22 Ocak 2010

Bana gitar çalıyor..




Sanki oturduk bir yerde.
Bir o, bir ben.
Bana şarkılar söylüyor.
Bodrum Bodrum diyor.
Buselik makamına.
Sarı laleler.
Sesi çatlıyor arada. Nota kaçırıyor, gitarı da sesi de takmıyor kimseyi. İçinden geldiği gibi, işte yanındaki bana söyler gibi.
Nasıl hoşum, nasıl tatlıyım.
Kulağım, ruhum...
Evet evet, kulağıma söylüyor, ruhuma.

Yıllar önce birine aşık oldum. O da bana.
Gitar çalardı o da.
İşte şimdi söylenen şarkıyı.
Güllerin içinden...
Yabancıydı ama Türkçe konuşmaya çabalıyordu benimle.
Yarım yamalak, sevimli Türkçesiyle söylerdi bu şarkıyı bana.
Tarihime kazındı şarkı.
Duydukça tatlı bir hüzne sarmak için içimi...

Nasıl güzel bu ses. Nasıl sevdalı.
Gitarın her teli ne nazlı, hem ne kararlı...
Alsın götürsün, nereye istiyorsa oraya.

Mazhar Alanson bana gitar çalıyor.
Kitabının arasına sıkıştırmış şarkılarını.
Şarkılarının hikayesini, kendi hikayesini, çocukluğunu, gençliğini anlatmış.
Komikliklerini, hüzünlerini, deliliklerini.
Çizdiği resimleri almış, yıllar yıllar öncesinin cansız hayallerini koymuş.
Farklı, denenmemiş, eğlenceli, sıradışı bir kitap.
Aslında kitap demiyor. Bir şey.

Adı her ne ise..
Samimi, sıcacık, hesapsız, kitapsız...
Mazharolmak.

Kitaplığımda sevdiğim kitaplar arasında nazlı nazlı duracak bu bir şey de...

Gözyaşlarımızı bitti mi sandın, diyor en son.
Tüm şarkılarını dinledim.
Bitti.
Gözyaşlarım da.

Erkeklerin İşi Kolay



Giyinme konusunda canım..

Bir kot, bir tişörtle yazı geçirebilirler..
Bir kot bir gömlekle de kışı..

Erkek olsaydım, kesin sayısız kotum, sayısız değisik renk ve modelde tişörtüm olurdu..
Hepsi de o kadar olurdu yani.

Kadınların işi zor.
Yok yakası bağrı açık-kapalı, yok askılı, yok uzun kollu, pırıltılı, düz, arkası açık, ipli, yazılı...
Efendim, etek uzun-kısa, elbise askılı, uzun, mini,
Ayakkabımız dolgu topuk, ince topuk, önü açık-kapalı..

Ha erkeklerin bir de takım elbise olayı var ama onlar da topu topu 4 parça ve şekil şemal belli, tamam oynarsın üstünde, farklı bir tarz çıkar ama işte pantolon, ceket, kravat, gömlek. Sıkarsan bir de cepken giydirebilirsin :-)

Klasik ve genel olarak düşünüyorum ben tabii..
Erkekler için de çesitlilik var ama bizim kadar çıldırtıcı değil yani..
Onlar bu yüzden kolay alısveriş yapıyor ve kadınların bunca didiklemesini anlamıyorlar.
Saatlerce bakın, dön dolaş. Onu beğenmez, bu olmaz...

Çeşit çok biz napalım?

Uzun zamandır kendim için alışveriş yapmıyorum.
Doğrusu kıyafet alışverişinden de pek hoşlanmıyorum. Mağazaya girmemle çıkmam birdir. Beğendiğim birşey olursa hemen denerim, olursa alır çıkarım.
Denemeden asla almam.
Almayacağım şeylere de bakmam.
Öyle saatlerce mağaza gezeyim, vitrin bakayım hallerim yoktur pek..
Alışverişsevengil kadınların yüz karasıyım denebilir bu durumda:-)

Ben yemek alışverişine bayılırım:-)
Alacağım bir şey yoksa da gider market dolaşırım, yine de ufak tefek bişeyler alır çıkarım falan..
Terapi gibi gelir..

Erkeklerin giyinmelerinden yemek alışverişine nasıl geçtim bilemedim...
'Sürekli yemek yiyip hiç kilo almak istemeyenler' grubunu destekliyor oluşumdan olmasın?:-)

Herkesle Başka



Bir arkadaşınız ya da komşunuz sizi çok komik buluyor.
Yanında hep espri yaparsınız..

Birisi, kimse işte...
Sizi beceriksiz ve sakar buluyor.
Her boy çam devirirsiniz onun yanında. Eliniz ayağınıza dolaşır..

Birisi de sizi karamsar buluyor.
Onunlayken arabesk olursunuz.

Rüküş bu kadın diyorsa, ona göründüğünüzde rüküş, yok çok şıktır fikrindeyse model gibi hatun.

Hiç olmadığınız kadar feminen mi hissediyorsunuz? Emin olun o öyle görüyor sizi. Yoksa siz her zaman öyle hissetmiyorsunuz yani.

Sevildiğinizi de hissedersiniz çok net. Sevilesi olduğunuzu anlarsınız bir kere daha.

Ama tam tersini duymak da mümkündür. Sizi sevmiyorsa hissedersiniz. Hani yıldız barışmaz der ya. Öyle küs küs durursunuz.

Artık karşılaştığım insanların hakkımda ne düşündüklerini biliyorum :-)

Tabii sık sık komik, feminen, sevilen, neşeli, şık ve becerikli olduğumu düşünenlerle karşılaşmayı temenni ediyorum:-)

Çocuklar ve Arkadaşları




Arkadaş çocukluk yaşlarında önemlidir.
Sırf çocukken değil, her yaşta kıymetlidir, anlamlıdır, olmazsa olmazdır.

Çocuklukta arkadaşla küsülür, barışılır, tekrar küsülür, tekrar barışılır:-)
Saftır, sevgilidir, komiktir bazen..
Çocuk arkadaşlar birbirlerine zarar vermez, olur arada itişme kakışma ama geçer gider işte..
Hatta anneler birbirine girer bu yüzden,konuşmazlar falan ama çocuklar o arada tekrar oyuna dalar, çocuk olmakla büyük olmak arasındaki farkı gözüne sokarlar insanın :-)

Çocukluk arkadaşının zararsızlığı, gençliğe geçildiğinde korku vermeye başlar..
"Arkadaş seçimi çok önemli"
Bunu duyarsınız her yerde..
Çocuk eğitimi kitaplarında, "çocuklarınızın kimlerle arkadaşlık ettiklerini bilin, ailelerini tanıyın" dendiğini okur, annenizden "aman çocuğum, çocuğunun arkadaşlarına dikkat et" sözünü duyarsınız her daim..

Neden önemlidir gençlikteki arkadaşlıklar?

Gençken, büyümeye başlarken, yanımızdaki arkadaşlarımızı yol arkadaşımız gibi görürüz..
Onlar bizi en iyi anlayandır, dilimizi en iyi konuşandır. aynı müziği dinler, aynı dünyada yaşarız.
Güldüklerimiz aynıdır, nefret ettiklerimiz de.
O ne diyorsa doğrudur.
Anne babanın dediklerine kulak tıkadığımızda duymak istediğimiz onların kelimeleridir.
Yaptığımız yanlışın yanlış olduğunu göremeyen yaşdaşlarımız, yandaşlarımızdır.
Dedikleri doğrudur, yaptıkları, giydikleri, gittikleri, aldıkları, verdikleri...
O kadar derindir ki bağımız, göbeğimiz bir kesilmiş gibi, "o uçurumdan atsa kendisini, sen de mi atacaksın?" der annelerimiz arkadaşa dönük yüzümüzü her gördüğünde..
Evet diyecek kadar da deli cesaretliyizdir:-)

Arkadaş sigara içer, biz de alır içeriz, o yapıyorsa doğrudur.
Anne baba anlatmış, o kadar örnekler vermiş.
I-ıh, arkadaşı en doğru.
Anne baba bilmiyor hiç bir şey.
Eski kafalı, baskıcı, benim için her şeyin en doğrusunu bidiğini sanan sabit fikirli!

"Sırrını söyleme sırdaşına, sırdaşın söyler sırdaşına" der anne.
Çocuk duymaz..
"Bu çocukla dolaşma, iyi biri değil bu, kötü alışkanlıkları var, iyi demiyorlar onun için" der,
Çocuk arkadaşına bakar, annesine bakar bir de...
Annesine gıcık olur, arkadaşına daha bir sıkı sarılır.
Çünkü anne hiç bir şey bilmez..
Her şeyi kötü görür.
Her daim onu en sevdiği arkadaşlarından etmek için kötü kötü senaryolar yazar.

Çocuk kördür.
Çocuk göremez, anlamaz, bilemez.
Ne doğru, ne yanlış.
Ona göre arkadaşı dünyanın en iyisidir.
Bir dolu şey paylaşmıştır. Hem annesinden daha çok anlar kendisini, iyi bir dinleyicidir, fikirlerine saygılıdır.

Evdeki baskı, her daim onu yap, bunu yap'lar, arkadaşında yoktur...
Ne yaparsa yapsın hep güler yüz, hep açık bir kapı vardır orada.
Tercih sebebidir.
Yaşdaş olmak sebebiyle dünyaları eştir, ait hissederler o dünyaya.

Arkadaş her yaşta önemlidir.
Fakat nasıl bir aileye mensup olduğu, kişiliği, onun arkadaş çevresi, kendi yaşadığı yer, alışkanlıkları vs. gençlikte çok daha önem kazanıyor.

Siz çocuğunuza iyi eğitim verdiğinizi düşünseniz de…
Ailesinden iyi eğitim almamış, bin bir sebepten maalesef ki anne babaların içini acıtan bir hayatı tercih etmiş, küfür, sorumsuzluk, saygısızlık, gibi kavramları giyinmiş çok sayıda arkadaş arasında "anormal" gibi duran çocuğunuzdan endişeleniyorsunuz.
"Sanki onlar normal, ben anormalim" diyen çocuğunuzdan acaba o da bir gün "normal" olur mu diye düşünüyorsunuz ekşi ekşi.

Bulduğunuz her fırsatta onun özel olduğunu,
Sahip olduğu erdemlerle ne kadar gurur duyduğunuzu,
Her zaman kendisi olmanın onu farklı bir konumda tutacağını,
Sıradan olmamanın tadını çıkarmasını,
Herkese eşit mesafede durup, kimseye farklı muamele yapmamasını fakat sınırlarını belirgin ve görülür şekilde çizmesini,
Elinde kriterleri olmasını ve seçimlerini bu kriterlere göre yapmasını,
Herkesten öğrenecek bir şeyi olduğunu ama öğrendiklerini doğru yerde doğru zamanda kullanabilme yetisini edinmesini,
Kalp kırmamasını, saygıyı, dürüstlüğü, sorumluluk duygusunu vs. vermeye çalışırsınız..

Bu çabanızın boşa gitmeyeceğini düşünür, çocuğunuzun hep anormal (!) kalmasını dilersiniz.
Çocuğunuzun arkadaşlarını ve ailelerini tanımaya çalışmak, çocuğunuza arkadaşının sağladığı konforu; anlaşılmayı, dinleniyor olmayı, saygıyı, her türlü paylaşımı, korkmadan, çekinmeden her şeyi anlatabilmeyi, ne yaparsa yapsın her zaman elini tutabilecek mesafede olduğunu bilmesini sağlayıp, bu güveni verdikten sonra, "arkadaş" ailelerin korkulu rüyası olmaktan çıkar mı acaba?

Yoksa her şeye rağmen çocuklar, arkadaş çevresindeki yanlışları göre göre, yanlışı doğru gibi algılamaya başlarlar mı?

Anne olmak ne zordur.
Ne çok sorusu vardır...
Anne sorar durur, elinden geleni yapar ama zamana bırakır her şeyi...
Olması gerektiği gibi.

mi?

:-)

Sor işaretli annelere selam olsun.
Soruları cevap bulsun.
Cevapları doğru olsun :-)

10 Ocak 2010

kırıldımnoktacom




Nil Karaibrahimgil yapmış bu siteyi.

Giriyorsun, neye kırıldığını yazıyorsun.

www.kirildim.com

Neye yarıyor bilmiyorum ama benim için iki satır yazmama yaradı.

Kırılmakla ilgili, artık kırılmamakla ilgili.



Yıllar yıllar önce çok kırılgandım ben. Ota tüye, herkese. Kolaydı kalbimi kırmak, gözlerime aynı anda yaş doluşturmak.

Kalbimde hissederdim bir şeylerin tuzla buz olduğunu, böyle minik bi sızı falan duyardım.



Liseyi Ankara'da okudum ben. Ailemden ayrı, sevgilimden, arkadaşlarımdan, evimden, okulumdan ayrı.

İnsan tanımadığı insanlar içinde olunca daha bir güvensiz, daha bir ürkek oluyor.

Kocaman bir okul, ben nokta kadar ortasında.

Herkes birbirini tanıyor, bir ben yabancıyım, tek başımayım.

Zaman geçiyor, biraz kaynaşıyoruz okuldakilerle.

Ama tabii ben zırhsızım. Ruhum çıplak.

Bilerek, bilmeyerek söyledikleri, yaptıkları her şey değiyor.

Biri bir şey diyor mesela, dönüp gidiyor arkasını. Kasıt yok belki, sıradan bir laf, bir hareket.

Ben anında gözleri yaşlı, kalbi sızılı küçük bir kız oluveriyorum.

Kendime kızmayı da bilmiyorum öyle olduğum için. Kızayım, sorgulayayım da kendime geleyim.

Öyleyim sadece. Kabul etmişim kendimi.



Sonra İstanbul'a geliyorum. Ailem de taşınıyor buraya.

Bir dolu tatsızlık yaşıyoruz. Tatsızlık demek tabii çok hafifletici.

Kalp kırıklığından daha derin bir şeyler yaşıyoruz ailece.



Zaman geçiyor. Çalışmaya başlıyorum. Bir dolu insan tanıyorum haliyle.

Ailede yaşadığım derin batıklar hala hassas küçük kız olmamı sağlıyor. Yani değişen pek bir şey yok. Hala kırılabilirim kolayca.

Safça, bazen aptalca şeylerle ağlayabilirim.



Daha da zaman geçiyor.

Hayatımda birçok yenilik oluyor, birçok kişi benimle yürüyor.

Zaman içinde ve en nihayetinde öğreniyorum kırılmamayı.

Kendime güvenimi kazanıyorum çünkü, kendimi sevmeyi öğreniyorum, değerimi biliyorum. Kimseye beni incitecek mesafede durmuyorum.

Uzaklaşıyorum biraz. Uzaktan bile görünüyor ama kendim için ne düşündüğüm.



Bir gün başka bir gurbete yolum düşüyor. Yine aileden ve tanıdık her şeyden uzağım.

Ama kırılgan küçük kız değilim artık.

Kocaman kadınım. Derisi kalınlaşmış, artık kolay kolay gözüne yaş doluşmayan, bir parça hissizleşmiş.

Bir şeyler olup bitiyor.

Normalde kalbimin kırıklığının dışarıdan duyulabileceği kadar büyük ve yüksek sesli bir şey oluyor. Hiç hak etmediğim.

Gerçekten de gözlerim dolmuyor. Ama böğürerek ağlıyorum gece gece.

Ağlıyorum, kızıyorum, kırılıyorum.

Geçiyor.

Bitiyor.

Fişi çekiyorum.

Buz kesiyorum.



Zaman geçiyor.

Hala kızıyorum ama kırılmıyorum.

Unutmuyorum çünkü o kırgınlığı. Tüm zamanlara yayılacak kadar etkili olduğunu düşünüyorum çünkü.

Hak etsem, tamam. Çabucak erir içinde. Ama değil.

Saçma, anlamsız, budalaca, terbiyesizce hatta. Yakışmayan halde.



Gün geliyor, o güzel değil de, bu güzel deniyor.

Diyen biliyor bunu ancak.

Sen de diyorsun ki, niye ki?

Anlamsız iki üç cümle daha ediliyor ardından.



Sonra gidip kırıldımnoktacom'a diyorsun ki.

Kırıla kırıla kırılacak bir şey kalmadı.

Yandı, bitti, kül oldu içimdeki tüm kırılgan camlar.

Şişe dibi kalınlığında cam döşedim kalbime. Yok, hatta cam da değil.

Bir güçle yüklenip onu da kırabilirler. Sen ne kadar istemezsen de, yol kat ettim desen de, an gelir kıracak kadar yakınına gelirler.

Beton.

Evet beton.

İçimdeki yumuşak, verimli, sevgili toprakta arada iki minik papatya biter, döner yüzünü güneşe.

O papatyalar tanığım olur yaşıyor olduğumun.

Hala yaşıyordur içim. Küçük kırılgan kızın külleri durur içimde. Küllerimden doğarım arada, papatyalar yeşertirim işte...



Diyeceğim odur ki:

Kimsede beni kıracak kadar güç kalmadı gayrı.

Verdiğim tüm güçleri aldım geri.



He-maaaan

Güç bende artık!  :-)



Durum bundan ibaret.


Okuyamıyorum



Aslında kitap okuyamıyor olduğumdan söz edeceğim ama okuyamıyorum deyince ilaç prospektüslerini okuyamıyor olduğum aklıma geldi:-)

İlaçların ne işe yaradıklarını bilmek isterim. Prospektüse bakarım mutlaka.
Yaklaşık bir yıl önce, hastayım, doktorun yazdığı ilaçlardan birinin prospektüsünü aldım, bakıyorum.
Bakıyorum ama göremiyorum.
Yakına getiriyorum kağıdı, ı-ıh!
Uzaklaştırıyorum, yine göremiyorum.
Dedim, kör oldum.. Yakını da uzağıda göremiyorsam neyi görüyorum bilemedim, nasıl görüyorum ya da :-)
Bi göz doktoruna gideyim de söylesin bari.

Kitap okuyamıyorum, evet. Diyeceğim bu aslında. Ama göremediğimden değil. Yazı puntoları henüz okuyabileceğim ebatta.

Elime aldığım her kitabın başına aynı şey geliyor bu aralar.
Önceden başucumda en az iki kitap olurdu. Uyumadan önce mutlaka okurdum. Mutlaka ama...
Bir sayfa, iki sayfa, sayfalarca..
Şimdi?
Alıyorum elime bir kitap, birkaç sayfa okuyorum, ille bir kusur bulup bırakıyorum. Bunda mantık hatası var, ne saçma.
Bu tarihi, hiç sevmem, sıkılırım, odaklanamam.
Bunda çok fazla isim var, kayboldum.
Çin'de geçen birkaç kitap var ama artık onları da sevmiyorum. Hep aynı.
Bu da fena değil ama mitolojiye daldı, ı-ıh, sevmem.
Ay bu iyi gidiyordu ama hayalet mayalet, hay allahım!
Bu da aşk anlatıyor, ama sıradan, bildik, sanki eskiden aynısı yazılmış üstelik..
Off...
Neden okuyamıyorum artık?

Bir kitap elimdeyken saydığım sayamadığım seksen sebepten yarısında bırakıp kitaplığıma koşuyorum, başka bir tane okuyabilir miyim, diye.
Aldığım her kitap aynı sona uğruyor..
Durmuş olabilirim. Bazen okursunuz okursunuz, artık alamazsınız. Ara vermek gerekir.
Zaten okumak da istemez bünye. Olmuştur bana da.
Ama bu defa öyle değil.
Ben istiyorum da okuyamıyorum.

Ne çok eğlenirdim oysa, ne çok severdim.
Çantamda bile taşırdım kitabımı. Bir yerde sıra beklerken, otobüste giderken, uçakta, bankta, plajda her yerde okurdum.

Kendime okuma saatleri ayırırdım, kitabımı alıp yatağıma uzanmak, kapıları kapatmak, televizyonu açmamak, tepe lambamı açıp, kitabın kişileriyle oradan oraya gitmek, o duygudan diğerine geçmek ne harikaydı.

Elimdeki son kurbanın adı Monte Kristo Kontu :-)
En son kitaplığa geri koyma kararı almıştım, vedalaşacaktım onunla da..
Ama bir şans vermeliyim artık.
Bu kadar naz niyaz..
Gözlerim prospektüsler gibi kitap puntolarını da seçemeyecek, göreceğim günümü:-)

Anı Sandığı



Evin sağı solu hatıra dolu.

Ortaokuldan beri yazdığım günlüklerim.
Derslerde arkadaşlarımızla birbirimize yazdığımız notlar.
Minik minik hediyeler, sevgiliden gelen, ayrılıkta geri verilmeyen..
Aşklı mektuplar, notlar...
Takmadığım, giymediğim ama derin anlamı, anısı olan takılar, giysiler..
Benim için özenle, sevgiyle hazırlanmış sevdiğim şarkıların CD'leri, Yunanca, İngilizce, Türkçe...
Yıllar önce babacığıma aldığım traş makinesi..
Anneme ait giyecekler, eşarpları, hırkası, gece lambası, cüzdanı, kahve fincanları..

Fotoğraflar, fotoğraflar...

Bunların hepsini bir yerde toplamak istiyorum..
Aslında keşke özel bir oda olsa. Sandığa sığamayacağımı düşündüm şimdi.
Askılara assam kıyafetleri.
Fotoğrafları duvarlarına.
Raflarda hediyeler dursa.
Girip girip dolaşsam geçmişimde.
Dokunsam hepsine tek tek.
İçime çeksem herşeyi, herkesi, bütün mutlu anılarımı...
Koklasam, koklasam...
Sonra dönüp hayata karışsam tekrar...

08 Ocak 2010

Sürpriiiiz!




Yok yok, benim size verebileceğim sürprizli bir haberim yok. :-)
Yapılan sürprizlerden söz edeceğim. Yaptıklarımdan, yapacaklarımdan.

Sürpriz yapmak Türk Dil Kurumu sözlüğünde "Birini şaşırtan, sevindiren ya da üzen bir olayla karşılaştırmak" diye anlam bulmuş.

Allah baba bana sevindirerek şaşırtabilmem için ruhuma sürpriz geni koymuş, eli bol davranmış sağolsun.
Ama aynı Allah baba 3,5 ay içinde anneciğimizi yanına almak suretiyle sürpriz yaptı bize. Üzüntülü bir sürprizdi tabii.
Ama ben şimdi tatlı sürprizlerden söz edeceğim.

Bu geni benden önce anneme vermiş sanırım. Ondan da bana geçmiş.
Öyle tatlı hikayeleri vardı ki annemin. Dinledikçe mutlanırdı insan.
Öyle çok insana eli değdi, öyle çok yüz güldürdü ki.
Birkaç yıl önce köyüne gitmişti. Karşı evin bahçesinde bir çocuğun bisiklete bindiğini görmüş. Başka bir çocuk da bisikletli çocuğu izliyormuş imrenerek. Hatta bi tur versene bineyim, demiş, çocuk vermemiş falan. Küçük çocukceyiz öylece bakar olmuş bisiklete. Tabii annem bu, dayanır mı hiç çocuğun o haline?
Dolmuşa atladığı gibi şehre gidip kenarda bekleyen çocuğa bisiklet alıp gelmiş :-) Çocuğun şaşkınlığını ve sevincini görmeyi çok isterdim! Annemin içindekini tamamen hissedebiliyorum, o ayrı.

Annemin daha ne hikayeleri vardır… Bayılırdı sürpriz yapmaya. Birşeyi sevdiğini ya da almak istediğini söyle, ertesi gün elinde, senindir.
Sırf bize değil, komşusuna, akrabalarına hatta tanımadığı kimselere…

Birkaç yıl önce çok mutlu olduğum ve umarım mutlu ettiğim bir sürpriz yapmıştım eski bir arkadaşıma.
Plak sevengillerdendi arkadaşım. Kayıp bir plağı vardı bana bahsettiği. Plağı bir arkadaşı almış dinlemek için, sonra bir daha da görmemiş. Bunu duyar duymaz gözlerim parladı. Oleey, sürpriz yapmak için fırsat!
Hemen Taksim'e gidildi. Tek tek sahaflar dolaşıldı, incik cincik bir gün boyunca plak arandı ve bulundu. Süper! The Alan Parsons Project grubunun The Turn Of a Friendly Card idi aldığım plak, balık hafızam bana oyun etmiyorsa..
Zamanı geliyor, plağı veriyorum, şaşırıyor, mutlu oluyor, ben de mutlu oluyorum.

Biraz zaman geçiyor üstünden, nette dolaşırken kayıp plaklı grubun İstanbul konseri olduğunu görüyorum. Al işte nefis bir fırsat daha :-)
Arkadaşıma diyorum ki, 3 Mayıs günü benimle Taksim'de buluş.
O da diyor ki, tamam.
Sürpriz yapmak için sürprizlere açık birinin hayatınızda olması eğlenceli bişey.
O gün gelmeden tabii ki hemen yer ayırtıyorum.
O gün geliyor. Taksim'de buluşuyoruz ve konserin olduğu mekana gidiyoruz.
Nereye gittiğimizi bilmiyor. Ne o soruyor, ne ben söylüyorum.
Benim söylememem normal tabii, o da heyecanı artırmak için sormuyor işte. Aferin.

Gidiyoruz mekana. Bi köşede bekle bakiim sen, diyorum. Gidip gişeden biletleri alıyorum. Yanına geliyorum ve bileti veriyorum ona. Bilete bakıyor şaşkın şaşkın ve ta taaaam!
En sevdiği grubun konserine gelmişiz. Çook şaşırıyor, çoook mutlu oluyor. :-)
Ben de ondan çok.

Dün de başka bir arkadaşıma aynı sürpizi yaptım:-)
Bir yıl önce birlikte bir oyuna gitmiştik. Oyun sonrası konuştuğumuzda Yıldız Kenter'e bayıldığını ama hiç oyununu izlemediğini ama çok istediğini söylemişti.
O günden beri Yıldız Kenter'in sıkı takipçisi oldum:)
Bir süre yoktu herhangi bir hareket. Bir ay önce sitesinde gördüm Kraliçe Lear adlı oyunun biletleri çıkmış! Oleeeyy!! :-)
Hemen aradım, yine yer ayırttım.
Ona da 7 Ocak akşam 19:00'dan sonra benimsin, ona göre, dedim.
O da tamam, dedi ve bir şey sormadı:-)
Ne uysal arkadaşlarım var yahu:-)

7 Ocak ve saat 19:00 geldi.
Gittik Kenterler tiyatrosunun önüne. Tabelayı gördü.
Aaaa, dedi.
Yaaa, dedim, hem de kimin oyununa geldik biliyor musun?
Yıldız Kenter'in! :-)
Sesi titredi sevinçten.. İçi titredi, hissettim :-)
O da daha dün Müşvik Kenter'i görmüş bir alışveriş merkezinde ve içinden geçirmiş, keşke Yıldız Kenter'i ya da Müşvik Kenter'in bir oyununu izleyebilsem, demiş.
Şaka gibi! :-)
Arkadaşıma benim için de bir iki "keşke" demesini rica
edeceğimdir :-)

Oyunu ikimiz de çok sevdik. Oyun sürerken bir ara dedim, ya ne kadar iyi hissediyorum, ne çok eğleniyorum şu anda:-)
Hem kendi içimdeki huzur ve sevinç, hem arkadaşımın hissettiğinin bana geçirdikleri.. Harika bi geceydi :-)


Bana sürpriz yapılmasını da seviyorum. Ama iyi takip edilmem lazım. Neyi sevip sevmediğimin bilinmesi lazım. Neyi istediğimin, hayal ettiğimin..

Hayatımdakileri takip etmek sevindiriyor beni.
Gözleri parlayarak söylediklerini aklıma yazmayı, planlar yapmayı hain hain:-)
Günü geldiğinde onlardan çok heyecanlanmayı ve çocuk gibi sevinmeyi.

Yenileyici, yaşadığının altını çizici, heyecanlı bişi...

Sürpriz yapmak kişiye, ihtiyaçlara ve duruma göre değişkenlik gösterir elbet ama eğlenceli yöntemler de vardır elbet..

Size yapılan ya da sizin yaptığınız unutulmaz şahanelikteki sürprizleri paylaşırsanız belki ben de onlardan sebeplenebilirim :)
Sevindirdiğime ve sevinmeme katkınız olur..

Bugün hayatınızın en bi mutlu sürprizi yapılsın size diyeyim, ve huzurdan çekileyim :-)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...