Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

İlişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Eylül 2010

Koltuk Değnekleri




Seviyoruz.

Sevilmeyi seviyoruz. Çok hem de.

Genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, fark etmiyor. Hepimizi birileri sevsin istiyoruz.



O birileri bizi severse, saçımızı okşar, sırtımızı sıvazlarsa, varlığımızı tanırsa, bizi takdir eder, onaylarsa ancak o zaman var oluyoruz. Sevmiyorlarsa yokluk içinde, sefil bir hayat sürüyoruz.



Herkes dertli birinden...



Bir sevdicek var, üzüyor herkesi. Herkesinki kendini. Değişmiyor.

Etrafımda bir dolu kadın var. Hayatlarına ortaklık ediyorum. Şahidiyim tüm iniş çıkışlarının.

Üzülen, sevilmeyen, bekletilen, terk edilen, sevgisizlikle, değersizlikle donatılmış bir dolu kadın.



Girdikleri çıkmaz sokakta dolaşacağım biraz… Onların hissettiklerini kadın hissiyatımla ben de farklı zamanlarda, farklı şekillerde hissettim elbette...

Kendi ağzımdan ama onlardan bana yansıyanları işin içine katarak dolaşacağım, o tepesinde gri bulutların dolaştığı sevimsiz sokakta...

Belki sonunda hepimiz çıkar gideriz o sokaktan. Güneşli, çiçekli böcekli başka sokaklar da var çünkü. Biliyorum…



Niye hepsinin yolu aynı? Kendilerine sırt çevirmişlerdir belki. Belki başkalarının üzemeyeceği, aşağılayamayacağı, kırmayacağı kadar acımasızlardır kendilerine.

“Başkaları size kötü sözler söyleyebilir kontrol edemezsiniz ama siz kendinize söyleyemeyin" Bunu bilmiyorlar belki.

Ayna karşısına geçip, gördüğü aksine söylemediğini bırakan kadınlar mı acaba böyle çöl kuraklığındalar? Kendi içlerinde bir yudum sevgi yok kendilerine ilaç diye verebilecekleri.

Bu yüzden mi har vurup harman savuruyorlar, hoyratça ağızlarına geleni sayıp döküyorlar içlerindeki kendilerine?

Değersizlik ve güvensizlik duygusunu derileri gibi kuşanıyorlar?



Böyleleri başkaları üzerinden kendilerini sevmeye çabalıyorlar. O beni severse, ben de kendimi sevebilirim.



Başkası üzerinden kendini sevmek…



Başkası bizim koltuk değneklerimiz. Aslında hiç de ihtiyacımız olmadan ama varmış gibi, gönüllü aldığımız, yardımıyla yürümeye çalıştığımız koltuk değnekleri.

Onlar olmadan yürüyemeyiz sanıyoruz. Ezik, güvensiz, kendi ayağımızın üstüne basarsak düşeceğimizi sanarak, dengede bile durmayı başaramayan, silik; sonunda gurursuz, anlamsız, sevmediğimiz, zayıflığımızdan ve eksikliğimizden nefret edip, öfke duyduğumuz birileri oluyoruz.



Oysaki ayaklarımız var, bacaklarımız var sapasağlam. Üstünde zıplayabiliriz, yürüyebiliriz, koşabiliriz… İstediğimiz her yöne üstelik. Ama biz neyi seçiyoruz? Koltuk değneğine bağlı yaşamayı. Onlar olunca yürüyebiliyoruz ancak. Ama biliyoruz ki hiçbiri bizi koşturmaz, zıplatmaz. Üstelik hareket kabiliyetimizi sınırlar, yavaşlatır. Minik, sarsak adımlar attırır bize.

Bir zaman sonra acı verir. Bir de atsanız atamazsınız, satsanız satamazsınız. Sanırsınız ki onlar olmadan yaşayamazsınız. Onlarla doğduk sanki. Oysa biz yarattık bu yoksunluğu ve gereksinimi. Niye inanıyoruz ki onlarsız hiç olduğumuza?



Biz aslında her şeyiz… Yapabileceklerimizin, bildiklerimizin, olduklarımızın, başarabileceklerimizin ucu bucağı yok. Ama bağımlı bir hayatı seçiyoruz yine de. Kendimize acıyarak, değneklere mahkûm, kurban rolüne yapışarak.



Böyle daha mı mutlu olduğumuzu sanıyoruz? Değiliz oysaki. Onlara verdiğimiz paye bile bizi mutsuz edebiliyor bazı bazı. Kırıp atmak istiyoruz, sekiz parçaya bölmek, ateşe atıp yakmak ama yapamıyoruz bir türlü. Onlar olsunlar bir köşede. Ben yetersizliğimi, eksikliğimi, sevgisizliğimi hissetmeyeyim diye ara ara kalkıp alayım onları oturduğum yerden. Destekleriyle yürümeye çalışayım.



Evet, yürümeye çalışmak. Başka adı yok.



Hayat yürümek değil koşmak için.  

Saplanıp kalmamak lazım. Kendimize inanmak, güvenmek ama en başta sevmek lazım. Çok sevmek. Çoktan da çok.

Sevgisizliğin, terapistlerin koltuklarına uzattığımız çocukluğumuzun hediye boşluklarını doldurma çabalarının, belki küçükken yeterince sevilememiş olmanın ve şimdi de sevilmeye layık olmadığımıza inancımızın acısını çekiyoruz. Ondan bundan sevgi dileniyoruz. Zorla, ısrarla, ağızlarından çıkacak iki çift güzel sözün iyileştiriciliğine el açıyoruz. Sevgi kırıntılarına razı oluyoruz.

Ne acı. Ne acıklı. Ne hastalıklı.



“Ne zaman kendime döndüm, ne olduğumu buldum, kendimi sevip pamuklara sarıp okşadım, o zaman aşk karşıma çıktı. Önce senin kendini pamuklara sarman gerekiyor, başkası yapabilir ama o gidebilir, ona güvenmemek lazım” demiş eski koltuk değnekli biri. Doğru işte. Kendimizi sarıp sarmalamadıktan sonra kim bizi sevecek? Kimden bekleyebiliriz gerçek sevgiyi, gerçekten sevilmeyi.

Senin ağzına geleni saydığın birini başkası niye baş tacı yapsın ki? Sen kendini başında taşıyacaksın. Sahip olduğun her şeyi bir bir sayıp dökeceksin kendine. Kıymetliliğini, tekliğini, güzelliğini, zekânı, eşsizliğini, becerilerini, nasıl sevgili biri olduğunu… O zaman sevilebilir olduğuna inanacaksın. Kendin inanacaksın en başta. Başkasından beklediğin, beslendiğin sevgiyi sen kendine verdiğinde var olacaksın aslında. Ayakların yere basacak, tek başına adımlayabileceksin hayatını.



Kendini besleyebildiğin, mutfağını, dolabını doldurabildiğin sürece toksun. Mutfağın boşsa, dolabında lokma yiyecek yoksa hep birinin gelip seni doyurmasını bekleyip duracaksın. O biri ya gelecek, ya gelmeyecek, ya gidip başkasını doyuracak… Hep aç, hep beklentide, hep birilerinin seni doyurmasının hayatın en önemli şeyi olduğunu sanarak geçireceksin hayatını.



Önüne konan kırıntılarla idare etmeyi seçmek ya da kendini tıka basa doyurup, başkasına aç kalmamak. Kendini doyurmayı seçerek devam etmek lazım. Yolu yok. Sonu yok bunun. Nereye kadar? Nereye kadar bir başkasının üzerinden kendi değerimizi biçeceğiz? Nereye kadar el avuç açacağız bir lokma sevilmeye?



Ararsa, sorarsa, ilgilenirse, sevdiğini söylerse ben “biriyim”, sevilebilir biriyim. Yoksa bir hiçim. Gözüm, kulağım seste, sevildiğimi gösterecek ufacık bir belirteçte...



Hayat böyle geçmez. Geçer de nasıl geçtiğini anlamazsınız. Yaşam sınırlı. Sonsuz yıllarımız yok. En kıymetli yaşlarımızı, -hangi yaştaysanız o yaşınız kıymetli- bu sancılarla, bekleyişlerle, isteyiş ama alamayışlarla mı geçireceğiz?

Niye ki? Neden bu kadar paye veriyoruz ki bir başkasına? Bizden daha mı kıymetli? Daha mı sevilebilir, daha mı “daha”?

Değil. O da kendine göre biri. Sevilebilir ya da sevilemez türde biri. O da kendi içinde yaşıyor yaşadığını. Herkes gibi, herkesin kendi payına düşeni yaşadığı gibi. Vardır bir sebebi böyle olmasının.

Sevgiyi üstünüze başınıza bulamamasının, sessizliğinin, cılız çıkan sesinin, tutukluğunun, tutkusuzluğunun.

Onları salıvereceğiz. Kendimize salınacağız.



Hata bizim. Onların değil. Hiç hem de. Bizim bize ettiğimizi kimse bize edemez. Öyle bir gücümüz var ki bir türlü fark edemediğimiz...

Ama bu gücü başkasına devredip, devre dışı bırakıyoruz kendimizi. O çalıştırsın tekrar, diye bekliyoruz.

Bozulduk böyle böyle. Ruhlarımız eridi, içimiz tükendi, kalbimiz paslandı. Çürüdük.



Derdimiz neydi böyle bir çıkmaz yola soktuk kendimizi, bilmiyorum. Ama artık dönüp, çıktığımız yolun girişini bulma ve bir daha o yola girmeme zamanı.

Tamam, kadın olmak, hassaslık, narinlik, nazendelik. Bir adamın o kadını seviyor, saçını okşuyor, “sevgilim” diyor olması şahane ama o sevgilim demeyince sevgili olmadığınız anlamına gelmiyor ki bu, gelmemeli.



Sevgiliyiz hepimiz, sevilebilir güzellikteyiz, paha biçilmez, onyüzbinmilyon kıratlık kalbimiz var. Dışarıya bakınacağımıza içimize seslenip, gelen aksi duymak lazım. “Seni seviyorum” demek lazım gerçekten kastederek, hissederek.

Gelen sesle doymak. Sarıp sarmalamak, sırça köşklere oturtmak, öpmek, koklamak, kendi kendimizin sevgilisi olmak lazım. Böyle olunca dışarıdan gelen sevgi sizi bırakıp gittiğinde soluksuz kalmazsınız. Sudan çıkmış balığın gözleri gibi ölü ölü bakmazsınız. Elbette ki üzülürsünüz, sevilmekten öte ne var güzel olan ama üzüntünüz aylara yayılmaz belki o zaman. İçinizdeki sevgiliniz sizi sakinleştirip, sevip şefkatleyip hayata geri gönderir dimdik, mutlu, heyecanlı, umutlu...



Koltuk değneklerimiz olmadan yürüyeceğiz. Sekiz parçaya bölüp ateşe atacağız onları. Yürümenin, kendi başına yürüyebilmenin tadına varacağız yeniden. Kıymetini bileceğiz.



Kolumuzun altına girip bizi yürütmeye çalışanlara değil, kolumuza girip uçup coşup, hoplayıp, zıplayıp birlikte dans edebileceklerimize bakacağız. Onları görecek gözümüz.

Elbette ki ilk dansımızı kendimizle yapacağız. Ne kadar güzel dans ettiğimizi gören, sevgilerini sakınmadan, sınırsızca, tepeleme önümüze yığacak, kıymet bilen, ilgili, şefkatli, sevgili, harika dansçılar kapımıza yığılacak. Bize sadece seçmek kalacak...



Siz ışıldadığınız zaman ışık verirsiniz etrafınıza. Ölgün, ışıksız halinizle fark edilmezsiniz bile…



Tariflediğim kadınsa içinizdeki kadın, içinden “sevgilim” sesi geliyorsa hep ve gelen sesin aksini başkasından duymak istiyorsa...

Söyleyin ona, asıl sevgili kendisi. İte kaka gelmez dışarıdan sevgi.

İstemeden, bekletmeden, geliyorsa gürül gürül, ithal olsun, varsın olsun.

Başımızın üstünde yeri var. Kendi sevgimizin ucuna ekler, hem kendimizi hem onu mutlandırırız, ne güzel...



Ama yine de, içerideki sevgilinin sesini açın siz. En güvenilir, en sabit, en değişmez, en hep orada, en çok, en coşkun ve en bitmez tükenmez sevecek olan o.

Açın sesini onun.



Bağır çağır "sevgilim" desin size...

Siz söylemeden, siz beklemeden, siz istemeden, her daim.



E, tamam işte, siz sağ, o selamet. :-)



Not: Gerçekten koltuk değneklerine bağlı yaşamak zorunda olan kadın-erkek-çocuk herkese mucizevî iyileşme gelsin gökten.

İsteğim yürekten…


23 Şubat 2010

Aynı Dili Konuşmak




Herkesin kafasında bir erkek modeli var.
Görüntüyü geçiyorum. Beden zahiri. Nasıl kadınlar o incecik, o güzelim, o narin hallerini yılların kucağına bırakıverip öyle geçiyorlar, erkekler de öyle.
Onlar gençleşmiyorlar biz yaşlanırken ya da zayıflamıyorlar biz kilo alırken.
Eş zamanlı olarak görüntülerimiz değişiyor.
Bu sebepten, bırakalım nasıl göründüğümüzü.
Nasıl davrandığımıza, nasıl hissedip, hissettirdiğimize gelelim.

Kadınların erkeklerlerden istedikleri bellidir.
Üstelik çok kadında ortak dil kullanır bu konuda.
Önce istenildiği gibidir sanki herşey. Mutludur iki tarafta. Ama olanlar olur, çocuk, aile, arkadaş, para, başka biri ya da kendileri, ille bir sebepten farklılaşır herşey.

Elimizde bizi mutsuz eden biri var, ondan nasıl mutluluk çıkarabiliriz?
Bir sebepten kalmayı seçmişsek elbette..

Kimi kadınlar artı eksi dengesi kurup, benden daha beterleri var, diye istemekten, beklemekten vazgeçer.
Elindekinin ona verdiklerini görmeye çalışır. Olduğu gibi kabul eder herşeyi.
Bazen kabul eder ve vazgeçer, bazen kabul eder vazgeçmeden mutlu olmanın yollarına bakar.

Vazgeçmeden mutlu olmanın yollarına bakan kadınlar hayatlarını mutlu olarak tamamlayacaklar.
Diğerleri bitmek bilmez bir debelenme içinde, değiştirmeye çalışarak, hayatındaki erkekten bay mükemmel yaratmak için çalışıp çabalayacaklar.
İlişki de kadın da erkek de hırpalanacaktır.
Ne değişen bir adam, ne de adamı değiştirdi, tam da istediği gibi biri haline getirdi diye mutlu olan bir kadın olmayacaktır ortada.

Allah erkeği yaratırken aman çocuğum bak, bu kadın milletinin istediğini yapmaya gelmez, mutlu olurlar, bir de seni mutlu ederler falan, hiç uğraşma, bak işine, bildiğini oku. Kulağını tıka kadınına, burnunun dikine git, duyma sen onu, falan mı dedi acaba? Genetik koduna bunu mu nakşetti? :-)
Ama allahım, sen de biliyorsun, adam kadının dediğini yapınca, kadın adamı gerçekten mutlu edebilecek kıvama geliyor.
Hani sen bir gel ben 10 gelirim, modeli oluyor.
Bunu neden anlamıyor erkekler?

Kadınla sakin konuşmak, onu düşman bellemeden söylediği her şeye hayır, yok, olmaz, yanlış, benimki doğru falan dememek..

Ara sıra kadını dışarı çıkarıp, onunla yalnız, özel, başbaşa bir akşam geçirmek, sohbet etmek..

Kadın konuşurken gözünün içine bakmak, ilgiyle dinlemek, anlattıklarıyla ilgili sorular sormak...

Arada sırada eve kadının sevdiği bir yiyecekle ya da çiçekle gelmek.

Kadını özel hissettirmek.

Hayatında olduğu için şanslı olduğunu söylemek, kendisi için yaptıklarını gördüğünü, bildiğini ve taktir ettiğini dile getirmek.

Kadın hastayken şefkat göstermek. İlaçlarını takip etmek, bir bardak suyla vermek, yatağına yemek getirmek.

Çocuklarına şefkatli, sevgili, sabırlı bir baba olmak.

Özellikle arkadaşlarının ya da ailesinin yanındayken sevgisini göstermekten çekinmemek, orada yokmuş gibi davranmamak.

Hep kendisini haklı çıkarmamak, başka doğrular, başkalarının da doğruları olabileceğini kabul etmek.

Mükemmel olduğu inancına sarılmamak, hata yapabilme lüksü olduğuna, üstelik hata yaptığında kabul ederse bunun daha da yüksek bir davranış olduğuna inanmak.

Karısının yaptığı herşeyi önemsemek, takdir etmek.

Karısına, karıcım, sevgilim, aşkım, hayatım, hatta abartıp, hayatımın anlamı falan demek :-)

Karısını dinlemek, anlamak. Ama anlamak, yanlış anlamamak...

Dostluk göstermek, aynı takımda olduğunu unutmadan, en ufak bir tartışmada karşı takımın azılı taraftarı olmadan konuşmak, çözmek.

Çözüme odaklı olmak, soruna saplanıp kalmamak.

Romantik olmak, romansın şekli bile öğretildiği halde üç maymunu oynamamak.
Erkekler bilmez bazen kadın ne ister, ne bekler.. Durup dinlenmeden, bıkıp usanmadan ne istediğimizi, ne beklediğimizi, neyle mutlu olduğumuzu anlatmamıza rağmen neden üç maymunu oynarlar, anlamak mümkün değil.

Sevgi? Ooo çok seviyorlar canım.
Peki kadına görünen?
Hiç.

5 Sevgi Dili diye bir kitap okumuştum yıllar önce, yazarı Gary Chapman.
Kadın ve erkeğin farklı diller konuştuğunu anlatıyordu.
Maalesef ki bu 5 dili aynı anda konuşamayanların evlilikleriyle çevrili sağım solum..

Bakın nelermiş bu 5 dil..

1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temas.


Benim konuştuğum dil 1,2 ve 5.
Hizmet davranışlarına bayılmıyorum ama konuştuğum diller anlaşılıyorsa düşünebilirim:-)
Bana hizmet edilmesine hiç ses çıkarmam bu arada :-)

Armağan konusu zor iş..
Takip ediliyor olmam lazım, neyi seviyorum, neyi hayal ediyorum bilinmeli..
Aslında diğer dillerin öğrenilmesini armağan olarak da kabul edebilirim:-)

Sizinki?
Ve tabii en önemlisi hayatınızın ortağı da sizinle aynı dili konuşuyor mu?
Denk düştünüz mü yani..

Evet deyin lütfen, lüütfeeen :-)
Öyle çok ki birbirinin dilinden bihaber olan..
Hani evet derseniz biraz sevinirim demiştim :-)

14 Haziran 2009

Çok hayırsız çıktın!



-Niye??
-Ne arıyorsun, ne soruyorsun!

Ne arayıp, ne sormuşsam belli bir süre, yani bir süre konuşmamışsak, sen de beni arayıp sormamışsın demek...
Ben de sana mı diyeyim şimdi?
Aa çok hayırsızsın!
Oldu mu? Konuşmamıza başlayabilir miyiz şimdi?

Demeyin böyle yahu..
Ben aramışım, gönlümden geçmiş sesini duymak istemişim, demeyin böyle!
Vallahi bir daha aramaya iç bırakmıyorsunuz!

Ben artık siz de biliyorsunuz ki arada bir içime kaçarım. Kaybolurum. Kimse görsün, duysun, kimseyi duyayım, göreyim istemem. Kayıp zamanlarımda bana haber gelir bir de, “Nuray hiç aramıyor.”
Allahım! Aramıycam işte!
Bir kere de siz beni arayın! Niye benden bekliyorsunuz ki hep? Aramacıbaşı mıyım ben?
Aa niye bu kadar sinir yaptım ben şimdi? :)
Neyse..
Konuşmayı en sevdiğim insan modeli aradığımda "sesini duymak ne güzel" diye söze başlayanlardır..
Ben öyle derim çünkü, aradığına sevindim derim. Sevinmişssem eğer. :)

Yıllarca haberleşmeyip, bir telefonla aynı sıcaklıkta birbirimizi bıraktığımız yerde bulduğumuz arkadaşlıklarımı da seviyorum ben...
Hele de sorgu sual yoksa başlangıçta, tadından yenmez sohbetimiz.
Aramasam da sormasam da siz benim arkadaşımsınız..
"Sevgili"msiniz..
Budur yani.

Aramamı bekleyen bir dolu arkadaşım, akrabam var..
Öylesine arayıp, “nasılsın?” diyebileceklerim var.
Demiyorum.

Bazen şu oluyor; “sonsuza kadar kimseyi arayıp sormadan yaşayabilirim” hissi geliyor.
Siliniyor bütün bağlarım bazı bazı.
Bazen oturur telefon defterimden de silerim geçmişimi.
Kimleri arıyorum, aramak istiyorum?
Hımm, kalsın bu.
Bu? Yok, sil şekerim.
Buna ne dersin? O akraba ya. Kalsın kalsın. Nereye kadar silebilirsin. Hep hayatında olacak.
Bunu ne ben ararım, ne o beni arar.
Sil!
-Silmek istediğinizden emin misiniz?
-Evet!
Öf ya bu telefonlar da ne çok soru soruyor!
Sil dedik işte birden vazgeçip, “aa, yok yok silme ben onu istiyorum hayatımda” mı diyeceğim? Sil gitsin işte!

Bu telefon numaralarını silme hadisemi anlamaz kimse. Niye siliyorum ki?
Bilmem..
Gereksiz geliyor galiba.. Anlamsız belki. Canım öyle istiyor da olabilir.

Yaptığım ve yapmadığım herşey istediğim için.
Biz bir bedende üç kişi yaşıyoruz. Ben, keyfim ve kâyhası.
İstemediğimiz hiç birşeyi yapmıyoruz.
Yapmak zorunda olduklarımızın dışında.
Paradoks mu?
Değil.
Hepimizin sosyal bir kimliği var.
Anneyseniz çocuğunuzu aç bırakamazsınız örneğin. Bunun istemekle ya da istememekle ilgisi yoktur.
Hımm.. Galiba başka bir zorunluluk da yok annenin çocuğunu doyurması dışında...

Annem bazen der, kızım işte şu doğum yapmış, şunun şusu dünya değiştirmiş, şu yeni ev aldı.. Hani bunları der, görünmez parantezin içinde görünmez harflerle de şu vardır: “Bir ara sen onları.”
Ben de “haa öyle mi?” falan derim. “Ararım birara” diye de eklerim utanmadan.
Arar mıyım? Keyfim ve kahyasına danışırım. Onay çıkarsa eyvallah.. Şimdiye dek pek az çıktı. Artık herkes yavaş yavaş kabulleniyor beni galiba...
Ne güzel...
Yaşasın özgürlük!

Gereklilik istemiyorum hayatımda.
Ben benimim. Sahibim benim. Kendimle ilgili kararlarımın hepsi benim olsun.
Şunu yapmak gerek, bunu aramak gerek, şuraya gitmek gerek.
Kendi başıma kalsam yemek yemek bile gerek değil yani.
Onu da canım isterse.

Bana baskı yapmayınız.
Bana şunu yap bunu yap demeyiniz. “Nuray artık hiç aramıyor” diye haber göndermeyiniz, buz gibi soğuyorum sizden bilesiniz. Arayın. Seni, sesini özledim deyin. Konuşun benimle kapatın. İkinci defa da isterseniz beni duymak, yine siz arayın. Ama ne olur benden beklemeyin.
Ben kendimi vefasız ilan ediyorum.
Hayırsızım ayrıca.
Ben kabul ettim kendimi böyle.
Siz de kabullenin n’olur?
Telefon edince “hayırsızsın” diyorsunuz ya, ben ne diyorum?
“Aa evet ya hayırsız çıktım niye öyle oldum ki?” Geyiğe vuruyorum işte görün.
Demeyin aynı şeyi elli kere.
Ben sesinizi duymaktan mutlu oluyorum, arayan ben olmasam da...
Benden endişe etmeyin. Hayırsızım, sevgisiz değilim size.

Ben eskiden böyle değildim. Bir haller oldu bana. Sadece sırt üstü yatıp uyuyacağım ıssız, sessiz adaya doğru hazırlanmakta mıyım acaba?
Yemek derdi yok, temizlik yok, alışveriş yok, ne bulursan onu ye.
Aa bi dakka, adada balıktan başka ne yenir ki?
E ben balık sevmem..
Deniz hayvanatlarının hiçbirini sevmem..
E Nuray sen de yani! Ne yapacaksın? Kum mu yiyeceksin?
Seveceksin balık ve deniz doğumlu hayvanatların hepsini.
Herşey birarada olmuyor güzelim!
Neyse arada bir belki şehre inerim karnımı doyurmak için.
-Nasıl ineceksin? Yüzerek mi? Yüzme bilmediğini aleme ilan ederim bak.
-Ettin bile tüüü sana!

Arkadaşlar..
Bu yazı bitmiyor.
Bağlayamıyorum bir türlü :)
Kâhyacım ne dedin, pardon duyamadım?
-Gerek yok güzelim, bırak istediğin yerde.
-Aa doğru diyorsun vallahi, niye kasıyorum ki?

Al işte bıraktım.

16 Aralık 2007

Sor, bekle





Neden?

...

Susunca bitmiyor ama. Cevap lâzım.

...

Bir daha "neden" diye sormamam için, neden?

...


Bitişlerin ardından sessizliğe boğulmak, susan için güzel bir şey belki.

Susmak nefis. Susmak kolay.

Cevap bekleyen için kötü.

Kötü.



Konuşunca konuşursunuz, sorarsınız, söylersiniz, belki saldırırsınız, savunma beklersiniz.

Kavgacı olursunuz bir parça

Sahibi vardır kavganın. İki kişisinizdir.

Kendi kendinizle kavgaya terk edildiğinizde tekme tokat, kötü işte.

Biriyle didişmenin sonu bitiştir, devamdır, belki durmaktır.

İlle hallolur sonunda. Yürür gidersiniz.



Suskunluk duruyor durduğu yerde.

Durduruyor.

Bekletiyor.

Kötü.



Bazen aslında söyleyemediklerimiz için susarız değil mi? Hani söylesek bir yere varmayacak, ya da vardığı yeri kırıp dökecek. İşte ondan susarız.

Ama bazen kırılıp dökülmek için bile duymak istiyor insan.

Hatta beklemek yerine, duyup kırılmak daha bir yeğlenilir oluyor.



“Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar çirkindir.”

Bilince söylemek lâzım.

Ederini öderiz.

Ödenmeyecek, hazmedilmeyecek, kabullenilmeyecek, unutulmayacak bir şey var mı?

Zaman hepsinin üstünden silindir gibi geçiyor. Sıkıysa kabullenmeyin, unutmayın sonunda.

Zaman. Haşin sevgili.



Ama zamanın işlemesinden önce yapılacak şeyler var daha.

Susan konuşacak.

Nedeni, nasılı söylenecek.

Etekte kalmış irili ufaklı ne varsa, hepsi dökülecek ortaya.

Öyle tali yollara kaçılmayacak.

Ana yoldan, ana yoldan.



Taş kafa mı yaracak, batacak mı bir yerlere.

Olsun, kan revan içinde kalmak, sessizliğin sesiyle sağır olmaktan iyidir.



Duyduk mu duymaya ihtiyaç duyduklarımızı?

Tamam.

Aynanın buğusu gitti. Baktığımızı daha net görüyoruz.

Sindireceğiz olanı biteni şimdi.

Yap-bozun eksik parçalarını yerli yerine koyup, beli bükük soru işaretlerine yol vereceğiz.

Sonra elimizi yüzümüzü yıkayıp her şeyden, kendimizi zamanın şefkatli kollarına teslim edeceğiz.



Evvel zaman içinde kalbur saman içinde başka bir suskun gelecek belki.

Baştan konuşkan, sondan suskun.

Konuşacağız bitmez kelimelerle, noktasız, virgülsüz.

Her bir harfi içimize çekip mutlana mutlana.

Zaman geçecek.

Sen öyleydin, ben böyledim, sen şunu yaptın, ben bunu dedim’li sisli günler başlayacak.

Asla vazgeçmem’ler yalan olacak.

Gelinen yoldan tek başına geri adımlar duyulacak.

Her gün bir adım geri.



Sonra yine nedenler, nasıllar.

Karşılığında koskocaman susluklar.

Cevapsız kalmanın ümitsizlikleri.

Sonra ümitsizlikten çıkarılan ümitler.

Askıya bırakılmış aşklar.



Birlikte konuşup, birlikte susmak en iyisi.

En iyisi.



Aynı anda âşık ol.

Aynı anda vazgeç.

Sonların en temizi, en hasarsızı.

Bir tarafın kalbi atarken, diğerininki sus pussa, o şifalı zamanın geçmeyeceği tutar.

Öbürünün kalbi de sus pus oluncaya kadar.



Kalp sessiz, sus pus.

Güvenli limanlarda demirli.

Dalgasız denizin sükûnetinde.

Yeni bir dalga gelir, alır götürür belki.

Sağlam bir yelkenliyle.

Deniz bilgesi, adı gerçek, kendi gerçek, özgür ruh.

Sözünün eri.

Vazgeçmeyi hiç bilmeyen biri.


En sonunda…

Söz gümüşse, sukut altın değil.

Susmayı marifet sananlar, iyilikle eş tutanlar, suskunluğun buz gibi soğuk çirkinliğine bürünenler..

Gördünüz, çözülüp, susmayınca, rahat.

Soran, bekleyen rahat.

Susan rahat.



Biter, gider, he ne ise.

Sonsuzluk, bitimsizlik bize göre mi?

Değil.



O zaman, korkmadan, kaçmadan, bekletmeden, ümidin ümitsizliğinde debelendirmeden söyleyin, söylenin ve gidin.



Güle güle’miz hazır, cebimizde.

Korkmayın.

Buyrun işte.

Güle güle...

14 Kasım 2007

Nedir derdiniz bizimle?



Nedir derdiniz bizimle?

“Bizden ne istiyorsunuz?” diye sormuştum ya önceki yazımda.

Bayram münasebetiyle eş, dost, akraba meclislerinde gördüğüm karşı cinsimi çekip bir köşeye sordum.

Arkadaşlarımın eşlerine sordurdum.

Mail yoluyla sormuştum.

Cevaplar geldi.



Derleyip, toplayıp yazacağım demiştim. Başladım işte yazmaya...



Bu minik anketin çok eğlenceli yanları oldu.

Kadınlı erkekli olduğumuz ortamda sorduğumda, sorunun muhatabından önce, kadınlar cevap verdi! :)

Ne isteyecekler!

Hem eşleri hem anneleri olalım.

Her türlü kaprislerini çekelim.

Az bilelim.

Ailesine her daim sıcak ve saygılı olalım.

Mükemmel anne, mükemmel “kadın”, mükemmel ev kadını olalım.

Dünyanın öbür ucuna kadar özgürlük verelim.

Sormayalım.

Az bekleyelim, mümkünse hiç beklemeyelim.

Sabırlı olalım. Az konuşalım. Her şeye karışmayalım.

Didiklemeyelim öyle her şeyi.

Eleştirinin her türlüsüne açık olalım.

“Ağır abla” olalım.

Üstümüze başımıza bakalım, “bakılır” durumda olalım hep.

Dünyadan haberdar olalım.

Bir toplulukta iki çift laf edebilecek bilgide olalım.

Espriden anlayalım.



Kadınların verdikleri cevapların hepsi doğru değil mi? Fazlası var eksiği yok hatta.

Ama erkekler cevaplamaya başladıkça, bir eş şunu dedi ki, kapak olabilir isteyene.

“Erkekler kazak zannederler kendilerini ama hepsi birer gömlektirler!” :)



Kadınlar bir dolmuş ki görmeyin! İlginç olan bir şey vardı ki, yazının içeriğiyle de örtüşüyor. Ben önce eşlere söyledim, hani muhabbet arasında, “böyle bir yazı yazacağım, kocalarınıza soracağım” diye... Merak etti hepsi eşlerinin verecekleri cevapları! Çünkü onlar da bilmiyorlar kendilerinden ne beklediklerini! Söylemiyorlar ki adamlar! Öylece duruveriyorlar durdukları yerde! Kocalarından önce verdikleri cevaplar bildikleri ve sevmedikleri erkek beklentileriydi.

Asıl onların verecekleri cevapları bekliyorlardı. Kendi cümleleriyle verecekleri cevapları.



Erkeklere sorduğumda önce bir durdular, düşündüler. Eşler yanlarında, ben onlara “ne bekliyorsun karından?” diye soruyorum. Şimdi ne dese ki? Karısı bekliyor, ne diyecek acaba? “Aslında cevap vermemek temiz iş olacak ama... Akşama hesabım kesilmesin sonra? Bak şimdi durduk yere, ne karıştırıyor bu Nuray da, gül gibi geçinip gidiyoruz işte. Hey Allah’ım, ne desem ki? Iııı..”

Bir ufak tutukluk.

Sonra açıldılar neyse ki.

Eğlenceliydi dedim ya, mesela herkes farklı beklentiyi başa koydu.

Biri “yemek” dedi mesela... :)

Biri seks, ama iyi seks. (Kötüsünün sebebi için bakınız: kendiniz :)  )

Biri saygıyı başköşeye oturttu. Hem de sadece kendisine değil ailesine de. Aile meclislerinde öyle “höt höt” olmayacak kadın. Eksik etek olacak. Adam ne derse “he” diyecek. Sorarlarsa “ben bilmem beyim bilir” diyecek. Diklenmeyecek kocasına. Haklı da olsa susacak. Eve gidince döker içini. Aileye saygıda ve hizmette kusur etmeyecek. Güler yüzlü olacak. Yani eşe iyi olmak yetmiyor, aileye de iyi olacağız. Olur. Oluruz. Siz de bizi örnek alıp iyi damat olun o zaman.



Erkekler neden ilgilerini yitiriyorlar? Onlarınki kadınları elde edinceye kadarmış. Kadın bedenen ve ruhen teslimiyetini ilan ettiğinde erkek ilgisini yitiriyormuş.

Zor olacakmış kadın. Keşfedilmeyecekmiş öyle her şeyiyle. Merak edecek yan bırakılmalıymış ki ilgi devam etsin. “Arkanızdan gelmemize sebep olacak gizemde olun. Her şeyi açık ettiniz miydi peşinizden koşasımız gelmiyor. ( Her tarafınıza şifreler yazın kızlar, Da Vinci’nin Şifresi halt etsin yanınızda. Uğraşsınlar uğraşsınlar da çözemesinler! Gizemli olacakmışız! Yahu bizim içimiz dışımız bir... Az sonra ağlayacağımızı gözümüzün bebeğindeki kara buluttan anlarsınız iyi baksanız. Neyi saklayacağız? Biz siz miyiz? Sır küpleri sizi gidi! )



Niye konuşmazlarmış biliyor musunuz? Konuşmamak daha az tehlikeliymiş de ondan! Lafın nereye gideceğini hiç kestiremezlermiş. Yani laf çıkarmış da ağızdan, kadın alır onu taaa nerelere götürür dolaştırmış. Susmak garantiliymiş.

Aman! Sakın lafınızı bilip konuşmayın olur mu? Siz öylesiniz çünkü, sizi öyle kabul edelim. Dan dun konuşun, biz göğsümüzde yumuşatır öyle anlarız dediklerinizi.

Bak şimdi nasıl yeri geldi, tutamayacağım kendimi!

Oldu gözlerim doldu! 

Biraz duyun diyeceklerinizi olmaz mı? Ha şimdi dersiniz ki “biz düşünmeyiz ne diyeceğimizi. Laf çıkar ağzımızdan. “Düz” düşünürüz, sizin gibi labirent labirent değil hislerimiz, laflarımız.”

Yok, öyle olmuyor işte. Âşık olduğunuz zaman nasıl iki düşünüp bir söylüyorsunuz, “aman kırmayayım sevgilimi” diye? Hani o keşfe çıktığınız dönem, hani teslimiyet töreni henüz olmadan. Ne oluyor da ormanınıza dönüyorsunuz bir anda?

Naiflik, kibarlık kanatlanıp uçuyor. Bizden anlayış bekleniyor. “Ya kusura kalma, biz böyleyiz, idare edeceksin artık.”

Bak gözlerim bir daha dolacak şimdi!



Erkeklerin koruma kalkanları varmış. Güvende hissederlermiş bu duruşlarıyla. “Kadını anlamama kalkanı” Zaten ne anlayacak? Anlarsa, uğraşması gerekecek onu anladığını anlatmak için. Değil mi ama?

“Benimle ilgilenmiyorsun!” Adam duvar.

“Bir romantik ol adam!” Adam duvar.

“Beni dinlemiyorsun!” Adam duvar.

Biz onların duvarlarına çarpıyoruz her defa. Yıksa duvarını, ilgisini kadına odaklaması gerekecek; yok çiçekler, yok yemekler, yok oturup saatlerce konuşmalar... Oooo, kim uğraşacak. İş, televizyon, yemek, yatak onları ziyadesiyle mutlu ediyor. İyi onlar öyle.



Minik tüyolar da verdiler. İyi tarafları da var canım.

Mesela, aile reisi erkek görünürmüş ama kadının dediği olurmuş.

Onlara değer verdiğimizi ve saygı duyduğumuzu hissettirecekmişiz. O zaman her istediğimizi yaptırabilirmişiz.

Gurur okşayıcı davranmak yumuşacık yaparmış onları.

Bize kendilerini sevdirmek için ellerinden geleni yaparlarmış. Biz de artık sevseymişiz onları bir zahmet :)

Zaaflarını bulduğumuz zaman kral da olsa alt edebilirmişiz.

Hep eleştirmeyeceğiz. Hep şikâyet etmeyeceğiz. Arada iyi yanlarını da görüp takdir edeceğiz. Teşekkür etmeyi bileceğiz.

Aşırı ilgi göstermeyeceğiz. Bakın o da zararlıymış. Fazla geliyormuş. Tadında olacak. Sıkmayacağız. Ne çok ilgisiz, ne çok ilgili.

Tutkularının, hobilerinin neler olduğunu bileceğiz. Saygı göstereceğiz.  Neyi sever, neyi sevmez ezberleyeceğiz.



Onlarında duygusal ihtiyaçları varmış, tıpkı bizim gibi. Tek fark, onlar ifade edemiyor, anlaşılmayı bekliyorlar. Duygularımız bizim yüz çizgilerimizde ve dilimizde her daim. Anlatıp, gösterip duruyoruz. Onlar durup bekliyorlar. Niye? Güçlü durmak zorunluluğu ağır basıyormuş, ondan.

Burada çok da suçlayıcı olamıyorum doğrusu. Çünkü kadın ve erkek var olduğundan beri kadına “zayıf olabilirsin, ağlayıp zırlayabilirsin, bir şey olmaz evladım” denmiş. Erkeğe “güçlü ol, amman diyim bir damla gözyaşı akıtma, namımızı sürdür, lekeleme bizi” denmiş.

Bina inşa etmişler yıllardır kaç katlı. Bir damla suyla yerle bir olacağını düşünüyorlar.

Yok, öyle değil vallahi. Ağlayın, dökün içinizi, zayıflıklarınızı deyin bir yol.

O zaman sizin de bizim gibi etten kemikten olduğunuza kani olacağız. Kırın zincirlerinizi. Aslında bizdensiniz. İnsanız hepimiz. Biliyoruz, siz de bizim istediklerimizi istiyorsunuz. Anlayış, saygı, ilgi, şefkat, muhabbet...

Kaldırıverin esrar perdenizi, görüverelim gül cemalinizi...

Biliyoruz kalkanların arkasında güzel bir şeyler var. Açık edin kendinizi. Korkmayın. Biz sizi keşfettikçe daha çok seviyoruz.

Keşif bittikten sonra toplanıp gitmeyiz biz.

Siz miyiz?



Balzac demiş ki: “Bir kadını idare eden, bir milleti idare edebilir.”

Bakın ne kolay!

Kolaya kaçın siz de biraz. :)



Haydi, dünyanın sonuna daha çok var, anlayın bizi, tanıyın bizi, duyun bizi.

Verin elinizi dost olalım.

Enerjimizi anlatarak değil, anlayarak harcayalım.

Güçlerimizi birleştirelim.



Söz, biz de sizi anlamaya çalışacağız.

Anlamamızı beklemeyin ama anlatın.

O zaman Nietzsche gibi, kadınlara giderken kırbacınızı yanınıza almaya gerek kalmayacak! :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...