04 Ağustos 2008

Kabulleniş aslında vazgeçiş midir?







Kadın milleti bekler.

İster.

Umar.

Diler.

Söyler.

Erkekler kendi aralarında bu beşliye “dırdır” diyorlar.

Söylerler diye. İstediklerini, beklediklerini ifade ederler diye.

Tabii ufak bir sorun var.

İfade etmezler tek. İfade edip dururlar! Tekrar tekrar.

Çünkü erkeklerin kulakları deliktir.

Birinden girer diğerinden çıkar.

Sevgililer gününde bir tane kulak tıkacı hediye etmeli onlara.

Tek, bir tane. :)



Ha bu arada ifade etmez, kapris yapar kadın, bu sefer de başka yafta!

Kaprislisin!

Hey Allah’ım!



Arkadaşlar, gelin size kadınları anlatayım azıcık.

Şimdi, siz hani evleniyorsunuz ya onlarla. Hani pek bir kibar, pek bir ilgilisiniz. Gözlerinin içine bakıyorsunuz falan.

Kulaklarınızı beş açıyorsunuz onlar konuşurken.

Bütün detaylarının peşinde oluyorsunuz ki türlü çeşit sürpriz yapabilesiniz.

Hani incelikten öleceksiniz neredeyse...

Ama başlarda. Aman burayı atlamayalım rica ederim, başlarda.



Sonra size bir haller oluyor işte, her birinize başka bir şey…

İncecik ruhunuz kalınlaşmaya başlıyor. (Hem ruhunuz hem bedeniniz aslında... Kendini salan biz değiliz değil mi her zaman?

Bakınız; başınızı önünüze eğdiğinizde gördüğünüz “göbek” adını verdiğimiz tepecik. :) )

Kadınınızı dinlememeye başlıyorsunuz. İlgilenmez oluyorsunuz.

Seviyorsunuz, önemsiyorsunuz, ama için için.

Derinden. Öyle derin ki, ne siz, ne de biz alıp dışarı çıkaramıyoruz.

Hâlbuki iki ince davranışa, zarif bir fikre, bir çift büyülü lafa bakar...

Biliyorsunuz üstelik nasıl yapacağınızı.

Evveliyatınızı biliyoruz çünkü.

Bildiğinizi biliyoruz.



Yok ama siz kadına karşı üç maymunu oynamayı seçiyorsunuz.

Görmüyorum, duymuyorum, bilmiyorum.

En güvenlisi.

Hiç bulaşmayayım daha iyi.



Maymun başınıza iş açar da haberiniz olmaz biliyor musunuz?

Bu suskunluk hiç hayra alamet değildir ilişkilerde. Karşı suskunluk olarak yansır size ki işte buna “kabullenmek” diyoruz.

Ama neyi?



Onlar size dırdır ederken siz aslında artı hanedesiniz. Dıştan dışa dertlerini derken, içlerini dökerken hâlâ “muhatapsınız” ki bu iyi bir şey.

Size dönük biri var karşınızda. Sizi "hala" önemseyen biri.

Bu, bu demek.



"Beni anla, benim istediğim şu, hiç de öyle kürksel, mücevhersel bir şey değil.

Beni dinle.

İhtiyaçlarıma karşılık ver.

Beni gör.

Kararlarımı desteklemesen de fikrini söyle.

Konuş benimle, sen de benden bir şey iste, sor. Öyle yokmuşum gibi davranma. “Fark etmez” deme her defasında.”



Hepiniz çizdiğim robot resme uymuyorsunuz elbet. Bazılarınızın elleri yok.

Üç maymuncu değilsiniz.

Duymuşsunuzdur, görmüşsünüzdür, bilmişsinizdir, yetmemiş anlamışsınızdır.

Hem onu hem de kendinizi paylaşmışsınızdır.

Kaybetmeden kazanmışsınızdır size dönük yüzü.

Sizi kutluyor, alkış, diyoruz. Kesmiyor, yıldızlı pekiyi veriyoruz.



Amma ve lâkin bazen “ihtiyaç sahibi” sizi olduğunuz gibi kabul etmiş olur hani. Her şeyinizle hâlâ aynı olmanıza rağmen.

Öbek öbek duygusal boşluklara rağmen, artık söylese de duymamanıza rağmen kabullenmiştir ya hani.

Ama bu kabullenişin sonucu nedir acep?

Hiç buna mesai harcamışlığınız var mı?

Aranızdaki mesafeden görebiliyor musunuz onu?

Seçebiliyor musunuz yüzünü?

Size artık anlatmıyor. Sizden hiç bir şey beklemiyor, istemiyor.

Farkında mısınız? Umurunuz da mı?



Öyle bir duvar örmüşsünüz ki önünüze, üstünde koca harflerle “yaklaşma çarparsın” yazıyor! O da yaklaşmıyor zaten, deli mi?

E, ne oldu? İkinizde de bir huzur bir huzur.

Ne soran var, ne isteyen, ne bekleyen.

Oh…

Bu sizin rahatlığınız, sizin tarafınızdan görülenler.



Kadın artık paylaşamadıkları, anlatamadıkları, içinde patlattığı öfkeleri, kırıla kırıla kırılacak yeri kalmamış haliyle karşınızda duruyor.

Sessiz. Sakin. Kabullenmiş.

Önceden neydi o öyle, hem kendisiyle didişiyor, hem sizinle.

Sus şöyle işte!

Ne huzurluyuz. Ne sorunsuzuz. Hiç kavga etmiyoruz artık, aman da ne güzel.

Hı hı.

Çok güzel.



Sizin o güzel diye gördüğünüz huzur aslında ne biliyor musunuz?

Hiçlik.

Yokluk.

İçi boş bir huzur.

İçi boş bir sükûnet.

Boş. Tükenmiş. Aşınmış.

Duygularından sıyrılmış.

Ruhen kilometrelerce uzakta.

Sadece figür olarak orada. Olmak zorunda olduğu kadar. O zorunluluk –herkese göre değişen- her ne ise, ortadan kalkınca o figür de yok olacak söyleyeyim...

Siz de arkasından bakakalacaksınız.

“Niye gitti ki, her şey güllük gülistanlıktı, ne oldu ki şimdi?





Ne olmadı ki mirim?

Kafanızı, gömdüğünüz kumdan çıkarabilseydiniz, görecektiniz ne olduğunu.

O kabullendikçe, siz rahatladınız.

O sustukça, sorun çözüldü sandınız.

Dokunsaydınız, bilmeye gönüllü olsaydınız ortaya dökülüp saçılacaklarla uğraşmak zor gelirdi size.

Nitekim hiç dokunmadınız.  Bıraktınız dağınık kaldı.



Susmak kabullenmekti.

Kabullenmek vazgeçiş.



Bilmediniz.

Bilemediniz.

Bilmek istemediniz.

Üstelik vazgeçişi görmenize, duymanıza rağmen, sahiplenip geri dönüşe çeviremediniz. Üstünüze bile alınmadınız.

Bu da sizin seçiminiz.



Vazgeçildiniz.

Tebrik ederiz.



Şimdi çıkın kapısına kilit vurduğunuz dünyanızdan dışarı.

Koşun peşinden. Yapma etme iki gözüm, ben seni şöyle severim, böyle severim diye başkalaşın.

İlk günlerdeki adam olun görelim.



En iyisi, kararlı olduğunu görüyorsanız, bırakın rahat rahat vazgeçsin sizden.

Ne siz yorulun.

Ne de yorun.



Giden gitti.

Geçmiş olsun.

3 yorum:

  1. Nuray cığım bu kadar güzel mi anlatılır ikili delilikler.. Tebrik ediyorum seni.. Eline, yüreğine sağlık...

    YanıtlaSil
  2. ben aslında bana gelen bir maili okudum. yanlış adrese gelen bir mail ve yanlış zamanda aslında. şuan acılarımın derinliğinde boğulmaktayken geldin... hoşgeldin...
    yazılacak o kadar çok şey var ki aslında. anlatacak o kadar çok derdimiz tasamız mevcut ki bu bedende vel hasıl ne ben o kadar cüretkarım ne de sen okumakla mükellef... sadece aklıma gelmişken sonsuzluğa haykırdığımı düşünüyorum. sende öyle bil...

    hoşçakal...

    YanıtlaSil
  3. Nuray ellerine sağlık. Çok güzel bir yazı olmuş, başka ne denir ki!

    qamze

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...