Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

Kadın-Erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın-Erkek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2010

Ayna





Herkes kendine âşık aslında...

Herkes kendi güzelliğini gösterene âşık.



Hayyam ne demiş?

“Bir put demiş ki kendine tapana:

Bilir misin niçin taparsın bana?

Sen kendi güzelliğine vurgunsun,

Ben ayna tutar gibiyim sana.”



Birini sevdiğinizde ya da âşık olduğunuzda sizi size anlattığı için, kendi içinizde gördüğünüzü size yansıttığı için onu seviyorsunuz, âşıksınız aslında.

Anneden gelen sevgiyle sevilebilir bir evlat olduğunuzu görmek istiyorsunuz.

Çocuklarınıza iyi anne.

Eşinize iyi eş.

Sevgilinize iyi sevgili.

Patronunuza iyi çalışan.

Komşunuza iyi komşu.



Herkesin elinde bir ayna var aslında ya da herkes tek parça ayna.

Kime tutuyorsanız o aynayı, güzelliğini yansıtıyorsanız, sizi seviyor, âşık oluyor.

Ama tabii kötü görünen yanlarını yansıtacak şekil de tutuyorsanız, pek aşktan sevgiden söz edemiyoruz.

En çok o tarafları aydınlatıyorsanız hele.

Tamam, kimse mükemmel değil. Ama herkesin içinde mutlaka güzel bir taraf var. Gülüşü, sesi, bakışı, duruşu, susuşu...

Onları gösterecek şekilde tuttuğunuz zaman aynanızı, eksikliklerine, güzel olmayanlarına kendi elindeki aynayla bakabilir o.

Kişi kendini bilir zira...

Ki zaten sizin elinizdeki aynadan o yanlarını zaten görür o, uğraşa, zorla yansıtmaya gerek yoktur.



Kadın aynalanmak istiyor.

Güzel olduğunu görmek istiyor. Değerli olduğunu, vazgeçilemezliğini, herkesten farklılığını, sevgililiğini, özel oluşunu.

Öyle hissediyorsa hele.

Aynadan gördüğü ne?

İçinde yaşamak olmayan bir çift soluk göz.

Cildin yüzüne taşmış mutsuzluk, karalık.

Hareketindeki yavaşlık.

Ağzındaki tatsızlık.

Ruhundaki öfkeli sessizlik.

Belli belirsiz biri.



Kadın kendini göremediği zaman körleşiyor.

Eksiliyor.

Yetersiz geliyor hayata.

Kendine bile bitiyor.



Oysa kadın o değil. Kadın daha fazlası. Kadın daha mutlusu, cildi daha parlağı, ağzı tatlısı, içi kıpır kıpırı, gözlerinden hayat fışkıranı...

İşte bir gün, bir ayna tutucu gelip kadına bu halini gösterince,

“Aslında sen busun değil mi?” deyince, hele ki o ayna tutucu, kadının şimdiye dek biriktirdiklerinin tam karşılığıysa, düşüncesi, insanlığı, içi, dışı, hayatı, iletişme yetisi…

Ve biliyor musunuz ki, bu aynayı kimin tuttuğunun pek önemi yok…

Onu iyi gösterecek, kendisinde gördüğü bütün pırıltıları yine kendisine aynı pırıltıyla yansıtacak birinin adı önemli değil.

Ruhunda da kendisini görsün yeter.

O zaman sırsız aynaya bakmayı bırakıp, ışıltılı ayna tutucunun aynasına bakabiliyor kadın…



Adamlar bunu anlamaz, bilmez, kafa bile yormaz.

Çünkü tek ayna kendisidir ve sadece o aynaya bakılır.

Unutur ki o aynanın sırrı gitmiştir artık ve hatta tuzla buzdur.

Bin parçaya bölünmüş aynadan gördüğü minicik kadınlar mıdır bakıp mutlu olması beklenen?

O gördüğü kendisi değil.

Buna ikna edemez kimse.

Kendini biliyor o.



Erkeklerin böyle bir aynaya ihtiyaçları var mı bilmiyorum, belki var ama o müthiş ketumlukları, dillerindeki, gözlerindeki, kalplerindeki mühürleri bunu anlamamıza engel.



Aynası her daim kendi güzel aksiyle parıldayanlar, ayna sahiplerine “Yansıyabildiğim en güzel aynam” desinler mi?

Desinler.

Bir de o aynayı silip parlatsınlar, kendi aynalarıyla da onu ona göstersinler mi?

Göstersinler.



Bahar geliyor.

Aşk zamanı.

Güneşin aynalara vurup gözlerimizi kamaştırma zamanı.

Gözlerin kör olma zamanı.

Aşktan.

Kendimizden…



04 Ağustos 2008

Kabulleniş aslında vazgeçiş midir?






Erkeklere hitaben yazmıştım bu yazıyı ama kadınlar kendilerini gördüler..
Keşke erkekler de görebilseler kadınlara ne yaptıklarını, nasıl göründüklerini.
Yazımın sonunda yazdığım gibi, giden gitti geçmiş olsun, diyebilseler kendilerine.
Duygusal zekası düşük olsa da insani ve vicdani zekası yüksek erkekler diyebiliyor bunu.
Diyemeyenler de "sevdiği" kadının celladı oluyor.

***

Kabulleniş Aslında Vazgeçiş midir?

Kadın milleti bekler.

İster.

Umar.

Bekler.

Söyler.

Erkekler kendi aralarında bu beşliye “dırdır” diyorlar.

İstediklerini, beklediklerini söylerler diye.

Tabii ufak bir sorun var.

Söylemezler tek. Söyleyip dururlar! Tekrar tekrar.

Çünkü erkeklerin kulakları deliktir.

Birinden girer diğerinden çıkar.

Sevgililer gününde bir tane kulak tıkacı hediye etmeli onlara.

Tek, bir tane.


Ha bu arada söylemez, kapris yapar kadın, bu sefer de başka yafta!

Kaprislisin!

Hey Allah’ım!

Arkadaşlar, gelin size kadınları anlatayım azıcık.

Şimdi, siz hani evleniyorsunuz ya onlarla. Hani pek bir kibar, pek bir ilgilisiniz. Gözlerinin içine bakıyorsunuz falan.

Kulaklarınızı beş açıyorsunuz onlar konuşurken.

Bütün detaylarının peşinde oluyorsunuz ki türlü çeşit sürpriz yapabilesiniz.

Hani incelikten öleceksiniz neredeyse.

Ama başlarda. Aman burayı atlamayalım rica ederim, başlarda.

Sonra size bir haller oluyor, her birinize başka bir şey…

İncecik ruhunuz kalınlaşmaya başlıyor.
Kadınınızı dinlememeye başlıyorsunuz. İlgilenmez oluyorsunuz.

Seviyorsunuz, önemsiyorsunuz, ama için için.

Derinden. Öyle derin ki, ne siz, ne de biz alıp dışarı çıkaramıyoruz.

Hâlbuki iki ince davranışa, zarif bir teklife, bir çift büyülü lafa bakar...

Biliyorsunuz üstelik nasıl yapacağınızı.

Evveliyatınızı biliyoruz çünkü.

Bildiğinizi biliyoruz.

Yok ama siz kadına karşı üç maymunu oynamayı seçiyorsunuz.

Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum.

En güvenlisi.

Hiç bulaşmayayım daha iyi.

Maymun başınıza iş açar da haberiniz olmaz biliyor musunuz?
Bu suskunluk hiç hayra alamet değildir ilişkilerde. Karşı suskunluk olarak yansır size ki işte buna “kabullenmek” diyoruz.
Ama neyi?
Onlar size dırdır ederken siz aslında artı hanedesiniz. Dıştan dışa dertlerini derken, içlerini dökerken hâlâ “muhatapsınız” ki bu iyi bir şey.
Size dönük biri var karşınızda. Sizi "hala" önemseyen biri.
Bu, bu demek.

"Beni anla, benim istediğim şu, hiç de öyle kürksel, mücevhersel bir şey değil.
Beni dinle.
İhtiyaçlarıma karşılık ver.
Beni gör.
Kararlarımı desteklemesen de fikrini söyle.
Konuş benimle. Sen de benden bir şey iste, sor. Öyle yokmuşum gibi davranma. “Fark etmez” deme her defasında.

Hepiniz çizdiğim robot resme uymuyorsunuz elbet. Bazılarınızın elleri yok.
Üç maymuncu değilsiniz.
Duymuşsunuzdur, görmüşsünüzdür, bilmişsinizdir, yetmemiş anlamışsınızdır.
Hem onu hem de kendinizi paylaşmışsınızdır.
Kaybetmeden kazanmışsınızdır size dönük yüzü.
Sizi kutluyor, alkış, diyoruz. Kesmiyor, yıldızlı pekiyi veriyoruz.

Amma ve lâkin bazen “ihtiyaç sahibi” sizi olduğunuz gibi kabul etmiş olur hani. Her şeyinizle hâlâ aynı olmanıza rağmen.
Öbek öbek duygusal boşluklara rağmen, artık söylese de duymamanıza rağmen kabullenmiştir ya hani.

Ama bu kabullenişin sonucu nedir biliyor musunuz?

Hiç buna mesai harcamışlığınız var mı?

Aranızdaki mesafeden görebiliyor musunuz onu?

Seçebiliyor musunuz yüzünü?

Size artık anlatmıyor. Sizden hiçbir şey beklemiyor, istemiyor.

Farkında mısınız? Umurunuz da mı?


Öyle bir duvar örmüşsünüz ki önünüze, üstünde koca harflerle “yaklaşma çarparsın” yazıyor! O da yaklaşmıyor zaten, deli mi?

E, ne oldu? İkinizde de bir huzur bir huzur.

Ne soran var, ne isteyen, ne bekleyen.

Oh…

Bu sizin rahatlığınız, sizin tarafınızdan görülenler.

Kadın artık paylaşamadıkları, anlatamadıkları, içinde patlattığı öfkeleri, kırıla kırıla kırılacak yeri kalmamış haliyle karşınızda duruyor.

Sessiz. Sakin. Kabullenmiş.

Önceden neydi o öyle, hem kendisiyle didişiyor, hem sizinle.

Sus şöyle işte!

Ne huzurluyuz. Ne sorunsuzuz. Hiç kavga etmiyoruz artık, aman da ne güzel.

Hı hı.

Çok güzel.

Sizin o güzel diye gördüğünüz huzur aslında ne biliyor musunuz?

Hiçlik.

Yokluk.

İçi boş bir huzur.

İçi boş bir sükûnet.

Boş. Tükenmiş. Aşınmış.

Duygularından sıyrılmış.

Ruhen kilometrelerce uzakta.

Sadece beden olarak orada. Olmak zorunda olduğu kadar. O zorunluluk –herkese göre değişen- her ne ise, ortadan kalkınca o beden de oradan gidecek söyleyeyim...

Siz de arkasından bakakalacaksınız.

“Niye gitti ki, her şey güllük gülistanlıktı, ne oldu ki şimdi?

Ne olmadı ki mirim?

Kafanızı, gömdüğünüz kumdan çıkarabilseydiniz, görecektiniz ne olduğunu.

O kabullendikçe, siz rahatladınız.
O sustukça, sorun çözüldü sandınız.

Dokunsaydınız, bilmeye gönüllü olsaydınız ortaya dökülüp saçılacaklarla uğraşmak zor gelirdi size.

Nitekim hiç dokunmadınız. Bıraktınız dağınık kaldı.

Susmak kabullenmekti.

Kabullenmek vazgeçiş.

Bilmediniz.

Bilemediniz.

Bilmek istemediniz.

Üstelik vazgeçişi görmenize, duymanıza rağmen, sahiplenip geri dönüşe çeviremediniz. Üstünüze bile alınmadınız.

Bu da sizin seçiminiz.

Vazgeçildiniz.

Tebrik ederiz.

Şimdi çıkın kapısına kilit vurduğunuz dünyanızdan dışarı.

Koşun peşinden. Yapma etme iki gözüm, ben seni şöyle severim, böyle severim diye başkalaşın.

İlk günlerdeki adam olun görelim.

En iyisi, kararlı olduğunu görüyorsanız, bırakın rahat rahat vazgeçsin sizden.

Ne siz yorulun.
Ne de yorun.
Giden gitti.

Geçmiş olsun.

Ağustos 2008
Nuray İlbars Kömürcü

14 Kasım 2007

İzin verir misin kocacığım?

İzin Verir misin Kocacığım?
Erkek olarak doğmuş olmayı istemişliğim çoktur. “İyi ki kadınım” demişliğim de. Kadın olmayı biliyorum, seviyorum ama erkek olmayı bilmediğim için tam anlamıyla “keşke!” diyemiyorum haliyle. Bunu bana ancak bir erkek der: “İyi ki erkek olmamışsın. Taşınır yük değil!” :-)

Bazen öyle olduğunu düşünürüm. Dağlar, taşlar var sırtınızda. Bazen kelebekler kadar özgürsünüz. ( Bu özgürlük kısmını ayrıca yazacağım. Şimdilik başka bir konuda sataşacağım size :-) )

Keyfin yanında zorunluluklarınız var belinizi büken. Aslında sizi hiç şikâyet ederken görmedim. Yani “nedir bu arkadaş, çalışıp para kazanmak zorunda olan ben, koruyucu, kollayıcı etiketimin altını doldurmak için güçlü olmak zorunda olan ben, ota tüye ağlamamam gereken ben, sevgilimi-karımı mutlu etmek zorunda olan ben, çocuğuma disiplini, düzeni sağlaması gereken “otorite” ben…”

Sizi şikâyet halinde görmedim hiç dedim ya. Niye? Bizden feyz alsanıza biraz. Aslında yok yok, iyisiniz böyle. Bozmayın doğanızı. Bizdeki çeneyi sizde düşündüm de bir an. Kâbus gibi! Yani siz bize bir de çene yapıyorsunuz diye, biz çeneyi ikiye katlamak zorunda kalacaktık! Neyse ki denge baştan kurulmuş. :-)

Düşünüyorum sizi, ne kadarınızı tanıyorum, hakkınızda ne biliyorum, diye…

Kadının olduğu yerde erkek de var. Baba, kardeş, çocuk, koca, sevgili, arkadaş, dayı, amca, yeğen, kuzen, patron, komşu. Benim hayatımda duran erkekleri düşünüyorum. Hepsinin karakteri ayrı. Yaşayışı ayrı. Davranışı, hissi ayrı. Ama bildikleri, öğrenip ezberledikleri tek şey var:

Erkek kadından bir tık üstün!

Derdim ne erkek karşıtlığı, ne de yandaşlığı. Sadece durup bakıyorum hepsine. Gördüğüm, inceden inceye, “ben güçlüyüm, seni korurum, ben hâkimim, ben söz sahibiyim, dolayısıyla ben ne dersem o olur” tavrı.

Siz biraz güçlüsünüz evet. Bizi koruyacak cesarete de sahipsiniz. Ama bunlar üstümüzde söz hakkı sahibi olmanızı sağlamaz. Yani siz ne derseniz o olmaz artık. Eskiden öyleydi. “Höt” dediniz mi, otururdu kadınlarınız. Şimdi de o sesle irkilip, sağına soluna çaresizce bakınan, ne yapacak bir şeyi, ne gidecek bir yeri olmayan kadınlar var. Ve evet “höt” deyince oturuyorlar. Ama bu size bayıldıklarından ya da saygılarından değil. Dedim ya, çaresizlikten.

Bu kemik bir hikâye. Hala güncellenip duruyor üstelik. Ne zaman tamamen temizlenir, kökü kazınır bu “höt”ün bilmiyorum. Ama bilin ki öfkedir sizin kadına bıraktığınız tek his ve biliyor musunuz, öfke, sevgiyle küs.

Eskinin kadınlarından olmadığıma seviniyorum. Doğru zamana gönderilmişim. Bu zamanda, eskinin ruhuyla karşılaşsaydım fena olurdu. Benim eğilmez, bükülmez şahsiyetim sivrilirde sivrilir de batardı hepimize.
Dik başlıyım ben, dik başlı. Aklıma yatmayanı yaptıramazsınız bana. İnanmadığıma inanmış gibi yaptığımı göremezsiniz. İnanmadığımı söylerken duyamazsınız.
Hükmedilmeye karşı direncimi, hissimi bilseniz…

Kadın mı hükmettiriyor kendine acep, yoksa hükümdar doğmuş adamla mı karşılaşılıyor?
Yani “bana hükmet” komutunu biz mi veriyoruz onlara, yoksa onların zaten genlerinde olan baskın karakter mi ortaya çıkıyor?

Bize “eksik etek” derler. “Saçı uzun, aklı kısa” derler. “Elinin hamuruyla erkek işine karışma” derler. Aslında bilmezler bizdeki akıl hem onlara hem bize yeter. Elimizin hamurunu yıkar da karışırız işinize, en az sizin kadar da iyi yaparız.
Yok, sen ne dersen o olacak öyle mi?

Niye?

Neden egemen olmak istiyorsunuz bu kadar? Nemize? Biz kendimizi korumayı bilmiyor muyuz? Gerçi korumaya çalıştığımız da sizsiniz ya, o da ayrı bir paradoks. Ha, pardon siz kendinizi bildiğiniz için, bizi hemcinsinizden sakınma gereği duyuyordunuz zaten. :-) Bize güvensizliğinizin altında yatan tek sebep kendinizsiniz. Yok, öyle de değil, aslında siz bize güveniyorsunuz da etrafa güvenmiyorsunuz. :-)
Size bir şey diyeyim mi? Kadın isterse yapar. Yani sizi paranoyaya sürüklemiş gibi olmayayım ama kadınınız yalnız başına kaldığında “eğer isterse” her şeyi yapar. Hani tek başına tatile gidemezler ya! Hani tek başına gece dışarı çıkamazlar ya! Hani kadınların evlendikten sonra sadece arkadaşı olan “erkek arkadaşları” olamaz ya! Geçin bunları. Kandırmayın kendinizi. “Ben dedim, yapmadı, gitmedi” olmasın. Eğer isterse, ne yapacaksa -korkunuz her ne ise- sizin yanınızda da yapar!
Gücünüz, iktidarınız elinizde patlar, anlamazsınız.

Bilmiyorsunuz söyleyeyim, kadınların otokontrolleri vardır. Yani tatilde de, gece dışarı çıktığında da, evli ya da sizinle birlikte olduğu halde var olan erkek arkadaşıyla da nasıl olacağını bilir. Nerede, nasıl davranacağını. Sebep-sonuç ilişkisini sizden çok daha hızlı kurar onlar.

Dolayısıyla kadın kısmının ne işi var orada burada, kırsın dizini otursun beyinin (!!!) yanında. (Yalnız, tek ünlem yetmedi burada bana. Erkeklerinize bey, kadına bayan dememeye başlarsanız, ünlem teke iner diye düşünüyorum. :-) )

Kim verdi bir kere bu hakkı size? Sizden izin mi alacak mışız adımlarımız için?

Bey, yarın arkadaşımla yemek yiyeceğiz dışarıda, izin verir misin?

Anneme gideceğim, iznin var mı?

Yahu bir kere neden izin alıyoruz? İzin mercii olarak kim atadı sizi hayatımıza?
Siz bizden daha mı iyi biliyorsunuz bir adım sonramızın bize iyi mi kötü mü geleceğini? O kadar öngörünüz var mıydı sizin?

Kadın, aklına düşeni, kendisine doğru geleni ve belki sadece istediği bir şeyi yapacak mesela. Niye size soracak ki? Erkek olarak hayatında olduğunuz için, size aklıyla da mı teslim oldu? Hani kendisi yapamıyor mu istediğini, sizin izniniz olmadan?

Saygı diyorlar buna bazen. Sizce?

Kadının kendisine dediği: “Sen onay vermeden adım atamıyorum.”

Adamın kadına dediği: “Ben onay vermeden adım atamazsın.”

Oysaki kadın biliyor ne zaman ne yapacağını, nasıl davranacağını. Aklımız öyle çok ki, siz isteseniz, birazını size vereceğiz. O kadar da kalbimiz iyi yani.
Ama siz tam kapasite akıl olduğunu sanıyorsunuz. :-) Büyük yanılgı…

Bakınız demeye çalıştığımı yanlış anlamayınız, anlaşılma lüksümü elimden almaya kalkışmayınız.
Şudur dediğim: Kadın size atacağı adımı söyler zaten. Haberiniz olur yani. Bazen size danışılır, şöyle mi, böyle mi, diye, ama bu, siz erkek olduğunuzdan ve her şeyi bizden daha iyi bildiğinizden değil, sadece insan olduğunuzdan, hayatınızda olan biri olduğunuzdan, fikrinizi önemsediğinden. Buradan ”ipler bende” fotoğrafı çıkmasın. Kimsenin ipi kimsede değil. Herkes kendini bilir. Ne yapacağını, ne yapmayacağını. Birbirinin hayatına girmekle üzerinde hak sahibi olunmaz. Ne kadın erkeğin, ne de erkek kadının.

“Karıcım, yapabilir miyim, edebilir miyim?” diyen erkekler de var. Bu durumda da sizin arkanıza geçerim dağlar gibi. Bu da yanlış. Bu işler insanın raconuna ters. İnsan oluşa. Tekliğe. Bir başkası tarafından idare edilmek fikri baştan kayıp bana. Hele evlilikte koca tarafından himaye ve idare edilmek, aklımın ve bünyemin reddettiği bir durum.

İzin mekanizmalı ilişkilerin kendi içlerindeki dinamiğine sözüm yok. Alan razı, veren razı ise ortada sorun da yok.

Ama bastırılmaya, hükmedilmeye çalışılan kadınların varlığına, adamların yazıp, hatunları oynattıkları senaryolarla tek kalıba sokulmaya çalışmalarına, bir tek kere verilmiş olan yaşama haklarının erkek tarafından maddelendirilmesine
s i n i r o l u y o r u m.

Bu kadar.
:-)

Sessiz Ve Ruhsuz Masalar

Sessiz Ve Ruhsuz Masalar
Bugün bir cafede oturdum tek başıma, bir şeyler yedim…
Arada bir tek başınalığı seviyorum.
Dışarıda ve tek başınayken insanları gözlemlemeyi de seviyorum, çaktırmadan…

Sabah erken saatlerdi. İnsanlar birer ikişer gelmeye başladılar.
Bir kadın, bir erkek oturdular görüş alanıma.
Bir şeyler yediler sessiz sedasız.
Sonra kadın sigarasını tellendirmeye başladı. Adam da gazete okumaya.
Kimse kimseyle konuşmuyor. Başka başka taraflara bakıyorlar. Arada tek tük, kırık dökük laflar.
Ruhsuz.
Kim bilir kaç bin yıllık çift.
Genç de görünüyorlardı aslında. Hani evli değil de sevgili gibi…
Dedim, yazık yahu ne çabuk tükendiniz?

Misler gibi aşk kokan masalardaki sevgililer geldi aklıma.
Hatta oradan ayrıldıktan sonra, başka bir yerde gördüm iki sevgili.
Güldüm kendi kendime.
Bir onlara bak, bir de bunlara…
Kadın ve adam el ele, adam arada öpüyor kadının ellerini, parmaklarını…
Birbirlerine aşklı aşklı bakıyorlar.
İki adet sarmaş dolaş pişmiş kelle! Nasıl mutlu, nasıl aşkın içine düşmüş!
Mütemadiyen konuşuyorlar...
Gençken ve âşıkken yaptığınız saatler süren telefon konuşmalarınızı hatırlayın…
Hiç bitmezdi değil mi?
Ne bulurduk o kadar konuşacak yahu! :-)

Aşk ve yıllanmış evlilik-ilişki çok çabuk açık ediyor kendini.

Onu diyecektim. :-)


“Aşk Ölmez, Biz Ölürüz”

Sertab Erener’in bu şarkı. Sözlerini Demir Demirkıran’la yazmışlar. Sevgililerdi bir ara. Umarım hala öyledirler.
Müziği çağırdı ilk duyduğumda. Sözleri de, olduğun yerde kal, dedi. Kaldım.
Hatalar, yeminler,
Bitişler, başlangıçlar,
Yalanlar, suskunluklar,
Kıskançlıklar, terk edişler,
Pişmanlıklar, yalvarışlar

Kırılmasın diye durur kalbim
Usul usul bedeni aşar aşk
Aşk ölmez biz ölürüz
Kırılmasın diye durur kalbim
Usul usul bedeni aşar aşk
Aşk ölmez biz ölürüz
**

Kırılmasın diye, kalbinizi durdurmamanızı dileyerek…
Aşk için lafım hiç bitmez bilen bilir ama bu ara halim yok.
En kısa zamanda eski neşeli elbisemi giyip, aşka, sağa sola sataşacağım günler de gelecek...
Çünkü...
Aşk ölmez, biz ölürüz...

Fotoğrafların Dili

Hiç toplu fotoğraflarda kendinize baktınız mı?
Yanınızdakine sarılmış mısınız?
Yoksa elleriniz bağlı mı?
Dokunmuş musunuz?
Yanınızdaki size?

Ben bu ara fotoğraflara o gözle bakıyorum…
Bir yerlerde okumuştum galiba, beden dilinin fotoğraflarda da konuştuğunu…

Bir bakın bakalım…
Sevmediğiniz biriyle çekildiğiniz fotoğraflar söyleyecek demek istediğimi.
Bu yazıyı fotoğraflardaki diğerleri de okursa hiç değilse yalandan sarılsın bundan sonrakilerde.
Öncekilerin hesabını da verirsiniz artık. :-)

Kadın


Ve pek tabii ki “erkek” bugünkü konumuz.



“Biz kadınlar şunu isteriz, bunu isteriz! Hey erkek milleti, duy sesimizi!” diyorum ya ben arada.

Erkek milleti celâlleniverdi.

“Nedir bizimle alıp veremediğin kardeşim! Siz bizim ne istediğimizi bir kere sordunuz mu acaba? Hep bana hep bana oluyor mu?”



Peki olmuyor.

Biz kadınlar iyi dinleyicilerizdir. Sakın siz kötü anlatıcılar olmayasınız ya da hiç anlatamayıcılar?

Kendi dünyalarında mutlu mesut yaşamayı; konuşmaya, deşmeye ve problemlerle yüzleşmeye tercih edenler...

Hepiniz aynı değilsiniz. İçinizde harika âşıklar var. Mükemmel, romantik, dinleyen, anlayan, adam gibi adamlarınız var. Eşiniz bir daha dünyaya gelse sizi seçecek, o kadar çok seviliyorsunuz. O kadar “eşsiz”siniz. O kadar eşinize “eş”siniz.

Var yani sizin içinizde de iyiler.



Ama kadınlarda genel bir kanı oluşturmuşsunuz işte, suçlu biz değiliz...

Adınız çıkmış bilmem kaça. Nasıl indireceksiniz? İşiniz zor.



Biz biliyoruz, adamların bazıları evlendikten sonra değişirler. Hatta ilişkilerin başıyla ortalarında aynı değillerdir. Bir haller olur, değişirler işte! İlgilerini yitirirler. Eşlerini dinlemezler ilk gün gibi. Mesela, hani saatlerce telefona kaynardı ya kulağınız, sesini duymak için arardınız zaman mevhumunu unutarak. Şimdi “eve ne lazım, çıkıyorum” diye arıyorsunuz iş çıkışı, ayaküstü!

Hani diyorum, genelleme yapılacak kadar varsınız yani…



Tamam, bilemişsiniz kadınları. Fırsat buldukları her an saldırıya geçiyorlar.

Ama açık ve seçik söyleyeyim ki; biz, sizin bizden ne istediğinizi bilemedik henüz!



Çıkarın biriktirdiklerinizi. Biriken yoksa da bir içinize kulak verin; neden kadınlarınız “dırdır” edip duruyor size?

Acaba söyleyip söyleyip de sizde “tık” olmadığını gördüklerinden midir?

Niye tıklamıyorsunuz?

Havaya mı konuşuyoruz biz?

Nedir bizimle alıp veremediğiniz?

Gül gibi hatunlardan ne istiyorsunuz?

Niye hep ilk günle kıyasa sokuyorsunuz? Niye değişiyorsunuz?

Dırdır ediyoruz değil mi? Başımız mı ağrıyor çok sık?

Çok şey mi istiyoruz bazen? Yetişemiyor musunuz isteklerimize?

Çok mu konuşuyoruz?

Siz kadının “az “ olanını mı seviyorsunuz?

Az konuşanı, az isteyeni?



Evde yemek yapsın, ev işleri eksiksiz yapılsın, çocuk varsa mükemmel anne olunsun, soru sorulmasın lütfen! Problem varsa kendi başına çözülsün. Pembe, kir, pas tutmayan mutlu “teflon” dünyanıza girip zehir etmeyelim dünyayı size.

Ve başımız lütfen hiç ağrımasın. Siz her istediğinizde hazır ve nazır olalım? Bu mu?

Sıralamanızı merak ediyorum...



Biz, erkeklerden ne istediğimizi her yerde yazdık, söyledik.

Biliyor musunuz, bu söylenenler “söylenti” değil, gerçek.

Yaşanmışlıklardaki ortaklıkları bilseniz şaşarsınız! Ne kadar çok eş davranışlarınız var hemcinsinizle!

Bir de genellemeyin diyorsunuz!

Tamam, yine de iyi niyetimi takınıp genellemiyorum.

İyi örneklerim var. Onlar kurtarıyor sizi.



Benim bu duruşumdan “feminist” olduğumu çıkarırlar hep.

Hani şu, bence yanlış ve basitleşmiş anlamıyla “erkek düşmanı” değilim.

Kadınla erkeğin bir arada “var” olduklarına inanıyorum.

Kadın erkeksiz, erkek kadınsız “yok”.

Ama kadın, karşısında “erkek”, erkek, karşısında “kadın” görecek.

Cinslerin içleri farklı kavramlarla doluşunca, işte böyle “siz şöylesiniz, biz böyleyiz” kaosu yaşarız hep birlikte.



İlişkiler etki-tepki dinamiği üzerine kuruludur...

Nasıl etkiliyoruz sizi bilelim.

Siz artık etkinizin tepkisini ezberlemiş olmalısınız kadınlarınızdan :)

Bakınız: “dırdırdırdır..vırvırvır...”

Şimdi sıra sizde.



Yazılarımdan sonra hemcinslerine kol kanat gerip, “bir de bana sor, gel de bana sor” diyen erkekler.

Buyurun, sordum işte!

Size, mail yoluyla, “kestane kebap, acele cevap” diyorum.

Gelecek olan pek kıymetli cevaplarınızı derleyip, toplayıp yazacağım...



Cevaplarınızla ve yazacaklarımla elbet aydınlanmayacak iki cins.

Ama sizin de sesinizi duyacağız sonunda!

Bakın sustunuz, sustunuz, sıra size geldi işte gördünüz mü?



Elbet biz de uzlaşacağız. Bir orta yol vardır mutlak...

Dünyanın sonuna kadar vaktimiz var. :)

Beklemeye değer misiniz?

Bilmiyorum bizimle uzlaşmış modelinizi.

Hani değeceğinizi düşünüyorsanız bekleyelim diye dedim.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...