14 Haziran 2009

Çok hayırsız çıktın!



-Niye??
-Ne arıyorsun, ne soruyorsun!

Ne arayıp, ne sormuşsam belli bir süre, yani bir süre konuşmamışsak, sen de beni arayıp sormamışsın demek...
Ben de sana mı diyeyim şimdi?
Aa çok hayırsızsın!
Oldu mu? Konuşmamıza başlayabilir miyiz şimdi?

Demeyin böyle yahu..
Ben aramışım, gönlümden geçmiş sesini duymak istemişim, demeyin böyle!
Vallahi bir daha aramaya iç bırakmıyorsunuz!

Ben artık siz de biliyorsunuz ki arada bir içime kaçarım. Kaybolurum. Kimse görsün, duysun, kimseyi duyayım, göreyim istemem. Kayıp zamanlarımda bana haber gelir bir de, “Nuray hiç aramıyor.”
Allahım! Aramıycam işte!
Bir kere de siz beni arayın! Niye benden bekliyorsunuz ki hep? Aramacıbaşı mıyım ben?
Aa niye bu kadar sinir yaptım ben şimdi? :)
Neyse..
Konuşmayı en sevdiğim insan modeli aradığımda "sesini duymak ne güzel" diye söze başlayanlardır..
Ben öyle derim çünkü, aradığına sevindim derim. Sevinmişssem eğer. :)

Yıllarca haberleşmeyip, bir telefonla aynı sıcaklıkta birbirimizi bıraktığımız yerde bulduğumuz arkadaşlıklarımı da seviyorum ben...
Hele de sorgu sual yoksa başlangıçta, tadından yenmez sohbetimiz.
Aramasam da sormasam da siz benim arkadaşımsınız..
"Sevgili"msiniz..
Budur yani.

Aramamı bekleyen bir dolu arkadaşım, akrabam var..
Öylesine arayıp, “nasılsın?” diyebileceklerim var.
Demiyorum.

Bazen şu oluyor; “sonsuza kadar kimseyi arayıp sormadan yaşayabilirim” hissi geliyor.
Siliniyor bütün bağlarım bazı bazı.
Bazen oturur telefon defterimden de silerim geçmişimi.
Kimleri arıyorum, aramak istiyorum?
Hımm, kalsın bu.
Bu? Yok, sil şekerim.
Buna ne dersin? O akraba ya. Kalsın kalsın. Nereye kadar silebilirsin. Hep hayatında olacak.
Bunu ne ben ararım, ne o beni arar.
Sil!
-Silmek istediğinizden emin misiniz?
-Evet!
Öf ya bu telefonlar da ne çok soru soruyor!
Sil dedik işte birden vazgeçip, “aa, yok yok silme ben onu istiyorum hayatımda” mı diyeceğim? Sil gitsin işte!

Bu telefon numaralarını silme hadisemi anlamaz kimse. Niye siliyorum ki?
Bilmem..
Gereksiz geliyor galiba.. Anlamsız belki. Canım öyle istiyor da olabilir.

Yaptığım ve yapmadığım herşey istediğim için.
Biz bir bedende üç kişi yaşıyoruz. Ben, keyfim ve kâyhası.
İstemediğimiz hiç birşeyi yapmıyoruz.
Yapmak zorunda olduklarımızın dışında.
Paradoks mu?
Değil.
Hepimizin sosyal bir kimliği var.
Anneyseniz çocuğunuzu aç bırakamazsınız örneğin. Bunun istemekle ya da istememekle ilgisi yoktur.
Hımm.. Galiba başka bir zorunluluk da yok annenin çocuğunu doyurması dışında...

Annem bazen der, kızım işte şu doğum yapmış, şunun şusu dünya değiştirmiş, şu yeni ev aldı.. Hani bunları der, görünmez parantezin içinde görünmez harflerle de şu vardır: “Bir ara sen onları.”
Ben de “haa öyle mi?” falan derim. “Ararım birara” diye de eklerim utanmadan.
Arar mıyım? Keyfim ve kahyasına danışırım. Onay çıkarsa eyvallah.. Şimdiye dek pek az çıktı. Artık herkes yavaş yavaş kabulleniyor beni galiba...
Ne güzel...
Yaşasın özgürlük!

Gereklilik istemiyorum hayatımda.
Ben benimim. Sahibim benim. Kendimle ilgili kararlarımın hepsi benim olsun.
Şunu yapmak gerek, bunu aramak gerek, şuraya gitmek gerek.
Kendi başıma kalsam yemek yemek bile gerek değil yani.
Onu da canım isterse.

Bana baskı yapmayınız.
Bana şunu yap bunu yap demeyiniz. “Nuray artık hiç aramıyor” diye haber göndermeyiniz, buz gibi soğuyorum sizden bilesiniz. Arayın. Seni, sesini özledim deyin. Konuşun benimle kapatın. İkinci defa da isterseniz beni duymak, yine siz arayın. Ama ne olur benden beklemeyin.
Ben kendimi vefasız ilan ediyorum.
Hayırsızım ayrıca.
Ben kabul ettim kendimi böyle.
Siz de kabullenin n’olur?
Telefon edince “hayırsızsın” diyorsunuz ya, ben ne diyorum?
“Aa evet ya hayırsız çıktım niye öyle oldum ki?” Geyiğe vuruyorum işte görün.
Demeyin aynı şeyi elli kere.
Ben sesinizi duymaktan mutlu oluyorum, arayan ben olmasam da...
Benden endişe etmeyin. Hayırsızım, sevgisiz değilim size.

Ben eskiden böyle değildim. Bir haller oldu bana. Sadece sırt üstü yatıp uyuyacağım ıssız, sessiz adaya doğru hazırlanmakta mıyım acaba?
Yemek derdi yok, temizlik yok, alışveriş yok, ne bulursan onu ye.
Aa bi dakka, adada balıktan başka ne yenir ki?
E ben balık sevmem..
Deniz hayvanatlarının hiçbirini sevmem..
E Nuray sen de yani! Ne yapacaksın? Kum mu yiyeceksin?
Seveceksin balık ve deniz doğumlu hayvanatların hepsini.
Herşey birarada olmuyor güzelim!
Neyse arada bir belki şehre inerim karnımı doyurmak için.
-Nasıl ineceksin? Yüzerek mi? Yüzme bilmediğini aleme ilan ederim bak.
-Ettin bile tüüü sana!

Arkadaşlar..
Bu yazı bitmiyor.
Bağlayamıyorum bir türlü :)
Kâhyacım ne dedin, pardon duyamadım?
-Gerek yok güzelim, bırak istediğin yerde.
-Aa doğru diyorsun vallahi, niye kasıyorum ki?

Al işte bıraktım.

Uzak geçmişe inanç



Fotoğraf çekmeyi severim ben.
Keyiftir, eğlencedir.
Fotoğraf bakmayı da severim. Hani güzel çekilmiş şiir gibi fotoğraflar olur ya. Geçer karşısına, öylece bakarsınız. Büyülü büyülüdürler.

Bazılarıyla oynanır. Işığıyla, rengiyle, boyutuyla. Teknoloji aştı kendini!
Yapamadığınız şey yok fotoğrafta!
Aman ne güzel. Teknolojinin karşısında durup öylece bakalım mı?
Faydalanacağız elbet.
Tamam, peki. Siz faydalanın ama ben almayayım.
Ben gözünüzün görüp çektiği kareyi rica edeyim.
Üstünde kafa yorduğunuz, orasıyla burasıyla oynadıgınız fotoğrafı sanat fotoğrafı diye ayırıyorsunuz ya, hah, ona siz bakın. Bir de sevenleri.
Ben sevmiyorum.
Saf hali lazım bana. O keyif veriyor bir tek.
Gerçek olan o. Diğerleri yalan :-)
Emek çok mutlaka ama bana yalan..

Ben soyut resim de sevmem. Baktığımı göreyim istiyorum çünkü...

Ben tarihe de inanmaz oldum biliyor musunuz?
Yıllar yıllar öncesinden gelen hiçbir şey beni ikna edemez oldu.

İnandığım tek ben.
Benim ikinci kişilerim.
Eh, belki üçüncüler.
Onların da gerçek olduklarına inanmalıyım tabii.
Yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını bana gerçek gerçek duyurduklarını bilmeliyim. Kesmemeli, emin olmalıyım.

Öyküler de gerçek değil. Yaşanmamış. Yaşanması istenmiş. Belki düşünülmekte ama yaşanmamış.
Yazanın inandığı, düşündüğü ama gerçek değil.
Tamamen kurgu. Yok olan şeyi var gösterme.
Ben kandırılmış hissediyorum öykülerle.
Büyük yetenek, o kadar kelimeyi anlam bütünlüğü kurarak ardarda dizmek...
Buna lafım yok. Bana bıraktığı tat ve düşünce bu sadece.

-Mışlı, -mişli hikayeler, dedikodular beni kesmiyor.
Pat pat basacak o ayak yere. Geçmişin gölgesinden sıyrılıp gelirken bozulmuş olur onlar. Kaç ele, kaç dile değer o kelimeler.

Efsaneler örneğin...
Kendin yaz, kendin inan. Ama inanıyorlar başkalarının yazdıklarına.
Cilt cilt kitaplar var.
Hadi 20 yıla kadar inancımı koruyabilirim. Hadi 30 diyelim...
30 yıla sağlam tanıklığım var çünkü. Tanık bensem sorunumuz yok bu arada.
Ama ben doğmadan önce yaşananlara, hele hele benim soyum sülalem oluşmadan yazılıp çizilenlere hiç inanasım yok.
Yalan dolan mı hepsi?
Yooo.
Belki yaşanmıştır hepsi belki birçoğu.
Ama ben inanmıyorum.

Ben gerçeğim. Benim düşündüğüm, yaşadığım, bildiğim. Dünüm, bugünüm.
Benim çemberimdekiler gerçek. Düşündükleri, yaşadıkları, bildikleri.
Çemberden çıkınca ipi ucu kaçıyor.

Paranoya değil.
“Acaba mı?” değil.
Sorgu sual hiç yok.
Yaşanmış birşeyler.
Öyle mi? Işıklandırıyor mu yolu?
Hani, geçmişimi biliyor muyum?
Anlatıldığı kadarıyla evet.
Tamam.

Uzak geçmişin tarihine ilgisizliğimin altında da bu yatıyor sanırım.
Ben tarih oluyorum yakından.
Uzak tarih bana uzak...

13 Haziran 2009

Sevgi Sevmek






Yaş on üç.

Komşumuzun oğlanına fena halde aşığım. O da bana.

Aşklarımın ilki.

En el değmemişi.

En unutulmazı.

En temiz pak olanı.

Diğerleri kirli miydi?

Bilmem… Kirli değil de, onun gibi değildi işte.



Kalbimin üzerinde izleri var hepsinin.

Yahu, hepsi dediğim de kaç kişi?

Bir elin parmağını geçmez.



Aşklarımın ilkiyle hiç dokunmadık birbirimize. Telefonda seslerimiz aşk yaşadı sadece. Bir de birbirimizi gördüğümüzde kulaklarımızda atan kalplerimiz aşk yaşadı en derininden.



İki ev ötedeydi evleri. Arabasıyla evimizin önünden geçeceği zaman duyduğum heyecanı bir daha hiç yaşamadım herhalde…

Kulağım hep seste olurdu. O geçecek, bana bakacak, güleceğiz birbirimize çaktırmadan. Gözlerimiz “seni seviyorum” diyecek, kimsecikler duymadan…



“Mavi mavi masmavi” şarkısını söylerken duymuştum bir keresinde. O anda hissettiğim kıskançlığı da bir daha yaşamadım ben.

Şarkı mavi gözlü. Benim gözler kahverengi.

Güneşte ela oluyor. Bal rengi bazen.

Her halükarda mavi değil yani. :-)

E, kime söylenmişti o şarkı?

Küçücük kalbim ne acımıştı. Sinirlenmiştim çok.

Şarkının teki, onun dilinde mavi gözlünün birine söyleniyordu belki.

Ne acı.

Ama ne tatlı kıskançlıklardı…



Onu çok sevdim, çok. Bir elin parmağı aşklarımdan sonra da sevdim. Hep başka bir yerde durdu benim için.

Durmakta.



Annem aşk yaşamaya "sevgi sevmek" derdi o zamanlar:-)

Ben daha küçüğüm. Sevgi sevecek yaşta değilim. Aslında ateş bacayı çoktan sarmış, sevgi sevilmiş de annemin haberi yok ama haberi olsun istiyor.

Böyle bana yumuşak yumuşak davranıyor, anlatayım sevdiğim sevgimi diye.

Ben de annemin yumuşak yüzüne aldanıp anlatıveriyorum.

Sen misin sevgi seven!

Daha sözüm bitmeden elinde terlik, arkamdan koşturan bir anne!

Senin daha yaşın ne?

Hem de komşumuzun oğlanı!

Hatırlıyorum, annem dolma sarıyordu ben anlatırken, dolmayı falan bırakıp koşturmuştu peşimden. :-)



İnsan söz geçiremiyor kendine işte.

Yaşa başa mı bakıyor?

Seviyordum ne yapayım?

Âşıktım.

Sevgi sevmek kötü bir şey değildi, anneme anlatamadım bunu. Anlatmama fırsat da vermedi zaten.



Sevgi seven var mı aranızda?

Vardır elbet…

Kesin bunu okuduktan sonra onu düşündünüz, yüzünüz de pişmiş kelle ifadesi…

Yok mu düşüneceğiniz biri?

Gölgelendiniz değil mi?

Silgim olsa gölgelerinizi silecek, yerine alev alev bir güneş çizecek kalemim olsa…

Mutlanırdık hep beraber ne güzel…



Aslında âşık olmak şart değil. Vardır sağınızda solunuzda öyle ya da böyle sevdiğiniz biri…

Arkadaştır, eştir, çocuğunuzdur, anne babanızdır, kardeşinizdir…

“Seni seviyorum” demek lazım.



“Seni sevdiğimi söylemek için aradım.” dedim az önce bir arkadaşımın telefonuna bıraktığım sesli mesajda.

Sırf bunun için aramak lazım birilerini. Söylemek lazım “seni seviyorum” diye.

Nasıl ruh okşayıcı, yüz güldürücü, iç sevindirici sevdiğini söylemek.

Şu nasıl, bu nasıl, demeden, hiç bir sebep olmadan aramanızın önünde arkasında.

Sadece” seni seviyorum” demek için aradım…

Deneyin.

Mutlu edin.

Mutlu olun.



Ben seni seviyorum.

Okuyan her kimsen.

Seni seviyorum diyenin yoksa ben seni seviyorum.

Sevenin varsa, ben de fazladan seviyorum, var mı zararı?



Tanıdıklarımı hele, daha bir seviyorum.

Bana gözü, kalbi, sesi, sevgisi değmiş herkesi…

Üzmüş olsun, terk etmiş olsun, ağlatmış olsun, hayal kırıklığı yaşatmış olsun…

Olsun…

Sevdim.

Severim hala.

Başka başka çekmecelerde durur içimde.

Etiketleri başkadır.

Ama severim hala.



Kaç kişi okuyacaksa bu yazıyı…

Umarım ki hepsi sevgi seviyordur.

Ve dilerim ki kuytularında saklamıyorlardır sevgilerini.

Duyuruyorlardır, hissettiriyorlardır, sakınmıyorlardır...


04 Haziran 2009

Yaşlanınca





Gençlik fotoğraflarımıza bakıp iç geçirecek miyiz acaba?
Vay bee!
Amma güzelmişim, bir tane kırışıklık yokmuş, göz kapaklarım düşmemiş, gıdık falan da yok, saçlarım gür..

Ne bileyim işte, o zamanki halimizle, bu zamanki halimize imrenecek miyiz acaba?

Çok acıklı geliyor bana bu durum.

Bazen görüyoruz mesela, sanat camiasındakiler daha iyi örnek demek istediklerim için..
Çok yaşlanmış bir kadın ya da erkek..
Eski siyah beyaz fotoğraflarına ya da filmlerine bakıyorsun, müthiş!
Şimdiki haline bakıyorsun...
Hüzün..

Diyorum, acaba yaşlandığımızda da o halimizi kanıksamış olacak mıyız?
Hani nasıl şimdi çocuk halimize öykünmüyoruz.
Çocukluğumuzu istiyoruz geri, o ayrı ama ben hep maneviyatını özlerim çocukluğumun, görünüşümü değil.

Ben 5-6 yıl önceki fotograflarıma bakmaya çekiniyorum mesela...
Ya daha güzel olduğumu görürsem?
Ya çizgi olmuşsa bir yerimde?
Ya yüzümün ifadesi değişmişse?

Tamam, hastalık derecesinde değil bu dediklerim.
Ama işte ince ince dokunuyor vallahi...

Ben galiba yaşlılığımda aksi, uyuz, gıcık, bir ihtiyar olacağım..
Giden gençliğime ağıt yakmakla meşgul olacağım için :-)
Yaşlılığımda yanımda olacaklar için üzülüyorum:-)

Bakmayın abartıyorum ama..
Ne bileyim işte..
Öyle..


Haziran 2009

01 Haziran 2009

Ben galiba "Okancı" oldum artık.



Önceleri okansevmezgillerdendim.
Beyazseverdim.

Son zamanlarda Beyaz’dan uzaklaşmaya başladığımı görüyorum.
Seçtiği konuklardan olabilir.
Bir de Okan’ı izledikçe Beyaz'ı izleme ihtiyacı duymaz oldum :)
Nasil bir bağlantı kurduğumu bilmiyorum ama.
Kim kimin hangi eksiğini kapatıyor yani..

Cumartesi gecesi Disko Kralı'nı sonuna kadar izledim.
Bir kere daha anladım. O gece ve devamlı izleyenler ne dediğimi anlar.
Okan Bayülgen akıllı adam seviyor.
Ben de seviyorum.
O halde ben Okan Bayülgen’i seviyorum :)

İlk zamanlar izleyici telefonlarına olan agresif tavırları itici geliyordu bana da.
Ama şimdi şu ayrımdayım;
Bu adam, “merhaba, nasılsın, iyi misin, sana bayılıyorum” muhabbetini sevmiyor. Vakit kaybı olarak görüyor.
Bunu tartışırsınız, doğru mudur, yanlış mıdır?
Fakat adamın bunu sevmediğini ve zılgıt yiyeceğini bile bile ne demeye “Merhaba, nasılsın, iyi misin, sana bayılıyorum” der ki bir insan?
Ara, zekânı ortaya koy, hal hatır sorma. Paparayı yeme. Aleme madara olma.
Sor en baba sorunu, varsa tabii..
Yoksa arama işte..

Ama onlar da bir şekilde renk veriyor programa..

Seviyorum artık Okan’ı.
Baba olacak olmasını.
Anne baba ayrılığıyla ilgili ettiği sözleri.
Kaba, agresif, rahatsız tavrının arkasında gördüğüm yüzü..

Tanımak isterdim, hayatımda olsun isterdim.
O iki kelimeyi etmeyi isteyip, zinhar kullanmamak üzere.
Nasılsın, sana bayılıyorum:-)

Haziran 2009
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...