12 Nisan 2009

Yapabilirim ama yapmayacağım





Bu yazı nanemollalara yazıldı.
Mızmızlara yani.
Benim deyimimle “mıyıldaklara”. :-)

Başı çekiyor olmalıyım.
Bugün bir arkadaşımın organize ettiği fotoğraf gezisine gidecektim. Ne de sevinmiştim, büyük değişiklik olacaktı . Fotoğraf çekmeyi de özlemiştim zaten. Dünden yedek pillerimi bile hazırlamıştım.

Sabah bir kalktım, hava kapalı ve feci keskin bir soğuk var. Rüzgâr bir de.
Nasıl tadım kaçtı. Bütün hevesim gitti.
Fotoğraf çekmek için güneşli havayı tercih ederim ben. Bir de ilgimi dağıtacak bir şey olmayacak; ayağım rahat olacak, üşümeyeceğim, terleyip bunalmayacağım.
Bugünün soğuğu ve güneşsizliği bitirdi beni, konsantre olmadım bile olaya. Dolayısıyla gidemeyeceğimi bildirdim.

Mıyıldakların başı olma sebeplerimi açıklamaya devam edeceğim.

Bendeniz arazi insanı değilimdir. Dağ, dere, tepe dolaşayım, otların böceklerin içinde olayım, kamp kurayım falan. Salon kadınıyım sanırım :-)

Hatırlar mısınız, Babam ve Oğlum filminde bir teyze vardı, pikniğe gidiyorlar hani, teyze traktörün arkasında, şemsiyesiyle oturuyor. Güneş falan geçer kafasına, nesine lazım. :-)
Piknikte yeşile yayılmış herkes, o sandalyesini de getirmiş, onun tepesinde.
Hah, işte o benim. :-)
Aslında ondan belki bir tık aşağıdayım, çünkü yeşili severim ama aramızda bir şilte olursa daha çok severim.
Arılar, böcekler, keneler falan.
Korkarım, tırsarım, rahat edemem...
(Moralim bozulur, canım sıkılır, sen bilemezsin daha neler) Rafet el Roman söylüyordu hani :-), dilime dolandı şimdi. Seni seviyorummm, seviiiiyorum, diyordu ya, o şarkı :-)

Dağılmayalıııım.

Diyorum ki, yeşili, kuşu, çiçeği severim, bayılırım hatta ama yeşile nazır konforlu bir evde ikameti tercih ederim. Şöyle camımı açtığımda, mis gibi yeşili çekeyim içime, kuşlar şarkı söylesin kulağıma, gözüm gönlüm sevinsin. Ama evin içinde olacağım unutmayın ha. Beni doğanın ortasına bırakıp, burada uyuyup, burada yiyip içeceksin derseniz sevimsiz bişi olurum.
Demedi demeyin.:-)

Uçaktan korkardım, eh, biraz yendim galiba. Hala bayılmıyorum uçmaya ama uzağa erişmek için ışınlanamıyoruz henüz. Ay ben ışınlanırken de arıza çıkarırım kesin, ışık gözümü aldı, kıssanıza şunu biraz, dalga boyu kısa geldi, bak yarım burada kaldı falan :-)

Uzun tekne gezilerinde midem bulanır, başım döner, çıkartma yaparım.
Bir keresinde güneyde bir tekne gezisine çıktık.
Kaptanı intihara sürükledim, öyle diyeyim. :-)
Azıcık açılıp, sonra acilen, ilk gördüğümüz karaya çıkıyorduk. Ben de içimdekileri çıkarıyordum.
Bööğğ, iğrencim sanırım. :-)

Efendim, öyle çoook uzun yollar yürüyemem; susarım, acıkırım, ellerim titrer, sinirim bozulur, gıcık biri olurum, hem de acilen karnımın doyurulması gerekir. Sonracığıma, tuvaletim gelir, ayaklarım yorulur, belim ağırır, oturmak, dinlenmek falan isterim.

Birkaç yıl önce kuzenimle Paris’e gittik.
Kuzenim ve fakat kâğıt üzerinde neredeyse. Hayata geçirilmiş bir akrabalığımız yok. Birkaç kere onların Türkiye ziyaretlerinde karşılaşmışız; merhaba, nasılsın, iyi misin, hoş musun? Bu yani tüm kuzenliğimiz.

Ama yurtdışında inanılmaz güzel konuk ağırlıyorlar, müthiş sıcak, candan ve mahcup edecek derecede ilgili. Dolayısıyla bir de kan bağınız varsa tamamdır. Gerisi kaynaşmaya kalmış. Kaynaştık neyse ki.

Ben kendimi biliyorum, fekat kuzenimin nanemollalık rütbesi nedir, onu bilmiyorum.
Ablam gibi, benim tam tersim bir kişilikse yandım. O yandı hatta:-P. Sinir olur çocuk bana.
Neyse ki tam kalemim çıktı.

Sabah uyandık, kahvaltı edececeğiz. Baktım, ikimizin de suratlar sirke satıyor.
Uykumuzu alamamışız. Yorgunuz. Yüzümüzden okunuyor halimiz.
Neyse, dinlendik, toparlandık, çıktık.
Vurduk kendimizi Paris sokaklarına.
Şimdi ben biliyorum, iki dakika sonra mıyıldamaya başlayacağım. Yoruldum, susadım, acıktım, tuvalet.
Ufaktan, çocuğu ürkütmeden isteklerimi sıralamaya başladım.
Baktım, ben yoruldum diyince o da diyor;
Ya ben de. Dinlenelim, oturalım şurada biraz.
Acıktım kuzen, diyorum.
Valla ben de.
Hadi, bir şeyler yiyoruz.
Aman bayılıyorum kuzenin bu beni çeker hallerine. Hem nazımı çekiyor, hem de nazlı. Aynı dili konuştuğum biriyle tatil yapıyor olmak çok iyi geliyor. İki nanemolla, günü ayrı, gecesi ayrı güzel unutulmaz bir Paris anısı yapıyoruz.

Bitmedim daha.
Anlatmakla bitmem zaten :p

Ben hastayken de çok nazlıyımdır. Ha, ama bakın, pireyi deve yapmam. Yoktan var etmem, oynamam ama hani o pire tavşan kıvamına gelir bir şekilde:-p
Ne yapayım ilgiyi, sevilmeyi seviyorum ben:-)

Hastayken ya da bir yerime bir şey olmuşken, ne bileyim parmağımı kesmişimdir, kolumu çarpmışımdır, ayağımı ayakkabı vurmuştur falan, bu hallerdeyken öyle üstüne üstüne gitmem hiç bir şeyin, iş güç yapmam. Hemen dinlenme posizyonu alırım. :-) Feci kıymetli her şeyim, yazık etmek istemem, harcamam kendimi öyle.
Allahtan hayatımdakiler de harcamaz. Belki ben öğrettim bunu onlara. Arıza yaptığım zamanlarda bir şeyim yokmuş gibi devam etseydim, belki harcanabilirdim. Bilemedim. Ama kıymeti biliniyor insanın haberiniz olsun, daha doğrusu belki, ben kıymetliyim, ona göre davran, diyorsunuz bu nazlı yapısallığınızın beden diliyle. Onlar da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yapısal bişey bu galiba, evet. Sonradan olunan ya da oynanılan bir durum değil.

Benim tersim kişilikler de çok hem de çok kıymetliler elbet ama nazlanamıyorlar, tez canlılar, ağrıyla da, sancıyla da devam ediyorlar diye, çoğunun kıymeti bilinemiyor.
Ağrıyla sızıyla devam etmek "zorunda" olanlar konu dışı tabii. Nazlanmayı isteseler de muhatap bulamıyor onlar...

Ben annemin de nazlı kızıydım. Kızları içinde sanki en çok bana kıyamazdı. Anneme nazlanmayı, beni nazlamasını seviyordum çok. Özlüyorum.

Devam…

Yağmurlu havalarda dışarıda olmayı da sevmem mesela. Dışarı çıkmak için bir gün önceden plan yapılmış olsa da, mümkünse iptal ederim. Şeker olduğumu düşünüyorum sanırsam. Yağmurda erimekten ödüm kopuyor:-p

Üşümeyi de sevmem. Kimse bayılmaz herhalde ama ben sevmenin ötesinde gıcık oluyorum. Hani sarınayım sıkı sıkı, çıkalım dışarı, soğuksa soğuk, durumum yok. Konsantre olamıyorum, keyfini süremiyorum.

Tercihlerim vardır benim bir de. Bana “fark edenler” vardır. Hani bazılarına, şu mu- bu mu, diye sorarsınız, “fark etmez” derler. Ama bana birçok şey fark eder işte. Ha, fark etmediği durumlar da olur elbette ama fark ettiğinde söylerim mutlaka. Tabii teklif edeni mutsuz eden bir durum yaratmam, o ayrı.
Ne çok fark etmek dediğimi fark ettim bak :)

Tembellik hayat görüşümdür! Master’ım Garfiel’in dediği gibi ;
I can… but I won’t.
(Yapabilirim ama yapmayacağım) :-p

Yemek, temizlik, iş güç falan bunlar fani şeyler :-)
Eğlenelim, coşalım, gezelim tozalım, insanıyım ben.
Dolce Vita diyorum, başka bir şey demiyorum.:-)

Bir fotoğraf gezisi neler neler söyletti bana.

“Naneyim, mollayım. Mıyıldaklıkta alemi sollarım”, kamyon arkası yazımı da yazdıktan sonra, nazende yandaşlarımı ve bizim tam tersimiz yaradılışında olanlarınızı fikir beyanına davet ediyorum.

Biz size bir şey demeyiz, severiz olduğunuz gibi.
Ama siz bize gıcık olursunuz bilirim :-)

Buyurun, meydan sizin şimdi. :-)

Not: Yazıda kullandığım :-p işareti, "dil çıkarmak" anlamına geliyor. Bakın, başınızı sola eğin hafiften, iki nokta üst üste; göz, kısa çizgi; burun, p harfi dışarı çıkmış dil gibi görünecek gözünüze.
Çok yaramaz bi kız bu işaret. Erkekler kullanınca da yaramaz bi oğlan.
Bazen cuk oturuyor. Lazım geliyor.

Gülen yüzün de gözleri, burnu gülen dudakları var. Sola eğilelim yine:-)
Bilen çok da, bilmeyenler için eğildik sola doğru:-)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...