22 Haziran 2012

Karatay Diyeti ile Diyet Yapmadan Kilo Verilir




 

Çoğumuzun kilolarıyla başı dertte.
Mutlaka verilmesi gereken birkaç kilo var. Bazen sağlık için, bazen iyi görünmek için.
Bunu biliriz ama bir şey yapamayız. O his gelmez bir türlü. 

Hepimiz yaşarız bunu; bazen bir durumun ya da birinin size verdiği zararı bildiğiniz halde bırakamazsınız, yeni bir düzene geçemezsiniz, saplanır kalırsınız.  
Sigara ne kadar sağlıksızdır,  bilirsiniz ama içmeden edemezsiniz...
Mutsuzsunuzdur ama yine de kangren ilişkinizi sürdürürsünüz, kurtulamazsınız...
Kilolarınızın da özellikle ileri yaşlarda başınıza dert olacağını bilirsiniz ama yine de yemekten alıkoyamazsınız kendinizi... 
Kısır döngüdür bu. Debelenirsiniz ama çıkamazsınız.

Gün gelir tak eder bir sebepten. Doyarsınız belki. Belki aslında istediğinizin bu olmadığına karar verirsiniz. Sebep ne olursa olsun, zararın bir yerinden dönmeye karar vermiş olursunuz artık.
İlişkiye yol verirsiniz, son sigaranızı söndürürsünüz ve artık dikkatli beslenmeye söz verirsiniz kendinize. Bu defa sözünüzde durabilirsiniz çünkü bitmesi gereken, sizin dışınızda kendiliğinden bitmiştir. O zaman didişmezsiniz kendinizle.
Aramamam lazım, içmemem lazım, yememem lazım, demeden pat diye sükûnetle yeni bir hayata geçmiş olursunuz.

İşte benim de ilk defa geçen yıl şubat ayında, gökten iner gibi bir şey geldi içime. :-)
Yemekle ilgili bir şeyler bitti içimde. Kendiliğinden...
Pilav, makarna, ekmek, tatlı ve abur cuburla arama mesafe koydum. Şanslıyım ki zaten tatlıya, kolaya, kahveye, şekere düşkünlüğüm yoktu.

Makarna bana yaramazlık yaptırdı ara sıra ama bunun dışında yemeklerin yanında pilav, makarna, patates vs. yemedim. Yememem gerektiği için değil, istemediğim için yemedim üstelik. Diyet değildi bu. Zaman içinde böyle beslenmeye alıştım.

Bol su ve yeşil çay içtim. Yürüdüm.
On kilo vermekti hedefim. Ama kasmadım, acele etmedim, stres yapmadım. Yavaş yavaş...
Arada yaramazlık yapıp, keyfini çıkararak, bir yılda toplamda altı kilo verdim. Gayet istikrarlı, geri almadan. Herkesin fark edeceği şekilde hem de. Geriye dört kilo kaldı.

Kalanı da yavaş yavaş veririm diye düşünürken Dukan diyetini duyar oldum her yerde. Protein yoğunluklu bir diyet Dukan Diyeti. Yapan ve kısa zamanda ciddi kilolar veren tanıdıklarım var. Fakat biraz kural kaide istiyor. Yemeklerini özel yapman gerekiyor. Unları farklı, arayıp bulman lazım. Bir de pahalı iş. Zahmetli her şekilde.
Ayrıca verdiğin kilo kadar koruma süren var. Uzun vadeli, kenarı köşesi olan, şu zamana kadar şunu yapacaksın, diyen diyetlerden olduğu için; kurala kaideye gelemeyen tembel, üşengeç ben, Dukan'ın etrafında dolandım durdum; başlasam mı, yapabilir miyim, diye fakat hayır.
(Dukan diyetini yapanlar için de o diyetler üstü bir diyetmiş. Aslında çok kolaymış ve ciddi kilo verdiriyormuş. Onlara kolay gelen diyet bu. Bana kolay gelen de anlatacağım diyet olacak:-) )

Dukan'a bakınırken başka bir diyet çıktı karşıma. Karatay Diyeti.
Aslında diyet değil, hani o hep söylenen “sağlıklı yaşamın” kurallarını anlatıyor.
Ezber bozuyor biraz ama bir yandan da ne kadar kolay kilo verilebileceğini gösteriyor.  

Bu diyette özel bir şey yapmıyorsunuz.  Mevcut yiyecekleri seçerek yiyorsunuz sadece. Diyet yapmak değil aslında. Belli bir süresi yok.
Ömür boyu bu beslenme düzenini kanıksamanızı öneriyor size.
Aslolan; neyi ve ne zaman yiyeceğinizi bilmek. Yedikleriniz hem sağlıklı, hem gayet doyurucu, hem de lezzetli olacak. Yağsız, tatsız tuzsuz, kuru, diyet besinler önermiyor. Hiç aç kalmıyorsunuz üstelik.

Uzun zamandır televizyon kanallarında konuk oluyor diyetin anlatıcısı. O bir doktor, Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay.
“Karatay Diyeti” adında bir kitap yazmış. Bilimsel gerçeklere dayanarak, denenmiş sonuçlarla yazılmış bir kitap bu. Son derece anlaşılır ve akıcı bir dili var.
Kitap ve diyet hakkında bilgiler vereceğim size ama mutlaka bu kitabı almanızı önereceğim. Evimizde, elimizin altında bulunması gereken kitaplardan biri. 

Ne diyor Karatay diyeti?
Sağlıklı beslenmek gerek öncelikle.
Bu nasıl olacak?
Sağlıklı besinler, spor, hareketli yaşam, su.
Aslında bunu hepimiz biliyoruz da yapamıyoruz. Sorun burada.
Tamam, veriyoruz ama sonra geri alıyoruz. Sonuçta bir türlü istediğimiz kiloyu sabitleyemiyoruz. 

Bu kitap, ağzımıza giren bir lokmadan sonra içeride neler oluyor, ne yediğimizde ne oluyor, ne yersek ya da yemezsek kilo verebiliriz, neden kilo veremiyoruz, sistem düzenli olarak işlemediğinde neler oluyor, bunu düzeltmek için ne yapmak gerekir, şimdiye kadar doğru bilinen yanlışlar vb. her şeyi detay detay anlatıyor.
Ben anladığım kadarını özetledim size. (Canan Hanım'a ulaşıp yazıyı okumasını rica ettim. Okuyup onayladı ve teşekkür etti:-) Ben de ona teşekkür ediyorum nazik geri dönüşü için.) 

İş; mekanizmamızın nasıl çalıştığını anlamakta.
Ağzımıza bir lokma alıp çiğnemeye başladığımızda vücudumuzda insülin hormonu salgılanıyor ve kan şekeri yükselmeye başlıyor.

İnsülin hormonu nedir?
Bu hormonu pankreasımız üretiyor.
Görevi; kan şekerimizi vücudumuzda enerji olarak kullanmak. Yani nefes almamız, yemek yememiz, yürümemiz ve her türlü fiziksel aktiviteyi yapabilmemiz için gereken enerjiyi bu hormon aktive ediyor.
Arabanın çalışması için nasıl benzinin yakılması gerekiyor, insülin de kan şekerini yakarak bizim arabamızı çalıştırıyor. 

Yediklerimiz gereğinden fazla ise ve hareket ederek yakamamışsak, kan şekerimizin fazlası, yine insülin tarafından kıtlık zamanlarında kullanılmak üzere yağ olarak depolanıyor.
Yani insülinin iki görevi var; biri vücuda giren besinlerin içindeki kan şekerini enerji olarak kullanmak.
İkincisi kan şekerinin fazlasını yağ olarak depolamak. 

Lokmayı çiğnemeye başlar başlamaz insülin harekete geçiyor, dedik.
2-2-5 saat sonra da pankreasımız bu defa glukagon adında yeni bir hormon salgılıyor. Bu da, karaciğerimizde depolanmış olan yedek kan şekerinin kanımıza geçmesini ve enerji olarak kullanılmasını sağlıyor. 

Yemekten 4-5 saat sonra da, beynimize tokluk hissi veren, iştahı düzenleyen ve yeteri derecede yiyip yemediğimizi beyne ileten hormon yani leptin hormonu salgılanmaya başlıyor.(Leptin Eski Yunanca'da "ince" demek.)
Eğer toplamda 4-5 saat bir şey yemeden ve acıkmadan durabiliyorsak insülin, glukagon ve leptin hormonlarımız bu sistem içinde düzenli ve sağlıklı olarak çalışıyor demektir.

Sık sık yemek yemeyi önermiyor bu diyet. Öğünler arasında en az 5 saat bir boşluk olması gerekiyor ki sistem kendi dinamiği içinde çalışabilsin. Yani ilk iki saat içinde yediklerini enerjiye dönüştürsün, geriye kalan iki saatte de vücuttaki depo yağları kana geçirip yakabilsin.  

İnsülinin görevi, her yemekten sonra yükselerek önce kan şekerimizi enerjiye çevirmek sonra geri kalanını yağ olarak depolamak demiştik.
Sık sık yediğimizde ne oluyor? Bu sistemin işlemesine izin vermiyoruz. Yani ilk iki saat enerji yakılırken, fazladan bir kere daha enerji yüklemesi yapıyoruz ve bu fazla enerji yakılmaya ve işlenmeye fırsat bulamadığı için yağ olarak depolanıyor.
Yağlar depolanırken, birikmiş yağların enerjiye dönüşme işlemi gerçekleşemiyor.


Vücutta kan şekeri düzeyi yeterli derecede olunca leptin hormonu insülin yapımını durduruyor. Diyor ki, tamam, gerekli yakıtı aldık, artık böyle devam edebiliriz. Sen uyu ben şimdi kalan yağları eriteceğim.

Ve bu işlem, vücut uykudayken 02:00-05:00 arası maksimum düzeyde yapılıyor. Yani uyurken kilo vermemiz bu hormon sayesinde gerçekleşiyor. Uyumadan önceki dört saatlik açlık leptinin işine yarıyor bu yüzden. Neden? Çünkü vücuda besin alınmış, işlenmiş, kullanılmış. Yeni besin girmiyor üstelik. Artık leptin vücudun yağlı bölgelerinde birikmiş yağları yakmak için rahat rahat çalışabilir.  

Şimdi nasıl besleneceğimize geliyoruz.

Öncelikle amacımız yukarıda anlattığım düzeni sağlayabilmek için uzun süre tok kalacağımız besinleri tüketmek olacak. Ne kadar çok tok kalırsak, o kadar yağ yakacağız ve depolamayacağız.
Bunun için de düşük glisemik indeksli gıdalar tüketeceğiz. Çünkü bu gıdalar sağlıklı karbonhidratlar ve uzun süre tok tutucu yiyecekler grubu.  

Glisemik indeks (Gİ) herhangi bir yiyeceğin içinde bulunan karbonhidrat miktarına göre hesaplanıyor. Karbonhidrat içeren bir yiyecek kana geçtiğinde kan şekerini yükseltme hızını gösteriyor.
Şekerdeki Gİ 100 mesela. En yüksek olan bu.
Rafine edilmiş ve işlenmiş hazır yiyecekler ve unlu besinlerin de glisemik indeksi şeker gibi yüksek. 

Yüksek Gİ'ye sahip yiyecekler tüketilince, besinler mideden hemen ince bağırsağa geçerek çabucak hazmedilir ve mide yine açlık duymaya başlar. Oysa amaç, yediğimizin bizi en az 3-4 saat tok tutmasıydı.
Hemen acıktıran besinler yediğimizde insülinin yükseliyor, kısa süre sonra tekrar düşüyor, acıkıyoruz. Tekrar yememiz gerektiği için leptin, depo yağları bir türlü işleyecek zamanı bulamıyor. 

Düşük glisemik indeksli yiyecekler nelerdir?

Öncelikle sıfır glisemik indeks değerine sahip olan grup; protein grubu.
Kitapta tüm besinlerin Gİ değerleri belirtilmiş. Kolaylıkla seçim yapabiliyorsunuz.
Et, balık, yumurta, peynir, yoğurt, süt ve ayran beslenmemizde öncelik vereceğiniz besinler.
Sebzelerin glisemik indeks değerleri 0 ile ortalama 60 arasında.

Mesela; lahana, karnabahar, brokoli, enginar, kereviz, patlıcan, kabak, biber, salatalık, domates, marul, kuru soğan, (hepsi 0), baklagillerin tümü, kuruyemişler, meyveler, taze ve kuru fasulye (48) çiğ havuç (havucun değeri çiğken 40 iken pişince 70'e çıkıyor. Patates ve bezelyeye de dikkat; havuç gibi onların da pişirildiklerinde Gİ değeri fazlalaşıyor.)

Uygun zamanlarda ve uygun porsiyonlarda, belirtilen tüm besinleri tüketebiliyoruz. Kendinize özel diyet yemekleri yapmanıza gerek yok. 

Şimdiye dek bilmeden yaptığımız bir dolu yanlış olduğunu anlatıyor bu kitap. Mesela meyve her saat ve istediğimiz kadar yediğimiz bir besindi. Ama bu diyette dikkat etmemiz gerekiyor. Çünkü meyvede yüksek oranda şeker var. Amacımız vücuda fazla besin alarak şekerimizi yükseltmemekken, şekeri direkt olarak vücuda yüklemememiz gerekiyor. Üstelik gece yatmadan önce yenilen meyvelerin şekeri, yakılmaya fırsat bulamadığı için direkt olarak yağa dönüşüyor. 

Şeker içeren tüm besinler yasak, en başta tatlılar tabii ki. Bal, pekmez, reçel dâhil.
Ekmek, poğaça, simit de hayatımızdan çıkıyor. Çünkü işlenmiş gıda, çünkü karbonhidrat ve glisemik indeksleri 100.
Onların yerine ceviz, badem, fındık ve fıstığı koyacağız.

Fiziksel aktivite neden önemli?

Vücudumuzun en fazla yakıt kullanan ve yakan bölümleri kaslarımız. Ve en fazla kas bacaklarımızda. Bu yüzden yürümek çok önemli.
Yürüdüğümüz ya da hareketli bir yaşamımız olduğunda kaslarımızdaki depolanmış fazla şeker harcanmaya başlıyor. Yalnız dikkat edin, spora başladığınızda size uyarırlar, normalden fazla yemek ihtiyacı duyarsınız diye, bu; kaslar çalışıp enerji tüketeceği için daha fazla besine ihtiyaç duyacaksınız, anlamına geliyor. 

Demek ki neymiş, hareketli bir yaşamımız olacak ki, besinlerle aldığımız enerjiyi ve depodaki yağları yakabilelim.
Hem durmadan yiyelim, hem tembel tembel oturalım, eski yediklerimiz yakılmadan yenilerini ekleyelim; sonra gelsin kilolar, yokuş çıkamamalar, eğilip ayakkabı bile bağlayamamalar, rahat nefes alamamalar…
Estetik deformasyon da cabası. 



Özetlersek; 

-Sabahları protein ağırlıklı besleniyoruz. Yumurta, peynir, zeytin tüketiyoruz mutlaka. Kahvaltıda şekerli besinlere yer vermiyoruz. (Reçel, bal, pekmez.)  Kabuklu ceviz, kavrulmamış badem, fındık ve fıstık soframızda olacak.1 ya da 2 gün kurusu kayısı tüketebiliyoruz. Mevsim sebzelerinden oluşan besinleri tüketebiliyoruz.

-İşlenmiş ve şekerli gıdalardan, ekmek ve türevlerinden uzak duruyoruz. (Paketlenmiş her türlü market ürünü, glisemik indeksi yüksek, yararlı vitaminlerinden arındırılmış, posasız, ve raf ömrünü uzatmak için sağlığa zararlı katkılar eklenmiş ürünlerdir.) 

-Öğünler arasında 4-5 saat olmasını sağlayacak şekilde besleniyoruz. 

-Her gün en az 2 litre su içiyoruz. Şekersiz olduğu sürece sevdiğimiz her türlü içeceği de tüketebiliriz. Üzerinde diyet yazan hiç bir içeceği ve yiyeceği önermiyor Karatay, haberiniz olsun. 

-Her gün bir fincan şekersiz Türk kahvesi. Kahvaltı ve yemek arası bir saatte içtiğinizde tokluk hissi verecektir.

-Akşam 20.00’den sonra hiçbir şey yemiyoruz. Şekersiz sıvı tüketimi serbest.

-Her gün düzenli olarak yürüyüş ya da sevdiğimiz bir fiziksel aktiviteyi yapıyoruz.  

-Yemeklerde ve salatalarda mutlaka sızma zeytinyağı kullanıyoruz. Diğer diyetlerde olduğu gibi yağdan kaçmıyoruz ama tabii sağlıklı olanlarından. Bulabilirsek halis tereyağı tüketiyoruz.

- Kabız olmamaya dikkat ediyoruz. Bağırsaklardaki besinler uzun süre kaldığında vücuda geri emilim oluyor. Bu da toksik etki yaratıyor. Kabızlık sorunu olanlar mutlaka doğru şekilde beslenmeli ve bu sorunu çözmeli.

Görüldüğü gibi, “sabah şu kadar, şunu ye, evde yemek varken, bir de kendine ayrıca diyet yemekler yap”la uğraştırmıyor bu diyet. Evinizde hangi yemek pişmişse onu yiyebiliyorsunuz. Mevcut seçenekler içinde en uzun süre tok tutacak besinleri seçerek besleniyorsunuz ki bunlar proteini yüksek glisemik indeksi düşük yiyecekler oluyor.

Kıymalı fasulye yaptınız mesela. Yiyin gari:-) Yanına da iki kaşık yoğurt koyun, ya da salata, Ekmek yok tabii. Nasıl tok kalacağınıza şaşıracaksınız. 

Kitapta, burada yazmadığım, daha birçok faydalı ve şaşırtıcı bilgi var. 

En yakınınızdakine, en sevdiğinize seçilebilecek en iyi hediye bence. Tabii sizden söz ediyorum. :-) 

Önce kendinize alın. Sonra onlar da sizin gibi sağlıklı beslensinler, uzun yaşasınlar ve size her daim zinde ve fit görünsünler diye etrafınızdakilere alın, aldırın, bahsedin, derim. 

Sağlıklı beslenmeye, karnınız doyduğu halde kilo verdiğinizi görmeye başladığınızda “iyi ki” diyeceksiniz.

Ben demeye başladım bile.-)

Uyarı: Bu yazı Karatay Diyeti kitabı baz alınarak yazılmıştır. Uygulama hataları ya da kişisel özelliklere bağlı sonuçlar yazarın sorumluluğunda değildir.

Güncellleme: Bu yazıdan sonra Canan Karatay'ın 5 kitabı daha çıktı. Hepsini edinmenizi ve faydalanabilmenizi dilerim.
Ayrıca karatayyemekleri.blogspot.com.tr adresinde Karatay Beslenmesinin tüm detaylarıyla ve fotoğraflarla anlatıldığı blogu da ziyaret etmenizi öneririm.

12 Haziran 2012

Mutfak Dolapları


Dolap içleri için harika çözümler var. Yer kazandıran, kullanım kolaylığı sağlayan...
Adalı mutfakları seviyorum ben. Bol dolaplı bir de.
Tabii bunun için kocaman da bir mutfak lazım.
Gerçi büyük olmasa da istediğim şekilde dolaplandırmak da işimi görür.
Kavanoz dolabım ayrı, tabak dolabım ayrı, bardak dolabım ayrı olsun istiyorum mesela. Tencereleri alırken zorlanmayayım, eğilmeyeyim, uzanmayayım... Tavalarım üst üste durmasın.
Deterjanlar için ayrı bir yer olsun vs.

Güzel fikirler var fotoğraflarda...
Bakınız şöyle:












































10 Haziran 2012

Blog Dünyası


Bu dünya başka dünya.
O kadar çeşitli ki konuları, tarzları. Rengarenk.
Herkes kendi ilgi alanında yazıyor.
Çocuk, kitap, sinema, aile, ilişkiler, arabalar, tatil, dekorasyon, el sanatları...
Günlük gibi yazanlar da var.
Gördüğüne, hissettiğine, yaşadığına, olana bitene dair yazan da...

İlginç şeyler de oluyor... 
Mesela günün birinde, dünyanın başka bir yerinde, sizin gibi düşünen, sizin gibi yazan, aynı şeyleri sevip, nefret ettiğiniz, hayata aynı gözlerle baktığınız biriyle kesişiyor yolunuz.
Bir şekilde karşılaştırılıyorsunuz.
Çok seviyorsunuz. Tanımadan hem de. Gün geliyor arıyor sizi. Sesini duyuyorsunuz. Daha bir seviyorsunuz.
Birbirinize hayatınızdan bahsediyorsunuz, yaşadıklarınızdan. Sohbet tatlı.
Karşılıklı gelip, güzelim terasında leylak ve papatyalar arasında sohbet etmeyi diliyorsunuz.

Birbirinizin yazdıklarını seviyorsunuz. Çünkü kendinizi aynada görüyor gibi oluyorsunuz çoğu yazıda. Gülüyorsunuz her defa, bunca benzerliğin nasıl olabildiğine şaşırıyorsunuz:-)

O bir Duygusal Zeka, o bir Carpe Diem..
Blogu genel izleyiciye kapalı olduğu için okuyamıyorsunuz. Ben şanslıyım.
Her gün bloguna bakıyorum.
Öyle sıcak ve samimi, öyle komik, öyle şeker ki ve çok akıllı tabii.
Tespitleri, gözlemleri inanılmaz... Hayranlıkla okuyorum. Eğleniyorum çok:-) Mizahı kıvrak zekalı...
Benim sevdiğimden.

Burada yaşamıyor olmasına rağmen dile ve popüler kültüre hakim.
Eski yazdıklarını okuyorum zaman zaman. İçime düşeni, aklımdan geçeni yazıveriyorum yorum diye. Zaten düşündüklerimi yazdığı için, okuduktan sonra iki çift laf etmeden gidemiyorum:-)

Tanımadan da seviyor insan. Görmeden de.
Yazının içinde saklı olabiliyor insan kalbi, ruhu, düşündükleri, hassasiyeti, hissiyatı...
Bulup çıkarabildiğiniz zaman, hele bir de sizinle ortaklıkları varsa, her defasında hayatınıza girmiş olmasına seviniyorsunuz...

Duygusal Zeka'm, yazacakların neşeli, mutlu, tatlı olsun dilerim...
Bir de hep oralarda ol.
Burada olursan da harika olur tabii:-) Ben de orada olmayı umuyorum günün birinde.

Sanırım beni okumaya başladığı günlerde yazmıştı aşağıdaki yazıyı.
Okumak isterseniz..
Bir de gün yazısı var ki evlere şenlik:-) Benim Gün'lerden Bir Gün yazımın ilham kaynağı ama onun yazdığı benimkini katlar cebine koyar, arkasına bakmadan da gider:-))
Demek istediğimi tam olarak anlatacak o yazı..
Ekte..
Keyif olsun..




Daha önceki yazilarimda da cok bahsetmisimdir. Tabii ki herkes istedigi gibi kullansin bu internet dünyasini, nasil keyif aliyorsa öyle yapsin. Bu konuda kimse kimseye bir sey demeye hakki yoktur ama ben bu bloglari cok seviyorum ya... yani facebook, twitter...bunlar bana hic birsey vermiyor, bloglarla kiyasladigim zaman cok bos geliyor bana. Oradan buradan alintilar, oradan buradan özlü sözler, sarkilar , resimler, hikayeler, haberler. Bunlar cok güzel, cok hos seyler elbette ama ben insanlarin kendi icinden gelen, kendi yüreklerindeki sözleri okumayi seviyorum. Tek cümlelik hayatlar degil, o insandan daha uzun paylasimlar , onun kendi düsüncelerini, kendi yorumlarini okumak daha cok hosuma gidiyor.
Kisaca daha samimi geliyor.

Bugün burayi acip baktigimda yeni bir izleyicim oldugunu gördüm. "Bir bakayim kimmis bu insan, blogu nasilmis, neler yazarmis" diye girip baktim. Sayfasinda dolanirken sag tarafta bir baslik dikkatimi cekti "Köylü iste n'olcak" Hemen tiklayip okudum ve..... nasil desem... resmen agladim okurken.
Cünkü birebir benim icimden gecenleri yazmis. Bu konuyla ilgi bir yazi yazmak istiyordum ben de, bu kadar mi icimden gecenler aynen yazilir. Resmen bire bir ya! Sanki ben ona söylemisim, o benim yerime yazivermis.....:)
Her cümlesinin altina imzami atabilecegim bir yazi. Surayi tiklayin ve okuyun, tavsiye ederim: http://nurayilbars.blogspot.de . Cok duygulandirdi beni... kendisine buradan da COK tesekür ederim, böylesi duyarli ve humanist bir yazi icin.

Ben biraz daha o sayfayi incelemeye gidiyorum, eminim daha bircok hosuma gidecek yazilari vardir kendisinin.

Sizlere iyi pazarlar diliyorum....her nerede yasiyor ve yasatiliyorsaniz:)

***
Aşağıdaki Gün yazısını yayınlamak için izin almadım ama yayınladıktan sonra alırım:-)
Bana kızmaz o:-)

                                                             Hey Gidi Gün'ler



Bugüne kadar matrak yazilarimda ele aldigim okadar cok konu olmus ki. Dügün, kina gecesi, alis verisden tutun da, türk filmlerine, günümüz teknolojilerine kadar... Aile, komsular, isyeri, yolculuk ve hayatin icinden olan daha bir sürü sey.
Ama bir konu var ki, onu ben nasil atlamisim bugüne kadar?

Hic tartismasiz "Entirteynmint" potansiyeli cok yüksek bir konu. Hepimizin duydugu, gördügü, bildigi su meshuuur altin günleri. Vakti zamana ve piyasa degerine göre degisebilen ve "dolar günü", "euro günü" olarak da bilinen malum 'GÜN' olayi.


Para biriktirmenin bol kalorili yöntemi.

Yasamlarinin kisir döngüye girdigini hisseden ev kadinlarinin kisir yiyerek bu dongüyü kirma isteklerini gerceklestirmelerine zemin hazirlayan bir nevi sosyal aktivite.

Yeme-icme, yeni yemek tarifleri, süs-püs, oyun, cene calma, dedikodu, para... hepsi bir arada! Daha ne ister bir kadin ayol? Müthis bir aktivite bu.

Herkes cocuklugundan mutlaka hatirlar. Kapinin önündeki ayakkabi, terlik sayisinin tavan yaptigi, evlerde 5 yildizli otellerin acik büfelerine tas cikartacak sofralarin bulundugu, birsürü kadinlarin toplanip, yiyip icip, gülüp, eglenip dagittiklari ... ve en önemlisi, 'gün'ün hasilatini götürdükleri günlerdir.

E zaten dolayisiyla da ev sahibesi, "kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez' felsefesiyle yola cikarak, hic malzemeden calmadan tüm marifetlerini döktürür o gün. Sigara böregi, mercimek köftesi, kisir , patates salatasi ve kek olmazsa olmazlardandir, farzdir sünnettir. Ama tabii herseferinde , git gide sanki bir sey yarisi....eee..nedir o, "adini sen söyle"...;-) bir marifet yarisi olusur. "Gecen sefer Necla 7 cesit yapmisti, ben 8 cesit yapmaliyim" gibi bir baski olusur adeta kadinlarin üstünde. En gec bir gün öncesinden hazirliklar baslar, kiyi köse temizligi yapilir, o gün evin erkegi emekliyse, calismiyorsa kahveye, carsiya yollanir (zaten bu iste en sansli erkeklerdir, döndüklerinde tantana bitmis , ortalik sakinlesmis olur ve artan yemekler onlara kalir)

Ama cocuklar, bilhassa da kiz cocuklari icin herzaman hos olmayabilir. Annelere yardim ederler, misafir cocuklarla ilgilenmek zorunda kalirlar ya da cok kücüklerse, günlere anneleriyle birlikte gitmek zorunda kalirlar herseferinde. Bu arada , "derslerin nasil yavrum? büyünce ne olcaksin?" gibi, cocuklugumuzun kabusu olan sorulari yanitlamak zorunda kalirlar.

Ben eskiden Türkiye'ye izine gittigimizde, oradaki akrabalarin günlerine katilmistim birkac kez, ordan cok iyi biliyorum. Hic unutmam, o gün evinde sponsorluk yaptigimiz kadincagiz hepimizi bir güzel karsilayip, koltuklara oturtup karsimizda yerini aldi. Ve soldan saga tek tek herkese sormaya basladi:

-nasilsiniz Fatmaanim'cim?
-tesekkür ederim iyiyim, siz nasilsiniz?
-ben de iyiyim, tesekkür ederim


-sen nasilsin canim? nasil esin, coluk cocuk, annen baban, teyzen?
-sagol iyiyim, onlar da iyiler, sen nasilsin?
-ben de iyiyim, hamdolsun


(sira bana geldi)
-sen nasilsin kizim iyi misin?
-tesekkür ederim iyiyim.

o an aslinda seytan dedi ki, "size nasilsiniz diye sormicam, az evvel yanimdakiyle konusurken duydum, iyimissiniz" de...ama... neyse, ayip olmasin diye biz de kurala uyup, ev sahibi kadinin iyi oldugunu bile bile, herseferinde tekrar sorduk tabii.
Böyledir bu günler, n'aparsin. Aradan en az yarim saat gecip, herkes herkesin ve yedi sülalesinin 'hamdolsun' iyi oldugunu ögrendikten sonra, artik yemek faslina gecilir.

En az 10-12 kadinin ayni anda konusmaya baslarlar birbirleriyle, tikinirken. Ama tabii hanimlarin hemen hemen hepsi herzamanki gibi rejimde olduklari icin (!), sadece "azicik" alirlar hepsinden.
Sohbet konulari cok farkli, diyaloglar cok derin ve enteresandir.

-bukadar seye ne gerek vardi ayol, kim yicek..bir börek bir pasta yeterdi (gün sonunda hepsi biter)
-ay olur mu, hic birsey yapamadim zaten

-senin ufaklik benim kiza asilmis gecen gün, hatta etegini kaldirmis
-cocuk iste..merak ediyor teyzesi


(yemeklere saldiran cocuga)
-oglum yavas yesene, hic görmemis gibi....cik cik cik.... ay inanki evde hic yemez mualla, böyle biyere gidince yiyo bu cocuk..
-annem bundan bize hic yapmiyor!
-ay üstüme iyilik saglik ayol, evde hersey var, dolaplar yikiliyo.. disarda olunca kiymetli oluyo iste....(kizarir)


-evladim alsana böreklerden sende cocugum? niye hic birsey yemiyorsun?
-bu yemez, icmez böyle hep... babasina cekmis
-ay hakkaat kiizz, bu ayni baba..senle hic alakasi yok songül


-söyle, su model sac örgü erkek kazagina kac cile ip gider semra abla, sen bilirsin.. benimkine örcem de.. 5 cile yeter mi?
-yok, seninki iri.. sen 7 cile al, artanindan da paspas yaparsin


-ayyyy gecen gün hüsniyegilde bir havlu kenari gördüm, ay gözüm kaldi valla.


-burcuuuuuuu! terlik getir kizim nezaket teyzene!


-ay müberra'cim, senin su kekin nasil böyle kabariyor anlatsana...ben okadar yapiyorum, seninki gibi kabarmiyo
-firindan, firindan....

- bak yemiicem diyodum, yine kiramadim..recimdeyim halbukine
-aman can bogazdan gelir sekerim, hem senin boyun var, kaldirirsin


-kiz sen bu kisirin icine nar eksisi de mi katiyosun?
-evet, bana da semra söyledi gecenlerde
-ayy harika olmus


-hüsnügillerin saziye kocasindan ayrilmis duydunuz mu?
-yaaa! belliydi zaten öyle olacagi onlarin...ben görmüstüm onu daha önceden, yaninda baska bir kadinla ama söylemedim, neme lazim..benden cikmasin


-kuyruklu yalan'i izleyen oldu mu bu hafta, ben kacirdim, misafir vardi... murat ,leyla'nin patronundan hamile oldugunu ögrenecekti bu hafta
-ay evet bu dizi cok güzel yaaa...


-Esra Ceyhan'in programini gördünüz mü dün? Kadinin biri, kocasi tarafindan aldatilip, kayni tarafindan tecavüze ugramis, sonra hamile kalinca ailesi de bunu redettmis. Sonra kadin önce kaynini bicaklayip, sonra da kocasina...
-hiiiiiiiiii!!! ay tüylerim diken diken oldu yaa... neler oluyo valla, Allah colugumuza cocugumuza göstermesin
-amiiinnn
-amiinnn
-aminnn
-.....
(bu böyle herseferinde hep bir agizdan söylenir durur)


Sonra ev sahibesi teybe bir kaset takar ve mezdeke esliginde cümbür cemaat oyuna kalkilir.
Ben yeminle, o güne kadar cay bardaklarinin ve cay kasiklarinin sadece cay icmeye yaradigini sanirdim. Ama o gün kadinin birinin o cay bardaginin icine kasigi koyup, bir püsküllü bezle beline baglayip oynayip, göbek attigini görünce, nekadar yaratici bir millet oldugumuzu bir kez daha anladim.

Hele birtanesi oynarken 220 voltluk ceyran carpmasina ugramis gibi bir titremesi vardi...allallallallallallaaaaa....evlere senlik!

-döktür muazzez döktür döktür! o da senin anay anay..

eger o güne kadar etmediyseniz, en gec o gün nefret edersiniz Ankara'li Turgut'gillerden!

Seyy...Tabii ben hic yapmadim hayatimda böyle günler falan. Sadece baskalarindan biliyorum....yani...
Biz arkadaslarla , konu komsuyla biraraya geldigimiz zaman hep acariz BBC'yi, Arte'yi belgeseller falan izleriz. Sonracigima oturur Einstein'in izafiyet teorisini konusuruz falan... yah!


Saka maka da......

Bütün gün evde olan, kocasinin cocugunun daginikliklarini toplayan, aksama ne yapacagini düsünen, iki laf edecek kimseyi bulamayan, giderek bu döngü sonucunda depresyonun pencesine düsme riskini tasiyan ev kadinlarinin sosyallesmesidir bir bakima bu günler. Iki süslenir, takip takistirir, varoldugunu hisseder, beklendigi, karsilandigi bir yere gider. Cocuklarindan bahseder orada, kah sikayet eder kah övünür onlarla. Kocalar, kaynanalar varsa gelin cekistirilir. Gülünür, hatta siyaset bile konusurlar arada. Yenilenmis tazelenmis olarak evine döner. Bir nevi gurup terapisi gibidir bu altın günleri...

Insanlar nasil mutlu olacaklarsa öyle yasasinlar derim hep...


Herkese iyi 'Gün' ler...

Ünlülerin Evleri

Ünlüler... Sanatçılar, aktristler, aktörler, şarkıcılar...
Gözümüzün önündeler, hayatımızın içindeler. Nerede ne yaptıklarını biliyoruz aşağı yukarı. Kendi rızalarıyla artık evlerinin içine de girer olduk.

MTV kanalında izlerdim, yabancıların evlerini gösterirdi. Programın adı da "Cribs"  idi.
Kulübe yani:-) Nasıl bir ironi olduğunu izleyince anlıyorsunuz.
Evlerinde sinema salonlarından tutun, basketbol sahasına, kendilerine ait ormandan göle, kapıda 4-5 tane milyon dolarlık arabalara kadar her şey var. Zaten ev demek az, saray, şato, malikane daha doğru:-)

Bizimkiler daha mütevazi kalıyor. Tamam havuzlu triplex evler, kocaman salonlar, odalar, yemyeşil bahçe falan ama onlarınki bir başka görkemli...
Birkaç örnek göstereyim, sonra bizimkilere geçeyim..

                                                                   Brad Pitt


Enrique Iglesias



                                                                  Celine Dion






                                                              Christina Aguilera










                                                                George Clooney





                                                             Jennifer Aniston




                                                            Sarah Jessica Parker





                                                              Ajda Pekkan






 Berna Laçin




Ceyda Düvenci




                                                           Demet-İbrahim Kutluay







                                                              Dolunay Soysert





Ebru Akel



                                                           Gülben Ergen



                                                               Sertap Erener





                                                                 İclal Aydın




Seyfi Dursunoğlu (Huysuz Virjin)




Ebru Cündübeyoğlu






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...