21 Temmuz 2009

Doğruyu Hazmedemeyen Yalanı Hakeder



Demişti biri.

O biri, annesine yalan söyleyerek erkek arkadaşıyla çıkmış, sonra annesini arayıp, arkadaşımdayım, demişti.

Neden böyle söyledin dediğimde de, yıllarca kulağımdan hiç gitmeyen, defalarca hazmedilemeyen yalanlarla onaylanan cümleyi söylemişti.

“Doğruyu hazmedemeyen yalanı hak eder. “



O anda yapılan hareket yanlıştı elbette. Ama söylenen çok doğruydu.

Evet, herkes her zaman doğruyu söylemek ister. Hamurda doğruluk var. Ben öyle olduğuna inanmak istiyorum ya da.

Fakat öyle zamanlar olur ki, muhatabımızın doğruyu kaldıramayacağını düşünürüz.



Yaşlıdır, hastadır, dar görüşlüdür, paniktir, aşırı tepkiseldir, sabit fikirlidir.

Yalanı tercih ettiren sebep çok…



Hayata geniş geniş pencerelerden bakmak lazım galiba. Her şeyin, herkesin başına gelebileceğini düşünerek ki yaşananlar da bundan farklı bir şey söylemiyor zaten…

En olmaz dediğimiz şey olmuyor mu?

En, yok canım bu yapmaz, dediğimiz kişi neler neler yapıyor?

O kadar da değil, dediğimiz şey, o kadar, hatta daha da büyük olmuyor mu?



Tacizler oluyor, cinayetler, hırsızlıklar, dolandırıcılıklar, yalanlar, sırtından bıçaklamalar, kalbinden bıçaklamalar, sahtecilikler, roller, düzenler, düzenbazlıklar…

Bütün bunlar hepimizin başına gelebilir. Gün gelir kendimiz için de asla yapmam dediğimiz şeyi yaparken buluruz. Yer, zaman, koşullar, ruh halleri ve daha birçok sebep getirir bizi o hiç gelmeyeceğimizi sandığımız noktaya…

O noktaya saplanıp kalmamak için birileriyle hislerimizi, yapmayı düşündüklerimizi, ya da yaptıklarımızı paylaşmak isteriz.



İçimizi açabilmenin tek yolu her şeyi ama her şeyi sakınmadan, saklamadan,süslemeden en saf haliyle anlatabileceğimiz, bize kucağını sonuna kadar açabilecek, koşulsuz sevebilecek, yargılamayan, anlayan, doğru bakabilen, sorundan çok çözüme odaklanabilen bir dost ele ihtiyaç duyarız. Kendi hatamızı da, bize yapılan hatayı da rahatlıkla söyleyip rahatlayabileceğimiz, belki yolun yarısından dönüp kâra geçebileceğimiz hallerde yanımızda olacak bir dost ele.



Genelde çocuklar gerçekleri saklamaya meyillidirler. Yerine allı pullu, inandırıcı, rahatlatıcı yalanlar sıralamayı yeğlerler. Çünkü anne babalar üzücü gerçeklerle yüzleşmekten kaçınırlar. Onlara hep doğru düzgün, akla yatkın, mantıklı, güzel, hoş, tatlı gerçekler lazımdır. Ama hayat onlara hep tatlı şeyler sunmuyor ki. Bazen öyle şeyler oluyor ki, çocukların iradeleri dışında gelişen, anneye babaya söylense kıyamet kopacak, yer yerinden oynayacak, hatta daha ileri gidilip, biri birini öldürecek! Eh bu durumda çocuk ne yapsın? Korkuyor, saklıyor, yalanlar buluyor. Evet, ama bazen gerçekten söyleyemiyorsun bazı şeyleri. Dediğim şeylerin hepsi de olabilir gibi geliyor çünkü. O kadar gözünü karartamıyor kimse, yürekli olamıyor. Korkaklık belki kaçıp saklanabilecek en güvenli liman olabiliyor.



Kendi iradesiyle, bilerek, severek ve isteyerek yapılan şeyler de var. Tatlı şeyler ama genelde yasak olan tatlı şeyler.

Merak, istek, özenti, önüne geçemedikleri gençlik coşkusu, düşüncesizce ve sonunu göremedikleri hatalar yapmalarına sebep oluyor.



Hata yapıldı.

Hata olduğu görüldü. Ortada büyük bir sorun var ve çözüm bekliyor en acelesinden. İlk başvurulacak makam neresi?

Anne ve baba.

O kime gidiyor?

Arkadaşına.

Niye? Çünkü onu en yargılamayan, onun gibi düşünebilen, her durumda onu anlayan, anlayışla kucak açan kişi o.

Anne baba ne yapacak?

Nasıl böyle bir şey yaparsın, ben sana ne dedim? Yaptığın affedilmez. Sen benim çocuğum olamazsın. Utanıyorum senden vs.

Daha bir dolu çocuğun onlardan koşarak uzaklaşmasına sebep olacak, anlamaktan, çözüm üretmekten yoksun, soruna saplanıp kalmış sözler, yaklaşımlar...



Çocuğa şunu demek onu nasıl hissettirir, nasıl bir yaklaşıma sokar merak ediyorum.



"Başına ne gelirse gelsin, ne düşünürsen düşün, ne yaparsan yap, ben senin yanındayım, her zaman elini tutuyor olacağım. Aramızda sevgiye, anlayışa, doğruluğa dayalı bir güven köprüsü olsun istiyorum.

Bu köprü ikimizin de üzerine titrediği çok kıymetli, ikimizin de güveni ve huzuru için gerekli bir köprü. İletişimimiz için, senin huzurlu ve mutlu bir hayat yaşaman için, daha az hataya düşüp, daha az bedel ödemen için gerekli, önemli bir köprü. Anlatmak, paylaşmak, yolunu kaybettiğinde birlikte bulmak, çözüm üretmek, olayları doğru analiz etmen için o köprüyü kullanalım.

Ama...

Bunlar için benim her zaman doğruyu bilmem gerekecek.



Ben senin gittiğin yolu daha önce gittim. Yolda ne var ne yok, kim var kim yok, iyi biliyorum. Sana mihmandarlık yapmama,  yolunu aydınlatmama izin ver. Karanlık sokaklara girdiğinde haber ver bana ki, yol haritası çıkarayım sana, oradan hemen çıkman için seni uyarayım, elimden geleni yapayım.

Yok, sen yine de diretirsen o yola girmeye, çıkışını bekleyeyim sabırla. Çıktığında o yolun karanlık yol olduğunu anlamış olmanı, uçurumdan düşmeden de dibi görebilmenin mümkün olduğunu görelim birlikte, yaranı bereni temizleyelim, sarıp sarmalayalım…"



Bazen ne desek boş. Çocukların karakterleri de bazdır dediklerimizi anlamaları konusunda.

Birine diyorsun ki, çocuğum, uçurum kenarında dolaşma düşersin, yaralanırsın, başına onarılmaz işler gelir.

Aklı başında, beklenen, olması gereken, mantıklı cevap nedir?

Düşünür, bakar, anlar ve der ki, tamam, doğru dersin.

Çekilir uçurum kenarından.



Diğerine aynını dediğinde aldığın cevap şu olabilir:

Ama ben dikkat ediyorum düşmemek için, bak şuradaki ağaca tutunuyorum, kenarında dolaşıyorum merak etme, ayağımı uzatayım bakayım düşer miyim; bir düşeyim bakayım, göreyim, çok acıyor mu, bir dahaki sefere dikkat ederim, düşmem vs.

Hayatı deneyimleme sevdalısıdır bu çocuk.



Tamam, hayatı yaşamadan, denemeden, düşüp kalkmadan, yara almadan, öğrenmeden büyüyemiyor insan.

Teoriyle yaşanmaz. Pratikte gereklidir.

Ama insan göz göre göre belaya bulaşmakta olan evladına, bulaşacağı şeyin sittin sene belki üzerine yapışıp kalacağına eminken, susamıyor, anlasın, dinlesin, kulak assın istiyor.

İşte kantarın topuzunu bu noktada ayarlamak gerekiyor. Ne kadar belaya batarsa batsın, ne kadar dönülmez yollara girerse girsin, arkasında, yanında elini tutacak, sinesini açacak, daraldığında başını göğsüne saklayacak, sakin, sevgili sıcak bir kimse gereklidir onlara.

Başına geleni anlayacak, ben sana demiştim demeyecek, güvende olduğunu hissettirecek, söylenecek tüm doğruları hazmedecek biri.



Aksi olduğunda kendisi kadar deneyimsiz arkadaşla suç ortaklığı yapılıyor, yanlış katlanarak büyüyor ve içinden çıkılmaz hale geliyor çünkü.



Doğruyu hazmeden, yalanı hak etmeyen annelerden olmak istiyorum ben.

Zaman gösterecek…


3 yorum:

  1. çok güzel yazmışsın,her zaman olduğu gibi...
    inan çok da doğru yazmışsın.malesef bir ebeveyn olma dürtüsüdür gidiyor.oysa evlatla belki bir arkadaş belki de bir abla-kardeş ilişkisini yakalayabilsek daha doğru bir yaşam sürmelerini sağlamamız daha da kolaylaşacak ama...
    bize yalanlar söylensin istemeyiz ama doğruları duyunca da kabullenemeyiz...sadece anneliğimizde değil,hayatın verdiği her rolde böyleyiz sanırım...
    ben oğluşumla dost olmayı çok istemiştim,ama o şimdilik buna müsait değil pek..

    YanıtlaSil
  2. Keyifle okudum yazını Nuray.

    Kalemine sağlık.:)

    Okurken kendimi düşündüm.

    Şimdilerde çok az da olsa anneme,babama,arkadaşlarıma,öğretmenlerime vs. doğruyu söylemediğim zamanlar olmuş,küçük ve zararsız yalanlar söylemişim.

    Bir kısmını itiraf etmişim sonra,bir kısmı kalmış öyle...

    Bir Ümit'e söylememişim yalan,bir de kendime.

    Bu da iyi bir şey benim için.

    Birce ve Mert'ten daha iyisini beklerim tabii,hoşuma gider bu,umarım olur.:)

    Esra Aytekin

    YanıtlaSil
  3. Kimseye zararı olmayacak, insanın moralini düzeltecek türden "beyaz yalanlar" haricinde yalanın çok kötü olduğuğuna inanıyorum. Yalan söylememek yerine artık doğruların bir kısmını kırpıyorum, veya "susma hakkımı" kullanıyorum kendimce uygun bulduğumda.
    Bu arada Nuray ablacıım, blogunuz pek güzel olmuş. Zihninize sağlık...

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...