31 Ekim 2007

Zormuş Eskiden Anne Olmak




Yaşarken insan anlayamayabiliyor. Neden böyle davrandığını, neden öyle söylediğini, neden “bir şeye” her şeyden daha çok ihtiyaç duyduğunu?
O “bir şey” bu yazıda sevilme ihtiyacı olacak.

Çok sevilmek istiyoruz çok... Herkes, genç-yaşlı, kadın-erkek, çocuk sevilmeyi se-vi-yo-ruz! Saçımız okşansın, iki çift güzel söz duyalım, sırtımız sıvazlansın, takdir edilelim...
Bizi seven bir erkek olur, anne-babamız olur, arkadaşlarımız, patronumuz olur, hiç fark etmez. Hayatımızdakiler sevsin bizi, varlığımızı tanısınlar !

Biz kendimizi sevsek bile, içsel sorunlarımızı ve sorularımızı hayli hafifletsek bile daha çok, daha çok sevilme ihtiyacındayız.
Yeni nesil çocuklar şanslı. Evde sevgiye doyuyorlar en başta. Çocuklarını çok seviyor  anneler ve bunu çocuğa öyle çok gösteriyorlar ki, bu defa da “sevgi arsızlığı” sorunları baş gösterebiliyor yetişkin olduklarında.

Sevildiğini bilen insan, bir kere sevilmeye değer olduğunu kodluyor bünyesine. Kendi gözünü seviyor, boyunu seviyor, elini, ayağını, bakışını, zekâsını, duruşunu... Çünkü bütün bu güzellikleri fırsat bulunduğu her na hatırlatılıyor ona. Artık anneler çocuklarıyla gurur duyduklarını da söylüyorlar “seni seviyorum” derken. Bunları söylemek için büyümeleri beklenmiyor.


Eskinin annelerin zamanında, teknoloji yeni yeni çeşitleniyormuş. O zamanlar bir tuşla bulaşıkların, çamaşırların yıkanabileceğini düşünmek delilik olurmuş herhalde. Mucitler belki çalışıyorlardı bir tuş icadı için ama maalesef biraz tembel çıktılar. Mesela benim annem kullanamadı bay mucidin çamaşır makinesini. Benim yaşım merdaneli makineleri gördü. Ama benden bir yirmi yıl öncesinde anneciğimin elleri çamaşırları yıkarken pareleniyordu. O zaman çamaşır deterjanından he-man kılıklı “deterjanman” ler de çıkmıyordu. Deterjan yoktu ki! Beyaz kalıp sabun her türlü temizliğe yetişiyordu.
O zamanlar hazır bebek bezleri de yoktu. Külotlu olanlar çıkmış şimdi. Çıkar at. Eskinin anneleri bebek bezlerini ellerinde yıkıyorlardı. Bembeyaz olacakmış bir de! Nasıl çıkarılıyordu ki o sarı kahverengi çıkıntıların lekesi! Şimdiki anneler lekeyle uğraşmayıp direkt çöpe atıyorlar.


Eskilerin tek derdi çamaşır değildi. Onların yetişecek çok şeyleri vardı, yapacak çok işleri vardı. Onca çocuğun yemesi, içmesi, giymesi... Hep yorgun, hep stresliydiler. Geçim derdi vardı hepsine ek. Bu durumda her gece tutan baş ağrılarının kronikleşmesi normaldi
J

 
Eski annelerin bir de banyoda çocuk yıkama fotoğrafları vardır. Hangimiz derimizi kazıyan anne kesesinden nasibimizi almadık? Kafamıza kafamıza yediğimiz maşrapaların acısını unutan var mı?
Döküm sobalı banyoyu ısıtmak için odun taşıyıp, suyu sıcak tutup, bir de bölüştürme derdinde olan; en az üç çocuğun banyosu, yemeği, bulaşığı, çamaşırıyla boğuşan annelerimizin haliyle maşrapaları da keseleri de sağlamdı! Demek onca stres çocukların kirlerinden çıkıyordu ancak! Belki o burgu burgu kirciklerle siliniveriyordu kafalarından sorun, bedenlerinden yorgunluk... Baktılar silinmiyor, bir de yetmiyor siz mızıldanıyorsunuz; yok su soğuk, yok sıcak, yok gözüme sabun kaçtı, işte o zaman yiyordunuz kafanıza sabunları, maşrapaları...

Teknolojinin nimetlerinden faydalanarak çocuk büyüten annelerin çocuklarına daha hassas davranmaları normal bu durumda. Sevgiye, ilgiye boğmaları da.
Bebek bezini çöpe atıp giriyorlar banyoya. Çamaşırlar bulaşıklar, artık çağın icadı makinelerde bir parmak dokunuşuyla foşur foşur yıkanıyor. Yemek mi yok? Pizzacı ne güne duruyor? Ev temizliği? Ne gam! Temizlenir köşe bucak birkaç lirayla.

Bir de eski anneler gelin, görümce, kayınvalide, kayınpeder, kayınbiraderlerle bir arada yaşarlarmış. Şimdiki nesil uzun soluklu misafirlere dayanamazken, onlar bunca kalabalıkla yaşamak ve ses etmemekle birlikte, saygıda ve hizmette de kusur etmemelilermiş. Çocuk bile kucağa alınıp sevilmemeliymiş büyüklerin yanında... Ayıpmış çok!

Sevilme açlığının sebep ve sonuçlarının kaynağı burada. Bu sevilme aşkı o zamanlara dayanıyor...
Sevme çocuğunu kayınpederinin, babanın yanında. Alma kucağına. İşten güçten sevmeye fırsat bile bulama. Ama için için sev... Sevmeyi bakışlara, hislere bırak.
Hissederse ne ala! Senin çocuğun büyüsün, senden öyle görsün o da sevmesin... Sevgi kalpten, için için var olsun ama tene değmesin.
Sonra da ortalık sevilme açlığı çeken, sevildiğini duymak isteyen insancıklarla dolsun. Kör topal ilişkiler türesin. Herkes birbirinden sevginin hem “gösterilmesini” hem “söylenmesini” beklesin. Anneden alınamayan bu duygunun boşluğu doldurulmaya çalışılsın düşe kalka.
Bir insan duymadığı ya da görmediği zaman -her ne ise- o şeyin var olmadığına inanıyor. Hele bu sevilmekse ve bunun eksikliğiyle büyümüşse, zaten sevilmediğine ya da sevilmeye değmediğine inanıyor. Hayatındaki herkese kendini onaylatma çabasında oluyor. Bazen onu sevdiğini söyleyen birini bile türlü çeşit sınamaya tâbi tutuyor, sevildiğine gerçekten inanıncaya kadar. İnandığı zaman bile “hak etmediğini” düşünerek büyüyü bozacak davranışlar içine giriyor...

 
Bu yazıya babaları almadım bile. Annelerimizin kocaları o zamanlar resmiymiş! Şimdiyse çocuklarının sevgilileri sivilliğinde...
Yeni nesil şanslı. Sevgisini gösterebilen annelerin çocukları onlar. Milenyum onlara her türlü hizmeti sundu. Annelere sadece çocuklarını sevmek kaldı.

Eski annelerin sevmeleri azmış... Sinirleri, stresleri, sorumlulukları çokmuş... Onlara, sevmeye fırsat bulamadıkları için kızılmamış...

Çünkü zormuş eskiden anne olmak...


Eğer Erkek Olsaydım...



Kadınların en acı gerçeğidir bu... Erkek cinsinden istediklerimizin hepsi maalesef tek bir erkekte yok. Her erkeğin uzmanlık alanı ayrı. Biri iyi âşık, biri şefkatli, biri zengin, biri sosyalleşme modeli, yemek, sinema, tiyatro, konser, sohbet adamı; diğeri dizine uzanıp romans yapılacak, saç okşayan model...
Bunların hepsinin bir erkekte toplanmış oluşuna kimse şahit olamadı henüz...
Ben erkek olsaydım, nasıl olurdum? Anlattım, okuyunuz...

E kusursuz erkek oldum, kime ne faydam var? Arif olan anlasın rica ederim.

Eğer erkek olsaydım, çok iyi eğitim almış olurdum. Mümkünse sınır ötesi master’lı. Şansı, zekayı ve karizmayı birleştirip çok iyi bir iş sahibi olurdum. Haliyle de çok zengin...

Çok yakışıklı olurdum. Tarz olurdu her şeyim. Sigara içmezdim. Alkol... Eh, sosyal içicilik uyardı. Çok nazik olurdum. Yol yordam bilirdim. Oturmayı kalkmayı, yemeyi, içmeyi...

Her şeyin en iyisi olurdu hayatımda... Kalite severdim, gösterirdim de; oturuşumla kalkışımla, konuşmamla. Asla bayağılığa düşürmezdim kalitemi. Duruşum anlatırdı her şeyi.

Spor yapangillerden olurdum bir kere. Fit olurdum. Kas manyağı olmazdım ama... Kendine dikkat edenlerden, sağlığına, yediğine içtiğine, eline, ayağına, dişine, kokusuna...

Bakımlı olurdum işte! Ama illa “bişey”seksüel değil, efemine değil. Sapına kadar erkek olduğumu her gören anlardı! Hem de sakalsız ve bıyıksız olduğum halde!
Çok kitap okurdum. Gözüm kulağım açık olurdu dünyaya... Anekdotlarla dolacak kadar dünya dolaşır, insan tanırdım. Konuşacak, anlatacak bir şeylerim olurdu hep.

Çok komik olurdum bir de... Ama zeki esprilerin komiği!

Kadınların kullandıkları bütün dilleri ezberler, hepsiyle kendi anadillerinde konuşurdum. Aşka âşık olurdum, âşık da olurdum hem de hakkını vere vere...

Birlikte yaşamazdım. Aşkı yaşatmak için gizem koyardım ilişkiye. Ne o beni tam anlamıyla çözebilirdi, ne de ben onu... Keşfedilecek kıtalar bırakırdık birbirimize.
Aynı evde olunca, kadın ve erkek kıta sınırlarını ihlal ede ede aşkı tüketebiliyor!

Kadınların canını yakmaktan zevk almazdım. Âşıksam aşkımı bilirlerdi. "Cool" takılarak “kadın öfkesi ve ahı” almazdım.

Kadınlara sadece zevk verir, verdiğim zevkten zevk alırdım. Varlığım bile bir kadını mutlu edebilirdi. O kadar yani... Ben bir kazanovayı tarif ediyorum, fark ettim! :-)
Şu ana kadar yazdıklarım öyle sinmiş ki içime... Kazanova idim belki daha önceki yaşamımda. Sanırım o ruh çıkmamış içimden hâlâ! Ey ruh! Otur oturduğun yerde biraz daha. Yazı bitinceye kadar en azından!

Ne diyordum? Hah! Aklın yoluna giden yol! Ben evlenmezdim asla! E zengin, yakışıklı, akıllı, kültürlü, karizmatik, komik, maskülen bir erkek ve evlilik bir araya gelebilecek kavramlar mı? I-ıh! Değil!
Böyleleri hayatı yaşayacak! İstediğiyle, istediği şekilde. Hayat onlara armağan! Deli mi geri çevirsin? Hadi delirdi diyelim de sıkıldı “lüküs” hayattan? Ben sıkılmazdım o ayrı. Hadi peki sıkıldım... Maksat yazı amaca ulaşsın...

Bir kere karımı "inşallah" çok severdim. Sevmekten öte deli gibi aşık olurdum. Umarım olurdum. O zaman benimle evlilik başka bir şey olurdu! Kesin ideal bir eş olurdum ama şefkat merkezli idealizm olmazdı benimkisi. "Aşk" olurdu kilit nokta. Karıma her daim "kadın" olduğunu hissettirirdim. Hem iyi bir anlatıcı, hem harika bir dinleyici olurdum. Tamam, bu kadar. Bir zahmet evli bir adamın en mükemmeli nasıldır düşleyiveriniz.

Şimdi sıra baba olmakta... Yok, aslında çok istediğimden değil, mükemmel erkeğim ya, baba modelim nasıldır görün diye yani...
Evet, çocuk oldu. Çocuk aşamasında da hala aşığız tabii, e o da normal olarak aşk çocuğu... O aşk çocuğunun babası, çocuğuyla ilgili, sabırlı, şefkatli, onu eğlendirebilen, onunla eğlenebilen, konuşabilen, baba figürünü oluşturabilmiş biri.
Herkese “benim babam, canım babam” ile başlayan cümleler kuracak bir çocuk yetiştiren bir baba...

Bekârken zengin, karizmatik, akıllı ve müthiş bir sevgili, evliyken ideal aşklı bir koca, çocuğuna mükemmel baba!
Ben bu anlattığım adama âşık oldum!
-Benimle evlenir mi?
-Hayır!
-Peki aferin. Girdin gözüme.
-O zaman bana âşık olur mu?
-Ha, o zaman tamam!
-Harika!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...