31 Mayıs 2012

Sinemada Çantanız Kaybolursa?


Birşeyler kaybedince ya da çaldırınca ne fena oluyor insan.
İlk gelen duygu "aptal yerine konma" kandırılmışlık.. Rahatsız edici.

Günlerden bir gün, yine ben ve kendim sinema keyfindeyiz. :-)
Herkes sessiz sakin filmini izliyor.
Arkamdaki kadın birden fırladı yerinden, çantamı tuvalette unuttum!, diye koşarak çıktı.
Beş dakika sonra geri geldi. Nefes nefese. Nasıl telaşlı, nasıl stresli. Nefes alamıyor heyecandan.
Tuvalatte unutmuştu ya, bakmış, yok!

Fener istediler bakınıyorlar bir yandan.
Yanındaki eşiydi herhalde.
Kadın fenerle yerlere baktı, koltuğa baktı yine bulamadı. Canhıraş bir halde çıktılar salondan.
Ama artık adama geldiler, bağırmaya başladı;
"Ya, n'olur bulamazsak bir sakin ol, nedir yani? " falan demeye başladı..
Sonra adam tekrar içeri girdi, fenerle bir de o bakındı ve cüzdanı yandaki koltuğun dibinde buldu.
Sonra sesleri çıkmadı..

Dedim, ben olsam ne yapardım?
Üzülebilirdim..
Hele ki içinde kırmızı cüzdanım varsa.
İçindekiler değil, ille de cüzdan.
O kadar büyük tepki verir miydim, bilemedim.. Ama tepkim yanımdaki adama olabilirdi..
Tamam kadının tepkisi fazla geldi adama belki ama.. Sanki adamın sakinleştirmesi gerekiyordu onu..
Canım, sakin ol hayatım, dur bakalım belki bulabiliriz şeklinde.. :-)

Muhtemelen bin yıllık evliydiler. :-)
Sevgili olsalardı, adam oracıkta çanta fabrikası kurar, envai çeşit çanta imal ederdi sevgilisine.
Peeee....

Öyle işte..
Yine de adamı anlamakla birlikte kızdım..
Kadını anladım, kızmadım ama üzüldüm..
Çanta bulundu sevindim:-)

Çantanıza cüzdanınıza dikkat edin, bir de yanınızdaki adamın hal ve hareketlerine :-)
Kriz anlarında nasıl davranıyor size?
Sakinleştiren, toparlayan, suçlamayan, anlayışlı modellerden mi?
Bağırıp çağırarak kendisinden nefret ettirici mi?

Sevgiliyseniz, dikkate alın dediklerimi.
Evliyseniz, geçmiş olsun:-)



29 Mayıs 2012

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi



Son yılların en marjinal, ters köşe televizyon dizilerinden biri.
Alternatif, ezber bozan, klişesiz.
İzleyeni çok, izlemeyeni de.
Ya çok seviyorlar, ya nefret ediyorlar.
Aşk-nefret ilişkisi yaşatmıyor ama.
İzlemeye başlıyorsanız bir şekilde çok seviyorsunuz. Tüm karakterleri hem de.
Karakterlerinin çoğunun tüm kabalığına, edilen küfürlere, argoya rağmen hem de.




Bu dizi önce bir yazarın kafasında filizlenmiş.
Filizlenen kelimeler bir kitaba doluşmuş. Adı "Her Temas İz Bırakır" olmuş.
Yazarın adı Emrah Serbes.
31 yaşında.
Tiyatro oyunları yazarken, polisiye kitap yazmaya yönelen, akıllı, gündemi takip eden, insan, komik, cesur, duyarlı bir genç adam.
Behzat Ç. dizisi de kendi karşılığı aslında.

Emrah Serbes, ilk romanını sinemalaştırmak istemiş ama olgunlaştıramamış senaryoyu. Sonra dizi olmasına karar vermiş. Taslak hazırlamış ama beğenmemiş, olmamış.
Aynı evi paylaştığı arkadaşı  Ercan Mehmet Erdem'e, en iyisi senaryoyu sen yaz, demiş.
O da zaten hikayeyi daha word dosyasıyken bildiği ve devamlı üzerinde konuştukları için yazmaya başlamış zorlanmadan.
Yani Emrah, Ercan'a güvenmiş ve Behzat Ç. dizisi dünyaya gelmiş.

Dizi tek başına senaristi ya da yazarıyla var olmuyor elbette. Oyuncular ve hatta tüm set ekibi, dizinin kalitesini ve izlenilirliğini etkileyebilecek güce sahip.
Hepsi çok şanslı olduklarını düşünüyorlar.
Çünkü sette; yönetmeninden çaycısına, ışıkçısından kostümcüsüne herkes aynı dili konuşuyor. Uygun kimya yakalanmış yani. Bu kimya diziye samimiyet olarak yansıyor.



Her Temas İz Bırakır kitabının tamamı ilk bölümde tüketiliyor.
Sonraki bölümlerle karakterler eklenip konu genişletilerek devamlılık sağlanıyor.
Dizi devam ederken, Emrah Serbes'n ikinci kitabı Son Hafriyat, Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm adıyla film oluyor. Film ve dizi eş zamanlı çekiliyor.



Diziyi takip edenler filmin gösterim tarihini soluksuz bekliyorlar. Gün sayıyorlar adeta.
Sonunda görücüye çıkıyor ve çok beğeniliyor.
Zaten dizinin her bir bölümü film  kalitesinde ve tadında olduğu için, film de izleyenlere
dizinin bir bölümünün sinemaya aktarılmış hali gibi geliyor.

Polisiye roman uyarlaması olan Behzat Ç. dizisi, cinayet şubenin yaklaşık 10 çalışanını ve onların ailelerine yayılan bir cast'a sahip.
Dizi karakterleri öyle kemikleşmiş ki her birini sanki daha önceden tanıyor ve çok seviyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz zaman geçtikçe.
Dizi, dünya ve ülke meselelerine kafa yoran, politik, günceli takip ediyor.
Her bölümde mutlaka Akbaba'nın "aga cinayet var" demesiyle cinayet çözülmeye çalışılıyor ekipçe.

Cinayet masasının ne menem bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Her gün cinayete kurban giden biri, ceset, morg, maktul yakınları, şüpheliler, deliller, soruşturma, gözaltı, katile giden yol ve sonuç.
Cinayet çözülürken eş zamanlı olarak karakterlerin yaşamlarına da tanıklık ediyorsunuz.
Komik ögeler serpiştirilmiş dizinin zeminine. En dramatik anda bile bir güldürebiliyorlar.
Bazen çok geriliyorsunuz, tahminlerinizin ötesine varıyor iş.
Acımasız, soğukkanlı seri katiller, ekipten birilerinin muhbirliği, arkadan iş çevirmeler, aslında en büyük zararın en yakından gelebileceğine tutulan ayna..
Bir tutam aşk, bir tutam gizem, biraz fırlamalık: Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi.





Behzat Ç. karakteri Erdal Beşikçioğlu'nun elinde nefes alıyor. Aslında yakışıklı, karizmatik, hoş.
Fakat karakteri allayıp pullayıp cillop gibi çıkarmamışlar ekrana.
Behzat Ç başka biri.

Çirkin, bıyıklı, her daim kirli sakallı, saçı başı bir yanda, birası elinden düşmeyen, gündüz bile kupasından ya da şişesinden votkasını içmeyi rutin sayan, küfürlü, argo, kaba bir adam.
Genel olarak geçmişine baktığımızda aslında tam bir "loser".
Fırtınalı aşklar yaşıyor. Sağı solu beli değil. Ne âşık, ne değil.
Kadınların bayılacağı bir erkek tipi değil ama niyeyse tüm kadınlar bayılıyor ona:-)
Mesela "seninle mutsuzluğa da varım" diyen kadınları mutsuz etmesi muhtemel. Ama o kadınlardan biri gidip onunla evleniyor :-) 

Behzat Ç başının dikine giden, kalıplara sığmayan, kural kaide dinlemeyen, itaat etmeyen ve bu yüzden aldığı cezalarla yıllardır terfi edemeyen bir cinayet büro komiseri. Kanunlar umurunda bile değil. Çoğu kez vicdanıyla karar veriyor. Sonuçlarına katlanacak kadar da gözü kara. Dünya yansa umurunda değil.
Agresif, ne zaman, neye, nasıl tepki vereceği belli olmayan saatli bomba prototipi.
"Nasılsın, neden, niçin" sorularını ya cevapsız bırakıyor ya da "saçma sapan konuşma la" diyor.
Deli işte.
Ekibin başı, çalışanların ilk adresi, hepsinin en agresifi ama en yufkası, en yüreklisi.
Hikâyenin belkemiği.

Akbaba, Hayalet, Harun, Eda, Cevdet, Şevket, Şule, Savcı Esra, Suna Komiser, Aziz Abi, Selim, Ercüment, Memduh Başgan, Ceyda, Bahar, Gönül ve diziye dâhil olan tüm figürasyonla birlikte son zamanların en iyi işlerinden biri.  




Dizide suçlu psikolojisi de analiz ediliyor. Katillerin neden katil olduğunun alt metni yüzeye çıkarıyor. "Yaptım ama bi sor niye?" cevap buluyor çoğu kez.
Her katil suçlu mudur'u sorgulatıyor.

Bu kadar açık yürekli ya da şefkatlice yaklaşmıyorlar elbette her katile.
Dayak ve küfür var. Çoğu kez sorguda Behzat'ın elinden adam alıyorlar. Öylesine kaybediyor kendini.
Ama bazen, esas aldığı insanlığı, pişmanlık bile yansıtıyor yüzüne.
Senarist karakterleri vicdanlarıyla hareket ettiriyor.
Belki izleyiciyi yakasından tutup bırakmayan duygu da budur. 

Cinayet Büro'nun çoğu Ankara aksanı argolu.
"Aga, la, bebe, ha" gırla. Ettikleri küfürlere” bip “ yetişmiyor:-)
Tabii ki başı Behzat Ç çekiyor.
Bir ara dizideki kadınların yanında daha az bip’lenmeyi denediler. Daha iyiler şimdi. 
Mütemadiyen uyarı alıyorlar.
Şiddet içerdiği için uyarı aldıklarında "Meclis TV'yi açın, orada daha çok şiddet görürsünüz" diyorlar.

Bazen aldıkları uyarılarla dalga geçiyorlar. Mesela RTÜK'ten aldıkları içki uyarısından sonra; her akşam içki masasında toplanan ekip, bir akşam Behzat'ın evinde çay masası kuruyorlar, ortada şekerlik, tabaklarda çerez falan. :-)

Tabii bu dikbaşılıkları haklarında daha fazla uyarı almalarına sebep oluyor. 

En son dizi bakanlığa ve RTÜK'e şikâyet edildi.
Meclise verilen soru önergesi tartışılmaya sunuldu.
Gerekçe de şu: "Dizide polis rolü yapan, dolayısıyla dizide devleti temsil eden karakterler, görev esnasında alkol alıyorlar, evli olmadıkları halde beraber yaşıyorlar  ( Evlendiler, rahat etti herkes. Namusumuz temizlendi (!) ) ve Türk aile yaşam kurallarına uygun olmayan davranışlar sergiliyorlar."

İçimden şunu demek geliyor.
Behzat Ç. dizi la, dizi. :-) 

Ankara Emniyet Müdürü benden daha aklıselim bir cevap vermiş mesela:

"Behzat Ç'yi sadece televizyon dizisi olarak değerlendirmek gerekir. O dizideki uygulamaların bizim mesleğimizle alakası yok. Onlar gibi yapan olursa ikinci gün meslekten ihraç edilir. Ne kullanılan dil, ne o argo, ne sorgulama ne de tahkikat yöntemleri bugün var." 

Dizinin takipçileri, sahipleri aynı zamanda.

Meclise dizi hakkında yapılan suç duyurusundan sonra Behzat Ç. severler Çankaya Belediye'sinin desteğiyle açık havada yaklaşık bin kişiyle diziyi izleyerek şikayeti protesto ettiler.

Bu kadar uyarıdan sonra dizinin yayından kaldırılma korkusunu duyuyorlar içlerinde haklı olarak.

Bu yüzden hep bir ağızdan "Behzat Ç'ye Dokunma! " diyorlar.

Sezon finaline kadar yine açık havada binlerce kişiyle diziyi izleyerek aynı desteği veriyor olacaklar.




Evet, dizide küfür var, argo var, içki var, şiddet var. Hangisine oh, iyi ki de var diyebiliriz, ya da böyle bir şey, nereden icat ediyorlar bunları, diyebiliriz ki?
Hayatın içinden hepsi. Karakterler de, cinayetler de, davranışlar da, aşklar da, komedi de.
Ha, dozunu tartışabilirim. Mesela içkinin neredeyse iki sahneden birinde olmasını eleştirebilirim. Olsun ama bu kadar olmasın, ne olur ki?
Ama küfür sevmeyen, nezakete bayılan biri olarak küfürlerine dokunamam. Kabalıklarını çıkaramam üstlerinden.
Çünkü onlar öyle. Öyle doğmuşlar. Doğaları bu.
Kabul eder izlersiniz; nefret eder izlemezsiniz.
Tercihe bırakmışlar kendilerini.

Ekrandaki diğer polisiye dizilerden keskin bir bıçak gibi ayrılıyor.
Bakınız şöyle:-)



Dizi 4 bölüm önden gidiyor, yedekli çekiliyor.
Leyla ile Mecnun dizisiyle ortak bölüm yaptılar. Birbirlerine konuk oldular.
Temelde kafalar ortak ama iş olarak farklı kulvarlarda olmalarına rağmen kafa ortaklığı iki dizinin izleyicilerini aynı dizide buluşturabildi.
Yönetmen Serdar Akar.
Senarist Ercan Mehmet Erdem.
Emrah Serbes 10 bölümde bir yazıyor.
Müziklerini Pilli Bebek yapıyor.
Ekşi sözlük, twitter, facebook gibi sosyal mecralarda rekor sayıda online yorumlar alan, izleyicisi, "hastası" bol, köşe yazarlarına sık sık konuk olan, deli dolu, başına buyruk, kendine has, soyadı Ç olan bir dizi işte.

Seviyoruz merkez:-)

Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi
Her Cuma 22.30'da Star'da.

Alakasız Not: Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler adlı kitabını almanızı hararetle öneririm. İçindeki çocukla tanışırsınız. Sever bağrınıza basarsınız...

Alakalı Not:  Siz de "Behzat Ç'ye dokunma!" diyorsanız RTÜK'e yazabilirsiniz:






28 Mayıs 2012

Bodrum Akça Otel





Işınlanmak istiyorum Bodrum sahilinde bir şezlonga.
Hafif hafif, tatlı bir rüzgar yanımda yöremde..
Kulağımda denizin dalgalı müziği...
Elimde kitabım...
Arada gözümün ucuna gelen minik, tatlı, kaçamak uykularım...
Akşam güneşine kendimi bırakmalarım...
Denizin seriniyle ferahlamalarım...

Özledim.
Tembellik dışında hiçbir işimin olmadığı tatili özledim.

Bodrum'daki vazgeçilmezim: Akça Otel.
Bu yıl da aynı yere gidiyorum. Size de anlatayım nasıl bir yer olduğunu...


                                                              BODRUM AKÇA OTEL



Tatili hepimiz dört gözle bekliyoruz.
Gittiğimiz yerde rahat etmeyi, mutlu anılar yapmayı, güzel fotoğraflarla dönmeyi umuyoruz her yıl.
Herkesin tercihi başka başka; Otel, tatil köyü, apart otel, devre mülk, yazlık ev...
Bazen, mutlu mesut döneriz.
Bazen, oraya bir daha gitmemek üzere kapatırız konusunu.
Bazen de, her şeyi öyle yeter ve mutlu eder ki, bir daha başka yer bakmayız bile.
Her yıl aynı yere rezervasyonunuzu yaptırırken buluruz kendimizi.
3 yıl önce keşfedilmiş, Bodrum'dan mutlu fotoğraflarla dönmemi sağlayan yer:
Ortakent. Yahşi plajı. Akça Otel.
Bodrum'dan dolmuşla yaklaşık yarım saatte ulaşıyoruz. Dolmuş garajı otelin hemen arkasında. Tatil süresince istediğimiz zaman kolaylıkla yakın koylara ya da Bodrum merkeze gidebilme rahatlığımız var.
Otel denize oldukça yakın; odanızdan çıkınca tahminen 20 adımda denizdesiniz. Masmavi, tertemiz.
Odanız hergün temizleniyor. Çalışanları güler yüzlü, sorun yaşadığınızda çözüm üretebilengillerden.


Yemekleri lezzetli ve temiz.
Çorbalarını tatmalısınız. Her akşam aşçılara çorbalarını övdüm:-) Bir tanesinin de tarifini aldım tabii..
Yemekleri çok lezzetli ama öyle seksen çeşit değil. Evde ne pişiriyorsanız o; çorba, ana yemek, pilav/makarna, garnitür.
Ayrıca meze, salata ve zeytinyağlı barı var ki barbunyadan deniz börülcesine birçok çeşit var.






Kahvaltıda da öyle pofudukluğuna ve mis kokusuna aldanıp tabağınıza dolduracağınız, sonra evinize göbeğinizde yağ olarak getireceğiniz poğaçalar, çeşit çeşit ekmekler, börekler, çörekler yok.
Olmasın da zaten. Ha, yok dedim de, hiç yok değil yani.
3 çeşit ekmek var ve arada sigara böreği veriliyor. Kahvaltı barındaki kahvaltılıklar ziyadesiyle doymanızı sağlıyor zaten.
Domates, salatalık, yumurta peynir, kaşar, zeytin, reçel, tereyağ, bal, salam, krem çikolata, çay, kahve, karpuz. Bundan fazlasını benim bünye almıyor, alır da almak istemiyor:-)) Bu arada yeşil zeytini nefis!

Tatil köylerine de gittik zamanında.
Her köşede başka şey pişiyor, kahvaltılıkların çeşidinden başı dönüyor insanın. Yemekler ve tatlılardaki çeşitliliği demeyeyim hiç. 15 gün de kalsanız sıra gelmez hepsini denemeye.
Tamam, onun da başka güzelliği var ama sadelik ve yeterlilik de hoş geliyor insana bir zaman sonra. Yetiyor işte ne varsa.
Tatlı sevenlere yetmeyecek birşey var ama.
Tatlı konusunda üstad değiller:-) Benim işime geliyor, ayrı.
Ama arada tutturdukları oluyor, haliyle kaçamak yapıyorum.
Ertesi gün telafi yürüyüşü yapıyorum, geçiyor:-)
Yürüyüş için harika bir parkuru var, otelin tam önünden geçen trafiğe kapalı yürüyüş yolu. Akşam yemeklerinden sonra mutlaka yürüdük.


                                         Minik ara sokaklarında hediyelik dükkanlar şıkır şıkır.


Garajın girişinde soldaki kahvehaneye mutlaka gidin. Türk kahvesi ve çayını için, domatesli kaşarlı tostunu mutlaka yiyin. Şöförler yan masada oturuyor olacaklar ama tatilcilerle birlikte kahvehanede oturmaya alışmışlar. Kahvaltıdan sonraki kahve keyfimizi ve akşam yemeğinden sonraki çayımızı hiç eksik etmedik. Ayrı keyif...

Otelin önündeki yürüyüş yolunun sonunda, denize karşı spor yapabileceğiniz spor aletlerinden var.
Sabah erkenden yürüyüp, spor yapıp sonra denize girmek, oraya gittiğimde hep hayalim oldu:-)
Bir iki kere yaptım neyse ki.. Sabah denizinin keyfi başka.
Deniz tertemiz fakat Bodrum denizi malum, biraz soğuk. Gerçi temmuzun ikinci haftası ısınmaya başlıyor ama daha önce giderseniz denizin içindeki buz kütlesiyle kucaklaşacaksınız, haberiniz olsun:-)

Havuzu da var ama ben havuzsevmeyengillerden olduğum için hiç girmedim şimdiye kadar. (Hoş girsem de sanki yüzebileceğim de:-) Ama hakkımı yemeyeyim, artık denizde daha rahatım, tamam ayağım yere değmezse hala panikliyorum o ayrı ama yine de yüzebildiğimi söyleyebilirim ucundan kıyısından:-) )

Bu otele 3 yıldır gidiyorum ve her yıl neredeyse aynı yüzleri görüyorum. Müdavimleri var.
Hem yerli hem yabancı üstelik. Rahat ediyor gelen, tatilden beklediğiniz her şey bir arada.
Zaten müşkülpesent değilseniz, var olan her şey sizi mutlu ediyor, eksik gedik arayarak mutsuz olmuyorsanız, bir sonraki yıla yine aynı yere gideceksiniz demektir.

Burası ya da başka bir yer...
Bu otel bana yetiyor, mutlu ediyor her defasında.
Başkasına az gelebilir, şikayetlenebilir. Denemeden bilinmez:-)
Şimdiden iyi tatiller:-)




                                         Sağdaki ağaç altını tercih edin. Gölgesi harikadır.



                   Yemekten ve kahvaltıdan sonra çayınızı kahvenizi alıp gölgede keyif yapabilirsiniz.


                                                                      Link:
                                                     http://www.akcahotel.com/

Bodrum'a gidince Bodrum'un çarşısını bir dolaşmadan olmaz.
Mado'da oturup dondurma yemeden hiç olmaz. Bu defa da arkadaşlarla toplaşma ve tatlı sohbet eklenir. Bodrum'un tadına doyum olmaz...





25 Mayıs 2012

Erovizyon 2012



Erovizyon, Yurovizyon, Örovizyon
Siz ne diyorsanız artık...
Ben Erovizyon'u seçtim. :-)

Benim çocukluğumda Erovizyon oldukça sükseliydi. Ülke için önemliydi.

Günü beklenirdi.

Yarışma akşamı toplaşır ailecek heyecanla izlenirdi.

Hangi ülke bize kaç puan verecek? Tüm derdimiz buydu o akşam için.

"Tüvelf poiint" bize bir türlü gelmezdi. Bırakın tüvelf poiint'i sıfır puan bile aldık üzülerek.

Yüz yıldır bu yarışmayı sunan ve yıllardır en ufak bir değişim göstermeden bu güne gelerek beni Benjamin Button familyasından olduğuna inandıran Bülend Özveren; her ülke oyunu kendi komşusuna veriyor, zaten her yıl olduğu gibi bu yıl da siyaset yarıştı, derdi.

Halk olarak da, her yıl hakkımızın yendiğini düşünürdük.

Son birkaç yıldır şükür "tüvelf" aldığımız da oldu. Sonunda ne yaptık ettik, dokuzunculukla başlayıp, yıllar içinde birinciliğe bile erdik.

Bakınız şöyle:

1986 Klips Ve Onlar Grubu - Halley / 9.
1997 Şebnem Paker - Dinle / 3.
2003 Sertab Erener - Everyway That I can / 1.
2004 Athena - For Real / 4.
2007 Kenan Doğulu - Shake It Up Şekerim / 4.
2008 Mor Ve Ötesi - Deli /7.
2009 Hadise - Düm Tek Tek / 4.
2010 Manga- We Coulg Be The Same / 2.

Yarın Can Bonomo yarışacak. 24 Yaşında, İzmirli. Sol koluna kaybettiği annesini nakşettirecek kadar anneye düşkün bir oğlan çocuğu. Başarısını annesiyle paylaşamıyor olduğundan "yarım".





2011 yılında çıkan Meczup albümüyle piyasaya karışmış. TRT'den teklif gelince önce bir şaşırmış tabii ama altından kalkabileceğine güvendiği için kabul etmiş. Çok ama çok çalışmış. Umarım emeğinin karşılığını alır yarın akşam...



Can Bonomo - Love Me Back (2012)



Yarı finalde son dakikada kazandığımız anons edilince ondan çok dansçılar sevinçten havalara uçtu. Can'ın yüzünde bir gülüş vardı ama şaşırdı mı, üzüldü mü, inanamadı mı, anlayamadım. :-)

Can Bonomo'ya bayılırım aslında. Özgündür, tarzdır, farklıdır. Sesi harikadır; güçlü, kontrollü.
Ses ve sahne performansıyla ilgili sorun yok ama koreografi ve şarkı çok içime sinmedi açıkçası. Tamam, kötü değil ama yine de tam anlamıyla "budur" dedirtmedi bana. Umarım yanılıyorumdur.
Mevcut şarkılarıyla katılabilseymiş keşke.
Mesela Meczup, mesela Bana Bir Saz Verin. Birbirinden şahane ikisi de. Dinleyin bakın:





Yarışma şarkısı Love Me Back'de diğerleri gibi Erovizyonlaştırılmış. Zaten özgün şarkı yok, besteciler, söz yazarları, aranjörler ille bir kalıba sokulmaya çalışılıyor. 
Kendisi de söylemiş, bu işin matematiği var, diye.

Nedir?

Türk enstrümanlarıyla çalınmış "Türkiş" ezgiler, bir iki oryantal dans figürü, dile pelesenk bir iki söz, ülkenin geleneksel, çağrıştırıcı motiflerini de ekle. Oldu da bitti maşallah.
Bir de İngilizce olursa tamam.
2003'e kadar Türkçe sözlerle katılmışız.
Sertab Erener'le başlamış İngilizce modası.
İyi mi olmuş? Derece konusunda farklılık yarattığı kesin ama dil fark etmiyor bana. İlle anlamak gerekmiyor yani. Şarkı, koreografi ve ses güzelse, sözlerin anlaşılmasına gerek yok.
Kendi dillerinde şarkı söyleyip kazanan bir dolu ülke var. Anladık mı sözlerini?

Erovizyona katıldığımız şarkılardan seçtim birkaç tane.
Kıyafetler, danslar, saçlar, koreografi, vokaller... Hepsi "yıkılıyo":-)
Maalesef hiçbiri için o zaman göre şıkmış, zevkliymiş falan diyemedim.
Kendilerini izlediklerinde onlar da benim gibi düşünüyorlardır kesin.

Vikipedia'dan kopyaladığım hangi yıl, hangi şarkıyla katılıp, kaç puan aldığımızı gösteren tabloyu da göreceksiniz şarkılardan sonra.

Can Bonomo'ya bol şans diliyor, en az bir tüvelf point bekliyoruz. :-)

Güncel Ek:  Yarışma bitti. 112 puanla 7. olduk.
112 puanın 12'si kardeş ülke Azerbaycan'dan geldi. Bizimki de onlara gitti haliyle..
Can Bonomo elinden geleni yaptı. Kutluyorum başarısını.
İlk on içinde olmak da candır:-)
(Ben eksik mi kalsaydım? Can, can, can...Herkes can'lı bir cümle kuruyor. Ama ben kasmadım, doğal gelişti. Vallahi:-)  )
Bu arada Türkiye anons edilirken "Can Türkiye" denmesine çok hislendim.. Can (Bonomo), Türkiye demek istedi sanırım ama olsun..






                                       
                                               Semiha Yankı - Seninle Bir Dakika (1975)

Nilüfer-Grup Nazar / Sevince ( 1978 )


Ajda Pekkan - Petrol (1980)


Modern Folk Üçlüsü- Ayşegül Aldinç / Dönme Dolap 1981


Neco - Hani? (1981)


                                               Beş Yıl Önce, On Yıl Sonra -Halay  (1984)

MFÖ - Diday Diday Day (1985)

                                                                                 
YılŞarkıcıŞarkıFinalPuanYarıPuan
1975Semiha Yankı"Seninle Bir Dakika"193
1978Nilüfer & Nazar"Sevince"182
1980Ajda Pekkan"Petrol"1523
1981Modern Folk Üçlüsü & Ayşegül"Dönme Dolap"189
1982Neco"Hani?"1520
1983Çetin Alp & Kısa Dalgalar"Opera"190
1984Beş Yıl Önce, On Yıl Sonra"Halay"1237
1985MFÖ"Diday diday day"1436
1986Klips ve Onlar"Halley"953
1987Seyyal Taner & Lokomotif"Şarkım Sevgi Üstüne"220
1988MFÖ"Sufi"1537
1989Pan"Bana Bana"215
1990Kayahan"Gözlerinin Hapsindeyim"1721
1991İzel, Reyhan & Can"İki Dakika"1244
1992Aylin Vatankoş"Yaz Bitti"1917
1993Burak Aydos"Esmer Yarim"2110
1995Arzu Ece"Sev"1621
1996Şebnem Paker"Beşinci Mevsim"1257
1997Şebnem Paker & Grup Etnik"Dinle"3121
1998Tüzmen"Unutamazsın"1425
1999Tuğba Önal"Dön Artık"1621
2000Pınar Ayhan & The SOS"Yorgunum Anla"1059
2001Sedat Yüce"Sevgiliye Son"1145
2002Buket Bengisu & Safir"Leylaklar Soldu Kalbinde"1629
2003Sertab Erener"Everyway That I Can"1167
2004Athena"For Real"4195XX
2005Gülseren"Rimi Rimi Ley"1392XX
2006Sibel Tüzün"Süper Star"1191891
2007Kenan Doğulu"Shake It Up Şekerim"41633197
2008Mor ve Ötesi"Deli"7138785
2009Hadise"Düm Tek Tek"41772172
2010maNga"We Could Be The Same"21701118
2011Yüksek Sadakat"Live It Up"XX1347
2012Can BonomoLove Me Back"


18 Mayıs 2012

"En Güzel Hikayem"


Bazen..
Ne yaparsan yap olmuyor bazen...

Aşk var.
Ama olmuyor.
Olmayınca olmuyor.
Yetmiyor bazen.
Böyle üzgün, kalbi kırık şarkılar yazılıyor.

Teoman'ın en sevdiğim şarkılarından biri.
Şebnem Ferah, eşliğiyle taçlandırmış şarkıyı!
Sözleri üzerine söz söyleyemiyorum bile ama dayanamayıp söyleyeceğim tabii...
Sesler için...
Teoman ve Şebnem Ferah diyorum sadece.

Her dinlediğimde kalakaldığım,
Sözlerin içine çekildiğim,
İki sevgilinin bitmek üzere olan serüvenlerini dinlerken içimin gittiği,
"Neden aşk ölümlü, 
"Neden can çekişe çekişe ölmesine izin veriliyor" dediğim....
Sonunda üzüldüğüm...
Çok üzüldüğüm...
Gözümü dolduran, çok çooook sevdiğim bir şarkı bu...

Aşık bir kadının onca acı çektiği halde orada kalışı, çabalayışı, her şeye rağmen ona doğru "kesilene kadar yüzmesi",
Sonunda, inanmaya hali kalmadı diye göğsüne hançer sokup yaradaki pis kanı akıtışı...
Ve sonunda...
Artık kendisi için üzülmeyi bırakıp yalnız onun için üzülüşü...
Ve zor olsa da..
Bitiş...

Mutsuz  olduğu halde aynı hikaye içinde kalıp debelenen çaresiz aşık kadınlara umut olsun.
En güzel hikayeler bile bitiyor. Aşktan arınılabiliyor.
Bitmez sanılanlar bile "bitirilebiliyor"

Ama sizin hikayeniz bitmesin tabii...
Mutluysa bir de...
Bitmesin...

Sözleri burada.
Videosu girişte.
Olur da vaktiniz olursa dinlemeye.
Dinleyin.

En Güzel Hikayem- Teoman
Kulaklarım patlıyor sessizliğinden
Yorgunluğundan
Ölüyorum
Sinekler yapışıyor vücuduma gitmiyorlar
Yayılıyor kanları vurduğumda
Denizi araladım geçtim bir aşktan
Attım kum torbalarımı döktüm yaprakları
Ama sanki uzandın tenime hissettim
Terim aktı parmak aralarından

Bazen , ne yaparsan yap olmuyor bazen
Bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen

Kanım hızlanıyor bazen damarlarımda
Kan çanakları aynada levham boynumda
Bir yapbozu tamamlarken bakıyorum büyük parçan eksik
Kalbin olduğu
Bazen bir vücudu sarıyorum
Banıp parmağımı tadına bakıp
Gözümü sevmeye karartıp yapamıyorum

Bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen
Bazen, ne yaparsan yap olmuyor bazen

Acı bir tat kalıyor ağzımda
Bazen yutup unutup bazen tükürüyorum
Bazen ayılıp uyanıp bir nefesle yanımda adı yok sırtı var
Bana dönük bükük
Soğuğa çeviriyorum suyu ağlıyorum
Bakıp içine ayılamayıp anlayamıyorum

Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen
Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen

Derimin altında başarılı ayrılık notları
Yazılmış, çöpe atılmış intihar mektupları
Vuruyorum sokaklara bedenimi hayallere
Hayatımı yine omuzlarıma
Acımı alsınlar diye sığınıp kurtaracak kadınlara
15 dakkamı

Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen
Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen

Bitti
Zor oldu ama bitti
Yapamadım benim başka bir kalbi
Bedenin zayıftı, kalbin güçlüydü belki
Haritası ama çok silikti
Sert bir şeydi iliklerimde aşk
Dayandım, ittim sığmadı, kanırmadı girmedi
Ama sıktım pis kanı
Akıttım yaramdan
İyileştirmeye yaladım geçmişti sanki
Soktum neşteri göğsüme
İnanmaya halim kalmadı diye
Bitti
Zor oldu ama bitti

Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen
Bazen ne yaparsan yap olmuyor bazen

Korkma bilirim acıyı tedaviyi
İmkansızlığın kekremsi tadını
Dün insanlara baktım kendi kirli camımdan
Terkedilmişler çoktan yaradan tarafından

Ben kesilene kadar yüzdüm ama
Görünmeyince karan bıraktım kendimi
Battım bir taş gibi
Yanmıştı , çizilmişti ama seyrettim ağlayarak sabredip
Çok sevdiğim bir filmi
Artık yalnız senin için üzülüyorum
Bitti
Zor oldu ama bitti

Benim de zaten hiç gücüm yok
Yüzüm yok hiç umudum yok
Ama bil ki farklı bir hayaldi
İşkenceydi bazen bazen çok güzeldi
Ama anlıyorum sesinden
Kurtulmuşsun sen
Nokta konmuş, bitmiş
En güzel hikayem.

12 Mayıs 2012

Saatimi Doğum Günüme Kurdum-İlk Kitabım ve Hikayesi




Sabah erken kalkıp günü dolu dolu geçireyim diye.

Kalkıyorum erkenden, gün geçiyor.

Ama hava isli puslu. Benim de içimi gölgeliyor. Oysa geçen yıl güneş ışıl ışıldı.



Aslında geçen yıl ve ondan önceki her yıl doğum günüm yaklaşıyor diye heyecan duyardım hatta bittiğinde hüzünlenirdim bile.

Bu yıl heyecansızım. Yaşa değil ruh halime vermek istiyorum bunu. Yoksa ruh halim fenalaşacak, yaşlanınca böyle mi oluyor diye:-)

Sakin Nuray'cım, yaşlılıkla ilgisi yok. Kendin söyledin hava isli pusluydu diye. Sen sevmezsin öyle havaları. İçindeki güneşi de alır böyle havalar, bilmez misin?



Ne yapayım bugün? Sinemaya mı gideyim? Sahile mi ineyim? Evde mi oturayım?

Derken, arkadaşımla Çin yemeği yemek üzere Cevahir'e doğru gider buluyorum kendimi.



Arkadaşım neredeyse 25 yıllık. Ailevi bağımız da var. Atsan atılmaz satsan satılmaz yani:-)

Didem.

Hayatımdaki yerini kelimelere sığdırmayı deneyeyim bakalım...

O benim olmazsa olmazım.

Herhangi bir konuda karar alırken onun fikrini almazsam olmaz.

Misafirlerime yaptığım yemeği ona da yedirmesem olmaz.

Sevdiğim ne varsa onunla paylaşmazsam olmaz.



Ona çoğu yönden gıpta ederim.

Mantığıyla duygularını ayırabilen ender insanlardandır o.

Onun gibi olmak isterim ama olamam.



Hem kötü gün, hem de iyi gün dostudur.

Karşısında "ben" olabildiğimdir.

Çekinmeden, sakınmadan, düşünmeden.

"Gerçekten ne dediğimi" anlayanımdır o.

Beni dinleyen, değer veren, çok sevendir.

Tanıştığımız günden itibaren hayatıma çok yakından tanıklık eden, yanında ağlayabildiğim, benimle ağlayan, benimle gülen, bana sevinen, üzülen gerçek dosttur. Üçüncü kız kardeşimdir hatta.

Birkaç adım önümde giden insanoğlu insanımdır.



Anlatmaya çalıştığım bu insanoğlu ile buluşuyoruz. :-)

Bana kitapçıda olacağını, oraya gelmemi söylüyor.

Tamam.

Gidiyorum.

Kocaman kitapçıda göremiyorum onu, arıyorum. Nerede olduğunu söylüyor. Yanına gidiyorum.

Selamlaşıyoruz, sarılıyoruz, doğum günümü kutluyor.

Ne haber, n’apıyorsun derken gözüm raftaki bir kitaba takılıyor.

Üzerinde kelebek fotoğrafı var.

İşte şu:



Bu benim profillerimde kullandığım kelebek.

Kelebeği görünce "aaa, benim kelebeğim..." diyerek kitaba yöneliyorum.

Alıyorum kitabı elime. Üzerinde "Devam Edecek" yazıyor.

Altında da Nuray İlbars Kömürcü.

Nasıl yani, nasıl yani diyorum bir süre:-)

Nasıl olabildi? Bu kitap benim mi şimdi? Hayalim ellerimde mi yani?



Gözlerime yaşlar doluşuyor. Şimdi olduğu gibi...

Öyle bir hisleniyorum ki... İçimden mutluluk, mutluluk, mutluluk taşıyor...

Sarılıyorum arkadaşıma, teşekkür ediyorum ama teşekkür o kadar az ve yetmiyor ki gözyaşlarımı anlatamaya... Ne diyeyim, bilmiyorum...



Bir süre kendime gelemiyorum, kitabı tutuyorum elimde, sayfalarını karıştırıyorum.

Yazıları göremiyorum haliyle. Gözümün önünden yaşlar geçiyor...

Böyle hissettirilmek anlatılmaz...

Öyle güzel ki...





Kitapla ilgili serüveni anlatayım size.

Bu fikir hep vardı benim aklımda. Hatta hayalimdi.

Yakınımda olan herkes bilir bunu.

Blogumda yazdıklarımı bir araya getirip bastırmak istiyorum evet ama nasıl, ne zaman, hiç bilmiyorum...

Arkadaşlarım cesaret veriyorlar bana her defasında. "Hadi kitaplaştır artık şu yazılarını, başucumda hepsi bir arada dursunlar istiyorum, diyorlar ama ben harekete geçemiyorum.

Destek var ama bende icraat yok:-)



Birkaç gün önce bu hayalimden bahsediyorum ona...

Kitap bastırayım ama eşe dosta vermek için.

Hatta önce kendime doğum günü hediyesi yapmak istiyorum ama nasıl? Bir matbaacıyla konuşmam gerek. Farklı bir format istiyorum çünkü.

Klasör mantığında ama kitap formunda olsun.

Yazdığım her yeni yazının bir kopyasını kitabı alanlara göndereyim, onlar da kitaba eklesinler.

Her kopyadan sonra yazıların devam edeceğini bilsinler istiyorum.

Bu yüzden adı "Devam Edecek" olmalı.





Ben her anlattığımda o da içinde heyecan duyuyor hayalimi gerçekleştirmek için.

Aslında uzun zamandır aklında var bunu yapmak ama bir türlü nasıl yapacağını bilemiyor.

Kitabın adı ne olacak, hangi yazıları alacağım, kapak fotoğrafı ne olacak vs. diye düşünürken ben ona tüm sorularının cevaplarını sohbet arasında bilmeden veriyorum:-)



Önce bir yakını aracılığıyla kitabı bastıracağı matbaayı buluyor. ( O yakına bir kere daha teşekkür ederim:-) )

Sonra yazılarımı düzenliyor, basım aşamasına getirmek için uğraşıyor.

Hazır olunca baskıya gönderiyor. Matbaa onun da haberi olmadan kitabı benim istediğim formda değil, normal kitap formunda basıyor.

Olsun, çok da güzel oluyor.



Bugüne kadar aldığım en güzel, en düşünülmüş, en emek verilmiş ve uğruna kalp atışı 100'e vurmuş  bir hediye bu:-)
Kitabı vermek için beklerken duyduğu heyecan çoook kıymetli...
Bu kadar emeğe değmiş olduğumu düşünmek çok güzel.



Benim arkadaşlarımın her biri birbirinden özel, önemli, kıymetli.
Önceki doğum günümde de başka bir arkadaşım, başbaşa yemek yiyeceğiz diye gittiğimiz restorana tüm ailemi, arkadaşlarımı davet etmişti. Harika bir sürprizdi!
Benim için şarkılar seçmiş, karaoke organizasyonu yapmış, ikimizin olduğu videolar hazırlamış.
Onun emeği ve içinde duyduğu heyecan da çok çok önemli, özel, değerli!
İkisinin de güzel kalpleriyle, esşiz ruhlarıyla, insanlıklarıyla gurur duyuyorum.
Hayatımda oldukları ve onların arkadaşları olduğum için çok şanslıyım.
Şükrediyorum!

Doğum günüm için arayan, mesaj yazan, içlerinden benim için geçen güzellikleri bana duyuran herkes sağolsun, varolsun.

Aldığım, alabileceğim en güzel hediyeyi bana veren, hayalimi gerçekleştirip beni kitap sahibi yapan kardeşime bir kere daha teşekkür ederim.
Teşekkür hala yetmese de...



09 Mayıs 2012

Yaşamak İçin Sebebiniz Var mı?


Otuz altı yaşında bir kadının yazdıracağı bir yazı olacak bu.

Bu kadın hayatıma neredeyse on yıl önce girdi. Gözü pek, cesur, akıllı, hatta cin:-) Güzel mi güzel.
Kalbi, yüzü, gözü, içi dışı...

Başı dara düşene bir an bile düşünmeden koşup gidendir o. "Sana ihtiyacım var" demesini beklemeden üstelik.
Herkesin imdadına ilk yetişendir.

Savaşçıdır. Gözü karadır. İş bitiricidir. Kıvrak zekâlıdır, pratiktir.
Karar verir ve yapar. Tereddütsüzdür. Gölgesizdir. Berrak ve nettir.
İnsandır.

"İyi"dir. Temizdir ruhu.
Yakınındakilere güven, sevgi, dostluk verir sadece.
İyi hissedersiniz onunla.

Birkaç ay önce bu güzel kadın Allah'a "bana yaşamam için bir sebep ver" diye yalvarır olmuş.
Bir tatsızlaşmış, anlamsızlaşmış hayatı. Olur ya hepimize bazen. Arada boşalır içi her şeyin.
Kıymetsizleşir. Üstelik hiçbir şey yokken ortada. Hatta sayısız şükür sebebimiz varken.

Olur bu. İnsanız işte...

Günlerden bir gün, arıyor beni. Konuşuyoruz gayet normal.
"Bir şey söyleyeceğim. Benden duyman lazım" falan diyor. Ne diyecek diye bekliyorum, korkuyorum ama neye korktuğumu bilmiyorum, söyleyeceği mutlu bir şey değil, belli...

"Ben kanser oldum" diyor. Saçlarım döküleceği için baştan kazıttım, zayıfladım da biraz, beni öyle görürsen korkma, üzülme diye şimdi söylüyorum, diyor.

Ben ne diyeceğimi bilemiyorum; nasıl, ne zaman, niçin?

Sorulabilecek bütün sorular geliyor aklıma, hangilerini sorduğumu bilmiyorum. Bir anlamazlık, bir şaşkınlık, şok hali...

Anlatıyor…
Ruh hali derinde, diplerde dolaşırken, karnında uzundur hissettiği ama önemsemediği bir şey fark ediyor.
Karnında sıra dışı bir şişlik var ve artık dikkat çekecek halde.
Doktora gidilmeli.
Gidiliyor, durumun acil olduğu söyleniyor.
Gerekli tetkikler yapılıyor. Hemen ameliyata karar veriliyor.

Niye?

Çünkü karnında kocaman, karın zarında sayısız ve yumurtalıklara sıçramış bir dolu tümör var.
Karındaki ve yumurtalıktakiler, yumurtalıkla birlikte alınıyor.
Karın zarındakilere dokunulmuyor.
Çünkü önce kemoterapiyle sayılarının azaltılması ve küçültülmeleri gerek.

Süreci anlattı ya. Durum nedir biliyorum artık.
Bardağın dolu tarafına sarılıyorum.
“Tamam, evresi geç değil, yapılabilecekler yapılmış ilk etapta, hastalık kontrol altında, değil mi?” diyorum. Evet, diyor.
Evet. Bu iyi. Olanlar değil ama bu iyi.
Çok şükür!

O da nerede bıraktıysam orada bulduğum dostlarımdandır. Yıl geçsin üstünden, demez niye aramadın, sormadın. Ben de demem. Birbirimizi duyduk diye, konuştuk diye seviniriz. Alınmayız, kırılmayız.

Konforludur dostluğumuz.

Bu olan bitenden ilk başta haberdar olup arkadaşımın yanında olmayı isterdim ama o daha kabullenememişken kimselere söyleyememiş. Ne zamanki rayına girmiş durum, kendine itiraf edip her şeyin düzeleceğine ikna olmuş, o zaman eşi dostu aramaya başlamış. Her şey aile içinde yaşanmış o güne kadar. Öyle anlaşılır bir durum ki bu...

Bu noktada beni ne zaman aramış olduğu değil, aradığından itibaren onun için ne yapabileceğim önemli.

Öğrendikten sonraki ilk kemoterapisinde yanında olmak istediğimi söylüyorum, beni yanında isterse. Öyle ya. O ne isterse o.
Durum böyle olduğu için değil. Dostlarım bana kolaylıkla "hayır" desinler istiyorum ben zaten.
İstiyorlarsa orada olurum, istemiyorlarsa görünmem.
Alınmadan, kırılmadan.
Bilirim her şartta severiz birbirimizi. İstememesi benimle ilgili değildir. O an için kendisiyle ilgilidir.

Yazıyorum bunları, ona dememiştim, okursa bilsin diye.

Hangi noktadayız şimdi?
Sonsuz kere şükürler olsun ki ilaç tedavisine cevap verdi hastalık.
Şimdi önünde iki ameliyat var aynı anda yapılacak olan.
Karın zarı alınacak, rahim alınacak.
Kiminle dans ettiğini bilmiyor henüz hastalık!
O kadar savaşçı bir kadın ki o, nelerle mücadele etmiş, kimleri, neleri alt etmiş, bu ona çerez gelir!

Öyle çok seveni, dua edeni var ki, Allah hepsini duyuyor eminim.

Ameliyatın stresi var normal olarak. Ama iyi her şeyin düzeleceğine inanıyor, inanıyoruz. Öyle de olacak.

Ameliyat harika geçecek. Hain düşman seninle baş edemeyeceğini görüp pılısını pırtısını toplayıp arkasına bile bakmadan gidecek, göreceksin!

Ben dua ediyorum sana.

Bu yazıyı okuyan herkesten rica edeceğim şimdi, onlar da edecekler, senin için güzel düşünecekler, isteyecekler.

O kadar insanla gidersek Allah bizi geri çevirmez. :-)
Zaten seninle de arası iyi maşallah. :-)
Ooo.. Bu iş tamam. Sen narkozunu al, uyu. Uyanınca her şey bitmiş olacak.

Üzerinden aylar yıllar bile geçecek.
Oturup konuşacağız olanı biteni.
Anılarına karışacak her şey.

Canım kardeşim.
Seni çok seviyorum, yanındayım.
Her şey çok güzel olacak, çok!

Bu arada, ilaçların kıskanıp döktüğü güzel saçların geri gelecek. Gerçi kafanın güzelliği ortaya çıktı ya, artık öyle bile kalabilirsin.

Benim arkadaşım saçları olmadan bile tarzdır, artiz gibidir:-)

Maşallah ona...


Sevgili okuyucu.
Güzel arkadaşım için içinizden geçebilecek en güzel şeyleri düşünür müsünüz?
İyi düşününce iyi oluyor.
Yine olacak.
Biliyorum...

Onun yaşamak için çok sebebi var...


07 Mayıs 2012

Sevdiğim Sesler

Sesler...

Duyunca içinizin ısındığı.. Mutlaka sizi bir yerlere götürüp bırakan. Orada dur diyen; orada dur, hatırla ve mutlu ol. Ama bazen mutsuz da olabiliyor insan.
Sevdiğim, mutlu eden sesleri yazayım diyorum.

Mesela...
Çocukların kahkahaları. Sebebini bilmesem de onlar gülerken bakıp gülesim geliyor. Sevinçten.
Hele bebecikler:-) Onlar başka alem zaten... Yaşama inancı tazeleyen, elimize yaşamak için sebep veren küçümenler.
Uykuda bile gülen güzel yüzleri...
Uyanıkken güldüklerinde çıkardıkları güzel sesleri.
Yani..
Çocukların ve bebeklerin mutluluk sesi.

Uzundur konuşmadığım bir arkadaşımın sitemsiz, sevgili, özlemli sesi.. Neyse ki hayatımda duran arkadaşlarımın hepsinin sesleri sitemsiz geliyor.
Yıl geçse de...
Nerede kaldıysak oradan devam.


Elvis Presley'in "Love Me Tender" diyen sesi. Aslında onun alfabeyi sayan sesini bile severim ben:-)
"Nuray seni seviyorum" diyebilseydi keşke. En sevdiğim ses sıralamasında taç takıp baş köşede otururdu. :-)
RIP Elvis'cim...

Annem yaşıyorken kaydettiğim videoda bir şeyler anlatan, gülen, heyecanlı, sağlıklı sesi...
O videonun içine girip sonsuza kadar orada kalmak istediğim.


İnsanın sağlığına, varlığına, sahip olduklarına şükrederken çıkardığı iç geçirme sesi.
Umarım o ses sıkça çıkıyordur sizden.
Çıksın...
Hepimizden..

Güneşli günün cik cik öten neşeli kuşlarının sesi...
Onlar neşelendikçe hah, işte bahar geldi diyorum, ben de neşeleniyorum. Balkonda otururken şarkılar söylüyorlar bana her bahar...

İç sesim.  Zaman zaman ne dediğini bilmiyor ama olsun:-)

Sessizliğin sesi...
Çıt yok. Durağanlık, Issızlık. Durur dinlerim sessizliği. Zaman yok gibi. Sadece ben varmış gibi.

Akustik müzik yapan müzisyenlerin yaptıkları müziğin sesi:-) Ne dedim ben şimdi? :-)

Çocukluğun soğuk kış sabahlarında, biz uyurken annemin kahvaltı hazırlama sesi.
Çay kaşığının bardağa konduğunda çıkardığı ses.
Soba yakılmıştır. Anne elinden kahvaltı hazırdır. Daha ne olsundur?

Dalga sesi. Sanki deniz sadece bana dalganalıyor gibiyken. Sakin sakin.
Taşları okşar gibi yavaştan kıyıya gelip şarkılarını kulağıma bırakıp giderken..

05 Mayıs 2012

"Sevgiye ve Dostluğa Razı Olmuyorum"


"Tutkuyu da şehveti de her an çantamda taşıyorum."

Demiş Ayşe Arman.
Evliliğini ve ilişkisini anlatmış, nasıl sevgili kaldıklarını, ilişkiyi nasıl canlı tuttuklarını vs...

Düşündüm.
Çoğu kadın sevgi ve dostluğa razı ki bunların olmadığı çok evlilik var.
Belki de şans bu noktaya varabilmek...

İlişkide tutku ve şehvet de varsa; aşk.
Yoksa huzur.

İkisi de; anlamaz dinlemez, kaba, hırçın, kadir kıymet bilmez iki kişinin evliliğinden daha iyi mutlaka...

Bir yerde okumuştum:
"Aşkı taze tutmak için, değiştirmeye çalışmayın. Hep, ilk neyinizden etkilendiyse onu taze tutun, yeşilliğe su serpen manavlar gibi..."

Başladığı gibi giden, en azından başlangıçtakine yakın evlilikler ya da ilişkiler var elbette.
Onlar bir şekilde "karşılaştırılmış" kişiler bence.
Ve bunun farkına varıp, ilişkiyi, aşklarını, birbirlerine hissettiklerini koruyup kollayan, emek verenler onlar.

Karşılığını da aşkla alıyorlar fazlasıyla.
Ne mutlu:-)

Ayşe Arman'ın bahsettiğim yazısı burada



03 Mayıs 2012

İyi Yolculuklar



Yolculuk yapmayı sevdiğimi söyleyemem pek. Hele uzun yolsa.
Çocukluğumda nasıl tutardı arabalar beni... Midem bulanırdı, çıkarırdım yol boyu.
O zamanlar otobüsler benzin kokuyor, ayrıca sigara içiliyor. Annemin dizine yatardım, fenalıklar geçirerek 3 saatlik yolu giderdik. Vardığımızda tüm gün yatardım kendime gelmek için.
Büyüdükçe geçti.

Bazen otobüslerde o benzin kokusunu alırım hafiften, yine fena olur içim. Sigaraya zaten hiçbir yerde tahammül edemiyorum, otobüste düşünemiyorum bile.
Ayrıca şoförlerin hız tutkusundan çok fena geriliyorum uzun yolculuklarda. İyi firmalar olsa bile şoförüne göre değişiyor.
Çoğu kez yolculuk sonunda teşekkür etmişliğim vardır konforlu, sakin ve güvenli taşıdıkları için. Gelip şikayet ettiğim de, kelle koltukta hissettirdikleri için.
Her şekilde yolculuk risk ve ehli ve sakin şöföre düşmemişseniz fena stresli.


Bebek Arabası

Önce bebek arabasıyla ayağımız yerden kesiliyor. Yolculuğa onlarla çıkıyoruz ilk. Ne keyif. Belki en güvenli yolculuk. Şoförünüz anne ya da babanız çünkü.



                                                                         Bisiklet..
Hep hayalimdir, kulağımda müziğim, bomboş güvenli bir yol ya da orman, bisikletim ve ben.
Küçükken kırmızı bisikletim vardı. Her yere onunla giderdim. Habire zinciri bozulurdu, tamirciyle ahbap olmuştuk ama olsun. Bazen ben tamir etmeye çalışırdım çok bilirmiş gibi. Elim yüzüm simsiyah yine tamircide alırdım soluğu:-)
O zamanlardan severim bisiklete binmeyi. Müthiş özgürlük hissi verir. İyi gelir bana. 



Uçak
Uçak yolculuğuna son birkaç yıldır alıştım. Yükseklik korkum var hafiflemiş olsa da. İlk başta insanların onca yüksekliğe nasıl çıkabildiklerine inanamıyordum. Onlar adına korkuyordum bile. Sonra ilk uçak yolcuğumu yaptım ve yazdım: Bilmemek Aslında İyi Bir Şey
(Biraz korkunçlu bir yazı, uyarayım:-) )
Hala bayılmıyorum, hatta kalkışta ve inişte hayli geriliyorum diyebilirim ama en kolay ve zaman tasarruflu ulaşım aracı tabii ki.




                                                                     Dolmuş
Sarı dolmuşları kullanmışssınızdır. Özellikle Bakırköy-Taksim hattını. Her defasında son duamı ederim o dolmuşlarda. Nasıl bir hayattan bezmişliktir bu şoförlerinki. Tamam trafik fena, bilmem kaç yolcuyla uğraşıyorlar gün boyu ama nedir bu acele, nedir bu hız kardeşim?
Eğer canınıza kastınız varsa bizi de yanınızda götürmeye çalışmayınız yani.
Sakin biraz...



                                                                    Taksi..
Havaalanına gideceğiz. Taksi çağırdık. Bindik gidiyoruz. Adam nasıl kullanıyor arabayı, aynen şöyle:



Nasıl hızlı, nasıl agresif... Durdum, durdum sonunda dayanamadım ve "lütfen biraz sakin kullanır mısınız, geriliyorum, Daha vaktimiz var ayrıca" dedim. Aslında benim de içimden bir canavar çıktı ve o söyledi bunları:-) O kadar gerginlikten sonra Pamuk Prenses beklemiyorduk tabii:-)
Sen misin bunu diyen. Geçti sağ şeride, herhalde 20 km hızla kaplumbağa sırtında götürdü bizi hava alanına. :-)
Ortasını bulamadı bir türlü ama öncekinden daha konforluydu kaplumbağa hızı.
Taksilerde de taksicinin sükunetine göre rahat edebiliyorum. Ama genelde çoğu trafik yüzünden çıldırmış gibiler.



Uçan Balon

Yükseklik korkumu da seviyorum ben. Ona bu kadar eziyet edemem:-)









                                                          

                                                             Tramvay
İşte en sevdiğim ulaşım aracı. Tıngır mıngır gidiyor, nasıl güzel. Şehrin içinden, ama trafiğe karışmadan. Şehri yeniden keşfetme aracı.
Hız yok, stres yok. Daha önce görmediğim çok yeri görebiliyorum tramvayda.
Hele Kabataş'tan kalkan tramvay, Eminönü'nde neredeyse dükkanların içinden geçecek!
Öyle eğlenceli  geliyor ki:-) Turistler, turistik dükkanlar, her yer rengarenk.
Hepsinin yanından sindire sindire süzülüveriyorsunuz tramvayla..


                                                                    Metro
Tamam zamandan kazanıyoruz ama hızı beni bitiriyor. Füniküleri bu yüzden henüz kullanamadım.
Hız yetmiyor bir de hızın sesi. Ooooh yooooooo :-)
Mutlaka kulaklıkla müzik dinlerim metroda. Duymayınca daha az geriliyorum.
Ama finükülerde canlı orkestra olsa kesmez beni. :-)
O kadar hıza ne gerek var efendim. Vakitlice çıkarım, tıngır mıngır giderim ben.


                                                                     Gemi
Gemi yolculuğunu da pek sevmem. Hele dalgalı denizse. Mavi tur deneyelim dedik, üzerinize afiyet yarım saatte bir çıkarma yapmam gerekti:-) Fena halde tutuyor, midem bulanıyor.
Ama şehir içi vapur, motor sarsmıyor o kadar. Zaten kaç dakikalık yol.
Uzun yol deniz yolculuğunu almayayım. O kadar uzun süre karadan uzak, deniz üstünde kalamam.


                                                                     Araba
Kullanmayı severim ama yıllardır elim direksiyona değmedi. Oysa yaklaşık 20 yıllık ehliyetim var.
Trafik yüzünden bir 20 yıl daha kullanmayabilirim doğrusu. Ama severim, o da özgürlük hissi verir. Yine müzik olacak tabii. Evet, ayağı yerden kesiyor, istediğiniz zaman istediğiniz yere gidebiliyorsunuz ama genelde istediğiniz sürede gidemiyorsunuz ki oldukça stresli bir durum.
Park yeri  zaten ayrı dert. Benzini, kaskosu, bakımı öde öde bitmez. Yıllarca yaptığımız tüm birikimleri araba modeli yükseltme gibi bir saçmalığa yatırdığımız için sonunda akıllanıp sattık en son arabamızı. Bütün taksiler benim arabam. Bu yüzden eksikliğini duymuyorum. Trafik derdi yok, ekstra para ödemiyorum. Ödediğim gittiğim yer kadar.


                                                                      Tren
En son ne zaman tren yolculuğu yaptığımı hatırlamıyorum. Uzun yolculuklar her şekilde sıkıcı gelir bana. Tren de kısa mesafe gitmiyor tabii. Ama gündüz yolculuğunu etrafı seyretmek için tercih edebilirim. Bazen içinden geçilen köyler, tarlalar tablo gibi geliyor bana. Her biri harika bir fotoğraf karesi. Hızı çok fazla değilse ben de fotoğraf çekebilirim. Tren birden cazip geldi:-)




                                                           Şehir İçi Otobüsler
En çok onları kullanıyorum. Fazla yolcu almak için diğer otobüslerle yarış halinde olan bazı otobüsler hariç genel olarak memnunum.




                                                            Hop op  Hop Off
Şehir turu otobüsleri. Roma'da binmiştik. Tüm şehri onunla dolaşabiliyorsunuz. Tek bilet alıyorsunuz, görülebilecek yerlerde duruyorlar. Siz inip istediğiniz kadar vakit geçiriyorsunuz. Biletinizi göstererek bir sonraki otobüse binip tura devam edebiliyorsunuz. Üstü açık olduğu için özellikle yazın bu otobüsler çok keyifli. Tabii güneş az, tatlı rüzgar çok olsun lütfen:-)
Bir de İstanbul'u turlayabilseydik iyi olacaktı. Bu yaz istiyorum. Yaşadığım şehri tanımıyorum yeterince. Ayıp bana...



                                                                  Dotto Train
Tabir böyle. Adı bile şirin:-)
(Hakim, bilgin, öğrenen anlama geliyormuş)
Kos Adası'nda binmiştik. Küçümen bir şey. Minik minik vagonları var, tekerlekli tren gibi aslında. Çok eğlenceli:-) Tüm şehri gezebiliyorsunuz, tam da benim tramvaydan aldığım hazzı veriyor.




Seyahat sevenlere mutlu, sakin, huzurlu ve güvenli yolculuklar dilerim efenim :-)










Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...