21 Nisan 2010

Ayna





Herkes kendine âşık aslında...

Herkes kendi güzelliğini gösterene âşık.



Hayyam ne demiş?

“Bir put demiş ki kendine tapana:

Bilir misin niçin taparsın bana?

Sen kendi güzelliğine vurgunsun,

Ben ayna tutar gibiyim sana.”



Birini sevdiğinizde ya da âşık olduğunuzda sizi size anlattığı için, kendi içinizde gördüğünüzü size yansıttığı için onu seviyorsunuz, âşıksınız aslında.

Anneden gelen sevgiyle sevilebilir bir evlat olduğunuzu görmek istiyorsunuz.

Çocuklarınıza iyi anne.

Eşinize iyi eş.

Sevgilinize iyi sevgili.

Patronunuza iyi çalışan.

Komşunuza iyi komşu.



Herkesin elinde bir ayna var aslında ya da herkes tek parça ayna.

Kime tutuyorsanız o aynayı, güzelliğini yansıtıyorsanız, sizi seviyor, âşık oluyor.

Ama tabii kötü görünen yanlarını yansıtacak şekil de tutuyorsanız, pek aşktan sevgiden söz edemiyoruz.

En çok o tarafları aydınlatıyorsanız hele.

Tamam, kimse mükemmel değil. Ama herkesin içinde mutlaka güzel bir taraf var. Gülüşü, sesi, bakışı, duruşu, susuşu...

Onları gösterecek şekilde tuttuğunuz zaman aynanızı, eksikliklerine, güzel olmayanlarına kendi elindeki aynayla bakabilir o.

Kişi kendini bilir zira...

Ki zaten sizin elinizdeki aynadan o yanlarını zaten görür o, uğraşa, zorla yansıtmaya gerek yoktur.



Kadın aynalanmak istiyor.

Güzel olduğunu görmek istiyor. Değerli olduğunu, vazgeçilemezliğini, herkesten farklılığını, sevgililiğini, özel oluşunu.

Öyle hissediyorsa hele.

Aynadan gördüğü ne?

İçinde yaşamak olmayan bir çift soluk göz.

Cildin yüzüne taşmış mutsuzluk, karalık.

Hareketindeki yavaşlık.

Ağzındaki tatsızlık.

Ruhundaki öfkeli sessizlik.

Belli belirsiz biri.



Kadın kendini göremediği zaman körleşiyor.

Eksiliyor.

Yetersiz geliyor hayata.

Kendine bile bitiyor.



Oysa kadın o değil. Kadın daha fazlası. Kadın daha mutlusu, cildi daha parlağı, ağzı tatlısı, içi kıpır kıpırı, gözlerinden hayat fışkıranı...

İşte bir gün, bir ayna tutucu gelip kadına bu halini gösterince,

“Aslında sen busun değil mi?” deyince, hele ki o ayna tutucu, kadının şimdiye dek biriktirdiklerinin tam karşılığıysa, düşüncesi, insanlığı, içi, dışı, hayatı, iletişme yetisi…

Ve biliyor musunuz ki, bu aynayı kimin tuttuğunun pek önemi yok…

Onu iyi gösterecek, kendisinde gördüğü bütün pırıltıları yine kendisine aynı pırıltıyla yansıtacak birinin adı önemli değil.

Ruhunda da kendisini görsün yeter.

O zaman sırsız aynaya bakmayı bırakıp, ışıltılı ayna tutucunun aynasına bakabiliyor kadın…



Adamlar bunu anlamaz, bilmez, kafa bile yormaz.

Çünkü tek ayna kendisidir ve sadece o aynaya bakılır.

Unutur ki o aynanın sırrı gitmiştir artık ve hatta tuzla buzdur.

Bin parçaya bölünmüş aynadan gördüğü minicik kadınlar mıdır bakıp mutlu olması beklenen?

O gördüğü kendisi değil.

Buna ikna edemez kimse.

Kendini biliyor o.



Erkeklerin böyle bir aynaya ihtiyaçları var mı bilmiyorum, belki var ama o müthiş ketumlukları, dillerindeki, gözlerindeki, kalplerindeki mühürleri bunu anlamamıza engel.



Aynası her daim kendi güzel aksiyle parıldayanlar, ayna sahiplerine “Yansıyabildiğim en güzel aynam” desinler mi?

Desinler.

Bir de o aynayı silip parlatsınlar, kendi aynalarıyla da onu ona göstersinler mi?

Göstersinler.



Bahar geliyor.

Aşk zamanı.

Güneşin aynalara vurup gözlerimizi kamaştırma zamanı.

Gözlerin kör olma zamanı.

Aşktan.

Kendimizden…



11 Nisan 2010

Kırmızı





Son zamanlarda kırmızıyı çok ama çok sever oldum. Niye bilmiyorum. İçimi ısıtıyor görünce. Kırmızı bir şeylerim olsun istiyorum hep.

Az önce bir film izledim.
My Blueberry Nights. Film kırmızı.
Sanırım yönetmen de kırmızıyı seviyor. Öyle olmasaydı; kanepeyi, küpeyi, kırmızı ışıkları, koltuğu, bilekliği, oyun kartlarını, pullarını, tokayı, tabelayı, anahtarlığı, tişörtü, çantayı, önlüğü, çiçeği, ruju, elbiseyi, abajuru, neredeyse filmin her sahnesini kırmızıya boyamazdı.

Kesin benim kadar seviyor.

Filmi bir arkadaşım önerdi. O izle dediyse, izlerim.
O sevdiyse ve “ben sevdim, sen de sev” dediyse severim.

Sevdim.

Jude Law'a bayıldım. Kalemim. Çok tatlı, sıcak. Arkadaşım olsun isterdim çok. Tabii sonra bana da âşık olmasında hiçbir beis görmezdim :-)

Norah Jones şahane. İnsan bu kadar güzel, bu kadar duru, bu kadar sahici, bu kadar dudakları güzel olamaz. :-)
"Utanır insan, böyle güzel olunur mu?" adlı şarkıyı ona gönderiyorum:-)

Böyle bir şarkı var, gerçekten:-)

Filmin adını neden “Benim Aşk Pastam” diye çevirmişler, çevireni çevirip sormak istedim:-)
Yahu “Yabanmersinli Gecelerim” işte. Kız gece gece gidip yedi o yabanmersinli turtaları. O yüzden de filmin adını öyle koymuşlar. Ne diye kafandan isim yazarsın? Hayret bişi. Bir daha görmeyeyim.

Film akmıyor, ağdalı az biraz ama izlemeyi aklınıza koyduysanız, Norah Jones, Jude Law ve kırmızı seviyorsanız, siz filmle akıyorsunuz. Yani akmak isterseniz akıyorsunuz.

Ben istedim.

Adamlar, kadınlar…
Gidenler, kalanlar…
Ümitle bekleyenler, başkasına tercih edilenler…
"Onsuz yaşayamayacağını düşündüğün birine nasıl veda edebilirsin ki?"
Evet, hala âşıkken, nasıl vazgeçebilirsin ki? Böyle diyen, âşık olduğu ve hala vazgeçemediği adamı başkasıyla gören bir kadın.

Ümitle kavanozda anahtarlar saklayan, her gece barda ona servis açıp bekleyen, dudağına yabanmersinli turtanın üzerindeki dondurma bulaşmış kadını uyurken öpen adam.

Üç kadın ve bir adam daha. Elizabeth, üç kadın ve bir adamın hayatına değiyor, bir yerlerde, bir sebepten...
Üç kadının ikisi birbirinden güzel.
Geri kalan birini sevmedim çünkü Jeremy'yi terk etti. Bulsun bakalım ondan bir tane daha. Bulamaz. Güzel de değil zaten.

Elizabeth güzel.
Ve Jeremy onu yine uyurken, üzerinde yabanmersinli turtadaki dondurma bulaşığı olan dudağından öptü.
Gördüğüm en güzel öpüşme sahnesiyle film bitti.

Filmin her karesi hem renklerle hem kelimelerle dantel gibi işlenmiş. Büyüleyici, durup düşündürücü. Edilen her sözü başa sarıp sarıp anlamaya, algılamaya, hazmetmeye çalışacağınız bir film.
Film müziğini hiç demiyorum. İzlerken dinlemeniz lazım. Sonradan edinmeniz hatta.
Tekrar tekrar dinleyip, daha da çok sevmek için...
Filmdeki iç seslerden birinin dediklerini okuyacaksınız aşağıda.
Ama öyle hemen anlamayacaksınız. Düğümleneceksiniz. Sindirmek için zaman isteyeceksiniz. Tüm zamanlar sizin. Buyrunuz. :-)

"Sevgili Jeremy,
Birkaç gündür insanlara nasıl güvenilmeyeceğini öğreniyordum. Başaramadığıma memnunum.
Bazen başka insanlara bizi tanımlamaları ve kim olduğumuzu söylemeleri için ayna kadar güveniriz.
Her yansıma beni biraz daha kendim yapar."

Hadi şimdi nasıl düğümlendiyseniz öyle çözülün. :-)


Filmin künyesi, resmi sitesi ve sizi daha fazla düğümleyecek diyaloglarının olduğu sayfası.
http://www.imdb.com/title/tt0765120/quotes


Yapım:2007 ~ Çin, Fransa, HongKong
Tür:Dram, Romantik
Yönetmen:Kar Wai Wong
Senaryo:Kar Wai Wong, Lawrence Block
Müzik:Shigeru Umebayashi
Jude Law ... Jeremy
Oyuncular:
Norah Jones ... Elizabeth
Chad R. Davis ... Elizabeth's Boyfriend (as Chad Davis)
Katya Blumenberg ... Girlfriend
John Malloy ... Diner Manager
Demetrius Butler ... Male Customer
Frankie Faison ... Travis
David Strathairn ... Ofcr. Arnie Copeland
Adriane Lenox ... Sandy
Rachel Weisz ... Sue Lynne Copeland
Benjamin Kanes ... Randy
Cat Power ... Katya (as Chan Marshall)
Michael Hartnett ... Sunglasses
Natalie Portman ... Leslie
Michael May

02 Nisan 2010

Siyah Atkım


Şimdi keşke çirkin, zevksiz, herhangi bir atkı olsaydı dediğim ama hiç de öyle olmayan bir atkı.

Artık boynumda olmayınca, niye sıradan bir atkı olmadığına ağladığım bir atkı.

Siyah atkım.



Annemin ve babamın neredeyse tüm kardeşlerinde kalp hastalığı var. İlaçlar, ameliyatlar, krizler, kayıplar… Böyle bir geçmişe sahip olunca insan korkuyor, kalbe dair sıkıntısı olunca; kalbime bir baktırayım, sonra piyango bana da vurmasın, diyor.



Gittim. Türk Kalp Vakfı’na. İyi ağırlıyorlar. Sistem de iyi işliyor.

Tetkiklerim yapıldı, sonuçları aldım, doktorla görüştüm.

Kalple ilgili her şeyin yolunda olmasına sevinerek çıktım doktorun odasından.

Hazırlanıp gideceğim, bir bakarım atkım yok! Aldım mı acaba? Almış olmam lazım, her dışarı çıkışımda mutlaka alırım yanıma. Yanıma ya da boynuma. Bazen başka atkı alırım, ama siyah atkımı da çantama koyarım.

Niye?

O çok güzel diye.

Niye?

Rengi benim sevdiğim renk diye.

Niye?

Onu bana annem ördü diye.

Ve onu yanıma alınca, annem de benim gittiğim her yere geliyor, hatta beni soğuktan koruyor, kötü her şeyden koruyor gibi geliyordu diye.



Atkım yok…

Doktorun odasına bakıyorum yok, elektro odasına, efor odasına bakıyorum, danışmaya soruyorum yok. Ben fellik fellik aranırken bir temizlik görevlisi gördü beni.

Anlattım panikle, dedim, ben atkımı kaybettim. Siyah atkımı.

Ama herhangi bir atkı değildi. Annem ördü onu bana ve annem artık yok.

Kadın hemen telefonumu istedi, ben temizleyeceğim burayı, bulursam mutlaka ararım sizi, dedi.

Tamam, dedim.

Üzüldüm çok ama ümidimi de yanıma alıp çıktım.

Bulur da arar belki, diye.



Gece karışık bir dolu rüya gördüm, bir dolu insan. Tatsız uyandım.

Ağlamaklı.

Siyah atkım yok. Boynum çıplak kaldı.

Üşüyecek ki hep üşürüm ben...

Hadi boynumu kapatacak bir şey buluruz.

Şu hissettiğim şeyin üstünü ne kapatacak?

Atkımla birlikte annemi bir daha kaybettim sanki.



İçimi ısıtırken boynumu da ısıtacak başka bir siyah atkı daha var mıdır ki?

Bence yoktur.

Vardı da.

Sanırım artık yok.

Aramadı kimse.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...