Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

14 Şubat 2012

Sevgililer Günü Hiç de Saçma Değil

Niye olsun ki?
Seven sevdiğine sevdiğini söylüyor, gösteriyor, o gün daha da özel hissettiriyor diye?
Hediyeler alıyor, sürprizler yapıyor, romantik yemekler yeniyor diye?
Hiç de ticari meta değil.
Kazansınlar. O gün biraz daha fazla kazansınlar ne olur? Piyasa canlansın. İvmelensin.
Sattıklarının kime ne zararı var. Hatta doğru seçilmişse yararı bile var.
Mutlu edecek birilerini, daha ne olsun?
Ismarlama gün, dayatmacı gün, ticari gün, emrivaki gün, niye senede bir gün, niye bugün?:-)
Yahu neyse ne!
Ucu aşka çıkıyor işte, ses etmeyiverin...
Bugün güzel gün, özel gün, sevgili gün..
Hediyeler alınacak, güzel yemekler yenilecek, sürprizler yapılacak, bugün tarihe geçsin diye elden gelen arda konmayacak.
Hediyeler alınmasa da olur, özel olduğunu hissettirmek yeter.
Hediye alınmadı diye surat eden olursa fena ama..
Hediye alınmazsa da fena:-) Her ne kadar şart olmasa da.
E n'olur yani, bir güncük, sevgili için parmağınızı kıpırtadın.
Değmiyor mu? Biraz kafa çalıştırın, yorun, neyi severdi, ne istiyordu uzundur, ne alırsam-yaparsam çoooook mutlu olur?
Zaten içinizden onun için birşey yapmak gelmiyorsa bugün, böyle sessiz, isteksiz hissettirecek ekstra bir sebebiniz de yoksa, oturun düşünün bir yolunuz nereye gidiyor?
Gitmeli mi? Kalmalı mı?
Özen yoksa, ilgi yoksa, istek yoksa bunlara. Zaten siz gitmezseniz o gidecek, az kaldı.
Aşk diyoruz yani, sevgililik. Asker arkadaşı değil:-)


Bugünü nikah günü seçenler evlenecek.
Birileri birilerine yeni sevgili olacak.
Birileri belki tam da bugün ayrılacak.
Dargın sevgililer barışacak.
Yalnız geçirip dertlenenler olacak.
Birlikte olup sıkılanlar olacak.
Birileri sevgilisinin varlığına şükredecek. Dünyanın en özel kadını-adamı olduğunu hissedecek.
Aklı olan son yazdığımı hissettirir sevgiliye.
Ne yapacaksa artık. Nasıl hissettirecekse.
Bu durum bire on veriyor zira.
Tabii, bir alınca on verecek biriyse.
Bir alınca on istiyorsa oracıkta bırakın, gün mün dinlemeyin:-)

Bugünün doğumuyla ilgili muhtelif rivayetler var.
Siz hangisine inanmayı seçiyorsanız ona inanın.
Kim bulmuş, icad etmişse aklı bin yaşasın!

Sevgilisi olanlar bugün birazcık daha şanslı ama olmayanlar için de sorun yok.
Kendini yeterince seviyorsa zaten içinde bir sevgilisi var.
Kendisi.
Sevgiliniz yoksa kendinizi alın çıkın, birşeyler hediye edin, yemek yiyin sizinle. Sinemaya gidin kol kola.
Ya da evde oturun, en sevdiğiniz filmi izleyin, ya da müzik dinleyin, ya da dansedin, bir şeyler için, en sevdiğiniz yemeği yapın.
Akşam da, ne güzeldi bu gün, seni seviyorum, iyi ki benimsin diyin kendinize.:-)
Zira tüm sevgililer "benimsin" der ama size kalan yine kendiniz eninde sonunda.
En sevgili siz, en sevilesi.
Fazıl Say ne güzel demiş;
Sevgiliye iyi bakmak lazım ama asıl sevgiye iyi bakmak lazım..

Sevgili gününüz kutlu olsun.
Çoook mutlu olsun..
:-)







12 Şubat 2012

Anne Eli Değmiş Gibi


Hala Anne Yemeği Yiyenler Ne Şanslı' yı ablam okumuş, ağlamış, dertlenmiş, kıyamamış, gel ben sana sevdiğin bütün yemekleri yaparım, yeter ki sen üzülme, demişti..

Dün gittik...
Aslında, rutinimiz olsun, her ay birimizde toplanıp aile yemeği yiyelim, diyorduk da sık sık yapamıyorduk...
Benim anne yemeği özlemiş olmam sebebimiz oldu...

Akşam toplandık ablamda.
Harika bir sofrada, ablamın birbirinden lezzetli yemekleriyle, sohbetle şahane bir akşam geçirdik...



Annemin dolmaları harikaydı. Ondan sonra da kimse yapmadı, yemedim.. 
Ablacığım, yapmış.
Yaprak sarma, lahana dolması, patatesli ciğer... Sevdiğim ne varsa yapmış.



Şımarıklık yapıp abla sen kadınbudu köfteyi de harika yaparsın, bir dahakine onu da yapar mısın, dedim. :-)
Tamam hatırlat, yaparım, dedi.
İki dakika sonra kadınbudu köfte sürpriz olarak masaya geldi:-) Sevdiğim her şeyi yapacağını söylemişti doğru ya:-)
Tabii tadı her zamanki gibi nefisti!



Tavuk..
Annem öyle güzel yapardı ki, bir keresinde, anne nolur  tavuğu sadece benim için pişir, kimse yemesin ben yiyeyim, demiştim:-)
Pişirmişti, yemiştim..
Ablam da yapmış, sevdiğimi bildiğinden..



                        Bu fıstık hatunun pilavı da şahanedir. Her zaman tane tane, lezzetli..



                              
      
                                                             
                                                    Anne çorbası pek tabii ki...


                                         Diğer ablam da salata yapmış en nefisinden..


             Yemekten sonra da çay keyfi yaptık tabii ki.. Kakaolu kek ve kadayıfın lezzeti eşliğiyle..

                                       





Ailece bir arada olmayı seviyorum ben. Yemekler yensin, sohbet edilsin...
Teknolojiye hüküm giymişlikten azad olup, yüzyüze, ses sese olmanın tadı paha biçilmez..

Gece ablamın misafiri olduk..
Sabah kaltığımızda da enfes bir kahvaltı bizi bekliyordu. Diğer ablam da kahvaltıda yemeye bayıldığım simit ve lavaş getirdi. :-)
Severim ablalarımı ben yahu:-)



                                                 Günün sürprizi; kıymalı el böreği...


Annecim yapardı, her ramazanın sahurunda yerdik biz o börekleri.
Koca bir tencere börek, biz uykudayken yapılırdı, sahura kokusuyla uyanırdık.
Ablam masaya getirdiğinde boynuna atladım artık:-)
Gerçekten sevdiğim ne varsa yapmıştı. Üstelik annemin tarifiyle, hamuru kendi elleriyle açarak.. Anne eli değmiş gibi lezzetli..


                                     Ben annemin yaptığı ayva reçeline de bayılırdım!
                                     Tabii ki ablam onu da yapmış. Oley!:-)
                                     Ne şanslıyım, bu kadar şımartılmak ne güzel! :-)


                                       
Annemin minik kızıydım ben, öyle severdi beni:-)
Evin küçüğü olmanın çok avantajını gördüm. Ablamlara çaktırmayayım ama ayrıcalıklı hissettiğim olmuştur zaman zaman:-)
Anneye babaya şımarıyordum ama artık yoklar.
Nazımın geçeceği iki ablam kaldı onlardan geriye.

Annem üçümüzü birbirimize emanet etmişti.
Sevgimizi, saygımızı, ilgimizi, desteğimizi eksik etmiyoruz birbirimizden.
Rahat ol annelerin güzeli.
Ablalarım minik kızını koruyorlar, kolluyorlar, şımartıyorlar...
İyi ki bu kadar güzel kalpli, bu kadar iyi ablalar bıraktın bana...

Bizimle değilsin artık ama yediğimizde, içtiğimizde, sohbetimizde, kalbimizde, bize bıraktığın bin tane güzellikle, anıyla öylece duruyorsun...
Zaman geçtikçe gözümüzde daha da güzelleşiyorsun ve biz senin gibi bir annenin kızları olmaktan gurur duyuyoruz.
Keşke olsaydın hayatımızda, dün ve bu sabah yanımızda... Tatlı sohbetimizde, lezzetli yemeğimizde...
Sen yine de bizi görmüş mutlu olmuşsundur bir arada oluşumuzdan..

Ablacığıma bin teşekkür, verdiği emeğe, ince düşüncesine, beni özel hissettirişine...
Çoook uzun yıllar, böyle güzel, neşeli, tatlı sohbetli yemeklerimiz olsun inşallah..

07 Şubat 2012

Hollanda, Belçika, Paris





Yıllardan 2006.
Aylardan Nisan.
Hollanda'da yaşayan kuzenlerimden davet alıyorum; Gelsene...
Imm...
Ama ben uçaktan korkuyorum, yüksekten korkuyorum..Üstelik hiç uçağa binmedim.
Gitsem mi? Yalnız mı? Ablamlarla mı?
Hiç gitmesem mi yoksa?
Derken kendimi tek başıma Amsterdam havaalanında buluyorum.
İyi ki..
Bu seyahat öyle mutlu ediyor ki, bir dahaki sefere hiç düşünmeden valizi toplayıp gideceğime inancım geliyor.
Uçmaktan da boş yere korkmuşum.. Korkmak bir yana eğlendim bile.
Üç buçuk saatlik uçuş kesmedi..
Okyanus ötesi uçayım ben, hissine kapıldım inince.. :-)
Ama tabii ufaktan korkmadım değil:-)
Uçuş sırasındaki korkumu, olanı biteni bu yazıda anlatmıştım:
Bilmemek Aslında İyi Bir Şey

Kuzenler alıyor beni havaalanından.
Şöyle bir dolaşıyoruz eve giderken.. Evde tatlı sohbet beni bekliyor. Kuzenlerimle uzun uzun vakit geçirmek, sohbet, yemek, birlikte yaptığımız minik geziler, bot turları, kilise gezileri, her şey anı sandığımın en güzel yerine yerleşiyor.

5 yılı geçti. Hafızam taze anıları eskitmiş.
Aklımda kalan; çok iyi vakit geçirdiğim, damağımdaki tat, kuzenlerimin misafirperverliği, sağladıkları konfor, huzur, çektiğim fotoğraflar, Hollanda'nın yeşili, yaşayanlarının gülen yüzü, ha bir de çooooook ama çoook soğuğu!
Çok üşüdüm çok! Nisan ayı olmasına rağmen hem de..
Hollanda'nın en çok güler yüzünden etkilendim.
Kiminle göz göze geliyorsanız size gülümsüyor. Size yol veren şöför, marketteki kasiyer, yolda gördüğünüz herhangi biri.
Nezaket ve güler yüzü yüzde yüz seven ben, mest olup döndüm:-)

O zamanlar daha hararetli olan fotoğraf aşkım gördüğüm her şeyi çektirtiyor. Fotoğraf zengini olacak bu yazı:-)
Başlıyoruz..







Kuzenimin yaşadığı ev..




Kuzenimin evinin arka sokaklarından.. Hollanda tam bir su şehri. Her yerde göl, kanal.. Durgun, sakin. Güler yüzlü olmalarının sebebi bu olabilir mi? Streslerini suya döküyor olabilirler mesela:-) Ama yani evlere bakınız, böyle bir manzaraya uyanan insanlar da stresliyse benimle konuşmasınlar lütfen:-) Küserim, daha da gitmem :-p


Parlemento Binası








                          En romantik fotoğraf:) O zamanlar MFÖ Sarı Laleler'i yeni yapmış. Herkesin   
dilinde fena halde..  Burası sarı lalelerini aldığı çiçek pazarı:-)




Öyle sessiz, öyle güzel ki.. Nereye baksam bir fotoğraf karesi görüyorum..





                          Kuzenlerimin yaptıkları program harikaydı. Her güne bir aksiyon:-)
                          Hollanda'ya giderseniz mutlaka görün diyeceğim yerlerden biri:
                          Panorama Mestag
                          Henüz görmedim ama sanırım İstanbul'daki Panorama 1453 gibi Mesdag'da.
                          Geniş bir silindirin içinde ortada durabiliyor ziyaretçiler. Fotoğraf çekmek yasak.
                          Etrafı tavana kadar panoramik üç boyutlu fotoğrafla kaplı.
                                        

                             
                                Hollanda'nın yıllar öncesi dönemi canlandırılıyor. Objeler de var yer yer..
                                Çok etkileyici..
                                Ayrıca yine İstanbul'un Miniatürk 'ü gibi Madurodam var Hollanda'da.
                                Müthiş işçilik.. Minyatür Hollanda.












                                                  Birbirinden görkemli kiliselerinden..





Hollandada sanırım büyük küçük, genç yaşlı herkesin bisikleti var.
Bisikletliler için ayrılmış yollar ve trafik ışıkları var.
Yukarıdaki fotoğraf Amsterdam'daki bir bisiklet parkı.
Bisiklet ulaşım aracı olarak kullanılıyor sıkça. Kiralayabiliyorsunuz isterseniz.

Dönmeme birkaç gün kala bir diğer kuzenim Paris'e gidelim mi? dedi.
Ona da, ık mık ettim tabii baştan.
Olur mu ki, nasıl olur, tatilimi uzatacak mıyım, aman da öyle, şöyle böyle derken, sabahın altısında arabayla Paris'e varmıştık bile:-)
Kuzen dediğim kayıtlarda kuzen, yani kuzenlik yaşamamışız hiç. O Hollanda'da yıllardır, ben burada..
Yazdan yaza gelir, arada bir görürüm, merhaba, merhaba.. O kadar.
Huyunu suyunu bilmem. O da beni bilmez.
Seyahatte, tatilde gittiğin kişiyi iyi seçmek lazım, derler. Zehir de olabilir, bal da. Uyum şart.
Biz birbirimizi seçtik ama uyumlu muyuz, hiçbir fikrimiz yok:-)

Otelimizi önceden ayarlamıştı kuzen. Odalarımıza çekilip dinlendik biraz.
Otelimiz Tim Hotel opera binası civarındaydı. Merkeziydi çok. Metro ağına birkaç dakika yürüyorduk sadece.



Metroyla istediğimiz her yere kolayca gidebildik. Metro ağı turistik geziler için son derece güzel planlanmış. İndiğiniz her istasyonda görmeniz gereken bir yer var. Harita okuyabiliyorsanız tabii:-) Allahtan kuzen bu konuda müthişti. O, metro içlerindeki ağ haritası karşısında durup yön tayin ediyordu:-) Ben kuzu kuzu onu bekliyordum. Sonra o nereye ben oraya:-)
Kuzen olmasaydı benim gibi yön fakiri, haritaokuyabilemeziyle trajediye dönerdi Paris :-)
Tek başına hiçbir yere gitmemeliyim. Rehber şart:-)




Akşam Paris'in ünlü kulüplerinden Budha' da şaraplı müzikli harika bir akşam yemeği yedikten sonra Paris gecelerine bıraktık kendimizi. Paşa gönlümüz nereye istediyse oraya gittik.

Paris halkının yüzü asık, hepsi düşünceli, tatsız. Gülmüyor kimse. Şehir temiz değil o kadar. Karışık, kalabalık..
Ama geceleri eğleniyorlar. Gerçi gençlerdi dışarıda olanlar..
O bar senin, bu bar benim dolaştık sabaha kadar.
Sohbete yaren içkilerimiz, her girdiğimiz barda dans, ışıltılı Paris sokaklarını arşınlamak yeterince yordu ikimizi de..









Sabaha karşı otelimize dönüp güne hazırlanmak üzere dinlenmeye çekildik.
Otele dönünceye kadar iyiyiz. Yani uyumlu görünüyoruz. Birlikte eğleniyoruz hatta. Sohbet de güzel.
Ama dur bakalım sabah kalkınca nasıl olacağız? :-)
Kahvaltı salonunda buluşmak üzere saatleşip odalarımıza çekiliyoruz.
Sabah kalkıp kahvaltıya indiğimde asık suratlı biri oturuyor masada. :-) Eyvah!
Aslında ben de ondan arta kalan değildim hani. Çok yorulmuşuz, akşamdan kalmayız, önümüzde koca bir gün, görülecek bir dolu yer var. Eh, normal bir ruh halindeyiz bu durumda.
Tamam fotoğraf pek iç açıcı değil ama hala birbirimize benziyoruz. Rahatız, kasmıyoruz yani.

Sessiz sakin kahvaltımızı ediyoruz.
Kahvaltı zengin denilebilir. Kruvasanları harikaydı, her çeşidinden tattım..
Karnımız doydu. Yola çıkabiliriz.



Ünlü Champs Elysees (Şanzelize) Caddesinde yürüyeceğiz.
Şanzelize dedikleri de ne? İstiklal Caddesi, Nişantaşı ya da Bağdat Caddesi. Konsepti öyle düşünün ama kocaman, bilmem kaç şeritli upuzun bir cadde. Sağlı sollu mağazalar, restoranlar, barlar, cafelerle dolu.
(Fotoğrafta sağ taraftaki cadde.)






O uzuuuun yolu yürüdük ayaklarımıza kara sular indirerek. Neyse ki kuleye vasıl olduk:-)

Eyfel Kulesi 1887ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel'in firması tarafından, Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiş.
3000 işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demirden oluşan parçayı 2.5 milyon perçinle bir araya getirmiş.
300 metre yüksekliğindeki kule 200.00 metrekarelik bir alan üzerine inşaa edilmiş..
(Vikipedia.com)



Devasa, çok etkileyici... Parisliler ona Demir Bayan derlermiş. Ama ilk yıllarında oldukça tepki çekmiş hatta dönemin sanatçıları tarafından çirkin bulunmuş, imzalar toplanmış kaldırılması için.. Ama zamanla Paris'in sembolü haline gelmiş.
En tepeye asansörle çıkılıyordu. Çok kalabalıktı ve sıra vardı.Yorgun olduğumuz, asansör sırasına girip bekleyecek sabrı ve takati kendimizde bulamadığımızdan, etrafında dolaşıp fotoğraflarını çektik.



Notre Dame Katedrali
Seine Nehri kıyısında 1163-1345 yılları arasında yapılmış. Paris'e gidip görmeden dönmeyin.. Mimarisi baş döndürücü.
Panoramik Katedral görüntüleri
Akşam saatlerinde önünde sokak sanatçıları gösteriler yapıyorlar. Vaktiniz varsa gidin, izleyin, nehir kıyısında dolaşın hatta istiyorsanız bot turu yapın. Bizim vaktimiz kısıtlıydı. İki güne çok yer sığdırmamız gerekiyordu. Yazarken farkediyorum ki bir kere daha gidip hem aynı yerleri görebilirim sindire sindire, hem daha görmediğim bir dolu yerine gidebilirim.

Paris'e bir hafta ayırmak lazım sanki... Biz anlık kararla, hazırlıksız, ön araştırmasız kalkıp gittik. Ama önden iyice bir hazırlık yapıp, her yerini didik didik edecek şekilde gitmek lazım. Turla da gidilebilir ama ben tur mantığına alışamadım bir türlü. Koştur koştur, ona insan, ille biri sorun yaratır falan..Kafadar ve tabii harita okuyabilen biriyle bir haftada unutulmaz bir Paris tatili yapılır gibi geliyor.

Kuzen, çekilen bütün fotoğraflarda benim de olmam gerektiğini düşünüyordu. Oysa çok sevmem ben kompozisyonumun önünü kapatmayı. Ona dedim ki, "ben buraya fotoğraf çekmek için geldim, rahat bırak beni:) Tamam çekersin beni de çekersin ama ben her yerleri bensiz çekmek istiyorum."
Notre Dame Katedrali'nde çektiğim bu mumlarla kuzen ikna oldu.Yahu güzel çekiyormuşssun, falan demeye başladı:-)
Oh, rahat rahat çekebilirim artık, gördüğüm her yeri, her şeyi:-)



Conciergerie Tarih boyunca farklı amaçlar için kullanılmış. Fransız İhtilali döneminde mahkumların  giyotine gitmeden önce tutuldukları zindan olarak biliniyor.
"Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler" diyen, eski Fransa Kraliçesi Marie Antoinette, ihtilal sırasında vatan hainliği suçlamasıyla 1793 yılında giyotinle idam ediliyor. İdam edilmeden önce bu zindanda tutuluyor.

Paris, tarihi dokusu bozulmamış büyüleyici bir şehir.. Neredeyse tüm yapılar eski. Her yapının yüzyıllar öncesine  dayanan bir hikayesi var.
Modern mimaride bir bina görmedim desem yeridir. 

Kuzenle Paris'te nanamollalık konusunda yarışıyor olmaktan mutlu oldum:-) Ben uzun yol insanı değilim, arazi modeli falan.. Yorulurum, susarım, acıkırım, tuvalet isterim, dinlenelim derim. Neyse ki yol arkadaşım da ben gibiydi; sakin, itirazsız, ben neye mıyıldansam "ben de" diyen, tatilimi mutlulukla hatırlamama sebep dünya iyisi biri.

Kısa Paris gezimizi tadı damağımızda kalarak bitirip Hollanda'ya dönüyoruz ve görülmesi şart olan şehirlerinden birine daha gidiyoruz.
İşte benim sevgili Delft'im..
Delft Hollada'nın üniversite şehri imiş.
Minik kanalları, yüzyıllık lego gibi evleri, sıcak şirin meydanları ve dar sokaklarıyla aşık etti beni kendine!






Bu evde yaşayan insanlar varmış. Ne şans!










Bende kuzen çok. Epe'de yaşayan kuzenlerime gidiyorum bu defa.
Onlar da diğerleri gibi harika karşılıyorlar beni. Memnun etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yediriyorlar, içiriyorlar, gezdiriyorlar...
Mahçup oluyorum adeta. Ama iyi ki gittim, iyi ki gördüm diyorum her defasında.
(Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyor, sarılıyor, öpüyorum:-) )
Epe bir köy. Nasıl güzel, şirin, yeşil, tertemiz, sessiz.





Günübirlik Brüksele de gittik. Ne sevdim, ne nefret ettim. Nörtrüm. Aslında çok da fikir sahibi olacak kadar kalmadık. Ayrıca yağmur da vardı.








Avrupa Birliği Binası


Ve yine Hollanda'ya gidip görmeden dönülmeyecek yerlerden biri: Keukenhof-Lale Bahçesi.
Müthiş bir peyzaj, envai çeşit lale, rengarenk, mis kokulu, nereye bakacağınızı şaşırdığınız harika bir bahçe...
Rengarenk laleler geliyor:










Hollanda'da en sevdiğim şeylerden biri külahta satılan patates kızartması oldu. Bildiğimiz patates kızartması. Ama çok lezzetli. Minicik dukkanlarda satılıyor. Önünde kuyruk var her birinin.
Külaha dolduruluyor patatesler. Üzerine ketçap, mayonez, bir de isterseniz minik doğranmış soğan koyuyorlar, minicik bir de çatal..
En güzel karın doyurma yolu..
Hem lezzetli, hem şımarık, hem hesaplı, hem pratik..
Daha ne olsun.
Deneyin mutlaka...

Hollanda'yı çooook sevdim.
Orada yaşarım, diyecek kadar. Tertemiz, güler yüzlü, sakin, huzurlu..
Tutmayın beni göçüm geldi.. :-)
Hollanda kabul et beni reca ederim!
:-)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...