Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

10 Ocak 2015

Cemal Süreya

Hastanede On Üç Geçiresim Var 

Mazhar Alanson’un “Hüznün Kuşları” şarkısını bilir misiniz? Biliyorsunuz mutlaka, duyunca hatırlarsınız. Sözlerini yazının sonuna koydum, bakın gelin isterseniz, ben beklerim.  Hatırladınız 
değil mi? Çok güzel şarkıdır. Sözlerinin birçoğu Cemal Süreya’nın şiirlerinden alınarak bestelenmiştir.
Hayatıma farklı kavramlar getirmiştir bu şarkının sözleri. 
“Sen tutar kendini incecik sevdirirdin.” 
İşte ben bundan sonra “ince ince sevmek” ne demek, düşünür oldum... İnce ince sever oldum sonra. 
İnce ince konuşmayı, ince ince düşünmeyi, ince ince özlemeyi, ince ince sızlamayı öğrendim. Sevdim hepsini de. Ama en çok ince ince sevilmeyi sevdim. Her şey inceldi Cemal Süreya’dan sonra...
Cemal Süreya konuk bana bugün. Hastanede on üç gün geçirme istediğimi dillendiren adam. 
Şair, baba, eş, dost... Hisleriyle resim yapan şiirci. İkinci Yeni Akımı’nın (*) demirbaşlarından. 
Şiiri “anlaşılsın” diye değil, sadece “anlatmak” için yazan sıradışılardan. Her kelimesiyle “dediğimi değil, kastettiğimi anla” diyen adam. Kafiye olsun diye yazmamış hiç. Takım elbiseli, kravatlı, cilâ pabuçlu değil. Yaka paça bir yanda, ağzına ne geliyorsa diyen biri, benden biri 
Onunla bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştık. Yok, tokalaşmadık. Gözlerimiz temas etmedi tanışırken. Tanıştığımıza memnun olduğumuzu söyleyemedik birbirimize. O yok çünkü. O da gidenlerden. 
Gitmiş ama ta oralardan kalkıp, şiirleriyle beni yolumdan çevirdi. Oysaki ben şiirsevmez ve okumazgillerdendim. 
Onu bilen ve yaşayanların anlattıklarıyla sevdim onu. Her kelimesiyle, her hissiyle. “Gönlünde herkese yer olan biriydi Cemal Süreya. Her anlamda bonkördü. Genlerinde ağalık vardı, doğru! Vermekle elde edilen ağalık... Dikkat edin henüz işinin başında olan birinin değerlendirirken bile cömerttir o, bonkörlüğü elden bırakmaz! Kırmadan, gücendirmeden, överek eleştirir. Sessizliğin ardından fırtınaları olan bir insandı. Alçakgönüllülükte üstüne yoktu ama onurlu davranmasını da bilirdi. Değerinden kuşku edenlerle bir arada bulunmazdı.”
Sözünün eriymiş bir de. Öyle ki bir arkadaşıyla girdikleri iddiada, kaybederse soyadındaki y’lerden birini atacağını söylemiş. Bu yüzden bir y’si eksik Cemal Süraya’dır o. (Asıl adı Cemalettin Seber’dir.)
Aslında o hala nefes alıyorken tanıştırılsaymışız sevinirdim. Ama gidince çok üzülürdüm. Hele bir de aşkım olurdu ki, üzüntü az gelirdi tarife. Tanıdığım insanlar hayatımdan ve dünyadan gidince çok ağlıyorum, çok üzülüyorum. Tanımadıklarıma olmadığı kadar... İyi ki tanımadım onu, içten ağlayamadım. 
Keşke tanısaydım, ağlardım.
Kendime hediye ettiğim ilk şiir kitabı Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri’dir. Kitaplarımı çizerek okurum ben. Gözümü parlatan, “bence de, bence de!” dediğim, ait hissettiğim her kelimenin altını çizerim. 
Bu kitapta o kadar çok altı çizilecek kelime vardı ki! Kelime, cümle, şiirin tümü! 
Kıyamadım kitabı çizmeye. Ama dayanamadım işte, sevdiğim şiirlerini ya da mısralarını yıldızladım. Kitabı yıldıza boğdum, minicik yıldızlar ama... Onu incitmeyecek kadar minik. Sanki beni izliyor da, yıldızlamadığım şiirlerini sevmediğimi sanıp, bana gönül koyuyor gibi geldi bazen. Öyle parmak ucunda dolaştım ki kitabın içinde. Nefesimi tutarak… Güzelleme, Aşk, Sizin Hiç Babanız Öldü mü? Hamza, Şu da var, Karne, Banko, Tek Yasak, Kahvaltı, Sayım, Üvercinka, Ülke, Şarap, Park, Üstü Kalsın... Hepsi yıldızlı. Hem şiirler, hem de şiir içindeki mısralar... Daha gözümün değdiği birçoğu var buraya yazmadığım, hala değmediği de. Sırayla bütün hislerine dokunacağım, alacağım kitaplarını. 
On Üç Günün Mektupları’nı istiyorum önce. Beni dağıtacak biliyorum. Olsun. Toplarım kendimi sağımdan solumdan. Hiç yapmadığım şey mi? 
Öyle bir âşık ki eğer yaşıyor olsaydı kapısına dayanabilirdim “bana âşık olur musunuz?” diye! 
Olur muydu acaba? 
Bana da şiirler, on üç günlük mektuplar yazar mıydı?
İnce ince sever miydi beni de? 
Bana da der miydi, “öyle güzel, öyle düzeltici ki seni sevmek.
“Gözlerinsiz edemem” der miydi mesela? 
“Alınyazısının tek okunaklı yeri” olur muydum ben de? 
Beni düşünürken de baktığı her şeyi sever miydi acep? 
Soluğumdan öper miydi ki? 
Bir çiçek gibi yolunu kesseydim? 
Belki ikimiz de babasızlığımıza yanardık birbirimizin omzunda ağlarken... 
Sonra “Sizin hiç babanız öldü mü?” diye sorardık başkalarına.
Cemal Süreya 59 yıl yaşamış sadece. 
Gitmeden önce bir şiir yazmış ve bu şiiri Sunay Akın’a göndermiş. Sormuş beğendin mi diye, Sunay Akın: “Çok güzel hocam da, ne gerek vardı böyle bir şiire” demiş. 
Aldığı cevap: “Merak etme Sunay, gün gelir senin de içine düşer böyle bir şiir.” 
Bu şiirinden yedi gün sonra da gitmiş zaten...
“Ölüyorum tanrım. 
Bu da oldu işte. 
Her ölüm erken ölümdür. 
Biliyorum tanrım. 
Ama ayrıca, aldığın şu hayat… 
Fena değildir... 
Üstü kalsın.”
Hayatı pırıltılı mutlulukla dolu değil ama aşkları göz kamaştırıcı. Birçok kadın değmiş hayatına onca yılda. Yedi yaşındayken kaybettiği anneciğinden sonra, hayatına giren kadınlardan şefkatlenmek 
istemiş hep. Şefkatli olanlarının göğsünde huzurlanmış. Son eşi “bayan en nihayet” in ona söyledikleri, o güne kadar inandığından almış, başka bir gerçekle yüzleştirmiş acı acı... 
“Hep annemin ben çok küçükken öldüğünden söz ederim ya, Birsen başka düşünceler de üretiyor bu konuda: Gerçekte benim bir sürü annem varmış. Bunlar zaman içinde, beni birbirlerine fırlatır dururlarmış. Top kimin elinde kalırsa, o anne bana bir süre bakmak zorunda görürmüş kendini. 
Buymuş gerçeğim. 
Acı... 
Tersini düşünürdüm. Kadınlar, topu yakalamak için özel çaba gösterirler sanırdım.”
Hayatına giren kadınlardan Oğlu Memo Emrah’ın annesini, Zuhal Tekkanat’ı sevmiş en çok... Ona yazdığı bir mektupla rastlaştım. 
Zuhal Tekkanat, bir rahatsızlığından dolayı on üç gün hastanede yatıyor. Cemal Süreya on üç gün boyunca her hastane ziyareti öncesi bir mektup yazıyor ona. Yanına gittiğinde bırakıyor, okusun diye. Ertesi gün bir yenisiyle çıkıp geliyor. Hayatı ve herkesi bırakıp gittikten sonra, mektupların hitap edileni, on üç günlük hastane mektuplarını derleyerek. “On Üç Günün Mektupları” adını verdiği kitabı çıkarıyor, “Bana da yazsaydı” dedim böyle aşklı mektup. 
Bana da “hayat!” deseydi. 
On üç mektuptan bir tanesini okuyacaksınız. Ben sizinle okuyamayacağım, zira her defasında gözlerime yağış iniyor. Göremiyorum okuduğumu. 
Sağanak yağış. Şakır şakır.
“Zuhal’im, hayat! 
Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz.” Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo’yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.
Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.
Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin... Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?
Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: “Jesuis un Sentimental.” O filmdeki adam gibi miyim nedir? Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür. 
Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni. 
Yaşayacağız. 
Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım. Aşk büyüdü, aşk!
Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım. 
Yüzüğünden öperim. 
( 12 Temmuz 1972 )”
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden hastanede on üç gün geçiresim var...
** 
Hüznün Kuşları
Ben bütün hüzünleri denemişim kendimde 
Canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını 
Bir bir denemişim bütün kelimeleri 
Yeni sözler buldum seni görmeyeli
Kuliste yarasını saran soytarı gibi 
Seni görmeyeli 
Kasketim eğip üstüne acılarımın 
Sen yüzüne sürgün olduğum kadın 
Kardeşim olan gözlerini unutmadım 
Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat
Sen tutar kendini incecik sevdirirdin 
Bir umuttum bir misillemeydin yalnızlığa 
Şanssızım diyemem kendi payıma 
Hain bir aşk bu kökü dışarda 
Olur böyle şeyler ara sıra 
Olur ara sıra
(*) İkinci Yeni Akımı 
1950’li yıllarda Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Ece Ayhan gibi şairlerin başını çektiği bir şiir ve edebiyat akımı. Ortak özellikleri; dilin alışılmış kalıplarını yıkmak, sözdizimini zorlamak, değiştirmek ya da bozmak oldu. Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. 
Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çabaladılar, yer yer anlamın yittiği görülür şiirlerinde. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmektir.


24 Aralık 2014

Elde Börek



Beşiktaş pazar yolunda güzel, şirin bir cafe fırın Elde Börek.
Bir anne almış kızını yanına, güzel yemekler yaparken yaparken bakmış herkesler beğeniyor, talep çok, işi büyütmüş, kocaman bir atölye mutfak kiralanmış. Marifetli anne, eli lezzetli ev kadınlarıyla birlikte çalışmaya başlamış.Lezzet katlanmış, sığamamış o mutfağa.
Önce Beşiktaş Cumartesi pazarında kocaman bir tezgah açmışlar. Yetmemiş arkasından Beşiktaş'ta bir dükkan açmışlar.

Hamur işleri ve yemeklerin çoğu büyük mutfakta hazırlanıp Beşiktaş'a geliyor, burada pişiyor. Sıcacık, taze taze..Zeytinyağlılar ve öğle yemekleri annemizin gelini tarafından hazırlanıyor. Çalışanların hepsi kadın ve yaptıkları her şey çok lezzetli. Bir kere mekana kadın eli değdiği öyle belli ki.. Pırıl pırıl her şey, her yer; güler yüz başınızı çevirdiğiniz her yerde:-)
Kendinizi evinizde gibi hissediyorsunuz..




Kahvaltı, börek, poğaça, çeşit çeşit ev reçelleri, kek, mantı, kurabiyeler, börek, baklava, zeytinyağlılar, ev yemekleri ne ararsanız var...
Yemeğe misafiriniz var ve her şeye yetişemeyecekseniz; önceden anlaşıp oradan yemek sipariş edebilirsiniz. Ya da çaya misafiriniz var, siz çayı koyun, gerisini onlara bırakın:-)

Girişte sizi bu güzel zeytinyağlı dolmalar karşılıyor. Sevenleri için baştan çıkarıcı bir lezzet. Gören zaten baştan çıkıp bir adım atıyor içeriye :-)













Anne eli değmiş nefis ev yapımı reçeller.. Hem kahvaltıda sunuluyor hem de isterseniz satın alabiliyorsunuz..
Masaya gelen her şeyi yerinden organik alıyorlar. Kendileri ne yiyorsa misafirlerine de onu yediriyorlar. Peynir yerinden, zeytin yerinden, tereyağı, zeytinyağı en hasından, 
Börekler tabii ki elde açılıyor:-) Ne demişler?  Elde Börek:-) 










Kahvaltıya gittim iki kere.. Daha arkadaşlarımla gideceğim..
Yemeklerini deneyeceğim sonra da..İlk sıraya mantıyı koydum elbette:-)

Elde Börek hakkında daha fazla bilgi için:
Elde Börek
Telefon:0532 221 21 86- 0216 441 44 14 

Şimdiden afiyet olsun:-)






29 Kasım 2014

Bilmemek Aslında İyi Bir Şey





Geçen yıl yazdığım ve bastırdığım kitabım için Facebook'ta sayfa açmamıştım. Arkadaşım önerdi. Açtım. Söz dinlerim:-)

Yazdıklarım geçen yıl yaptığım iki imza günüyle tanıdığım tanımadığım birçok kişiye ulaştı. Tanıdıklarım, beni tanıyanlar, blogdan takip edenler güzel sözleriyle mutlu ettiler.
Tanımadıklarımın yorumları da ayrıca değerliydi..



Yazı yazmak, kitaba dönüştürmek vs. zaman alan, sancılı bir süreç ama kitap okura ulaştıktan sonra başlıyormuş asıl sancı:-) Ne düşünüyorlar, kendilerinden bir şey buldular mı? Sevdiler mi? Hissettiler mi? Öyle çok karışıyor ki insan.. Ama sonra zaman içinde güzel yorumlar çözüyor, rahatlatıyor..

Kitap hala kitapçılarda satılmıyor:-) Kitabı edinmek için Facebook'ta özel mesajla Didem Bostancı Ünüvar ile iletişime geçebilirsiniz.

Yeni yazılar yazabilmek, kelimelerime birlikte dokunabilmek umuduyla..

Not: Beğendiğiniz, ben de böyle hissediyorum dediğiniz, kelime, yazı, paragraf her ne ise o, burada ya da Facebook sayfamda paylaşmanız çok mutlu ederdi. Yenilerini yazmaya itici güç olma ihtimali
yüksek:-)


Facebook sayfama 'Bilmemek Aslında İyi Bir Şey" diye arattığınızda ulaşacaksınız:-)

27 Ekim 2014

Seramik Tencere ve Tava



                                                                            Ceraware

Yıllardır kullandığımız çelik tencerelerden sonra teflonlar çıktı piyasaya. Kullandık, hooop, modası geçti.
Şimdi seramik zamanı.
Ne zamandır ben de bakınıyorum seramik tencere ve tavalara.
Şekil, desen, renk... Seç seçebilirsen. Öyle zarif ve şıklar ki, sanki tencere değil aksesuar alıyorsunuz mutfağınıza:-)



Teflonların zararlı içeriklerinden seramiklerde yok. Daha sağlıklı.
Yapışmıyor, çizilmiyor, fırında da kullanılabiliyor. Doğrusu benim en hoşuma giden kısmı da bulaşık makinesinde yıkanabiliyor. Tembelim ne yapayım; bulaşık, iş güç zaten sevmiyorum, bir de tencere mi yıkayacağım:-)



                                                                         Ceraware

Bir takım kırmızı seramik tencere ve seramik tava alayım diyorum. Ee, beş kuruş fazla olsun, kırmızı olsun:-)

28 Eylül 2014

Küçüklük Gözlerim

Hafta sonu Cağaloğlu yokuşunda gördüm küçüklük gözlerimi. Önce gördüğüm; bir anne ve yanındaki çocuklardı. Uzaktan çektim, sonra yaklaştım yanlarına. Anne tedirgindi. Küçük kız habersizdi benden. Bir yandan izin istemem gerek biliyorum, bir yandan çekiniyorum ama yine de çekiyorum.. Annenin rahatsız olmadığını görünce ben de rahatladım. Küçümeni çekmeye devam ettim.. Çekerken fark etmedim. Sonradan gördüm ki bu gözlerle kan bağım var benim... Küçüklük gözlerim aynı böyle bakardı, kocaman kocaman.. Bir yandan üzülüyorum gözkardeşimin sokakta oluşuna..Bir yandan küçümen gözlerimle tekrar karşılaştığım için seviniyorum... Fotoğraflara her bakışımda içimde bir sıcaklık Tekrar gidip göresim var gözlerimi. Sevesim var küçük güzelliği..




                                                               Hala habersiz onu çektiğimden...


Elindeki şişe kapağıyla oynamaya devam ediyor...


Beni gördü, ne yaptığımı anlamaya çalışıyor...


Tedirgin...


Meraklı...


Ürkek... Beden dili bile kapalı bana...


Kızmaya başladı sanırım:-)


Adını sordum. Cevap vermedi. Annesine sordum. "Suriye" dediğini anladım sadece..Beni anlamadılar, ben de onları ama niyetim kötü değildi, bildiler...


Annesiyle konuştuğumu, annenin bana sıcak davrandığını görünce rahatladı. 


Çektiğim fotoğrafları gösterince sevindi:-)


Beden dili de çözüldü:-)


Ve mutlu son:-)






İşte bu da benim küçüklük gözlerim:-)

Not: Sokakta yaşayan tüm çocuklara ve annelerine Allah yardım etsin dilerim.. Çocuklar o hayatı seçmiyorlar yaşamak diye... Çocuklarını dilendirerek onların üzerinden yaşamlarını sürdüren anne babalara kızgınım, kırgınım... Ama bir şeyler satarak, yaşam savaşı vermeye çalışanlar kalbime dokunuyor her defa...  Emek veriyor çünkü, el açmıyor sapasağlamken... Ya da sapasağlam bedenine engelli görüntüsü verip kandırmıyor vicdanlarımızı.. Yine de her şekilde, herkes kendi cehenneminde yaşıyor. Hangisi neden o halde bilmiyoruz..
 İyilik yağsın hepsinin üstüne...




02 Eylül 2014

Hangi Mevsim?


Yaptığım bir istatistiğe göre; kim hangi mevsimde doğmuşsa o mevsime meftun.
Ben bahar çocuğuyum mesela; Mayıslıyım. Bahar dalları, ılık tatlı esinti, güneş, çiçek böcekle gelin bana.
Kış sevmem, soğuk. Her daim üşürüm. Kışın hiç ısınmayan ayaklarım, kulaklarım ve burnum var benim:-)

Sonbaharı sevmem, hüznünü istemem. Erkenden kararan hava hüzünlendirir, küstürür. Günler kısalır, hava durgunlaşır, güneş eteklerini toplayıp başka ülkelere raksa gider.
( Milyar yıllık güneşi de rakkas yaptım ya:-) )
Oysa günler uzayınca, aydınlanınca ben de  ışıklanıyorum, barışıyorum.

Yaz...Sıcağını sevemediğim yaz. Bu yıl nefes aldırmadı. Hareket etme, klimalı serin bir yerde öylece kal, dedirtti. Güneşin alnında çalışmak zorunda kalanlara dualar ettirtti.

Her mevsim kendi çocuğunu koynunda pışpışlıyor.
Her çocuk kendi mevsimine ait, mutlu.

Kışın üşüyoruz. Yazın pişiyoruz:)
Sonbahar hüzün. Bahar mutluluk.
Yazınca fark ettim; sonbahar ve bahar duygu yüklü, romantik. Diğer ikisi yaramaz çocuk:-)

Olsun, yine de dört mevsimi sıcağıyla, soğuğuyla, duygusuyla yaşadığımız bir ülkede doğduğuma şükrediyorum.

Hüzünlü sonbaharınız hayırlı olsun sonbahar çocukları.
Baharımı bekleyeceğim ben daha...

Not: Yazıverin siz de, hangi mevsimlisiniz?
Ait misiniz mevsiminize?
Nesine bir de...


22 Nisan 2014

Okumak ve yazmak biter mi?





Biri bana bitmez, durur, ara verir biraz,desin.
Aylardır kitap okuyamıyorum, aylardan daha fazla aylardır şöyle kendini yazdıran yazılar yazamıyorum..
Varsa yoksa fotoğraf ve Instagram.
Tamam fotoğraf çekmeye bayılıyorum ama yanında yazı da yazsam fena mı olur yani?
Çıkmıyor tek cümle. Buraya kadar yazdıklarım kendimi şikayet. Yazıdan saymıyoruz:-)
Yazı yazmak ne ki? Aklına düşen bir kelimenin, içine düşen bir hissiyatın peşinden gitmek. Seni buraya getirip bilgisayarın başına oturtuyor. Sonra beyin parmaklara emir veriyor harflere basması için.
Hepsi bu.
O hissi özledim işte.
Kendimle konuşmayı, içimin, kalbimin, aklımın kuytularında, bazen varlığından bile haberim olmayan kelimelerin ekrana düşmesini özledim.
Serüven.
Başlarsın, nereye gideceğini, nasıl sonlanacağını bilmezsin. Ama istersin ve başlarsın.
E, isteyeyim ve başlayayım artık diyorum.. :-)




15 Ocak 2014

Ben yazdım, ben yazdım:-)





Yazmak, kendimi ifade edebilmemin en güvenilir yolu. Konuşmaktansa yazmak.
İnsanlar konuşa konuşa, Nuraylar yazışa yazışa:-)
Telefonla aramaktansa mesaj yazmayı tercih edenlerdenim.
Konuşarak çözülmeyen sorunları mail yoluyla çözmeye çalışanlardanım. Tamam, konuşurken, ses, mimik, jest, vücut dili destek kuvvettir fakat karşılıklı kendini savunmaya çalışırken, birbirinin sözünü kesiverirken, söyleyeceğini unutmuşken, tam olarak kendini anlatamayabiliyor insan.

Yazarken bir yazıp bin düşünebiliriz. Laf ağızdan bir kere çıkmaz. Elli kere form değiştirerek, ekleyerek, çıkartarak diyebiliriz lafımızı.
Öfkeyle yazmıyorsak; yumuşak yumuşak, empatiyle, anlayarak; gerçekten ne dediğini acele etmeden, düşünerek tane tane yazarak kendini anlatmak, doğru iletişim için iyi bir yol bana göre.
Yazmayan, konuşmayı tercih edenler var.
Bu da onların doğru yolu.

Yazmayısevengiller familyasından biri olarak bu blogu vücuda getirmek, hayatla iletişmek için de iyi bir yoldu.
Başımıza ne gelmiş, eşim dostum nelerden geçmiş, o, bu, şu niye öyle diyor, neden öyle davranıp düşünüyor; böyle olsa ne olur, olmazsa ne olur, diye bir dolu soru, konu doluşturdum bu bloga.
Gözü yaşlı yazılar dışında yazmak hep mutlu etti. Aslında onlar da içimdeki kederi, zehri gözümden akıtmak için yol oldular bana.
Evet, onları yazmak da iyi geldi.

Sonra... Kelimelerimin bir kitaba doluşması gerektiğini duyar oldum beni okuyanlardan.
Yazdıklarım baş uçlarında dursunmuş, hepsini bir arada ellerinde görmek isterlermiş. Duymak hep mutlu etti ama bu hep onlar için bir istekti, benim için bir hayal.
Gerçekleştirilebilir ama zamana yayılıp bekletilen, gerçek olsun diye çok da çabalanmayan bir hayal.
Hayalim doğum günümde hediye edilene kadar öyleydi en azından...

Nasıl, ne zaman bastırabilirim dediğim yazılarım, arkadaşımın sevgili çabalarıyla beni çooook mutlu etsin, sevinçten ağlatsın diye bir kitaba dönüştü.

Fitil ateşlendi. Hayal, gerçeğin yollarına düştü. :-)
Sıra, blog yazılarımı okumaya, seçmeye ve düzenlemeye geldi.
Kitapta olsun dediğim yazılarımı topladım verdim matbaaya.
Sıra sıra, inci inci dizilip geldiler elime:-)

Profesyonel değil, iddialı hiç değil, sadece tarihin tozlu raflarında yerini alsın, bu dünyadan geçtiğimi sevdiğime, sevenime hatırlatsın, kalplerinin bir köşesinde yazılı olarak durayım diye yapılmış bir iş bu.

Yazı başlığım şımarık, yaramaz, içten bir bildiri.
Bilin diye sadece.

İçten falan ama havalara girip imza günü bile yaptım:-)
Beni okumak isteyenlere ulaşmamın yolu buydu. Çünkü kitap yayın evi çıkışlı değil. Yazmak ve paylaşmak keyifti, zevkti, heyecandı benim için. Ama bir kitabı bastırmak, basım sürecindeki koşturmalar, bandrol, reklam, yayın evi vs. bunlarla uğraşmak zor geldi. Bu yüzden kendim bastırdım. Yani bütün müzik marketlerde ve D&R'larda bulamayacaksınız:-)
İlk imza günüme gelemeyenler için bir kere daha toplanacağız. Toplandığımız yerde bulunur diye düşünüyorum:-)
Havam bitmedi, kalanı bir dahaki sefere:-)
Havam batsın ayrıca:-p

İşte böyleyken böyle:-)
Yani, evet:
Ben yazdım, ben yazdım! :-)





14 Aralık 2013

Allah iyiliğinizi versin:-)


Bir kitapta okumuştum.
Birbirimize iyi şeyler dilerken olumsuz anlamları olan kelimeler kullanmamalıymışız.
Mesela, araba alan birine "kazasız belasız kullan" dememeliymişiz ya da çocuğu olan birine "Allah acısını göstermesin."
Ayrıca;
"Allah dert tasa vermesin."
"Allah ayırmasın."
"Allah dert verip derman aratmasın."
"Allah ele ayağa düşürmesin."
"Allah kötüyle karşılaştırmasın."
Dememeliymişiz.

Benim aklıma bunlar geldi de, kim bilir daha ne güzel (!) dileklerimiz var..
Bu sözleri nerede duysam huzursuzlanıyorum. İyi bir şey söyleyeyim derken bir dolu kötü söz çıkıyor ağızdan... Ama tabii alışmış dilimiz. Üstelik güzel bir şey söylediğimizi düşünüyoruz, içimizde de zerre kötülük yok.

Ama bakın iyi dileklerimizin içindeki olumsuz kelimelere;
Kaza, bela, dert tasa, ele ayağa düşmeler, kötülerle karşılaşmalar...
Ha, mesela bir de kötü güne saklanan paralar var:-)

Hiç aklımızda olmasa, asla kast etmesek bile, ağzımızdan çıkıp evrene yayılan enerjide  kaza bela, dert tasa düşüncesi var.

Güzel günlerde, sağlıkla, mutlulukla kullan; Allah bebeğine güzel günler göstersin; uzun yıllar birlikte yaşayın; Allah hep iyilerle karşılaştırsın; sağlıkla yaşa ya da iyi günler için sakladığım para demek hiç de zor değil aslında.
Aklınıza yine eskisi, olumsuzu gelir ama yenisiyle olumluya değiştirme oyunu bir süre sonra yeni alışkanlığınız olacak. :-)
Garanti:-)

Korkularımızı, endişelerimizi iyi niyetlerimizden ayırıp evren kardeşe güzel sözler söylemek lazım.
O tatlı dil seviyor. :-)

Okuyucuya güzel bir dilekle huzurdan ayrılıyorum:
Allah hepinizin iyiliğinizi versin emi. :-)








12 Aralık 2013

Şive


                                               
Oyunculukta önemlidir. Eğer yöresel bir işe soyunmuşsanız hakkını vermek gerekir.
Sinemada, tiyatro da ya da televizyonda, bir oyuncuyu izlerken -şive yoksa eğer- gerçekten oymuş gibi gelir ya hani, sanki gerçekten öyle biri yaşıyor gibi.  Hiç garipsemezsiniz, yolda görünce dizideki, filmdeki adıyla seslenmeler de bundandır belki...
Ama şive olup da gerçeğe uygun yapılamıyorsa, gerçekten öyle biri varmış gibi gelmiyor bana. Şiveye takılmaktan oyunculuğu göremiyorum, filme kaptıramıyorum kendimi. Hep bir rahatsız izliyorum.

Deli Deli Olma diye bir film vardır. Kars'ta çekilmiş, müthiş bir Tarık Akan - Şerif Sezer filmidir.
Ben de Karslıyım. Doğum yerim Kağızman olsa da Kars'ta konuşulan şiveyi çok iyi bilirim.
Filmi heyecanla izlemeye başladım. Hikaye, mekan, oyunculuklar mükemmel! Film genel olarak müthiş fakat şive yine olmamış!
Hayal kırıklığı yaşıyorum her defasında.. Öylesine zorlu şartlarda böyle güzel bir film çekeceksin ve şive bu kadar eğreti duracak! Birkaç ay orada yaşayıp, ciddi ciddi o dili üstlerine giymeliler. Bazı oyuncular koçlarla çalışıyorlar, eğitim alıyorlar ama yine olmuyor, yine olmuyor...
Olduranlar var tabii haklarını yemeyeyim ama genel olarak böyle bir eksiklik var oyuncularımızda.

O güzelim Babam Ve Oğlum filmi mesela.. Orada da Hümeyra beni tedirgin etti. Ege şivesi yapacak, İstanbul'a kayıyor habire. Yani ya oralısındır, ya buralı. İkisinin ortasında gidip gelindiği zaman olmuyor işte. Güzelim film tatsızlaşıyor...

Ama şöyle bir şey var o yörenin şivesini bilmeyenler için bu bir sorun değil. Onlar rahat rahat izliyorlar. Benim kadar takılmıyorlar. Ben de hepsine hakim değilim ama kulak dolgunluğum var bir şekilde ve tüm şiveli işleri diken üstünde izliyorum:-)

Dün başlayan Sevdaluk dizisi.
Karadeniz şivesi, taklidi kolay görünen ama bence en zor olan şivelerden biridir. Dizideki herkeste bir çaba var ama birkaç harfi yuvarlayarak maalesef Karadenizli olunmuyor.
Bu dizi İstanbul şivesiyle ya da şivenin hakkı verilerek yapılsaydı bayıla bayıla izlerdim .Demet Akbağ ve Erdal Özyağcılardan söz ediyoruz.
Ama yine hayal kırıklığı...

Yine söylüyorum; şiveli işler yapılmadan önce çok sıkı eğitim alıp, yöre halkıyla uzun zaman geçirildikten ve oralı gibi konuşabildikten sonra işe başlanması gerektiğini düşünüyorum. Aslında bunun sıklıkla yapıldığını da biliyorum ama neden olmuyor onu bilmiyorum..
Bilenler bilmeyenlere söylesin:-)

22 Ağustos 2013

Ortaköy Feriye Kafe / Sinema



Bilir misiniz bilmem..
Ben bilirim. Hem de iyi bilirim.
Ortaköy'de en sevdiğim mekânlardan biridir.
Eskiden, eski halindeyken, yani üç sinema salonu varken, önce gider kafesinde yemeğimi yerdim, sonra bir film seçer, sinemaya girerdim. Keyifti benim için, kendime hediyemdi.

Birkaç yıl önce, DVD'lerin parladığı dönemde kimse sinemalara gitmez olmuştu. Alışveriş merkezlerindekiler öyle böyle müşteri buluyordu da, semt sinemaları o kadar rağbet görmüyordu. 
Ortaköy’deki beş sinema salonu maalesef bu ilgisizliğe fazla dayanamadı ve birbiri ardına kapatıldı. Tabii benim Feriye Kafem ve sinemam da...
Ne üzüldüm, ne üzüldüm...
Sinemasından ayrı, kafesine sevdiğim herkesi götürüyordum ben. Yemek yiyor, sohbet ediyorduk. Sakin, dingin, güzel müziği, harika yemekleriyle ilk aklıma gelen yerdi…

Kışın ayrı, yazın ayrı güzeldi üstelik.
Yemyeşil bahçesindeki pofuduk koltuklara yayılıp denizle baş başa kalmak harikaydı…
(Deniz kenarında ayrıca Feriye Restaurant var. Orada genelde düğünler, büyük organizasyonlar, yemekler düzenleniyor. Kafe de sanırım oraya bağlı ama işletmesi özel olabilir.)
Kapatıldıktan sonra ara ara sordum Feriye Restaurant'a, ne zaman açılacak, açılacak mı, açılsın. :-)
Ve sonunda açıldı. :-)
Yeni, yine, yeniden eski keyfime kavuştum..
Eskiden üç tane olan salonu teke inmiş. Büyük salon duruyor sadece. ( Bu salon eskiden Kabataş Erkek Lisesi’nin kapalı basketbol salonuymuş:-)  )

Vizyon filmleri izlenebiliyor. Ama sanırım  seçenek olmadığından fazla seyirci bulamıyor. Film Festivali zamanı dolup taşıyor Feriye. Kuyruk oluyor dışarıya kadar

Kafesi yine var. Ayrıca kocaman bir fuayesi var. Rahat koltukları, masaları ve klimalı serinliğiyle yine ilk aklıma gelen yerlerden.
Yine sevdiklerimi oraya götürüyorum. Yaramazlık yapıp tatlı yiyoruz tavşan kanı çay eşliğinde:-)  

Ortaköy-Beşiktaş güzergâhında önünden akan onca kalabalık neden görmüyor, gitmiyor oraya şaşırıyorum.
Özellikle yazın hafta sonları Ortaköy’ün çılgın kalabalığından ve sıcağından kaçıp soluklanmak için harika bir sığınak.
Deniz manzarası var, serinlik var, sinema var, Wi Fi bağlantısı var, yemek, tatlı, sıcak, soğuk içecekler var. Daha ne olsun? :-)

Ortaköy’e gelen ve Ortaköy’den giden, yolu buradan geçen herkes, size söylüyorum:
Burayı önceden sessizleştiği, kimsesizleştiği için kapatmak zorunda kalmışlardı. Tabii, ne kadar dayanabilirler ki, müşteri gelecek, para kazanacaklar ki devam edebilsinler değil mi?
İşte yine kapatacaklar diye ödüm kopuyor.
Hadi gelin.

Kapanırsa, sizden bilirim ona göre. :-)

Nasıl geleceksiniz?
Zaten Beşiktaş’tan Ortaköy’e yürüyerek gelenler önünden geçiyorlar. Kabataş Erkek Lisesi’ni geçince sağda. Beşiktaş’tan gelen sahil otobüslerinin hepsi önünden geçiyor, durak çok yakın mesafede. Canınız park yeri sıkıntısı ve sıkışık trafik çekiyorsa, arabayla gelin:-)

Kafede fiyatlar Ortaköy’deki lüks mekânlara göre fena değil.
Fuaye bölümünde çay 3,5 TL. Dilim pastalar 5 TL. Ama değişiyor tabii.
(Neden gelmiyor kimse, çok pahalı bir yer  olduğunu mu düşünüyorlar,  diye düşündüğüm için fiyat veriyorum.)
Sinema bileti, İlk seans (12:00)  7 TL
Balkon 15 TL
Tam 12 TL
Öğrenci 8 TL
Ayrıca izin verirlerse fotoğraf da çekeceğim sizin için.
Daha ne yapayım size bilemedim yani. :-)

Kafe Telefon:       0212 227 05 12
Sinema Telefon:  0212 236 28 64
Adres:                  Çırağan Cad. No:42 Ortaköy, 34347   İstanbul


29 Temmuz 2013

Böyle olmasaydım da...




Şöyle olsaydım mesela..
Arazi insanı olsaydım. Dağ bayır saatlerce yürüyebilseydim, yorulmasaydım hemencecik.
Yolculuk yapmaya bayılsaydım mesela. Sırtımda çantam, dere, tepe, dağ, köy, şehir dolaşıp, yeni insan tanısaymışım; sohbet edip, sofralarına misafir olsaymışım..
Uçak, gemi, tren, otobüs, araba vız gelseymiş tırıs gitseymiş.
Hiçbirinde midem bulanmasaymış, başım dönmeseymiş, yol bitmek bilmez gelmeseymiş.
Keyif alsaymışım yolculuğun her anından.
Önce ülkemde, sonra dünyada gezip görmediğim yer kalmasaymış. İlkel kabilelere kadar gitseymişim:-)
Her yeri, her şeyi fotoğraflasaymışım.

Bu kadar nazende olmasaydım. Her türlü koşulda dayanıklı olabilseydim mesela...


Ayrıca ota tüye dalgalanmasaydım hemen. Takılıp kalmasaydım.
Biraz az olsaydı inadım. Kuyruk birazcık eğilebilseydi.
Düştüğüm zaman çabucak kalkabilseydim. Günlerimi almasaydı yüzümün solgunluğu.
Bazen kendimi aşabilseydim. Yapamam ki, yapamıyorum işte, dediğim şeyleri bir çırpıda yapabilseydim.
Tembellikten sıyrılsaydım.

Yemek yapmaya bayılan, türlü çeşit yemekler deneyen, mutfakta dünyanın en mutlu insanı olan biri olsaydım mesela.
Ne yemek yapacağına bir çırpıda karar veren, bir koşu gidip malzemeleri alan ve zevkle, sevgiyle yemekler yapan bir kadın olsaydım.
Evi her daim kek, börek kokan, hamarat, anaç, eli çabuk biri...

Olduğum çok şeyden memnun olmakla beraber, olmadıklarımın değişimi için ne yapmam gerektiğini sorarım size:-)
Hayır hep böyle kalacaksam, beni geri verelim, yenisimi alalım.
İmalat hatasıymışım gibi geliyorum kendime:-)







14 Mayıs 2013

Sigara Yasağı



Temmuz 2009 'da yazmıştım, Sigara Yasağı Başladı, Yaşasın! demiştim.
İlk etapta alışveriş merkezlerinde uygulanmaya başlandı. Kaçak olmadan. İçenler kapı önlerine indi.
Sonra cafelerde, restoranlarda ve diğer kapalı mekanlarda da içilmediğini gördük fakat bir süre sonra yasak delinmeye başlandı. Cezayı öder paşa paşa sigaramı içerim, diyenler oldu. Mekan sahiplerinin bazıları göz yumdu, bazıları kendilerine gelecek yüklü miktardaki cezadan dolayı işi sıkı tuttu, zinhar içirmedi.

Eskiden uçakta, toplu taşıma araçlarında, şehirler arası otobüslerde, restoranlarda, evde, her yerde içilirdi.
Küçükken annemin dizlerinde yarı baygın yaptığım yolculuğumu hatırlıyorum. Bir yandan sigara dumanı, bir yandan mazot kokusu, zaten araç tutuyor. Kabus gibiydi...
Nasıl dayanırmışız otobüslerde içilmesine bilmiyorum..
Yıllarca, eve gelen misafir sigara içmek istediğinde camı pencereyi açtık ve onların kırılmış, hakarete uğramış halleriyle karşılaştık. Bize zarar veren de onlardı, zararın bir yerinden dönmek istediğimiz için bize kırılan da.
Kırk günlük bebeğin yanında birinci dereceden yakınlarının sigara içtiğine bile şahit oldum ben. Bu kadar duyarsız ve bilinçsizlerdi.
Maalesef hem çocuklar da hem de yetişkinlerde astım, bronşit ve alerjik hastalıklardan fazlaca söz ediliyor artık. Tek sebep değil elbette ama sebeplerden biri olduğu malum.

Zaman içinde insanlar bilinçlendi. Yasaklarla birlikte mecburen belki.
Yasakların ayrıca caydırıcılığı da oldu. Plazalarda bilmem kaç kat aşağı inip, kapı önlerinde titreyerek  içeceğime, içmeyeyim daha iyi, diye bırakanlar da biliyorum. En azından bir çoğu da azalttı.
Bırakmak isteyip de bırakamayanlara yasak bu anlamda yaradı belki.
Yasaklanmamış olsaydı eskiyle bir farkı olur muıydu, bilmiyorum.
Belki medyanın etkisiyle zararının ezber edilmiş olması da işe yarayabilirdi ama tiryakilere hiçbir şey sökmüyor bazen.. Sigara paketlerinin üzerindeki fotoğraflara bakın bir. İşe yarıyor mu? Az ihtimal..

Kendilerine zararının farkındalar elbette ama dedim ya tiryaki işte; beyin zararı algılamıyor, aldığı haz ya da rahatlamanın, stres atmanın peşinde.  Tamam, kendisine ne istiyorsa yapsın, özgür iradesidir.
Ama yanında bizi de götürmese ne güzel olurdu:-)

Yeni taşınan alt komşularımız da sigara içiyorlar maalesef . Küçük çocukları var. Onlar için sevindirici bir durum ki evdeki yetişkinler çocukların yanında değil, pencereye çıkarak içiyorlar. Fakat bizim için üzücü bir durum ki, bütün odaların altındaki pencerelerde saat farketmezsizin sıklıkla içiliyor ve dumanı sanki bizim evde içilmişcesine odalara doluşuyor.
Kışın içildiğinde, hava almak için açtığımız camı kapattık. Zaten soğuktu.
Ama yazın ne yapacağız? Zaten sıcak..Nasıl kapatırız pencereyi?
Yatak odalarında içilen sigara bir de siniyor.. Sanmayın ki rüzgar uçurup havalara götürüyor o dumanı. Evet havaya götürüyor aslında, üst kata bizim eve kadar getiriyor:-)

Ne yaparım, nasıl derim diye kara kara düşündüm bütün kış. Bu rahatsızlığı uygun bir dille anlatmam lazım onlara.  Sigara içmek onların özgürlüğü, hele pencerede içmek. Kesinlikle.. Çocukların yanında içilmediği için de tebrik. Tamam.
Ve fakat kırmadan nasıl söylemeliyim ki dumanınız bizi etkiliyor. Her sigarada astımım tetikleniyor...Oğlum alerjik ona da dokunuyor.
Rica etsem, yatak odalarının altındaki pencerede değil de, balkonun penceresinde içebilirler mi ki acaba? Oradan odaya ulaşmıyor o kadar..
Cesaretimi toplayıp söyledim sıkıntımızı.
Neyse ki son derece kibar ve anlayışla karşıladılar istediğimi. Şimdi daha dikkatliler.
Dedim ya, tüm kış stres yaptım nasıl karşılayacaklar diye.. Çünkü maalesef çoğu fazlaca bencil ve düşüncesiz olabiliyorlar ve agresif bir tutum içine girebiliyorlar, sanki biz onlara zarar veriyormuşuz gibi.

Ama tam tersi olanlar da var.
Geçenlerde de deniz kenarında bir bankta oturuyorum. Diğer banklar dolu, bir benim yanım boş. Bir kadın geldi, oturdu yanıma. Elinde kahvesi ve yakılmamış sigarası. "Sigara içiyor musunuz?" diye sordu. Hayır, deyince, "tamam, ben başka yere geçeyim o zaman" dedi ve yanımdan gitti.
Böyle hassas, düşünceli ve anlayışlı tiryakiler başımızın tacı. İçmeseler onlar için sevineceğim ama içmeyenlere bu kadar nazik ve anlayışlı davranıyor olmaları ne harika!

Bazıları dikkat ediyor; dumanı yüzünüze yüzünüze üflemiyor en azından, bazen 5 kat aşağı inip kapı önünde içiyor.  (Onlara bir kere daha teşekkür.)
Sigara içme yasağı olan kapalı alanlarda zaten içemiyorlar.
Fakat açık havada sigara içme durumu hala sorun.

Eee... Başlatma şimdi açık havandan, kapalı havandan demeyin hemen:-)
Tamam, içeride sigara dumanına boğulduk yıllarca. Sonunda olması gereken oldu. Artık kapalı yerlerde içemiyorsunuz. Sizin soğukta dışarıda olmanıza, ilk sigara yazımda bahsettiğim gibi  muhabbetten uzak kalmanıza üzüldüm, aynı alanda sigara içilebilen kapalı bir bölüm yapılabilirdi belki. Ama tamamen dışarıda içilmesine karar verildi.
Tamam, dışarıda içiyorsunuz. Kışın sorun yok bizim için ama yazın? Yazın da siz rövanşı alıyorsunuz:-) Biz de yazın dışarıda oturmak istiyoruz fakat yan, ön ve arka masalardaki sigara dumanı yine burnumuzda.
Yani başa dönüyoruz yine. Temiz hava hala yok. Ha içerideyken içilmiş, ha dışarıdayken.
Hava bir de durgunsa sigara dumanı olduğu yere çörekleniyor. Rüzgar olacak da, alıp götürecek..
Mekan da sıkış tepiş bir yerse hele ki genelde öyle oluyor..
Deniz kenarındayız, manzara harika ama duman içindeyiz..

Geçenlerde kendi kendime dedim ki, iki tarafında manzaraya karşı oturup çayını kahvesini içme, yemeğini yeme hakkı var. Fakat bir taraf sigara keyfi  (!) yaparken, diğer taraf eziyet çekiyor.
Keşke sigara içilen ve içilmeyen alan diye ayırsalar. Arada da paravan olsa.. Sonuçta sınır komşuları yine etkileşim içinde olacaklar:-)
Ben böyle düşündüm ya, ertesi gün gazetede bir haber; "Artık açık alanlarda da sigara içilmeyen bölümler olacak."
Yaşasın! :-)
Erdim mi nedir, içimden geçirdim oldu:-)

Bana kızmayın. İçenler içmeyenlerin halinden anlamıyorlar. Gerçi içenler de bizim onları anlamadığımızı söylüyorlar ama ben onlardan değilim. İçin ama bizim yanımızda içmeyin. Zarar veren sizsiniz. Bu yüzden
anlayış ve duyarlılık bekliyoruz sizden.
Sağlıklı yaşamak istiyoruz, temiz hava almak istiyoruz ki ne kadarı temiz tartışılır, sigarayla daha da zehirlenmiş bir hava istemiyoruz en azından.
Sigarayı bırakacak olursanız, artık içmeyen biri olarak siz de dumandan aynı şekilde etkilenecek ve pişman olacaksınız bize yaşattıklarınız için:-)
Çok kişi tanıyorum bunu hisseden...

Ha, son bir şey daha; çarşıda pazarda ve kalabalık yerlerde de dikkat edin olmaz mı? Geçenlerde bir pazar tezgahında gözüme sigara giriyordu neredeyse. Tiryakimiz elinde sigara tezgahta tişört bakıyordu, bir anda sigarayla göz göze geldim.
İki kere de kalabalıkta içilen sigaradan elim yandı. Üstelik kalabalıkta içmek küçük çocuklar için de çok tehlikeli. Elinizdeki sigara içmediğiniz zamanlarda onların boy hizasında duruyor çünkü..
Kalabalık varsa sigaranızı bir kenarda, kimseye değmeden, rahatsız etmeden için rica ediyorum...

Böyleyken böyle...  :-)

22 Mart 2013

Yine Geldi Bahar...





Günler geçiyor, mevsimler geçiyor, yıllar geçiyor...
Baharların biri geldi yine. O da geçecek...

Bahar geldi ama adı geldi. Biraz ısınıp çiçekleri kandırdı, açtı garibanlar nazlı nazlı, sonra kar indi dallara.
Hala serin. Arada ısınıyor, sonra dönüyor kışa.
Karanlık, isli puslu, yağmurlu....
Hava hallerine göbek bağıyla bağlı olduğumdan bana da bahar gelemedi.
İçimin baharı hala gri.

Güneş açsın, ılınsın hava...İncecik giyinip atalım kendimizi dışarı... Çiçek kokuları soluyalım, gönlümüz sevinsin, coşsun, çocuk olsun...



 
 
Geçen yıl yazmıştım. Bahar Geldi Hoş Geldi demiştim. 
Kuzenlerimdeki Nevruz yemeğinden söz etmiştim, bayramın anlamını yaşamış ve yazmıştım...

Bu yıl da kuzenimde karşıladık baharı. Yine nefis yemekler, yine yumurta tokuşturma, yine bayramlaşma..
Bu defa kaz eti vardı sofrada..




Kaz eti yiyeniniz, seveniniz var mı?
Kars'ın en makbul yemeklerindendir. Size kaz eti pişiriliyorsa sevildiğinizi bilin yani:-)
Geçenlerde taksiye bindim. Şöförün şivesinden Karslı olduğunu anladım ve muhabbet etmek istedim.
Nasıl geldiyse laf kaza geldi. Dedim ne güzeldir, ne harikadır lezzeti. Yer misiniz siz de, sever misiniz? Karsta hala var..
Derin bir iç çekti. Ah dedi, anam olsaydı bana gönderirdi...
Ve gözleri doldu amcanın...
O yaşta çocuklaştı  kaz eti için. Annesi olmadığı için...


Karsta dayım yaşıyor. Onlara kaz sipariş edeceğim. Geldiğinde de kuzenimden pişirmesini rica edeceğim zira ustalık ister...

 
 Bahar yüz güldürecek sürprizlerle gelsin, bolluk, bereket, şans getirsin.
Çiçekler açsın, böcekler ötsün, kırlarda sevgililer el ele gezsin:-) *
 
Bayramınız mübarek:-)
 
 
*Hafızamda asılı kalmış eski bir Ferdi Tayfur Şarkısı:-) Ben çocukken ablamlar dinlerdi. Büyürken hep yabancı müzik dinlediğim halde bütün Ferdi Tayfur şarkıları kazınmış hafızama. Konserine gidip rahatlıkla şarkılarına eşlik edebilirim, o derece:-)
Nevruz yazısında ne alaka şimdi...
Her şeye alaka gerekmez.
Aklıma geldi yazdım, Allah allah..
:-)

21 Ocak 2013

Kar Kış


Kar, çocuksevindiren aslında.
Büyüdükçe kar soğuğu çağrıştırır oldu bana.
Oysa çocukken ben de kızağımla kaydım yokuşlardan..
Kartopu da oynadım, kardan adam da yaptım burnu havuç, gözü kara...
Elim, ayağım dondu ama olsun, mutlu döndüm eve.

Kar çocuklar için yağıyor.
Okulları tatil olsun diye. Sabah sıcak yataklarından çıkmadan, diledikleri kadar uyuyup, kahvaltıdan sonra sıkıca giyinip dışarı çıksınlar, akşama kadar kartopu oynasınlar, kaysınlar diye.

Bu tarafı güzel. Evin içinde olanlar için dışarıda karla oyun oynamak güzel elbette.
Evin dışında olanlar için zor. Evi olmayanlar için.
Dışarıda lapa lapa kar yağarken aslında içerideysem mutlu oluyorum.
Ama bir yanım, ben içerideyim, onlar dışarıda diye mutsuz. İçime sinmiyor sıcacık içeriler.
Onlara da ev diliyorum. Sıcacık...

Fotoğraf çektim son kar yağdığında...
Fotoğraftaki kar kendini sevdirdi bu yıl bana.
İlk kar yağdığı gün çıktım, gözlerime yağdı, yine de vazgeçmedim çekmekten.
Birkaçı siz de görün diye burada:-)


















Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...