gitti mi? Hayır, diyor küçük kız kardeşinin çığlıklarını duyunca, sakin ol, bir şey yok, müdahale ediyorlar anneme, beni çıkardılar odadan.

Peki, sakinleşiyoruz.



Bir süre sonra annemi odadan çıkarıp yoğun bakıma indiriyorlar. Peşinden gidiyoruz ağlaya sızlaya. Ayaklarına dokunuyorum en son içeri alırlarken. Anne n’olur iyileş, n’olur iyileş, diye bağırıyorum beni duysun diye. Biraz bekliyoruz yoğun bakımın kapısında. Telefonu numaranızı bırakın, siz gidin bahçede bekleyin, bir şey lazım olursa biz sizi ararız, diyorlar.



Hastane bahçesinde bekleme süreci böyle başlıyor.

Son gece, yani iki yıl önce bu saatlerde, ablamla bekliyoruz hastanenin bahçesinde. Arabada oturuyoruz. Yoğun bakımın penceresinin dibine park etmişiz. Dualar ediyoruz anneme. Yanında, camın dibinde olduğumuzu hissetsin istiyoruz. Onu asla yalnız bırakmadığımızı bilsin.



Arada çıkıp dolaşıyoruz hastane bahçesinde. Acil servisin karşısında doğum binası var. Ablama diyorum ki, ne mutlu değil mi, bu binada ne çok insan doğuyor, anneler babalar ne çok mutlu oluyor. Ablam acil servis binasına bakıyor ve burada da ne çok insan kaybediliyor, ne çok insan ağlıyor, diyor…



İçimden, doğumun mutluluğunu görmeme seviniyorum.

Gidenleri göremiyor gözüm.

Görememek istiyor.



Biz arabada bazen iki büklüm uyumaya çalışarak, bazen oturup bekleyerek sabahı ediyoruz.

Annemden öğlen haber alacağız. Rutin bilgilendirme saatinde. O gün, en yakınlarımız akşama doğru gelecekler, telefonda öyle konuşuyoruz. Bahçedeki kafede oturuyoruz. Bir bakıyorum, akşama beklediklerimiz telefon ediyorlar, birazdan geleceğiz, diyorlar. Niye ki? Akşam geleceklerdi?



Telefon geliyor yoğun bakımdan. Ablamlar sen kal burada, diyorlar, beni bahçede bırakıp gidiyorlar. Geri dönüyorlar on dakika sonra. Ne oldu? Diyorum. Hiç, ilaç istediler, onu alıp götürdük.

Eh, peki.



Sonra bir telefon daha. Tekrar gidiyorlar annemin yanına. Biraz sonra geri geliyorlar.

Ne oldu? Hiç. Gittik geldik.

En yakınlarımız telefonda telaştalar, Nuray, her şeye hazırlıklı olalım, ben birazdan oradayım.

Neye hazırlanacağım yahu? Gelecekseniz de gelin yani.



Ablamları sakin görüyorum ya, ben de normalim, sakinim. Tekrar gidiyorlar ama artık sakinliğim yavaş yavaş elden gidiyor. Parçaları bir araya getirmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar hiç bu kadar çağrılmamıştık yoğun bakıma.

Akşam gelecek olanlar şimdi niye geliyorlar ki?

Ne demek yani hazırlıklı olalımlar falan?

Dizlerimin bağı çözülüyor. Ablama soruyorum bir şey mi oldu? Bana söylesenize.

Yok, bir şey, olsa ben böyle olur muyum?

Doğru, ikna oluyorum ama yine de fena içim. Ablamlar gidiyor, bahçede bir başımayım.



Bir telefon geliyor bana. Memleketimden. Oralara haber gitmiş, bana gelemeyen haber. Telefondaki ses diyor ki, başın sağ olsun.



Ne başın sağolsunu?

Fırlayıp gidiyorum yoğun bakıma. Ablamlar geri dönüyorlar bu defa arkadaşlarının kollarında ağlayarak.

Anlıyorum artık. Ben orada beklerken doktorlar annemin durumunun kötüye gittiğini söylüyorlarmış, kalbi duruyormuş, onlar çalıştırıyormuş. Ablamları çağırarak da bilgilendiriyorlarmış.



Ablamlar toz kondurmuyorlar anneme yine de, beklemiyorlar, hiç ama hiç istemiyorlar gitsin annem. O yüzden o kadar sakinler. Ama annem gidiyor. Kalbi son kez duruyor bir daha çalıştırılamamak üzere, sonra gidiyor.

Taş kesiliyorum yine.



Annemi göreceğim, diyorum. Nuray, n’olur görme diyorlar, bak kötü olursun, dayanamazsın.

Bende bir metanet bir metanet, yahu bırakın göreceğim!



Gidiyoruz annemi götürdükleri yere. Kolumda birileri bana destek, ama desteğe ihtiyacım yok, Dimdik ayaktayım. Fena halde metinim dedim ya...



Giriyoruz annemin olduğu odaya. Görevliye diyorum ki, annemi öpsem olur mu? O da diyor ki yok, rüyanda göremezsin öpersen. Peki diyorum ben de. Hiç sorgulamıyorum adamın dediklerini. Riske edemem bu durumu. Görüp göreceğim o kadar, artık göremeyeceğim. Bir de rüyama gelmezse?



Annemin yanaklarını seviyorum, sıcacık daha. Diyorum annecim haklarını helal et, varsa benim, helal olsun. Seni çok seviyorum. Seni üzdüysem hiç, affet beni.

İki damla gözyaşı düşüyor gözümden. Bağırıp çağırıp ağlamıyorum.

Sessiz sakin iki damla dökülüyor annemle vedalaşırken.



Çıkıyoruz yanından.

Taş kesiliyorum yine. Arabaya binip eve gidiyoruz, kendi evine. Yolda, olan bitenden o kadar uzaklaşıyorum ki, unutuyorum hatta. Ya, hava ne kadar güzel bugün, diyorum yanımdakine. Aa… Buraya alışveriş merkezi mi açılmış? Hımm, güzel olmuş.

Yanımdaki bana bakıyor şaşkınlıkla. Tanıdığı Nuray bu değil. Artık annesiz olan Nuray da bu olamaz. Kim ki bu kadın?

Derin derin nefesler alıyorum. Tertemiz. Sanki içim dışım yağmurla yıkanmış gibi tertemizim. Ferahım. Huzurluyum. Sanki annemi hastanede bırakmadım son kez görerek.



Eve geliyoruz. Duyanlar gelmiş tabii, yavaş yavaş kalabalıklaşıyor ev.

Geçiyorum balkona. Sessizim hala. Sessizsem korkarım kendimden. Arkadan gelen sesli olur çok. İçimden çok ses çıkar, canavarlar çıkar içimden...



Balkonda oturuyorum. Evinin önündeki akşamsefalarına takılıyor gözüm. Çok seviyordu onları.

Annemin minik kızı, çiçeklerini sahipsiz görünce Annem neredeeeee… diye bağırıyor bir anda.

Annemli çığlıklarla gözyaşlarımda boğuluyorum.



Ertesi gün annemi uğurlayacağız. Geliyor evinin önüne yeşil bir arabanın arkasında. Helal ediyoruz haklarımızı. Çok iyi bilirdik diyoruz hep bir ağızdan, onu tanıyan herkesle birlikte.

Camiye gidiyoruz. Başından bir dakika olsun ayrılmıyorum. Nöbet tutuyorum. Yalnız bırakamam orada öyle onu. Başucunda bekliyorum.



Götürüyoruz onu, bir daha asla göremeyeceğimiz yere götürüyoruz.

Bırakıyoruz orada.

Geri dönüyoruz.





Saat şimdi 02 30. Yaklaşık on saat sonra annem gitmiş olacak. İki yıl önce tabii.



İki yıl bitecek onsuz. Yarın annemin evine gideceğim, şimdi ablamın oturduğu, hala annemin evi dediğim eve. Annemi anacağız, konuşacağız, özleyeceğiz. İki yıl nasıl geçti gitti, diyeceğiz. Bileceğiz ki daha çok iki yıl geçecek, gidecek annemsiz.

O gitti. Biz kaldık.

O belki görüyor bizi gittiği yerden ama biz onu göremiyoruz.



Annem duyuyorsan beni, bu gece rüyama gelir misin?

Bak seni son kez öpmedim bu yüzden.



Gel tamam mı?

14 Kasım 2007

Gitsin Bir Daha Gelmesin


Bu yıl.
Bitmekte olan yıl.
İki bin yedi yılı.
Nisan ayına kadar sıradandı her şey.
Sıradan bir yıldı işte.
Nisan ayının on yedinci gününe kadar.
Bilinmezliklerle doluydu on sekizinci nisan günü.
En az bir ay daha karanlık. Ne oluyor, ne bitiyor bilmeden.

Aydınlandık sonra.
Bildik ne olacak, ne bitecek.
Tedavi şekline karar verme aşaması.
Karar sonrası “acaba doğru mu yaptık?” iç çekişmesi.
Kemoterapiler.
Ağrılar.
Ağlamalar.
Çaresizlikler.
Öfke nöbetleri.
İsyanlar.
Ten acıları, kalp ağrıları.
Yine çaresizlik, yine çaresizlik…

Üç buçuk ay.
Nisan ayının on yedinci gününden sonraki üç buçuk ay.
İki bin yedi yılının karanlık üç buçuk ayı.
Yoğun bakım kapısında, iyileşecek, çıkacak oradan diye beklenen ümitli bir sürü saat.
Edilen, sayısı yok dualar.
Doktorların “her şeye hazırlıklı olun” telkinleri.
Sabahlara kadar dışarıda bekleşirken, her şeye hazırlıklı olun’lara karşı beslenen ümitler. Nakledilecek daha iyi bir hastane, tek kişilik oda. Kendi kendimize sevinçlenmeler, iyileşeceğine beslediğimiz solmak bilmeyen, gül gibi inanç…

Ve bir haber.
Bitti.
Beklemeler, istemeler, dilemeler, dualar…
Hepsi bitti.
İki bin altının yılbaşında yanındaydık oysa.
Bitmemişti hiçbir şey.
Biteceğini de kimse aklına bile getirmemişti.
Biraz kalmıştık yanında, yeni yılını kutlamıştık. Uzun, sağlıklı ömürler dilemiştik.
Onunki ne uzun oldu, ne sağlıklı.
Bizimki meçhul.
Bu yıl doğum günümde çağırmıştım.
İyi ki de çağırmıştım.
Yemekler yapmıştım.
Tüm aileyi toplamıştım başıma.
Sohbetler etmiştik. Gülmüştük, yemiştik, içmiştik.
Evime son gelişiydi.
Bilmiyordum.
İyi ki gelmişti.

Bu yılbaşı yok.
Zaten iki bayram yoktu.
Benim doğum günümde de olmayacak.
Ben çağıramayacağım, yiyelim, içelim, gülelim, sohbet edelim diye.

Onların yılbaşları, bayramları, doğum günleri nasıl geçiyor acaba?
Farkındalar mı? Takvimleri falan var mı?
Gördüler mi birbirlerini?
Annem babamı gördü mü? Abimi?
Onlar üç kişilik aileler orada.
Eğer karşılaştıysalar tabii.
Biz de burada üç kişiyiz, onlardan geriye kalan üç kişi. Altı kişilik kocaman aileden kalan üç kişi.

Bu yıl geçti işte.
Bir, seksen sekiz yılı kötü geçmişti.
Hani öyle maddi zorluklar, aldanmalar, yalanlar, iş kayıplarıyla değil.
Can kaybıyla.
Abimin canıyla.

Bir doksan iki yılı kötü geçmişti.
O da can kaybıyla.
Babamın.

Bir de bu yıl.
Canlarımızın en canının kaybıyla.
Annemizin kaybıyla.

Hiçbir şey anlamadım ben bu iki bin yediden.
Gitsin ve mümkünse bir daha gelmesin.
Gelmeyecek zaten.
Ben artık kimseyi kaybetmek istemiyorum.
Öyle bir yıl gelecekse eğer, ben kaybolayım en baştan.
İnsanın annesi babası gittikten sonra yarılanıyor.
Hele anne.

Anne olunca biliyor insan ”anne” ne demek.
Annenin yokluğu ne demek çocuğa.

Yıllar önce televizyonda izlemiştim.
Kimsesiz çocukları gösteriyordu. Minik bebecikler. Anne yok, baba yok. Boğazıma koca bir yumruk oturmuştu, hatırlıyorum.
Annesi yoksa ona kim bakacak, bakan olur ama anne gibi olacak mı?
Anne gibi olur mu?
Ben minik bebecik değilim, koca kız oldum, tamam.
Ama…
Kimse beni annemin sevdiği gibi sevmeyecek mesela.
Korumayacak.
Arkamda durmayacak.
Hayatında kendinden önce getirmeyecek.
El istediğimde hiç düşünmeden, koşarak gelmeyecek yanıma.
En birincisi olmayacağım kimsenin bir daha.
Kimse beni onun sevdiği gibi sevmeyecek.

İki bin yedi.
Git ve lütfen geri gelme.
Ne sen, ne de sana benzeyen hiçbir yıl.
Beni rahat bırak.
Bana nefes aldır.
Hasarsız, ayrılıksız, incinmesiz, acımasız, terksiz bırak beni bu yıl.
Ve her yıl.
Mümkünse.
Her yıl.

İçimin ortaya saçılıp döküldüğü son iki bin yedi yılı yazısı.
Bundan sonrakiler daha keyifli olacak.
Çünkü yola çıkan yıl keyifli olacak.
Mutlu olacak.
Olsun…
Sana, bana, ona.
Nefes almak isteyen herkese.
Mutlu mutlu, sağlıklı, iç huzurlu bir sürü yıl dilerim…






Annem Beni Üfler Taa Oralardan


Bugün tam on beş gün olmuş.

Nasıl geçmiş onca gün.

Gelmiş, geçmiş, bitmiş, gitmiş.

Yok oldu.

Tam on beş günüm oldu annemsiz.

On beş gün var ama annem yok.



Nerede olduğunu biliyorum. Ona neler olduğunu da.

Ama bilmediğim, anlamadığım bir şey var ki sanki ona hiç bir şeycikler olmamış, artık annemsiz hayata geçmemişim gibi yaşıyorum.

Yok olanı yok sayıyorum. Varmış gibi.

Biliyorum, yok.

Daha ne kadar yaşayacağım bilmiyorum ama yaşayacağım yıl kadar yok olacak annem.

Sonra onunla birlikte yaşayamayacağız.

O zaman anneme neler hissettiğimi anlatmaya fırsatım olur.

Neler hissetmediğimi.



Anne, ben hiçbir şey hissetmiyorum.

Bana kızmıyorsun inşallah. “Şuna bak hiç de üzülmüyor, ben artık yokum hâlbuki” diye düşünme tamam mı?

Gerçi sen bize vasiyet ettin, benim için üzülmeyin sakın, dedin. Ablamlarla birbirimize destek olmamızı istedin. Bağınızı sakın koparmayın, dedin. Hatta senin deyiminle “birbirinize dalda olun” dedin.

Ablamlar çok üzülüyor, çok ağlıyorlar. Sensizliğe nasıl dayanabileceklerini hiç bilmiyorlar.

Ben henüz bunu düşünmedim. Ben daha senin artık yok olduğunu anlamadım ki.

Aklıma geldiğinde aklımda dolaşan tek cümle var.

Annem nerede?

Neredesin?

Anlamıyorum.

Anlayamıyorum.

Zırh giydim.

Acın dokunamıyor bana.

Kim giydirdi o zırhı bilmiyorum.

Bir korunaklıyım ki sorma gitsin.

Hiç canım yanmıyor. Hiç içim acımıyor sen gittin diye.

Niye?

Bilmem.



Ben seni ne çok seviyorum oysaki.

Sessiz, sevgili bir dilimiz vardı konuştuğumuz.

Bilirsin sevgimi.

“Seni seviyorum annecim” demedim sana ağız dolusu.

Diyemedim.

Ama demiş kadar anladın sen her defasında, biliyorum.

Sana ağlayamayışıma, acıyamayışıma sevgisizlik demiyorum.

Ne diyeyim de bilmiyorum hala.



Aslında biliyor musun, korkuyorum ben.

Bütün hücrelerimin tıka basa senin acınla dolacağını biliyorum ve bununla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum ve korkuyorum.

Ben senin küçük kızınım.

Küçük kızlar korkar.

Sen beni anlarsın.

Hep anladın, hep korudun kolladın. Hep yanımda oldun “anne” dediğim her defa.

Demesem de geldin sen.

Ben iyi olayım, iyi hissedeyim, gezeyim tozayım diye kuş olup geldin yanıma her defasında. Hep benim için.

Elin, kolun, varlığın öyle vardı ki hayatımda, öyle çoktu ki…

Tenceremin kırık kapağından tut, koltuklarımın minderlerine kadar izin, emeğin var evimde.

Benim için ne demek olduğunu anlatmama gün yetmez…

Bu arada orta boy cezvemin tutacağı koptu. Nerede yaptırıyordun?

Kim yaptıracak şimdi onu?

Ben yaptırmam.

Sen de yoksun.

Orta boy cezvesizim ben artık.



Sana olan biteni anlatayım biraz. Merak ediyorsundur belki.

Ağrı bandını taktığımızın ertesi günü hastaneye götürdük seni.

Ateşin yükseldi çok. Kan değerlerin düştü.

Komaya girdin.

Acilin kapısında öyle çok ağladım ki.

Seni öyle görmek dayanılmazdı.

Çok üzüldüm, canım benim, canım! :-(

Servise alındın aynı gün.

Bilincin gidip geliyordu.



Bak ne anlatacağım, belki hatırlamazsın.

Ablamla başındaydık. Ateşini düşürmeye çalışıyorduk.

Kendine geliyordun arada ama genel durumun hala kötüydü.

Konuşamıyordun. Eline koluna hâkim olabildiğin kadarıyla bir şeyler anlatmaya çabalıyordun. Anlamaya çalışmak ve anlayamamak üzücüydü çok fazla. :-(



Bir ara sanki oturmak istedin. Kollarını uzattın “beni kaldır” der gibi. Kolların boynumda kaldırmaya çalıştım seni. Ben yüzünü göremiyordum, seni kaldırmaya odaklanmıştım. Ablam karşımdaydı, görmüş, “Nuray, annem seni öpmek istiyor” dedi. Kolların boynumdayken, dudaklarını uzatmışsın beni öpmek için.



Sen öptün beni, ben seni öptüm.

Sonra yüzümü okşadın.



Ben de seni seviyorum anne.



Sen varken, son kez yoğun bakımda gördüm. Yüzünde yine ağrı mimikler vardı, ağzında oksijen maskesi.

Kolların bağlıydı, serumlar, iğneler için sabit durması gereken kolların. Delik deşik kolların. Mosmor kolların.

Çıkarken son kez baktım sana, bağlardan kurtulmak ister gibi gerinip duruyordun.

Ağladım.

Hemşire dua edin dedi. Ellerinden geleni yapıyorlarmış. İyi bakıyorlarmış.



Üç gün iyi baktılar sana. Dördüncü gün kalbin durdu.



Ve artık yoksun.

Son kez seni görmek istedim.

Geldim yanına.

Gördüm.

Okşadım yanaklarını. Seni seviyorum, dedim. Haklarını helal et, dedim. Sana hakkım geçtiyse helal olsun, dedim. Seni üzdüysem affet beni, dedim.

Duydun mu?

İşte duymamışsındır belki diye şimdi söylüyorum.



Camide başında bekledim. Yalnız bırakmadım hiç seni.

Son kez yine gördüm yüzünü.

Öptüm buz gibi.



Topraktasın bembeyaz.



Seni artık hiç göremeyeceğimiz yere bıraktıktan sonra eve dönerken yağmur yağdı.

Evinin önündeki çiçekler kurudu diye üzülüyordun hep.

Islandı çiçeklerin.

Sen gittin, gök ağladı.

Çiçeklerini ıslattı sakın merak etme. Akşamsefaların bir coştu ki görme.



Herkesler geldi bizim sensizliğimize.

Herkesler ağladı, herkesler üzüldü.

Herkesler sevdi seni.

Herkesler özledi çok.



Kimsecikler senin için tek bir kötü laf etmedi.

Hangi birini anlatayım, dediler hep.

Elinin değmediği kimse kalmamış tanıdığımız.

Hepsi sana dualar okudu.

Komşuların, kuzenlerin, yeğenlerin, sevgili abin, bütün akrabaların geldi.

Herkesi doyurduk, yedirdik içirdik, sakın üzülme.

Kimseyi aç göndermedik.

Sen hep diyordun ya “eve gelene mutlaka bir şey ikram edin”. Ağrılarından nefes alabildiğin bir vakit diyordun hem de.

Vallahi çok iyi ağırladık misafirlerini.

Bir de sen olsaydın.

Soğan dolması yapsaydın.

Herkes parmaklarını yeseydi.

Kim yapacak şimdi o dolmayı.

Ablama öğretmiş miydin?

Ablam artık annemiz.

Biz üç kişi kaldık artık.



“Üç” hiç bu kadar az olmamıştı.

Azıcık.

Ama her zamankinden çok daha kuvvetli, çok daha sevgili bir “üç”

Sakın merak etme.

Birbirimizi çok seveceğiz, sevincimizi çoğaltıp, üzüntümüzü sırtlanacağız birbirimiz için.

Biz senin kızlarınızız.

Üzmeyiz birbirimizi.

Hele ki sen “üzmeyin” dedin.

Emrin oldu.



Senden bahsederken “rahmetli” diyorlar.

Bozuluyorum bak.

Tamam, inşallah nurlar yağıyordur üstüne.

Ama rahmetli falan, ne bileyim işte…

Rahmetli artık olmayanlara deniyor ya hani.

Evet, sen de yoksun ama.

Bana ne işte, demesinler.

Benim yanımda demesin kimse.

Alışamadım.

Alışmak da istemiyorum.

Ben senin artık olmayışına inanmak da istemiyorum.

Böyle iyiyim.



Kaç kere geçtim o ateşin içinden.

Kaç kere ateşin içinden yürüdüm.

Bu sefer takatim yok yürümeye.

Korkuyorum.

Hem sen üzülürsün bana.

Ama sanırım, kaçarı göçeri yok bu işin.

Ablamlar gibi zamanında geçmedim ateşten ama er ya da geç yanacağım ben de.

Yürüyeceğim ateşle birlikte yana yakıla.

Olsun.

Yakan senin ateşin olsun.

Sen bana kıyamazsın.

Üflersin taaaa oralardan.

Su falan dökersin ateş sönsün diye.



Ama ben sana artık sarılamam.

Dokunamam.

Öpemem.

Ağrıların, acıların bitti diye içimi bir parçacık soğuturum ama.

Senin artık huzurlu olduğunu düşünürüm, içime huzur doldururum.

Ama tabii sensiz, senden nasıl huzurlanabilirim bilmem.

Konuşuyorum işte.



Allaha çok yalvardın “al canımı” diye.

Ağrılarına dayanamadın.

Seni duydu, aldı yanına.

Bizi sensiz bıraktı.



Ona ne teşekkür edebiliyorum, ne sitem.



Senin yokluğunu kavradığımda, sahiplendiğimde bana güç versin istiyorum sadece.



Seni çok seviyorum.



Abime ve babama sarıl benim için.

Sığınak


Elvis Presley'in göğsü benim sığınağım…

Ne zaman bugünden kaçmak istesem, koşar gider ona sığınırım.

O da her zaman alır beni, güzelim şefkatiyle basar göğsüne.

Şarkılar söyler bana, saçlarımı okşar, sakinleştirir…

On üç yaşımın tüm şarkılarını tek tek dillendirir bana. Birlikte kalırız o yaşımda.

Bana yarenliğiyle huzurlanırım…

Çocukluğun, ilk gençliğin göbeğine düşeriz birlikte.

Hiç dönesim olmaz şimdiye.



Yıllar önce bir terapiste gitmiştim. Delirmeye ramak kala.

O demişti bana, “kaçıp saklanmak isterseniz, nereye gidersiniz?” diye, ama kendinizi iyi hissedeceğiniz bir yer.

Ben o ara “dans edebileceğim bir yer” demiştim.

O zaman öyleydi.

Kendimi en mutlu hissettiğim yer orasıydı. Herkesten kendimi soyutladığım, en mutlu olduğum yer. Beni üzen her şeye, herkese tepeden bakarak üzüntümü un ufak ettiğim yer. Kimseyi umursamadığım, kendi kendimin efendisi olduğum tek yer…



Siz de edinin kendinize bir sığınak. Daraldığınızda kaçıp saklanın. Tehlike geçinceye dek.

Bazen tehlikenin içinden yürümek lazımdır, korkudan üç buçuk atsak bile.

Ama bazen de keyfimiz ve kâhyasının emri doğrultusunda, adı korkaklık bile olsa saklanmak isteriz güvenli bir yerde. Her zaman da cesur olmaya gerek yok ki.

Madalya mı takacaklar?

Korkağız işte, insanız…

Korkmak lazım arada, insan olmak lazım…



Dünyada yaşamak yeterince korkunç. Aslında bir o kadar da keyifli mi ne?

Keyifli olduğu kadar eğitici, öğretici.



Son zamanlarda dünyadan keyif aldığım zamanlar sayılı.

Öğrendiğim şey çok…



Uzundur size bunları da anlatayım istiyorum da, gün bugünmüş…

Yaşamadan bilmiyor insan, bu hastalığı yaşayanların neler hissediyor olduklarını. Annem öğretti hepimize.

Şimdi duysam birini –umarım hiç duymam- hangi yollardan geçeceklerini, neye ihtiyaç duyacaklarını, neyle mutlu olup, neyle üzüleceklerini biliyorum artık.

Siz de bilin istedim…



Mesela, sevdiğiniz birinin sevdiği biri hastaysa, o sevdiğinizi arayın sorun arada…

Elini tuttuğunuzu, ona sıkıca sarıldığınızı hissetsin.

İnsan hastalığın ilk şokunu atlattıktan sonra, bu sıcaklığı duymanın ne kıymetli olduğunu anlıyor. Hatta ne çok “insan” varmış benim hayatımda, diye düşünüp mutlu bile oluyor.



O sevdiğinizin eğer çoluğu çocuğu, yaşlı büyüğü, hatta evde bakıma muhtaç bir hayvanı varsa, sahip çıkın onlara…

Evine gidin, onlarla vakit geçirin,

İnsanın sevdiği hastayken günlük rutinini kaybediyor.

Sevdiğine destek olması gerekiyor gücü, varlığı yettiğince.



Yemek yapın götürün sevdiğiniz evdeyse. İnsanın ne yemeği, ne evi eşiği gözü görüyor.

Sizin pişiremediğiniz bir kap yemek kıymete biniveriyor.



Madden destek olmayı önerin, hatta harekete geçin…

Hasta sevilene elde avuçta ne varsa dökülüyor zaten. Canla başla.

Ama böylesi naif davranışlar da insanı güvende ve iyi hissettiriyor.

İstendiğinden, beklendiğinden değil, duymak bile iyi geliyor işte…



Mutluluğun tarifi değişiyor.

Öncelikleriniz de.

İnsanlara, olaylara, dünyaya bakışınız da.

Birkaç adım geriden bakıyorsunuz olan bitene.

Hasta sevdiğinizin yediği yemekle tüy kadar hafifliyorsunuz, yemediğinde kayanın teki gelip oturuveriyor kalbinin üstüne.

Hastanız ağrısızken, her şey yolundayken, dünya tozpembe.

Ağrı geldiğinde, dünyanın rengi bir değişik.

En koyu kara.



Alakasız gelir belki ama şu andaki odağımız olması sebebiyle yazmak istedim;

Beni okuyan göz, hemoroidle yaşıyor ve doktora gitmiyorsa hemen yarına bir randevu alıp görünsün bir doktora ve gerekiyorsa ameliyatını olsun…

Asıl hastalığı hızını kesmiş, zamanında ameliyat olmadığı için tarifsiz ağrılar çeken bir annenin kızı olarak rica ediyorum sizden. Annem kadar canınız yanmasın diye.

Kaç gündür okuyorum internette, doktordan ve muayeneden çekinildiği için tedavi geciktiriliyor ve çok daha büyük ağrılar çekilmesine sebep olunacak hale geliniyormuş.

Yapmayın bunu…

Annem yıllar önce görünmüş doktora. O zamanlar bu tür ameliyatlar başarılı olmazmış. Hastalık nüksedermiş. Annemin doktoru da bunu öne sürerek ameliyat etmemiş.

Ve şimdi annem kemoterapi sürecinde olduğu için hemen ameliyat edilemiyor ve en az 1 ay beklemek zorunda ameliyat için.

Bu bir ay nasıl geçecek hiçbir fikrim yok.

Ağrı kesiciler bile etkisi yitirdi.

Varsa aynı sorun, gidin tedavinizi olun, kurtulun. Yoksa olmadık zamanlarda karşınıza dikiliverir canavar gibi.

Siz o canavarın acımasızlığıyla savaşırken, sizi seven de çektiğiniz acılara derman olamamaktan helak olur.

Yapmayın bunu, ne kendinize ne sevdiğinize.



Yazdım, ne hissettik, ne mutlu etti, ne üzdü.

Bize yapıldı bunların hepsi…

Hepsi oldu bize.



Aklından geçiren, dileklerini duaya döken, arayan soran, omzunu ağlamak için, elini yalnız değilsin demek için veren, her türlü destek olmak için koşturan akrabalarımıza ve bütün arkadaşlarımıza tek tek teşekkür ederim,

Ama az gelir…



Derin sevgimle…

“Sağ” olun.

Sağlıklı olun.

Sığınaklara ihtiyacınız olmayacak kadar güvende, o güzel başınızı kimselerin göğsüne saklamayacak kadar mutlu olun.

İç Döküntüsü


“Hangi bahane avutur bilmem

Hangi günahın bedeli bu

Kandırmıyor ne gündüzüm ne gecem

Böyle intikam olmaz”



İntikam!

Doğru kelime bu galiba...

Bir şeylerin intikamı alınıyor bizden sanki...



Benim isyan edeceğim bir merci yok mu?

Gidip kapısına dayanacağım, hesap soracağım?

“Annemin ne günahı var, ne kötülüğünü gördün” diyeceğim?

Niye uyutmuyorsun? Niye her daim ağrı duyuyor?

Niye yemek yiyemiyor? Ne yaptı annem sana?

Herkese iyi bir şeyler yapmıştı oysa.

Onlar görülmedi mi? Sayılmıyor mu?

Öyle öfkeliyim ki! Şah damarım kabarıyor bazen öfkeden, gözüm dönüyor!

Biri sanki çok sevdiğiniz birini almış eline, evire çevire dövüyor...

Ölesiye canını yakıyor. İşkence gibi.

Biri bitmeden diğerini başlatıyor, nefes aldırmadan...



Uykusunu aldı gecesinden, yemeğini aldı önünden, huzurunu aldı içinden.

Kendine mi üzülsün, bize mi, bilmiyor...

Bunlar yaşadıklarımız. Yaşayacaklarımızdan bihaberiz...

Dayanma gücümüz sınanıyor sanki...

Niye ki?

Kime ne kötülüğümüzü gördün ki sevgili Allah?

Ne yaptık biz sana ailece?

Kimin canını yaktık?

Kimin malını çaldık?

Kime yalan söyledik?

Kimi üzdük bilerek, keyif alarak?

Biz onlardan değiliz. Sen de çok iyi biliyorsun bunu.

Niye?

Niye?

Niye?

Niye annem?

Niye biz?

Niçin acı çekiyor bu kadar?

Niye biz ona, o bize üzülüp duruyoruz?

Niye benim süslü püslü, ‘iyileşeceksin, her şey düzelecek’lerimi boğazıma diziyorsun? Niye takatimi kesiyorsun?

Niye yolumuzu kaybettiriyorsun?



Bu tarafta acıya dayanmak ve dirençli olmak, öbür tarafta mükâfatmış.

Annem yeterince iyi değil miydi bu tarafta mükâfatlanması için?

Nasıl yazıldı bu hastalık anneme?

Bizim annemize?

Neyin bedeli bu ödediği?



O da sorup duruyor, “ben sana ne yaptım?” diyor...

Duyuyorsun değil mi?

Ne yaptı gerçekten sana?



Hayatta başımıza gelen her şeyin sebebi var biliyorum ama sebebi aramaya, mesajları çözmeye yetecek kadar aklımız bile kalmadı.

Önümüz koca bir boşluk...

Nereye yürüdüğümüzü bile bilmiyoruz.

Hiç bir şey işe yaramıyor sanki.

Herkes bir bitki adı veriyor, kaynatılacak, ezilecek, çiğ, pişirilmiş, sıvı, katı...

İlaçlar tonla!

Serumlar, haplar, iğneler...

İki aydır içtiği ilaçları yan yana koysak, buradan köye yol olacak!



Köyünü nasıl özlüyor!

Çocukluğunu...

Eskilerden her söz açıldığında, “keşke o günler olsaydı” diye iç geçiriyor.

Yıllar önce ördüğü bir dantele gözü dalıyor, o güne ışınlanmak istiyor, biliyorum...



Ben de nisan ayı öncesine ışınlanmak istiyorum...

Annem bu hale gelmemiş. Bunları görmeyeyim.

Böyle bir başlangıç olmasın, annemin karaciğerinde ve bağırsağında kitle varmış...

Bunları bildiğim zamandan öncesinde yaşamak istiyorum hep.



Ben eski annemi geri istiyorum.

Sokağa çıkabilen, ona buna koşturan, sağlığı, nefesi elverdikçe, ondan medet isteyen herkese uzattığı elini istiyorum.

Giden kilolarını, saçlarını geri istiyorum...

Onların hepsi geri gelecek değil mi?

Peki, o zaman da kaybettiğim ümidimi geri istiyorum...

Ben annemi “benim annemi” geri istiyorum...

Şimdiki başka bir anne.

Çok acıyor her yeri.

Bir günü ağrısız geçmedi.

İlaç verip etki etmesini beklemekten başka bir halta yaramıyoruz!

Acizlik neymiş onu da öğrendik.



Ağrı insanın neresindeyse canı orada olurmuş. Bizim canımız annemizde.

Vücudumuzun ağrıyan yeri o artık.

Boğazımızın düğümü, kalbimizin yangını...

Sanki göbek bağıyla yeniden bağlandık anneme, karnına doluştuk yine...

O iyiyse biz de iyiyiz, o doyuyorsa biz de doyuyoruz, kötüyse ondan kötüyüz...

İsyan bayrağımız cebimizde, çıkarıp çıkarıp duruyoruz daraldıkça.

Bir işe yarıyor mu?

İsyan etmemeliyiz değil mi?

Sakin kalmalıyız, dua etmeliyiz, inancımızı yitirmemeliyiz...

Bunların karşılığında iyileşir mi annem?

Mucize var mı?

Bekleriz varsa... Dediklerinizi de yaparız.

Ama ya yoksa?



Hayatın mistik hallerinden korkar oldum artık.

Yarın neye uyanacağımı bilememekten.

"Alnımın ortasına benim müdahil olmayacağım ne yazılmış acaba?" diye ürkmekten.

Raydan çıkıp çıkıp oraya buraya çarpmaktan...

Ümitlenip sonra hayal kırıklığına uğramaktan...

Ürkek tavşan her şeyden ürker oldu...

Ama ayakta tutan bir şeyler var hala...

Ne, bilmiyorum...

Sağlam basıyorum. Annemin yanında sağlam durmam gerektiğini bilmemden belki...

Ama bazen, malzemeden çalınmış bina gibi, ufacık bir sarsıntıda bile düşüveriyor parçalarım...

Sonra kolonları sağlamlaştırıp, ayakta durmaya devam ediyorum.



İnsan yaşadıkça öğrenirmiş. Başına gelenlerden öğrenirmiş.

Biz çok bilgili bir aileyiz. Daha fazla bilmek istemiyoruz ama mümkünse.

Ha, dediğim gibi bir mucize varsa onu da öğrenelim, tamamdır.



Geçmişi düşününce bir iç sızısı...

Derin...

Geleceği düşününce bir boşluk ama korkulu bir boşluk.

Şimdiyi yaşamak lazım ama değil mi?



Şimdinin yaşanası olmasını diliyorum, içimdeki bütün gücümle!

Ve geleceğin korkunçlu olmamasını...

Cevap Geldi


Soruyordum hep.

Tamam, yaşıyoruz, afiyetteyiz şükür de…

Bir şeyler eksik. Tamamdır, diyemiyoruz bir türlü. Her birimizin sızlandığı bir şey var.

Kimimiz çok haklı. Kimimiz şımarıklıktan söylenip duruyor.

Var, daha da var olsun istiyor.



Ablam sağlık sektöründe çalışıyor. Öyle çok hastayla karşılaşmışlığı var ki. Biz gerekli gereksiz dara düştüğümüzde hep der, bak, sağlıktan ötesi yok, kimler geliyor, neler görüyorum. Sağlıklı olduğuna şükret!

Dinlerdim hikâyeleri, ya evet, haklısın, benimki de dert mi şimdi der, bir nefes alırdım.

Sonra o dert sandığım şeyle tekrar karşılaştığımda silinirdi sağlıklı olmanın ne olduğu.



Şimdi etrafımda gördüğüm herkes için içimden geçen şu:

Şükreder misiniz lütfen, ne olduğunu bilmediğiniz ama muhtemelen saymaya başlayacağınız günleri olan bir "en birinci yakınınız" var mı?

Yok.

Aman!

Neyse surat astığınız, bir gülüverin hele.

Geçsin gitsin.

Ha bir de, ya kendi gününüzü saymak zorunda kalsanız?

Kendimden de korkuyorum arada. Ya bende de varsa bir şeyler. Risk grubundayım. Ya çıkarsa şimdi, yarın, bir ay sonra, üç yıl sonra? Boşluğa düşüyorum bir an.

Çabucak çıkıveriyorum neyse ki.



Bir arkadaşım anne babasının yaşlılık hastalıklarından söz etti geçenlerde. Tansiyon, diz ağrıları vs.

Gelmiş geçmiş bütün hastalıklara şükredilmesi gerek gibi geldi onu dinlerken...

Tabii ki herkesin derdinin dozu kendine ayarlı. Kendi bilir, ne alır, ne verir başa gelen.

Amma ve lakin bu başka bir şey.

Kaçış yok, çıkış yok.



Annemin durumu hala netlik kazanmadı.

Ortalarda dolanıp duran, gerçek olmamasını umduğum ve onca insanın dua ettiği hastalığın cinsi belirlenmedi henüz.

Mucize olsun, böyle yalancıktan, şakacıktan bir şey olmuşmuş sanki de, gelmiş gitmiş diye geçiriyorum içimden.

Gerçekse eğer, ben hala alamadım içeri. Kapıda bekliyor.

Kapı kale kapısı, bin kilitli.



Ne bileyim işte durum böyle…

Cevap geldi demiştim başlıkta.

Şuna demiştim.

Hayatın anlamı, amacı, içi dışı her şeyi aslında hayatımızdakilerin afiyette oluşuna bağlı.

Bunu afiyetsizliğe düşmeden bilemiyor insan…

“Nedir, nedir, hayatın anlamı nedir? Var bir şeyler, ben kaçırıyorum. Neden hep bir yanım eksik gibi? Neden tamamlanamıyorum” demelerimizin cevabı buymuş.

Cevap geldi.



“Her şey eskisi gibi olsun” geçiyor içimden sıkça.

Ama biliyorum.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.



Ama en azından tamlığın, mutluluğun, ağız tadının, iç huzurunun, kafa rahatlığının ne olduğunu biliyorum artık.

Netliğin ne olduğunu.

Ota tüye laf etmeleri, o niye böyle, “aman niye şunu yapmadı, demedi”leri toplayıp verdim eskiciye.

Şimdi yenicinin getirdiklerine bakıyorum aval aval.



Tanıdığım, tanımadığım herkesler dua etti, güzel güzel enerjiler, ışıklar gönderdi. Mesajlar yazdı, aradı sordu, geldi elimi tuttu, sarıldı. Uzaktan dokundu elime, paylaştı içimdekini.

Hepiniz öyle iyi geldiniz ki.

Yolunda giden o kadar çok şeyin altındaydı ki isimleriniz.



Her şey çok daha iyi olacak.

Zamanı ters yüz edeceğiz birlikte.



Haftaya kadar güpgüzel gelişmeler olacak ve ben size son durumu

uça coşa yazıyor olacağım.



Sabah ola, hayrola...

Yalan


“Yalan, halkın onayladığı ve içgüdüsel olarak gerçeğe tercih ettiği tek sanat biçimidir.”

Jean Cocteau



İçgüdüsel olarak gerçeğe tercih edildiği kesin…

Gerçek çoğu zaman acıklıdır çünkü.



Cevabına katlanamayacağın soruyu sormayacaksın, derler bir de.

Sormadığım o kadar çok soru var ki.

Cevabını bildiğim için, duymaya katlanamayacağımdan emin olduğum bir sürü soru.

Susuyorum, kendime başka yalanlar uydurup, örtüyorum üstünü cevabın.

Böyle iyi.



Bekâr bir kız arkadaşım, erkek arkadaşıyla çıkmıştı ama annesine başka şeyler söylemişti. Neden annene onunla olduğunu söylemedin dediğimde “Doğruyu hazmedemeyen yalanı hak eder.” demişti.

O gün bugün, hem itip, hem çektiğim bir doğru oldu bu.

Doğru söylemediğim zaman kendime sorduğum sorunun cevabı hep buydu:

“Doğruyu hazmedemeyecek.”



Özdemir Asaf’ın Lavinia’sını bilir misiniz? Feridun Düzağaç’ın ilk bestesi.

Şiirin şarkıya dönüştükten sonra taçlanan hallerinden biri…

“Sana gitme demeyeceğim.

Ama gitme Lavinia

Yalanlar istiyorsan, yalanlar söyleyeyim

İncinirsin, yine de sen bilirsin.”



Bu böyle…

Bazen gerçekten yalanlar isteriz ya.

Sorarız, sabırsızız çünkü, bile bile ateşe atarız kendimizi.

Ama cevabı doğru olmaz inşallah, diye de geçiriverir içimizden.

Olmuştur benim…

Sormuşumdur. Almışımdır cevabı buz gibi.

Sonra, “n’olur bana bazen yalan söyle” demişimdir, içim kırık dökük.

Demek ki tutacakmışız kendimizi, sormayacakmışız her şeyi.

Asıl, söylenmeyen yalanların incittiğini unutmayacakmışız.



Yalancının teki değilim ben. Doğrusu kimseye zarar vermeyecekse ve doğruluğuna inanıyorsam doğrudur söylediklerim.

Ama olur ya bazen mecbur kalıp bir şey uydururum, bu defa ortaya çıkarsa ne yaparım diye ödüm kopar. O yatsı vakti gelip mumun söndüğü an var ya, işte o an yer yarılsın da içine gireyim isterim.  Bu yüzden uzak ara durmaya çalışırım yalandan.



Yalan söylemek neyse de söyletilmek konusunda kötüyümdür.

Mesela durumu idare etmek hali vardır ya.

Anlık ama. Ben bu konuda su katılmamış bir anlamazımdır.

Hani birine bir yalan uydurulmuştur ve bunun devamı gereklidir. Ben çam devire devire doğruyu söylerim, o arada kaş göz edilir bana, öksürülür, hapşırılır, Nuray, sus! babında. Nerdee? Bir çuval inciri berbat etmek, deyince beni anacaksınız. O kadarım yani.

Uyarayım dedim.



Başkalarına söylediğimiz yalanlar…

“Ben hiç yalan söylemem” derken uzayan burunlarımızın bize ettiği hainlik.

Kaçamıyoruz işte yalandan.

Gölgemiz sanki…

Ama insanız işte, "mecburiyetten" söylüyoruz hepimiz.

Yani yalnız değilim değil mi?

Zaten bahsettiğim şu zararsız olanlardan, hani gönül yapanlardan, iyi hissettirenlerden. Sonradan ortaya çıksa da gülüp geçilebilenlerden.

“Ne olursa olsun doğruyu söylemek” işe yaramıyor bazen…

Evet, tam da böyle deriz hayatımızdakilere “ne olursa olsun bana doğruyu söyleyeceksin.” Yok işte. Doğru her zaman o kadar da iyi değil.

Rengi mümkün olduğunca açık tutulan, hayati değer taşımayan yalanlar hep cebimizde olacak.

Bu böyle gelmiş, böyle gidecek.



Mesela, ben anneme yalan söyledim.

Rengi ne bilmiyorum. Beyaz mı, pembe mi, mor mu?

Sadece söyledim ve şimdi kendi yalanıma inanmak istiyorum.

Ona, aslında içinde bulunduğumuz durum o kadar da kötü değil, dedim.

Ve buna inanmak istiyorum.

Kendimi ikna etmek istiyorum.

İçimde sorduğum soruların hepsi, iyi olacak, iyi olacak, diye cevaplansın istiyorum.

Ve yalan bu defa yalancıktan doğru olsun istiyorum.



“Yalan, yalan olduğu ortaya çıkıncaya kadar yalan değildir.”



Gerçek.

Yalanımı ortaya çıkarma.

Uzak dur annemden!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...