11 Mayıs 2010

Bugün Benim İyi ki Doğdun'um :-)



Artık her yıl doğum günü yazısı yazar oldum. Bunu yapmayı seviyorum doğrusu.
Bir önceki yazının üstünden bir yıl geçmiş, inanmak zor...
Niye bu kadar aceleyle, koşa koşa geçti bilmiyorum. Hayat bu yaştan sonra böyle hızlanıyor mu acaba? Aslında şimdi yavaşlaması lazım değil mi?
Daha şimdi tanışmadık mı kendimizle? Neyi severiz, neyi sevmeyiz, neyi isteriz ya da istemeyiz daha yeni öğrenmedik mi?
Nasıl biri olduğumuzu daha yeni görüyorken... Tadımızı çıkara çıkara yavaş yavaş zaman geçirecekken dünyada, bu ne hız ki şimdi?

Neyse, ne yapalım, zaman yavaşlatıcımız yok henüz. Olursa seri üretime geçerim söz, biliyorum çok kişi ben gibi.:-)

Dün gece gün 11 Mayıs'a döndüğü saatlerde, kapımda bir demet papatya buldum. Sevdiceğim getirmiş. Gecenin o saatinde, kalkmış, düşünmüş beni, almış papatyasını dayanmış kapıma..
Ne güzel şey böyle sevilmek, böyle özel hissettirilmek, böyle değer görmek... Hem de sevdiğinden, özel hissettirmek istediğinden, kıymetlinden. Aynı karından doğmadığın ama öyle gibi hissettiğinden...

Ardından başka bir sevdiceğimden telefon mesajı... O da sevgisiyle birlikte iyi ki doğduğumu söylüyor.

Ertesi sabah yürüyüşe davet eden başka bir sevgilim, deniz kenarında bir cafede sohbetiyle, mis gibi adaçayıyla günümü taçlandırıyor.
Eve geliyorum, dünyanın en güzeli, en düşüncelisi, en hassası, en tatlısı, en en en sevgilim bana kahvaltı hazırlamış, zeytinin çekirdeklerini bile çıkarmış, ayıcık kalıplı tavayla yumurta yapmış, o zeytinleri ayıcığın gözleri yapmış, biberle ağız burun yapmış, sonracığıma, uğraşmış, ekmekleri kalp seklinde kesmiş, minik minik kalpli ekmeklere reçeller sürmüş, domatesler koymuş, yeşil çayımı da hazırlamış..
Nasıl eğlenceli, nasıl güzel, nasıl ince düşünülmüş bir masa...
Benim için yapılmış, emek verilmiş. Ne çok değeri var...
Bir de güzel kalbi pıt pıt atmış bunları hazırlarken.
Bundan daha güzel ne var ki?
Sevginin bu kadar cömertce üstüme yağıyor olmasından daha güzel ne var?

Telefonlar, mesajlar geliyor...
Doğum günlerimi her yıl önemsiyorum. Bu gün hep güzel geçsin, hep unutulmaz olsun, özel olsun istiyorum.
Günü yarıladım, içim ve yüzüm güleç.
İyi ki hayatımda sevdiğim ve beni sevenler var. Besliyorlar beni güzelim aşklarıyla..
Ne mutluyum, ne şanslıyım..

Gelelim yaş meselesine.
Bilen bilir, geçen yıla kadar yaşım, hele ki bu yaşlarım benim için meseleydi.
Ben hala 30'lu yaşları sayıklarken bir arkadaşım pat diye, sen 40 oldun, dedi. 40! Biz küçükken, 40 yaşındakilerin bir ayağı çukurda sanardık. Oooo çok büyük, kocaman, yaşlı, fazla bile yaşamış hatta :-)
Ama ne zaman ki insan o yaşa geliyor.. Ne çok yaşaması, az bile yaşadık daha, dedim ya, daha yeni yeni tanıyoruz kendimizi..

Tabii 25 yaşın dış cephesiyle bu yaşımın iç cephesinin kombinasyonunu çok isterdim mesela:-)
Tamam henüz dış cephede bozulma dökülme yok ama yani, 25 yaşı da kimse geri çevirmez değil mi? Ama ruhu orada kalsın tabii. Şimdiki ben'in ruhunu 25'lik Nuray'ın bedenine tıkıştırabilirim. Çok da mutlu olurlar birbirlerinden...
Tanıyorum ikisini de:-)

Geçen yıl 39'u bitirip 40'a girmiştim. Giden yaşıma sarılıp, hatta yapışıp kalmışken :-) yılın ikinci yarısında bir boşvermişlik geldi. Yaşımı soranlara 40 der oldum, hiç üzülmeden, sıkılmadan, utanmadan hatta :-)
Kabulum artık yeni yaşım.
Hele ki 40'ın da üstüne basıp geçtim..
41 kere maşallah'ım artık..

Cinebonus Sinemaları beni davet etmiş, gelin istediğiniz bir filmi izleyin diyorlar...
Bu nazik daveti geri çevirmeyeyim:-)
Şimdi gidip film seçeyim, gelen telefon ve mesajlarımla ilgileneyim..
Günümün geri kalanınında da kendimi şımartayım.
41. iyi ki doğdunum'u da gülümser hatırlayayım.

10 Mayıs 2010

25 Yıl Sonra


Bir arkadaşım, yıllar öncesinden, lise yıllarında sadece bir yılımızı birlikte geçirdiğim, hani kızların "erkek kanka" dedikleri türden bir arkadaşlığımızın olduğu biri, beni Facebook’tan arıyor, buluyor. O Amerika’da ben burada. Zaman içinde sağlam bir iletişim kuruyoruz.

Biraz zaman geçiyor. Buraya geliyor, görüşüyoruz. Sonra diyor ki, hadi lisedeki arkadaşlarımızı da arayıp bulalım, bir araya gelelim ulaşabildiklerimizle.
Tamam diyorum. O zaten birçoğuyla iletişimde, onlar da aralarında organize oluyorlar, herkes hatırasında hafızasında kalan bir arkadaşını bulup çıkarıyor geçmişten.

Ben de kendiminkileri. Benim hatırladıklarımın sayısı çok değil maalesef ki…
Hepimiz farklı hayatlar yaşadık. Hepimiz türlü sınavlardan, acılardan geçtik. Hayatında travmatik olaylar yaşayanlar, hafızalarından o yaşadıklarını çıkarırken, geçmişten de bir dolu hatıra, kişi ve olay çıkarmış. Benim hafızamdan çıkıp gidenler de yaşadıklarımla birlikte silinenlerden oldu.
Aslında tabii, aynı şehirde yaşamışım, aynı okulda okumuşum. Nasıl hatırlamıyorum? Üstelik onlar beni hatırlıyorlar. Ama ne kadar istesem de hatırlayamıyorum işte...
Ve hatırlamıyor olmayı, tanımıyorum, diye etiketliyorum ve doğal olarak iletişime geçemiyorum.
Zaten yapı olarak girişken biri değilim ben. Uzak görünürüm, soğuk dururum. Ben adım atamam birine doğru, tanımayınca hele…
Bir toplanalım, bir hatırlayayım, kaynaşalım sonra elbet iletişim kurarım. Nitekim öyle de oluyor.
Ama neyse ki bazılarını hatırlasam, bazılarını yeniden tanımış gibi olsam da hepsiyle sıcak bir iletişim kurabildim.
Toplantıya kadar görüşmediğim arkadaşlarım beni anlarlar umarım ki...

Doğu insanı sıcaktır, samimidir, dosttur, hamidir, güvende hissettirir insanı. Tüm arkadaşlarımda bu dostluğu, sıcaklığı ve güveni hissettim. Başka türlü bir duygu bu, sanki o topraklara has… Belki çok özlediğim ve kıymet verdiğim için doğduğum yere mal ediyorum ama öyle işte… Ve bu duyguyu tekrar hissettirdikleri için ayrıca teşekkür etmeliyim her birine.

Bu dostluğu tekrar bir araya getirme fikri zaman içinde eyleme dönüştü. Ne yaparız, kaç kişi toplarız, nerede oluruz, nasıl geliriz, nerede kalırlar vs. derken, toplantı günü geldi çattı.
İlk buluşma zamanının organizesi bana düştü.
Kahvaltı edelim önce, diye düşündük. Mekân aramaya koyuldum. Hem uzun vakitler bir arada olalım, hem kalabalığımızı kaldıracak bir yer olsun, hem şık bir yer olsun diye birçok mekân gezdim. En sonunda Baltalimanı Oba’da karar kıldım.

Daha önce Oba beni yurtdışından gelen misafirlerime mahcup etmişti. Boğazda, şık, sakin, güzel bir yer diye orayı seçmiştim. Maalesef ki en hassas olduğum konuda bozguna uğrattılar beni.
Belki çoğu kimseye göre önemsiz ama bir mekanın ya da evin tuvaletinin temiz olması, benim mutfaktan çıkan her türlü yemeği gözü kapalı, keyifle yiyeceğim anlamına gelir. Ama tam tersi oldu maalesef ki. Tuvaleti çok ama çok kötüydü, dışarıda, sinekli, pis kokulu, tuvalet kâğıtsız ve temiz değildi.
Orayı gördükten sonra kahvaltıda yediğim iki lokma da boğazıma dizilmişti zaten. Ve bir yumruk oturmuştu mideme, daha fazla sakın yeme, diye.
Oba beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Yetkililere söyledim, gözümdeki Oba’nın yerle bir olduğunu, nasıl böyle bir vurdumduymazlıkla orayı bakımsız bırakabildiklerini, mekânlarına yakışmayacak kadar kötü bir imaj verdiklerini söyledim.
Haklı buldular elbet, yenileyeceğiz zaten vs dediler. Yenilediler mi bilmiyorum..
Toplantımız için yer bakarken Oba’yı bir arayayım, şansımı bir kere daha deneyeyim bakalım, dedim. Belki yenilenmişlerdir. Emrah Bey’le görüştüm, yetkili kişiymiş, telefonda derdimi anlattım, böyle bir mahcubiyet yaşadığımızdan söz ettim, ama mekânın lokasyonunu çok sevdiğimden orayı tercih etmek istediğimi ama yine de tedirgin olduğumu söyledim.
Emrah Bey son derece kibar bir tavırla Oba’ya davet etti beni. Bu arada çok önemli bir detay; Oba’nın tek sahibi var ama iki ayrı işletme tarafından yönetiliyor.
Bizim ilk gittiğimiz yer diğeri yani girişinde boğaz köprülü kapısı olanmış.
Emrah bey’le konuşmaya önünde otopark olan Oba’ya gittim.(Toplantımız da orada yapıldı)
İki Oba’yı bu şekilde ayırabilirsiniz.
Büyük bir yer Oba, iç mekân, dış mekân, teras, deniz üstü. Manzarası inanılmaz, servis ve sunum, ayrıca çeşitlilik oldukça iyi.
Emrah Bey’le konuştuk, Terasta olmak istediğimizde karar kıldık.
Arkadaşıma seçimimi sundum, onayladı, brunch mekânımızı seçmiş olduk.

Sonunda aylar öncesinden planladığımız gün geldi. 8 Mayıs Cumartesi. Hepimiz heyecanlıydık. Birkaç arkadaşımla birlikte, bir gün önceden gidip her şeyin yolunda olduğunu görmek istedik. Yönetim değişmiş, Emrah Bey gitmiş, yerinde Güneş Hanım ve Melike Hanım gelmiş. İkisi de çok ilgiliydi ve çok yardımcı oldular bize.
Önceden konuşulan birkaç şey değişti ama her şeyi bizim isteğimiz yönde şekillendirdiler. Zorluk çıkarmadan, makul, mantıklı ve dostça tavır göstererek, Oba’nın bende kalan imajını yenileyip, parlattılar. Onlara teşekkür ederim, ilgileri, arkadaşlarımı konforlu ve mutlu ettikleri için. Herkes çok memnun kaldı, tabii onlar mutlu ve memnun ayrıldıkları için ben daha çok mutlu oldum.

Oba hem kişisel olarak hem dostlarımı ağırlayabileceğim kahvaltı, yemek, kahve molası vereceğim yerlerden biri oldu benim için. Giriş kapısı Boğaz Köprüsü görünümünde olan Oba hakkında da en kısa zamanda fikrimin değişmesini umarım elbette. Bir gün de orayı ziyaret etmeyi, bu defa haklarında güzel şeyler yazmayı isterim.

Toplantımıza dönüyorum tabiî ki; :-)
Arkadaşlarımız birer ikişer gelmeye başladı. Her gelen şaşkınlıkla bakıyor birbirine, özlemle sarılıyor, hemen sohbete koyuluyor.
İki ayrı masa hazırlanmıştı bize ama gelen, kalabalık olan masaya takılıp kalıyor. Çünkü sohbet orada, herkes orada…
Zaman geçtikçe ortak anıları olanlarla başka masalara da dağılıyoruz tabii…
Fotoğraflar çekiyoruz. Eskilerle yeni anılar yapıyoruz, her anı donduruyoruz tekrar tekrar çözüp bakmak ve keyiflenmek üzere.
Toplantımız kalabalıklaşıyor. İki öğretmenimizin de bize katılmasıyla kalabalığımız taçlanıyor.

Kahvaltı sonrası programımız Emirgân Korusu’na gitmek, ertesi gün de Boğaz turu yapmak. Fakat orada doğal olarak gelişen bir fikir ortaya atılıyor. Kahvaltıdan sonra Boğaz turu yapalım. Tamam, olur. En iyi ve makul fikir kimden geliyorsa onun peşine takılabiliriz. Çünkü amaç kimin, ne yaptığı değil; kimin, neyi iyi vakit geçireceğimiz şekilde planladığı. Hemen iki arkadaşımız gidip tekne ayarlıyorlar. Saat 16:00 da tekneyle boğaz turu yapılacak.
Brunch bitip, herkes tamamen sohbete odaklanınca Güneş Hanım’la konuştuğumuz gibi bizim için terasın hazırlandığını öğreniyoruz. Hep birlikte çıkıyoruz. Muhteşem deniz manzarası eşliğinde sohbetimizi sürdürüyoruz. Video çekimi yapıyoruz, herkes o güne ait içinde hissettiklerini söylüyor. Yine fotoğraflar çekiyoruz.
Harika sohbetler ediliyor.

Tekne turu zamanı geliyor. Emirgân İskelesi’nden tekneye biniyoruz. Şarkılarla, türkülerle, sıcacık çay, simit ve kete (Kars’ın en bilinen yiyeceklerinden biri, bir arkadaşımız bizim için yaptırmış, nasıl iyi geldi hepimize. Hem özlem giderdik, hem karnımızı doyurduk :-) ) eşliğinde güzelim Boğaz’da bir saat dolaşıyoruz.

Dönüşte arkadaşlarımızdan birinin organize ettiği Galata Köprüsü’nün altındaki ışıltılı restoranlardan birine, Yıldızlar Restoran’a gidiyoruz.
Güzel yemekler yeniyor, müzikle dostluk harmanlanıyor, eğleniyoruz, gülüyoruz…
Ben ayrılıyorum, diğerleri geceyi bir kulüpte dans ederek geçirmek üzere devam ediyorlar...

Ertesi gün tekrar buluşacağız ama İstanbul dışından gelen birçok arkadaşımız dönmek zorunda. Sayımız azalıyor bu yüzden. Gidenler de keşke aramızda olabilselerdi diyoruz ama keyfimiz kalanların varlığıyla da sürüyor.
Sultanahmet’e gidiyoruz. Meşhur köftesinden yiyoruz, Gülhane Parkı’nda dolaşıp yeşile yayılıyoruz, sohbet katığımız yine...
İstanbul’u en güzel gözle gören bir tepeye gidiyoruz sonra. Biraz rüzgarlı, üşüyoruz. Isınalım diye çay istiyoruz, ılık geliyor sıcak beklediğimiz çay ama olsun, sohbet ısıtıyor yine…

Akşamüzeri oluyor artık…
Aylardır beklediğimiz günün sonuna geliyor. Zamanın nasıl bu kadar çabuk, koşarak, hızla akıp gittiğine inanamıyoruz.
Hüzün basıyor ayrılacağımız için.
Sonraki buluşmamızı planlıyoruz heyecanla. Ayaküstü sohbete dalıyoruz, kopamıyoruz bir türlü.
Sonunda bir araya gelmiş olmamızdan duyduğumuz sevinci hissedecek dostlukta sarılıp kucaklaşıyoruz.
Tekrar görüşüp, özlem gidereceğimiz zamana kadar hoş kalmayı diliyoruz birbirimize…

Son zamanlarda geçirdiğim en güzel iki gündü.
Kendi hayatımızdan kopup başka bir hayata geçtik sanki iki gün içinde. Tüm odağımız, düşüncemiz, heyecanımız bu zamana aktı.
Dilerim ve umarım ki herkes benimle aynı düşünce ve hislerle ayrıldı birbirinden.

İşinden, ailesinden vakit çalarak bizimle olan heyecanını ve emeğini veren tüm Kağızman Liseli arkadaş ve öğretmenlerime, fikri ortaya atan ve gelişmesinde katkısı olan tüm arkadaşlarıma, bizi evimizde hissettiren, bir dediğimizi iki etmeyen Oba restoran ve tüm çalışanlarına, özellikle Güneş Hanım, Melike Hanım, Murat Bey, Gökhan Bey’e ve tüm Oba Restoran çalışanlarına teşekkür ederim.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...